<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>bediuzzaman-said-nursi-hazretleri &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/bediuzzaman-said-nursi-hazretleri/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "bediuzzaman-said-nursi-hazretleri"</description>
	<pubDate>Sat, 11 Oct 2008 00:02:16 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Said Nursi ve vatan sevgisi ]]></title>
<link>http://pirlanta.wordpress.com/?p=284</link>
<pubDate>Thu, 17 Jul 2008 03:13:21 +0000</pubDate>
<dc:creator>gerçekler</dc:creator>
<guid>http://pirlanta.tr.wordpress.com/2008/07/17/said-nursi-ve-vatan-sevgisi/</guid>
<description><![CDATA[Gündelik olaylarda olduğu gibi bugünümüz ve yarınımız için büyük önem taşıyan tarihî ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://images.google.com.tr/imgres?imgurl=http://www.resimcity.com/data/media/136/www.resimcity.com_bediuzzaman_said_nursi.jpg&#38;imgrefurl=http://selman.turkproforum.net/ustad-yn-hayaty-f23/bediuzzaman-said-nursi-kimdir-t2547.htm&#38;h=424&#38;w=286&#38;sz=16&#38;hl=tr&#38;start=4&#38;um=1&#38;tbnid=R8iigJq49S-L3M:&#38;tbnh=126&#38;tbnw=85&#38;prev=/images%3Fq%3DSaid%2BNursi%2Bve%2Bvatan%2Bsevgisi%26um%3D1%26hl%3Dtr%26sa%3DN"><img style="border:1px solid;" src="http://tbn0.google.com/images?q=tbn:R8iigJq49S-L3M:http://www.resimcity.com/data/media/136/www.resimcity.com_bediuzzaman_said_nursi.jpg" alt="" width="85" height="126" /></a>Gündelik olaylarda olduğu gibi bugünümüz ve yarınımız için büyük önem taşıyan tarihî olaylarda da ezberci ve sorgusuz bir anlayış bizlere sunulduğundan beri herhangi bir olay için sağlıklı sonuçlara varamamaktayız.</p>
<p>Özellikle Cumhuriyet tarihinin öncesi ve sonrası hakkında oldukça karmaşık şekilde gelişen olaylar zincirine herkes farklı gözlüklerle bakmayı tercih etmektedir. Ancak bizim alacağımız gözlük devlet geleneğimizden ve milletçe seçimlerimizden yana olmalıdır.<!--more--></p>
<p>İmparatorluğun son dönemlerinde Osmanlı coğrafyasındaki kaynamalardan, dış etkenlerden doğan iç çalkantılar ve kopmalardan doğan etkiyi en aza indirme amaçlı olarak kurulan Teşkilat-ı Mahsusa’nın faaliyetleri de bu tip bakış açılarından nasibini almaktadır. Özellikle toplumun bazı manevi önderleri için yapılan karşı propagandalar için bu yanlışları düzeltmek durumundayız.<br />
 <br />
Büyük ölçüde meşrutiyet yanlısı olan askeri, aydın, bürokrat ve her alandan insanın görev aldığı bu Özel Teşkilat, Enver Paşa’nın girişimleriyle kurulmuş ve Kuşçubaşı Eşref’ten Mehmet Akif’e, Said Nursi’den Mustafa Kemal’e kadar pek çok önemli ismi bünyesinde bulundurmuştur.<br />
 <br />
Özellikle doğudaki işgallerin önlenmesi ve farklı alanlarda gösterilen başarılarda Said Nursi büyük önem taşımaktadır. Sultan Abdülhamid devrinden itibaren meşrutiyet yanlısı olan, İttihad ve Terakki liderlerinden bir çoğu ile yakın ilgisi bulunan Said Nursi’yi farklı konularda olduğu gibi vatan sevgisi konusunda da anlayabilen pek az insan bulunmaktadır. Etnik ayrımcılığa o zaman olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de karşı koyan Said Nursi, muharebe yıllarında silah arkadaşlarıyla beraber Türkiye için büyük hizmetler vermiş, harp yıllarından sonra ise bu hizmetini Kur’an yolunda devam ettirmiştir. Nitekim Şeyh Said isyanında da bu söylediklerimizi doğrulamaktadır :<br />
 <br />
'Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Türk milleti İslâmiyete bayraktarlık etmiş, dini uğrunda yüz binlerle, milyonlarla şehid vermiş ve milyonlar veli yetiştirmiştir. Binaenaleyh kahraman ve fedakar İslam müdafiilerinin torunlarına, yani Türk milletine kılınç çekilmez ve ben de çekmem.'<br />
 <br />
Bugünkü toplum, İslam coğrafyasında elden gelenin en iyisini yapma amaçlı faaliyet göstermiş olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın yapısında Türk, Çerkez, Kürt, Arnavut, Arap ve diğer unsurların olduğunun farkına varıp, hepsinin de vatan sevgisi ile hareket ettiğini anlarlarsa ortada hiçbir ayrımcılık hareketi kalmayacaktır. Bizlere düşen, o muhteşem yapıyı anlayıp gelecek nesillere anlatmaktır. Ancak fikri birleşimle maddi birleşimi sağlar, toplumun temel yapısını sağlam şekilde muhafaza edebiliriz.<br />
 <br />
Abdullah Muradoğlu’nun Teşkilat-ı Mahsusa çalışmasında belirttiği bir noktayı beraber okuyalım:<br />
 <br />
Batı Trakyada amcası Süleyman Bey'i şehit veren yazar Mehmet Niyazi Özdemir, 'Yazılamamış Destanlar' isimli kitabında Van'dan topladığı gönüllülerle Teşkilat-ı Mahsusa kuvvetlerine katılan Bediüzzaman Said Nursi'ye geniş yer verdi. Kitapta Bediüzzaman'ın cepheye gelişi şöyle anlatılıyor: 'Sisli bir sabah yeni bir gönüllü grubuyla karşılaştılar. Bunların kıyafetleri değişik, başları sarıklıydı. Bellerini, omuzlarını armaları dolanıyor, sağ yanlarında da kamaları sarkıyordu. Tüfeklerini çatmışlardı. Başlarında uzunca boylu, levent endamlı, bıyıklı, çizmeli, gösterişli bir kumandan vardı. Talime başlayacakları sırada gelen Gönüllü Kuvvetleri Kumandanı Eşref Bey, onlara doğru yürüdü. Dostane bir buluşmaydı.<br />
 <br />
-Aziz Üstadım, bu kara günümüzde öğrencilerinizle imdadımıza koştunuz.<br />
 <br />
Eşref bey ona Aziz Üstadım derdi; O da Eşref Bey'e 'Kahraman Kumandanım'diye hitap ederdi.<br />
 <br />
-Ah benim kahraman kumandanım, kara gün hepimizindir. Böyle bir günde din ve devletin hizmetinde bulunmayacağız da ne zaman bulunacağız.<br />
 <br />
Eşref Bey'in sesi kahır doluydu:<br />
 <br />
-Böyle zelil bir duruma düşecek millet miydik Aziz Üstadım?<br />
 <br />
Said Nursi derin bir nefes almasına rağmen Eşref beyi teselli etme gereği duydu.<br />
 <br />
-Bu duruma düşmemizin sebebi ve suçlusu çoktur. Bunlar iç meselemiz; şimdilik kenara bırakalım. Düştüğümüz yerden kalkmaya çalışırsak, Rabbim yardımını esirgemez inşallah.<br />
 <br />
Bir başka araba ile Enver Bey nizamiyeden içeri girdi. Said Nursi bu genç subayla çok samimi dosttu. Yüzüne yerleşen matem uzaktan belli oluyordu. Said Nursi'yi görünce gülümsemeye kendini zorladı.<br />
 <br />
-Geldiniz değil mi Canım Üstadım!<br />
 <br />
Ona her zaman Gayur Kardeşim diye hitap eden Said Nursi cevap verdi:<br />
 <br />
-Nasıl gelmiyeyim Gayur Kardeşim?<br />
 <br />
Said Nursinin boynuna sarılırken duygulu bir sesle sordu:<br />
 <br />
-Nasılsınız Canım Üstadım?<br />
 <br />
-Allaha şükür, vatan ve milletimizin kederinden başka sıkıntımız yok. Siz nasılsınız?<br />
 <br />
-Nasıl olayım Canım Üstadım?<br />
 <br />
Said Nursi bir elini omuzuna koydu; sesi de teselli ediciydi.<br />
 <br />
-Üzüntüyle bir yere varamayız. Rabbü'l-Alemin'in rahmetinden de ümit kesmeye hakkımız yok. Biz elimizden geleni yapalım.'</p>
<p> <br />
Mehmet Fatih ÖZTARSU</p>
<p><a href="http://www.haber7.com/" target="_blank">www.haber7.com</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bediüzzaman Said Nursi Hayatı Ve Eserleri]]></title>
<link>http://pirlanta.wordpress.com/?p=140</link>
<pubDate>Fri, 02 May 2008 15:47:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>gerçekler</dc:creator>
<guid>http://pirlanta.tr.wordpress.com/2008/05/02/bediuzzaman-said-nursi-hayati-ve-eserleri/</guid>
<description><![CDATA[ Bediüzzaman Said Nursi,1873 te Bitlis in Hizan ilçesine bağlı İsparit nahiyesinin Nurs köyün]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"><img src="http://www.risale-inur.org/dogduguev1.jpg" border="2" alt="" width="184" height="330" align="left" /> Bediüzzaman Said Nursi,1873 te Bitlis in Hizan ilçesine bağlı İsparit nahiyesinin Nurs köyünde doğdu. Babasının adı Mirza,annesinin </span><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;">Nuriyedir.Ağabeyi Molla Abdullah'ın ilim tahsil etmesinin kendisine kazandırdığı itibara imrenerek 9 yaşında Tağ köyünde Muhammet Emin Efendi'nin medresesinde(alttaki resim) öğrenime başladıysa da çok geçmeden Nurs'a döndü ve haftada bir gün gelen ağabeyinden temel bilgileri öğrenmekle tahsilini devam ettirdi. Öğreniminin en verimli safhası, 15 yaşındayken 1888'de Muhammet celalî'den ders aldığı üç aylık devredir. O zattan Molla Cami'den nihayete kadar, ortalama on yılda okutulan bütün metinleri üç ayda okuyup diploma aldı. Kitaplardan sadece anahtar bilgileri öğreniyordu.alet ilimlerini kapsayan bu Öğrenimin ardından,sıcaktan kavrulmuş toprağın suyu yutması gibi temel ilimlere yöneldi. Usûl'den Cem'ül-cevâmi, Kelâm'dan Şerhül-Mevâkıf gibi ağır metinlerden günde ortalama iki yüz sayfalık bir kısmı anlayarak okuyordu.Bu sıralarda Şirvandaki ağabeyinin yanına gittiğinde icâzet aldığını söyleyince o inanmamış, sıkı bir sınamadan sonra küçük kardeşinin kendisini geçtiğini görerek talebelerinden gizlice ondan ders almaya başlamıştı.<!--more--></span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"><img src="http://www.risale-inur.org/tagmedresesi1.jpg" border="2" alt="" width="250" height="208" align="right" /> Siirt'teMolla Fethullah da imtihan sonucunda durumunu tespit etmiş, yanında bulunduğu bir hafta içinde, günde bir-iki saatlik meşguliyetle Sübkî'nin Usûl-i Fıkh'a dair Cem'ül Cevâmi eserini ezberlediğini görünce ''zeka ile hafıza kuvvetinin ifrat derecede bir kimsede bir araya gelmesi nadirdir'' deyip hayretini belirtti ve kitabına şu cümleyi yazdı (Cem'ul Cevâmi Kitabının tamamını bir haftada ezberlemiştir.) sonunda ünü, Siirt, Bitlis gibi bölge valilerinin, O'nu korumaya mecbur kalacakları boyutlara vardı.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"> </p>
<p></span></p>
<p align="left"> </p>
<p align="left"><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"><img src="http://www.risale-inur.org/tillokubbe1.jpg" border="2" alt="" width="250" height="176" align="right" /> Tillo'da Kubbeyi Hasiye türbesinde inzivada Kamus'u Muhit'i ezberlerken bir gece Abdülkadir Geylâni'yi rüyasında görür. ''Git Miran aşireti reisi Mustafa Paşa'yı hidâyete davet et; zulümden vazgeçip namaza, emr'i ma'rûfa başlasın der'' Molla Said, derhal Miran aşiretine doğru Tillo'dan hareket eder. Büyük bir cesaretle tebliğini yapar. Paşa,onu öldürmeye kalkar fakat sonunda yola gelir. Bir süre Mardin'de ikamet eden Molla Said, çok genç yaşta içtimayî ve siyasî hadiselerle ilgilenmeye başlar. Kendisinden endişelenen Mardin mutasarrıfı onu, muhafızlarla kelepçeli olarak Bitlis Valiliğine sevk ettirir. Namaz kılmak için kelepçelerinin çözülmesini ister. Jandarmalar kabul etmeyince kendisi açar. Jandarmalar, bu hali keramet addedip hayretler içnde kalırlar; özür dileyip her türlü hizmete amade olduklarını söylerler. İleriki yıllarda Bediüzzaman'a; ''kelepçeleri nasıl açtın?'' diye sorulunca ''Bende bilmiyorum, olsa olsa namazın kerametidir''diye cevap vermiştir. Bitlis'te vali ile bazı memurların<br />
içki alemi yaptıklarını öğrenince emr-i maruf yapar. Önce hiddetlenen vali, az<br />
sonra onu geri çağırtarak, ''Herkesin bir üstadı vardır. Artık benim de üstadım<br />
sensin der.'' Der. İşbu Vali Ömer Paşa ona sarayında yer ayırır, ısrarla iki<br />
sene misafir eder, kızı ile evlendirme isteğini Bediüzzaman kabul etmez. Birgün<br />
meşhur şeyhlerden Muhammet Küfrevî'nin kendisine bedua ettiğini işitince onu<br />
ziyaret eder. Küfrevi hazretleri kendisine iltifat edip teberrüken ders verir.<br />
Said'in bir hocadan okuduğu en son ders budur. Böylece o haberin asılsız olduğu<br />
da ortaya çıkmıştır. Van Valisi Hasan Paşa'nın daveti üzerine 1893'te 15 yıl<br />
sürecek olan Van ikametini başlar. Burada öğretim ve irşad hizmetini yaparken<br />
hükûmet görevlileri ve muallimlerle de temasta bulunur; geleneksel ve Kelâm<br />
ilminin, islam akâidini yeni dünya şartları karşısında açıklamaya yetmediği<br />
kanaatine vardı ve fen bilimlerini öğrenmeye koyuldu. Coğrafya, matematik,<br />
fizik,kimya, jeoloji, astronomi, biyoloji, tarih ve felsefe'ye dair kitapları, o<br />
ilimlerin uzmanlarıyla konuşacak derecede öğrendi. Molla Said, kendisine has bir<br />
öğretim usûlü geliştirdi. İlim ehli ona ''Bediüzzaman'' lakabını vererek değişik<br />
özelliklerini ifade etmek istediler. Bulunduğu ortamda yaşayan âlimlerden, şu<br />
yönlerde farklı bir tutumu vardı: 1-Maaş ve hediye kabul etmiyordu. 2-Kendisine<br />
sorulan tüm sorulara cevap verdiği halde ilim ehlinden hiç kimseye soru<br />
sormuyordu. 3-talebelerini da zekât ve hediye kabülünden men ediyordu. 4-<br />
Dünyada mücerred kalmak istiyor; ev,bark, eşya, aile kaydı altına girmiyordu.<br />
Günün birinde Vali Tahir Paşa, bir gazetedeki şu müthiş haberi gösterir:<br />
İngiltere Sömürgeler Başkanı Gladston, mecliste Kur'an'ı gösterip ''müslümanları<br />
bu kitaptan uzaklaştımadıkça onlara tam hâkim olamayız.'' Demiştir. Bu dehşetli<br />
haber, Bediüzzaman'ın şahikasına ulaşmış olan iman heyecanında dalgalanmalar<br />
meydana getirerek ; ''Kur'an'ın sönmez ve söndürelemez mânevi bir güneş olduğunu<br />
Dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim! Der. Fen bilimleri adına Batı'dan<br />
gelecek dalâletlere karşı koymak üzere ideal edindiği üniversiteyi Van veya<br />
Diyarbakır'da açmak düşüncesiyle 1896'da İstanbula gider.Netice alamayınca aynı<br />
maksatla 1907 yılında İstanbul'a ikinci defa gitti.İstanbul Fatih semtindeki Şekerci Han'a yerleşir(alttaki resim.)</span></p>
<p align="left"><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"><img src="http://www.risale-inur.org/sekercihan1.jpg" border="2" alt="" width="277" height="400" align="left" /> Kısa zamanda İstanbul'da<br />
şöhreti yayıldı.Dinî ilimler alanında sorulan her soruya ikna edici cevaplar dair o zaman üniversit öğrencisi olup bizzat kendisine soru soran Hasan Fehmi Başol (Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi ve başkanı), Ali Himmet Berki (Yargıtay Başkanı) gibi- birçok şahid vardır.</span><br />
<span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;">Hilafet merkezinde siyasî temaslarla İslâm'ahizmeteden Bediüzzaman meydanlarda, kürsülerde sık sıgörünüyordu.meşrutiyetin ilanından sonra bazı arkadaşlarıyla İttihad-ı Muhammedî cemiyetini kurdu.Bütün müslümanları üyesi sayan bu cemiyet, hızlı bir gelişme kaydetti. Geldiği ileri sürülen ''Hürriyet''in şer'î sınırlar çerçevesinde kalması için gayret gösteriyordu. Tanin, İkdam, Serbesti, Mizan, Şark ve Kürdistan,Volkan gibi çeşitli gazetelerde yazıyordu. Devrin siyasi şartları içerisinde ve kaygan siyaset zemininde,geleneksel saltanat idaresinin devamının zor olduğun düşünüyor,bundan dolayı meşrutî idareyi bir çare olarak görüyordu. ''Eski hal muhal,ya yeni hal ya izmihlâl'' diyordu.Said Halim Paşa, Babanzade Ahmet Naim,Filibeli Ahmet Hilmi, Mehmet Akif, Elmalılı M.Hamdi gibi birçok İslâmcı ilim ve fikir adamı da böyle düşünüyorlardı. Fakat çok geçmeden İttihat ve Terakki hükümetinin, daha çok menfi tesirler altına girdiğini görünce doğru bildiğini söylemekten geri durmamıştır. Bu arada 31 Mart hadisesi oldu; birçok hoca arasinda o da tutuklanıp idam istemiyle yargılandı. Sıkı Yönetim Mahkeme Başkanı Hurşit Paşa'nın:''Sende Şeriat istemisşin öyle mi?'' sorusuna şu cevabı verdi: ''Şeriatın bir hakikatına bin ruhum olsa feda etmeye hazırım.Zira Şeriat,sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir.Fakt ihtilalcilerin istediği gibi değil!'' Kendisine yapılan ithamlara karşı yaptığı uzun savunma,daha sonra iki defa tab edilmiştir. Cesurca müdafaası neticesinde idam beklerken beraat etti. Mahkeme heyetine teşekkür etmeksizin mahkemeden çıktı. Beyazıd'dan sultanahmed'e kadar kendini izleyen bir halk kitlesi önünde ''Zalimler için yaşasın cehennem!'' nidasıyla ilerledi. İsyan eden sekiz taburu itaate sevk ettiği sabit olunca Sıkı Yönetim Mahkemesi, onun isyana katılmadığını anlamış ve beraat ettirmişti. bu olaydan sonra İstanbul'da fazla kalmaz, 1910 yılında Van'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılır, Batum yoluyla Van'a giderken Tiflis'e uğrar. Tiflis'te Şeyh San'an tepesinde bir Rus polisiyle ilginç bir konuşması olur.İslam'ın geleceğinden ümitli olduğunu ifade etmesi üzerine polisin çağdaş müslümanların esir, zayıf fakir olup varlık göstermelerinin imkansız olduğunu söylemesine karşılık verdiği şu keramet cevap 90'lı yıllardan sonra meşhur olmuştur: ''Müslümanlar tahsile gitmişler ; işte Hindistan, İslâm'ın kabiliyetli bir evladıdır,İngiliz lisesinde okuyor. Mısır İslam'ın, zeki bir mahdumudur,İngiliz Mülkiye mektebinden ders alıyor,Kafkas ve Türkistan İslamın iki bahadır oğullarıdır,Rus harbiyesinde talim ediyorlar''(Nur talebelerin'den bir hizmet grubu 1995 yılında Tiflis şehrinde bir özel lise açmışlardır.) Daha sonra Van bölgesini dolaşarak ilmî içtimaî konularda etrafı aydınlatır. Gezileri esnasında kendisine sorulan surulara verdiği cevaplar,Münâzarat adlı bir kitapta toplanmıştır. 1911 kışında Şam'a gittiğinde oralı bazı âlim dostlarının ricası üzerine Emevi Camii'nde(alttaki resim) tarihi bir hutbe verdi(bu hutbenin Arapça orijinali küçük bir kitap halinde iki defa yayınlandılktan sonra bizzat müellif tarafından Türkçe tercümeside yayınlanmıştır).</span></p>
<p align="left"><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"><br />
<img src="http://www.risale-inur.org/emevicami1.jpg" border="2" alt="" width="266" height="212" align="left" /> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;">Bu hutbede İslâm dünyasını geri bırakan etkenlerin şunlar<br />
olduğunu tespit eder: 1-Yeis. 2-Toplum hayatında sıdkın (doğruluğun) ölmesi. 3-Düşmanlık arzusu.4-Mü'minleri birbirine bağlayan manevi bağları bilmemek.5-İsdibdat. (Baskı).6-Şahsî menfaat peşinde koşma. Bu hastalıkların ardından tedavi yollarını da göstermektedir. Bu hutbenin bir yerinde, 50 sene sonra gelecek nesillere hitab ettiğini söyler ki,yirminci asrın son üçte birinde onun eserlerinin daha büyük bir yayılma göstermesi,bu hitabın tam yerinde olduğuna delil teşkil eder. 1913 yılında, Van'da kurmayı planladığı üniversite için devlet, 19 bin altın tahsis ettiysede şim- diki üniversite kampüsünün de yerleştiği Edremit semtinde temeli atılan üniversite, 1. Dünya Savaşı sebebiyle tamamlanamadı. 1915 yılında cihad fetvasına beş alimden biri olarak imza attı. Fetvayı kuzey Afrika'da dağıtıp Van'a döndü.BEDİÜZZAMAN,fiilî olarak da cihadın içindeydi. Kafkas cephesinden sonra Van ta- rafına geçip, Anadolu savunmasına katıldı Çoğunu talebelerinin oluşturduğu gönüllü milis kuvveti, beş bin kadar askerden meydana geliyordu. Bir yandan bu alaya kumanda eder iken fırsat buldukça at üstünde talebelerinden Molla Habib'e İşârât'ül-İ'caz tefsirini arapça olarak yazdırıyordu. Bitlis müdafaası esnasında birliğinden üç talebesiyle kalıncaya kadar çarpıştı. </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"><img src="http://www.risale-inur.org/suarki1.jpg" border="2" alt="" width="300" height="253" align="left" /> Sonra yaralı bir vaziyette esir düşüp Sibirya'daki Koşturmaya'ya gönderildi.</span><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"><br />
(yandaki resim) Bir esir kampını teftişe gelen Rus Başkumandanı Nikola Nikolaviç'in önünde herkes ayağa kalkarken o kalkmadı.Sebebi sorulunca ''ben İslâm alimiyim. İmanlı kimse gayri müslime kıyam edemez'' cevabını verdi.Kum- andan idamını emretmişken Bediüzaman'ın son arzusu olan iki rek'âtlık namazından sonra emri- ni geri aldı.Bu hadiseyi kendisi anlatmamış,esir kampında beraber bazı zâtların tanıklığına dayanarak tarihçi Abdurrahim Zapsu (Ehl-i Sünnet Mecmuası,1948,c.2,sayı: 46) yayınladıktan sonra tasdik etmiştir. Komünizm ihtilali ile sarsılıp bölünen Rusya'nın karmaşıklığından faydalanarak 4 yıl süren esaretten firar ile kurtulup Petrsburg, Varşova, Viyana yoluyla 1334 yılında İstanbul'a dönmeye muvaffak olur.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"><img src="http://www.risale-inur.org/pasport1.jpg" border="3" alt="" width="281" height="400" align="left" /></span><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;">Dünya savaşından donra, 1918 yılında kurulup Osmanlı Devleti'nin en din kurulu durumunda olan Dar'ül-Hikmeti'l-İslâmiye üyeliğine Orduy-ı Hümayun adayı olarak tayin edildi. Bu kurulda İzmirli İsmail Hakkı,Şeyh Saffet (yetkin) gibi zâtlar üye olup Mehmet Akif de kurulun genel sekreteriydi. Harbin sonuna doğru İngiliz siyasetinin iç yüzünü ortaya koyan Hutuvvât-ı Sitte adlı risâlesini yayınlamış ve İstanbul'un her tarafına dağıttırmıştı. İngilizler 1920 yılında İstanbul'u işgal edince bu risâle, İngiliz Başkumandanına gösterilir ve BEDİÜZZAMAN'ın bütün kuvvetiyle aleyhte bulunduğu kendisine ihbar edilir. Kumandan onu idam etmeye niyetlendiyse de böyle bir hareketin,Doğu Anadolu'da büyük bir kargaşaya ve İngiliz aleyhtarlığına sebeb olacağı yönün - deki uyarıları dikkate alarak bu kararından vazgeçer. İşgal döneminde İngiltere Angligan Kilisesi baş papazı, İslâm hakkında kapsamlı altı soru ha- zırlamış ve yetkili din âlimlerinin cevaplarını istemişti. Elmalı'lı Muhammet Hamdi Yazır, Abdülaziz Çavuş gibi bir kaç zât,küçük bir kitap çapında cevaplar hazırladılar. BEDİÜZZAMAN ise ''Ben onlara bir tek kelimeyle bile cevap vermem Cevabım tükürüktür'' deyip bu tutumunun sebebini şöyle açıklamıştır:''Çünkü zalim devletin,ayağını boğazımıza bastığı dakikada, papazlarının mağrur bir eda ile suâl sormasına karşı yüzüne tükürmek lâzım gelir.'' Bu cevap, onun farkını ve mizacını gösteriyor. Üstad, bu kişilerin maksatlarını keşfedip: ''İşte biz, adamı böyle yeneriz. Şayet sizin dininiz hak olsaydı bu perişan vaziyete düşmezdiniz. Şimdi bizim üstünlüğümüzü anlayın bakalım!'' dercesine bu soruları yönelttiklerini keşfedip bu ağır cevabı vermişti. 5 Mart 1920'de Hamdullah Suphi, V. Ebuziyya, Mazhar Osman, F. Kerim Gökay, Süheyl Ünver, M. Şekip Tunç ve Hakkı Tarık Us ile Yeşilay'ı kurdu. 1921 yılının Ocak ayında İskilipli Atıf Mustafa Sabri, Ermenekli Saffet efendilerle Müderrisler Cemiye'tini kurdu. Anadolu'da başlatılan İstiklâl hareketini destekledi. Şeyhülislâm Dürrizâde'nin bu hareket aley- indeki fetvasının, esaret altında verilmiş olduğundan geçersiz olduğunu belirtti.</span></p>
<p><img src="http://www.risale-inur.org/barlaevi1.jpg" border="3" alt="" width="400" height="318" align="left" /><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;">İstanbul'daki önemli ve başarılı hizmetlerinden dolayı Ankara hükûmeti, onu Ankara'ya davet etti. ''Ben tehlikeli yerde mücadele etmek istiyorum'' diyerek bu teklifi kabul etmedi. Zaferden sonra 9 Kasım 1920' de davet tekrarlandı ve bu defa kabul etti. Meclis'de,resmî karşılama töreni yapılmasına dair karşı çıktı.Mebusların dinî yönden lâkayd olduklarını görünce 19 Ocak 1923'te üç sayfalık bir beyannname dağıtarak onları uyardı.Namaz kılanlara altmış mebus daha katıldı.Namazgâh olan küçük bir odayı, büyük bir mescid haline getirtti.İdealindeki üniversiteyi gündeme getirdi; 163 milletvekilinin oyu ile bu iş için yüzellibin banknot ödenek ayrıldı. Bediüzzaman, İslâm âleminde bir dirirliş olacağına dair kuvvetli ümidi sebebiyle Ankara'ya gelmişti.Gençliğinden bu yana tüm çabaları hep bunun içindi.Siyasî açıdan bu yöndeki son teşebbüsü,Ankara'da oldu.Fakat karşısına kuvvetli engeller çıktı. Bir gün Meclis'te, Mustafa Kemal Paşa ile iki saat kadar görüşmüş; yapılacak inkılâbın Kur'an'dan kaynaklanması gerektiğini,Avrupalıları taklit etmenin doğru olmayacağını anlatmıştı.Mustafa Kemal,Bediüzzaman'ın nüfûzundan istifade etmek için ona mebusluk,Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye gibi Diyanet'te azalık ve Şark Umumi Vaizliği'ni teklif eder.Fakat Bediüzzaman kabul etmez.Meclis'teki ortamı da değerlendirerek siyaset alanında yapacağı bişey kalmadığını düşünür;Van'a gidip Erek dağında bir mağarada inzivaya çekilir.Bu düşünce, aslında başka bir alandaki hareketi planlamak gayesiyle yapılan bir gerilim, koşmak için yapılan bir geri çekilmeydi.Dalâletin, ilim ve medeniyet kisvesiyle girdiği, yöneticilerin çoüunun Avrupai fikirlere meftun olduğu, dini faaliyetlerin yasaklandığı,dinî eğitim veren okulların kapatıldığı, totaliter tek parti yönetimin hâkim olduğu bir dönemde teşkilâttan mahrum olarak dinî hizmetrealitede yok sayılırdı.Bediüzzaman, neticesiz kalmaya mahkum ani çıkışlara iltifat etmemiş;İslâm beldelerinden birine yerleşme,orada hizmete devam etme tekliflerini de kabul etmemiştir.O,her zaman mücadelenin kzıştığı yeri tercih etmiştir. SÜRGÜN EDİLMESİ Diyarbekir tarafında ortaya çıkan şeyh Said harekeine katılmadığı halde o kıyamın neticesinde(Şubat 1925),kış mevsiminde Erzurum ve İstanbul'dan sonra Burdur'a sürüldü.7 ay orada kaldıktan sonra büsbütün tecrid etmek gayesiyle 1926'da, Isparta'ya bağlı dağlık ücra bir köy olan Barla'ya gönderildi.</span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"><br />
<img src="http://www.risale-inur.org/tesrifevleri1.jpg" border="3" alt="" width="307" height="450" align="right" /> </span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;">Barla da tecrit edmesine rağmen,Allah Teâlâ, kendi hesabının, mahlukların hesabını bozacağına aşikar bir delil göstermek istiyordu.dağ başında bir köydeki birkaç köylüyle bile görüşmesi yasaklanmış, devamlı gözetim altında ihtiyar, garip, fakir bir insanın yazdığı hakikatleri dünyanın her tarafına yayıp hidayete susamış gönüllere ulaştırabileceğini gösterdi.Yanında Kur'ân-ı Kerîm'den başka kitabı yoktu. Barla öyle bir dirilişe kaynak oldu ki bir tarihçinin tesbitiyle "Türkiye'de dinsizlerin planını altüst etti."İman hareketi, dolaylı olarak içtimaî bir de netice aldı; Ceberrut Halk Parti idaresini de -şefi İsmet İnönü'nün ikrarı ile- deviren hareket oldu. Barla sürgünü ile Bediüzzaman'ın, 1925-1960 yılları arasında otuzbeş yıl süren hapis,sürgün,baskı dönemi başlamıştı.Üstad, yazma bilmekle beraber hattı düzgün ve güzel değildi.Bazı kâtiplere yazdırır,elden ele kopyalar çıkarmak suretiyle eserler yayılır, yazılanları da müellif bizzat tashih ederdi.Matbaadan istifade imkânı yoktu.Bunun siyasî ve malî sebepleri vardı elbette.Fakat asıl kültürel boyut üzerinde durmak gerekir.Üstad,harf inkılâbının bir emirle bin yıllık mazi ve kültürle ilgisinin kesilmesine karşı yeni nesile,Kur'ân harfleriyle yazılan eski kültürümüzü tanıtmak istiyordu.Risale-i Nur, yazılışından otuz yıl sonra,1956'da matbaada basılabildi.Üstad, o kadar zor şartlarda otuz sene boyunca bu işin ekol olaerak belki de tek temsilcisi oldu.Fotokopi hatta teksir makinasının bile olmadığı zamanda tek çare, bakarak el yazısı ile nüsha çoğaltmak oluyordu.Bir kitaptan tek bir suret elde edebilmek için haftalarca aylarca yazmak gerekiyordu.Kâtip sayısı sınırlıydı.İşte Risale-i Nur hizmeti, şakirtlerin kollarını matbaa haline getirti.Altıyüzbin nüsha eser böylece çoğaltıldı ki böyle bir çalışma, tarihte misli görülmemeiş bir çalışmadır.Kısa bir zaman sonra Üstad'ın sade fakat en şiddetli baskı dönemlerinde olduğu gibi serbestlik zamanında da pek semereli olan teşkilâtı kurulmuş bulunuyordu:Yerleşim merkezlerinde talebelerin irtibat merkezi olan medrese(dershane),kâtip talebeler, kitap ve mektup taşıyan Nur postacıları.Üstad, barla 'da sekizbuçuk yıl kaldı.Onun boş durmadığını gören islâm aleyhtarları rejim aleyhinde cemiyet kuruyor iddasında bulundular.1935'de Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi, hakkında dava açtı.Neticede keyfî olarak , tesettürle ilgili ayetin tefsirinden ötürü kendisine onbir ay hapis cezası verildi.</span></p>
<div><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"><img src="http://www.risale-inur.org/eskisehirhapishane1.jpg" border="3" alt="" width="346" height="250" align="left" /><br />
Halbuki isnad edilen devlet düzenini değiştirmek için teşkilat kurma suçu sabit olsaydı ya idam veya müebbed hapis cezası verilmesi gerekirdi. Geçimini nasıl sağladığı hep merak edilmiştir.Mahkemede şöyle demişti : "Darü'l -Hikme-ti'l-İslâmiye'de aldığım maaştan çoğunu, o zaman yazdığım kitapların tab'ına sarf ettim;az bir kısmını hacca gitmek için ayırmıştım.İşte iktisat ve kanaat bereketiyle o cüz'i para bana dokuz yıl kâfî geldi.Hâlâ o mübarek paradan bir miktar var.Geçim konusunda Emirdağ'da da şöyle diyecektir.Ondokuz sene iki yüz banknot ile şiddetli iktisat ile idare ettim. Palto ve fanila ve pabucunu satmakla maişetini temin eden.... 27 Mart 1936'da Eskişehir hapishanesinden çıktıktan sonra Kastomonu'ya sürgün edilip polis karakolunun karşısında bir eve yerleştirildi.(alltaki resim)</span></div>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"><img src="http://www.risale-inur.org/evi1.jpg" border="2" alt="" width="335" height="284" align="left" /></p>
<p></span></p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;">Tedbirli bir tarzda, civardan hizmete gelenler vasıtasıyla eserlerini yayıyor,Isparta ve diğer yerlerle irtibatı devam ediyordu.Kastamonu'da sekiz yıl kaldıktan sonra, bu hizmetin durdurulamayıp daha da yayıldığı görülünce 1943'de 126 talebesiyle Denizli Ağır Ceza Makhemesi'ne sevkedildi.Prof Necati Lügal,Prof Y.Z.Yörükkan ve Türk Tarih Kurumu'nunda incelemesi neticesinde:"Bediüzzaman'ın siyasî faaliyeti yoktur.Eserleri ilmî ,îmânîdir.Kur'ân'ın tefsiri mahiyetindedir.Onun mesleğinde cemiyetçilik ve tarîkatçılık yoktur."dedi.Mahkemece 130 parçalık külliyatın hepsine 15 Haziran 1944 günü beraat kararı verilip bu karar temyizce de tasdik edildi. Denizli mahkemesinde kendiside tarihi bir müdafada bulunmuştu.Müdafasının bir yerinde şöyle demişti: "Evet,biz bir cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki;her asırda üçyüzelli milyon mensupları var.Ve her gün beş defa namazla,o mukaddes cemiyetin prensiplerine kemâl-i hürmetle alâkalarını ve hürmetlerini gösteriyorlar....İşte biz,bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efrâdındanız ve hususi vazifemiz de Kur'ânın imanî hakikatlarını tahkiki bir suretle ehl-i imana bildirip,onları ve kendimizi kurtarmaktır. Eğer laik cumhuriyeti soruyorsanız,ben biliyorum ki laik manası,bitaraf kalmak,yani hürriyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahatçilere ilişmediği gibi,dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükümet telakki ederim.Yirmi senedir ki hayat-ı siyasiye ve içtimaiyeden çekilmişim.Hükümet-i cumhuriye ne hal kesbettiğini bilmiyorum.El-iyazu billah,eğer dinsizlik hesabına,imanına ve ahiretine çalışanları mes'ul edecek kanunları yapan bir dehşetli şekle girmiş ise,bunu size bilâ-pervâ ilan ve ihtar ederim ki bin canım olsa,imâna ve âhirete feda etmeye hazırım....." Denizli hapishanesinden çıktıktan sonra hükümet,o'nu Emirdağı nda ikamete gönderdi.Fakat hizmeti ilerledikçe hakkındaki kanunsuz şiddet uygulaması artıyordu.Kendisi : "Denizli hapishanesindeki bir aylık sıkıntıyı,Emirdağ ikametinde bir günde çekiyordum..." demiştir.Bir süre sonrakaymakamlık,camiye çıkmasını menetti.Prensip olarak,sadece hizmetle ilgili olanlarla zaruret miktarı görüşürdü.Halk ile temas etme fırsatını,yaptığı gezintilerde bulurdu.Rastladığı insanlara kısa dersler verir,irşad ve nasihatte bulunurdu. Derken 1948 ocak ayında,ülkenin çeşitli yerlerinden toplanmış ellidört talebesiyle Afyon da tutuklandı.</span></p>
<p align="left"><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"><img src="http://www.risale-inur.org/ustadim2.jpg" border="3" alt="" width="265" height="467" align="left" /><br />
Afyon un soğuk kışında yetmişbeş yaşındaki ihtiyar birinin yirmi ay hücre hapishanesinde tutuklu kalması,ölüme terkedilmesi demekti.Şahsına verilen sıkıntıların fazlalığını,bütün cemaate duyulan hiddeti teskin vasıtası saymakla memnun olmuştu.Hapishanede onunla gizlice görüşmeye çalışan talebeleri falakaya yatırılıyordu.Herşeye rağmen diğer hapishaneler gibi Afyon hapishanesi de "Medresey-î Yusufiye" ye dönüştü.Caniler ıslah-ı hal ettiler.Hatta ceza süresini tamamlayan bazı mahkumlar:"Kendimizi suçlu göstermek suretiyle onlarla beraber kalacağız dediler.Burada hapishane müdürüne yazıp dedi ki:" Rusya da bolşevizm fıtınası ve fransız ihtilali önce hapishanede başladı.Fakat Risale-i Nur şakirdleri Eskişehir,Denizli,Afyon da hapishaneleri ıslah etti.... Mahkeme kendisini yirmi ay mahkum etme kararı aldı.Yargıtay ın bu kararı bozmasına rağmen kanunsuz oylamalar ile tekrar aynı karar mahkum edildi.Mahkeme devam ederken demokrat parti iktidara gelip genel af ilan etti.Tahliye edildiler.Mahkeme ancak 11 eylül 1956 da beraat verdi.Tahliyeden sonra Emirdağ da ikamet etti.Afyon hapishanesinden sonra mektepliler ve memurlar,hissedilir derecede onun halkasına dahil oldular.Bazı üniversiteli gençlerin yayınladığı Gençlik Rehberi adlı kitabı dava konusu olunca mahkeme için 1952 de İstanbul a geldi.Aşağıdaki resimler Bediüzzaman hazretlerinin 1952 yılında İstanbul'a geldiğinde çekilmiştir.</span></p>
<p align="left"><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;">   <img src="http://www.risale-inur.org/ustadimn2.jpg" border="3" alt="" width="248" height="354" />            <img src="http://www.risale-inur.org/ustadimn3.jpg" border="3" alt="" width="231" height="303" /><br />
Abdurrahman Şeref Laç ve Mihri Helav gibi değerli avukatlar savunmada yer aldılar.Mahkeme beraatla neticelendi.Halk,özellikle gençlik,kendisine büyük ilgi gösterdi.Uzun bir ayrılıktan sonra istanbul a,sılaya gelir gibi gelmişti.1953 te Isparta da ikamete başladı.Demokrat parti iktidarının,ezanı asli şekliyle okunmasına imkan vermesi sebebiyle tebrik edip vatan ve millet hizmetinde muvaffakiyet temennisinde bulundu.Ayrıca Risale-i Nur u serbest bırakıp,Ayasofya yıda cami haline irca eden bir mesaj gönderdi.1953 te üç ay İstanbul da kalıp,fethin 500. yıl dönümü kutlamalrına katıldı.1956 da eserleri,talebelerinden bir kaç heyetçe yeni türk harfleriyle yayınlanmaya başladı. 1960 başlarında Ankara ve Konya'ya gitmesi siyasi çevreleri telaşa verince Hükümet, radyodan bildiri yayınlayarak Emirdağ'da ikamet etmesini istedi. İşte o hapishane dışındayken bile -1925 ve 1960 yılları arasında- böyle mahkum muamelesi gördü. Fakat Osman Yüksel'in dediği gibi o ''Mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Ama mahkumken bile hükmediyordu.'' 18 Mart 1960'da Emirdağ'dan Isparta'ya oradan da gizlice Urfa'ya gitti (21 Mart). Bakanlığın a- cele Urfa'yı terketme emrine, Urfa'lı siyasilerve halk karşı koydu. Emri tebliğ eden Emniyet Müdürü'ne : ''Ağır hastayım.Dönecek takatim yok. Zaten buraya ölmeye geldim'' dedi. 23 Mart sabaha karşı Kadir Gecesi vefat etti.</span></p>
<p align="left">
<div><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"><img src="http://www.risale-inur.org/urfaotel.jpg" border="3" alt="" width="284" height="390" align="left" /><br />
Tereke hakimi, saat, cübbe ve yirmi lira tespit edip kardeşine verilmesini hükme bağladı. 24 mart perşembe günü Halilurrahman Dergâhı 1960 gecesi Urfa'nın her tarafı askeri zırhlı birliklerce tutuldu. Saat 01.00'de demir parmaklıklar kesilip varyozlarla mezar yıkıldı. Ceset hiç bozulmamıştı. Sadece kefen biraz sararmıştı. Konya'dan askeri uçakla getirilen kardeşi Abdülmecid Nursî, mezarın naklinde hazır bulundurulmuştu. Onun verdiği bilgiye göre ceset, askeri uçakla geceleyin Afyon askeri havaalanına nakledildi. Oradan da karayoluyla Isparta tarafına götürülüp meçhul bir yere defnedildi. Yirminci asırda devlet yönetimini elinde bulunduranlar tarafından mezarda bile ona yapılan bu muamele, Üstâdın dalâleti ne derece çılgına çevirdiğinin bir göstergesidir. Kadir Mısıroğlu, Sebil dergisinde, 1970'de onu anarken kapak resmi olarak onun resmini koyup altına şu cümleyi yazmıştı: ''Türkiye'de dinsizlerin planını altüst eden adam.'' Bu tarihi tespitin doğruluğunun yüzlerce delilinden biri de zalimlerin onun ölüsünden bile korkarak meza- rını bilinmeyen bir yere nakletmeleridir. Ne var ki zalim insanların eliyle kader-i ilahî, onun ihlâslı bir dileğini gerçekleştiriyordu. Bir çok talebesinin yanında söylediği ve yazılı mektupları içinde neşredilen bir sözünde şöyle demişti: '' Benim kabrimi, gayet gizli bir yerde bir-iki talebemden hiç kimse bilmemek lâzım geliyor... Dünyada beni sohbetten meneden bir hakikat, elbette vefa- tımdan sonra da, bu suretle, beni sevap cihetiyle değil, dünya cihetiyle menetmeye mecbur e- decek.''(Bu hakikat ihlas olup, onu şöhretten, insanların---manevi kabilden dahi olsa--ücretlerin- den menetmektedir.) Vefatından uzun seneler önce 1923'de yazdığı ve yeni harflerle de vefatından beşyıl önce yayınlanan Sözler kitabının sonunda imza kabilinden koyduğu ed-Dâi hatimesinde 1379'da vefat tarihini ve sonra mezarının yıkılacağını ve Asya'da İslâmiyet'in inkişaf edeceğini Allah'ın bildirmesiyle bildirmişti.(Bu satırları yazan Üstad vefât ettiğinde, A.Ü. Hukuk Fakültesi 1.sınıf öğrencisi idin ve o günlerde memleketim olan Ergani'de bulunuyordum. Bediüzzaman'ın vefat haberinin radyodan duyurulduğu gece, ilçenin müftüsü olan babam merhum M. Zeki Yıldırım'ın etrafında geniş bir terâvih cemaati ile çayhanede oturuyorduk.Haber duyulunca babam beni evegöndererek Sözler'i getirmemi söyledi. Getirdim. Üstâd'ın imzam dediği ed-Dâi kıtasını okuduk. / S. Yıldırım / .)</span></div>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"><strong>KISACA BAZI FİKİRLERİ</strong><br />
ÜSTÂD BEDİÜZZAMAN'ın ''ESKİ'' ve ''YENİ SAİD' dönemlerinde yazdığı birçok eserleri var- dır. Türkçe, Arapça ve az miktarda Farsça yazmıştır. Eserleri hacim olarak toplam altı bin sayfa tutmaktadır. Eserlerinde nakle değil, yeni, orijinal fikirlere yer verir. Diğer eserlerde bulunabilecek bilgileri onlara havale edip tekrara gerek duymaz eserlerinin çoğu Kur'ân tefsiri mahiyetindedir. Konuya girerken bir veya daha çok ayetten hareket eder.Fakat eseri, alışılmış lafzî tefsir tarzında değildir. Kur'an hakikatlerinin kuvvetli hüccet- lerini ortaya koyması itibariyle farklı ve önemli bir tefsirdir. Kur'an'ın hidayetini insanlara anlatma işini gerçekleştiren, insanın aklını, nefsini, duygularını ikna eden bir eserdir. Aslında insanların çoğunun, lafzî tefsirlerden çok, bu tür eserlere ihtiyaçları vardır. İnsanlar, muayyen konularda Kur'an'ın insanlığa gösterdiği hidayeti anlamak isterler. Tefsirlerin tamamını okuyacak vakti olan çok az insan vardır. Bu sebeple konulu tefsir, bu asırda yayılmış ve yayılmakta olan bir tefsir türüdür. İşte Risale-i Nur Külliyatı, İslâm'ın temeli ve yirminci asırda en çok hücum edilen kısmı olan iman hakikatlarına dair, akaid esaslarına dair bilgileri, özellikle onlardan kastedilen hidayet, maksad ve neticeler itibariyle tefsir eden konulu örneklerindendir. Bediüzzaaman'ın hayatı boyunca izlediği gayelerden biri de İslâm ehlinin eğitim müessesele- ri olan medrese, mektup vetekkeyi kendilerinden beklenen rolleri yerine getirecek tarzda besleyip mücehhez kılmak idi.Medrese programlarının yeniden düzenlenmesini şart görüyordu.Ona göre tefeyyüz eksikliğinin sebebi, alet derslerinin asıl derslerin yerine geçmiş olması, şerh ve hâşiyelerle fazla meşgul olma ve fen bilimlerinin yokluğu idi. Mektepleri de dinî dersler yönünden beslemek gerekiyordu.Mezunlarının isdihdam yerlerini de düşünmek lâzım gelirdi. İşte böylece her biri, farklı bir tarafa çekip götüren medrese, mektep ve tekke ruhunu birleştirip bunların herbirinden nasibini almış kâmil insan yetiştirme peşinde idi. Bunu ''Medresetü'z--Zehra'' adını verdiği üniversiti modelinde görüyordu. İslâm toplumunun üç eğitim kurumu olan medrese, mektep ve tekkenin koordinali çalışmasını istiyordu. Bunların birbirinden kopuk oluşu, her birinden gurur ve taassubu ortaya çıkarıyordu. Halbuki onagö reİslâm binasında, bunların her birinin yeri vardı. ''İslamiyet hariçte temessül etse bir menzili mektep,bir odası medrese, bir köşesi zâviyedir. Salonu ise hepsinin toplandığı yerdir. Biri, diğerinin noksanını tekmil için bir şûra meclisi olarak, nûrânî sağlam sarayı ortaya koyacaktır.'' İdealindeki Medresetü'z--Zehra'nın, bu ilahi sarayı temsil etmesini bekliyordu. Özellikle Van, Diyarbakır, Siirt, Bitlis gibi şark vilayetlerinde açılmasına ihtiyaç gördüğü bu okulların, Osmanlı mozayiğini bir arada tutacak harç olacağını ve muhtemel menfi akımlara karşı sed olacağını düşünüyordu. Buna dair yirniden fazla arşiv belgesi vardır. ''Her mü'min i'lâ-yı kelimetullah ile mükelleftir.Bu zamanda (cihadın) en mühin vesilesi maddeten terakki etmektir.'' O güçlü dış düşmanları bile ümitsizliğe değil, gayrete vesile yapıyordu: ''Onlar bizim uyanma- mıza vesiledir. Onlardan fen alacağız. İslâm'ın sulh dini olduğuna inandıracağız. Dinin bürhanları ile ikna edip, İslâm'ın mükemmelliklerini ve güzelliklerini fiillerimizle göstereceğiz.'' Bediüzzaman'ın yetiştiği 19. asır, İslâm dünyasının ve bütün dünyanın en sancılı dönemine rastlıyordu.Rönesans sonrası Avrupa'da bilim, kiliseye rağmen gelişince modern bilimin temsil- cileri dine karşı veya en azından dinle ilgisiz materyalist bir istikamette ilerlemiş ve yeni bir ca- hiliye ordusu,güçsüz İslâm dünyası üzerine hücum etmişti.Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Ana- dolu, İran Afganistan dışındaki bütün İslâm dünyası, Batı'lılarca sömürgeleştirilmişti. Bu fela- ketlerin sebebini, bazı bilim adamları gibi Besiüzzaman da incelemişti. O, 1909'da yayınladığı programını, daha sonra devam eden elli yıllık hayatı boyunca da incelemiştir. ''Bediüzzaman'ın fihriste-i maksadı ve efkârının programıdır'' makalesindeki fikirleri özetle şöyledir: 1-İslâm alemini terakkiye sevk edecek uyanışı sağlamak. 2Müslümanların üç temel eğitim kurumu olan medrese mektep ve tekke arasında uyum sağ- lamak. 3- İlmî çevrelerde hürriyeti tesis etmek. 4- Medreselerde ihtisas şubeleri kurmak. 5- Geniş kitleleri irşad edecek vaiz ve hatiplerin yetiştirilmesini yeni baştan ele almak. 6- Osmanlı toplumunu geliştirmek için en büyük üç düşman olan cehalet, zarûret (yani fakirlik,) ve ihtilâfı yenmek.Bu üç düşmana karşı ma'rifet (bilim ve eğitim), sanat (endüstri) ittifak silahıyla cihad etmek. 7-Hilâfet makamının ıslâh edilmesi. 8-Osmanlı devletinin dağılıp beylikler haline dönüşmemesi için İttihad-ı Muhammedî fikrinin geliştirilmesi. 9- Milli birliği sağlayarak, Kürtlerin ihtilâfı sebebiyle zayi olan büyük kuvvetlerinden istifade etmek.<br />
<strong>RİSALE-İ NUR'un ÖZELLİKLERİ </strong><br />
Mehmet Akif'in: ''Doğrudan doğruya Kur'an'dan alarak İlhâmı Asrın idrakine anlatmalıyız İslâm'ı.'' şeklinde güzelce ifade ettiği özlemi, Bediüzzaman, Risale-i Nur'la kısmen gerçekleştirmiştir. Hadîs-i Şeriflerin de Kur'an'ın tefsiri olduğunu ve ondan ayrı sayılmaması gerçeğini unutmaksızın Bediüzaman, İslâm'ın esas meseleleri ile meşguldür. İsrailiyat, menkıbeler, âdetler yönü ile fazla meşgul olmaz. Risale-i Nur, iman hakikatlerini, akla yaklaştırarak aklî delillerle izah ikna etmeye çalışır.Akla hi- tab ederken kalbi, duyguları ve nafsi ihmal etmez. Bundan dolayı okuyanların nefislerini tezkiye edip ahlâklarını düzeltmesi,Müellif'in, rızâ-yı ilahiden başka bir tesir altında kalmamasından ileri gelir. Risale-i Nur'da Bediüzzaman,mevzuya girerken ona esas teşkil eden, hareket noktası olan ayeti veya ayetleri yazar.Bazen misallerin de yardımıyla ayetin hedefi olan hidayetin aydınlığına ulaştırır ve yazılanın, ilgili ayetin yüzlerce, binlerce inceliklerinden biri olduğunu söyler.Bu arada son asırlarda ortaya çıkan dalâletlerin, batıl felsefî ve ideolojik fikirlerin kötü etkileri izale edilir, adları verilmeksizin, o akımlar, kuvvetli aklî delillerle çürütülür.( İ. K. Salihi, s, 125---129. Onun ''Ehl-i Küfür'',''Ehli Dalâlet'', ''Ehl-i Sefahet'' genel isimleriyle kastettiği bâtıl cerayanları, onları tanıyanlar bilir.) Bazen konu, suâl-cevap üslûbuyla verilir.Risale-i nur'un kendine has üslûbu, meş- gul olanlar tarafından hemen farkedilir. Etkisinin sebebi de sorulanın, müellifin nefsinin veya dalâlet temsilcilerinin sorduğu sorulara, dolasıyla umumî derde tercüman olmasından ileri gelir.</p>
<p> </p>
<p>nurforum.org</p>
<p></span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bediüzzaman'a göre Hristiyanlar dinlerini terk değil, ta'dil etmelidir. ]]></title>
<link>http://pirlanta.wordpress.com/2007/08/11/bediuzzamana-gore-hristiyanlar-dinlerini-terk-degil-tadil-etmelidir/</link>
<pubDate>Sat, 11 Aug 2007 16:56:23 +0000</pubDate>
<dc:creator>gerçekler</dc:creator>
<guid>http://pirlanta.tr.wordpress.com/2007/08/11/bediuzzamana-gore-hristiyanlar-dinlerini-terk-degil-tadil-etmelidir/</guid>
<description><![CDATA[


Bediüzzaman&#8217;a göre Hristiyanlar dinlerini terk değil, ta&#8217;dil etmelidir.
 
 




]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<table class="contentpaneopen" border="0">
<tbody>
<tr>
<td class="contentheading" width="100%">Bediüzzaman'a göre Hristiyanlar dinlerini terk değil, ta'dil etmelidir.</td>
<td class="buttonheading" width="100%" align="right"><a title="Yazdır" href="http://www.gencadam.net/index2.php?option=com_content&#38;task=view&#38;id=170&#38;pop=1&#38;page=0&#38;Itemid=57" target="_blank"></a> </td>
<td class="buttonheading" width="100%" align="right"><a title="E-posta" href="http://www.gencadam.net/index2.php?option=com_content&#38;task=emailform&#38;id=170&#38;itemid=57" target="_blank"></a> </td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table class="contentpaneopen" border="0">
<tbody>
<tr>
<td colspan="2" width="70%" align="left" valign="top"><span class="small"><span style="font-size:xx-small;color:#666666;">Yazar Dr. Emin Şimşek </span></span>  </td>
</tr>
<tr>
<td class="createdate" colspan="2" valign="top"> </td>
</tr>
<tr>
<td colspan="2" valign="top">
<p align="justify">Bediüzzaman’ın -Peygamber Efendimiz’in(a.s.m.) müjdesi üzerine- Hıristiyanlık’ta vuku bulmasını beklediği tasaffi (aslına dönmesi - tevhid inancına dönmesi) , hıristiyanların dinlerini bütünüyle terk ederek İslâmiyet’e girmeleri şeklinde bir beklenti değildir.</p>
<p align="justify">    <img style="width:92px;height:138px;" src="http://www.ispartanur.net/snur/ustad.jpg" border="0" alt="" width="92" height="138" /></p>
<p align="justify">Çünkü, İslamiyet eski dinlerin güzelliklerini ve şeriatlarının prensiplerini barındırdığı için, ta’dil ve tekmil edicidir. Yalnızca, zaman ve mekanın değişimiyle hükmü kalmayan fürüat kısmında yenilikler getirmiştir. Bu sır gereğince, hıristiyanlar zaten sahip oldukları dinlerinin esaslarına dayanmakla ve inançlarını tekmil etmekle asli dinlerine kavuşacaklardır.Bu yaklaşımın gereği olarak Bediüzzaman Hazretleri ” Ey ehl-i kitap! İslamiyeti kabul etmekte size bir meşakkat yoktur; size ağır gelmesin. Zira, size bütün bütün dininizi terk etmenizi emretmiyor. Ancak, itikadatınızı ikmal ve yanınızda bulunan esasat-ı diniye üzerine bina ediniz" (100) diye teklifte bulunuyor.<!--more--></p>
<p align="justify">Yani ,</p>
<p align="justify">- Teslis inancınızı Tevhid inancına ,</p>
<p align="justify">- Allah'ın son peygamberi Hz.İsa (AS) inancınızı , Hz.Muhammed (SAV) şekline</p>
<p align="justify">- Allah'a haftalık yaptığınız ibadetlerinizi , günlük 5 vakit namaz şekline</p>
<p align="justify">- İncil 'e olan imanınızı, Kur'an'a da göstererek</p>
<p align="justify">İtikadınızı tadil ve tekmil ediniz ! Yoksa , dininizi tamamen terk  ediniz değil !</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">100 İşârât'ü-l İ'câz s.52</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bediüzzaman'a göre Ahirzaman bir Fetret devridir. ]]></title>
<link>http://pirlanta.wordpress.com/2007/08/11/bediuzzamana-gore-ahirzaman-bir-fetret-devridir/</link>
<pubDate>Sat, 11 Aug 2007 16:54:25 +0000</pubDate>
<dc:creator>gerçekler</dc:creator>
<guid>http://pirlanta.tr.wordpress.com/2007/08/11/bediuzzamana-gore-ahirzaman-bir-fetret-devridir/</guid>
<description><![CDATA[


Bediüzzaman&#8217;a göre Ahirzaman bir Fetret devridir.
 
 






Yazar Dr. Emin Şimşek  ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<table class="contentpaneopen" border="0">
<tbody>
<tr>
<td class="contentheading" width="100%">Bediüzzaman'a göre Ahirzaman bir Fetret devridir.</td>
<td class="buttonheading" width="100%" align="right"><a title="Yazdır" href="http://www.gencadam.net/index2.php?option=com_content&#38;task=view&#38;id=155&#38;pop=1&#38;page=0&#38;Itemid=57" target="_blank"></a> </td>
<td class="buttonheading" width="100%" align="right"><a title="E-posta" href="http://www.gencadam.net/index2.php?option=com_content&#38;task=emailform&#38;id=155&#38;itemid=57" target="_blank"></a> </td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table class="contentpaneopen" border="0">
<tbody>
<tr>
<td colspan="2" width="70%" align="left" valign="top"><span class="small"><span style="font-size:xx-small;color:#666666;">Yazar Dr. Emin Şimşek </span></span>  </td>
</tr>
<tr>
<td colspan="2" valign="top">
<p align="justify"><img style="width:120px;height:132px;" src="http://www.designe-ligne.de/images/ustad/ustad02.gif" border="0" alt="" width="120" height="132" /><strong>Fetret devri, peygamberler arasındaki boşluk demektir. Daha çok da, Peygamberimizle Hz. İsa arasındaki boşluk kastedilir. Evet, Hz. Mesih’in getirdiği esaslar unutulup, onunla gelen ışık hüzmelerinin Efendimiz’e (sav) kadar ulaşamadığı o dönemdir ki, insanlık o dönemde karanlıklar içindedir veya o dönemdir ki, Hz. Mesih ile Efendimiz’in (sav) aydınlıkları birbirine bitişememiş ve arada karanlık bir boşluk kalmıştır ve işte bu boşluk devresi fetret devri, bu karanlık devrede yaşayan insanlar da fetret devri insanlarıdır.</strong> <strong>(1) <!--more--></strong></p>
<p align="justify">Bediüzzaman Hazretleri işte bu zaviyeden olayı değerlendirirken : <strong>“Çünki âhir zamanda mâdem fetret derecesinde </strong><strong>din ve dîn-i Muhammedi'ye Aleyhissalâtü Vesselama bir lâkaydlık perdesi gelmiş ...." (2)</strong> demekte ve Ahirzaman'ın bir Fetret dönemine benzer bir dönem olduğunu beyanm etmektedir.<em><strong> </strong></em>Bu mevzuda, zannediyorum Üstad Hazretleri yalnız da değil :<strong><em> </em></strong>M. Hamidullah Hoca, Allame Muhammed Ebu Zehre.. gibi alimler de günümüzü bir fetret dönemi olarak değerlendirmektedirler. Zira İslam'ın zuhur ettiği andan bu yana, tarihin hiçbir döneminde insanlık dine karşı bu kadar yabancı hale getirilmemiş ve bu kadar ilhada itilmemiştir. Dolayısıyla küfür ve dalaletin ilim fermanlı olduğu böyle bir dönemde fetret mülahazasını nazara almamak ifrat olur zannediyorum. <strong>(3<span class="source21">)</span> </strong></p>
<p align="justify"><strong>Efendimiz (SAV) 'min</strong> konu ile ilgili bir Hadis-i Şeriflerinde (mealen) :</p>
<p align="justify">Benden sonra ümmetim içinde <strong>fetret devri olacak</strong>. O devirde herkes helali aramadan mal talebinde bulunacak, kanlar akıtılacak ve şiir Kur'an'a bedel tutulacak. <strong>(4)</strong> demiştir !</p>
<p align="justify">“Biz peygamber göndermedikten sonra azap edicilerden değiliz.” <strong>(İsrâ, 17/15)</strong> Ayet-i Kerimesine istinaden , Ehl-i Sünnette İtikat Mezheb İmamlarımızdan ;</p>
<p align="justify"><strong>İmam-ı Maturidye göre</strong> ; kendilerine bir peygamber'in daveti ulaşmayan kimseler de Allâh'a iman ile mükelleftir.Yani, kâinatta, her biri bir kitap binlerce delil varken Allah’ı bilmeyen mâzur olamaz !</p>
<p align="justify"><strong>İmamı Eşariyye ye göre</strong> ;kendilerine bir peygamber'in daveti ulaşmayan kimseler de Allâh'a iman ile mükellef değildir , azaba müstahak olmanın, tebliği müteakip olacağı hususunu esas alırlar.</p>
<p align="justify">Bu çerçevede ;</p>
<p align="justify"><strong>1-)</strong> Bir kimse hiçbir peygamber görmemiş ve fakat inkâr mesleğine girerek puta da tapmamışsa, ehl-i necâttır. Zira, insanlar arasında öyleleri vardır ki, hiçbir terkip ve tahlil kabiliyetine sahip olmadığı gibi, eşya ve hâdiselerin seyrinden de bir mânâ çıkarması mümkün değildir. Binâenaleyh, böyle biri, evvelâ irşat edilir, ondan sonra davranışlarına göre ceza veya mükâfat verilir.</p>
<p><strong>2-)</strong> Ama bir insan, küfrü meslek ittihaz ederek, onun felsefesini yapıyor ve bilerek Allah’a karşı ilân-ı harp ediyorsa, o, dünyanın en ücra yerinde dahi olsa, inkâr ve ilhadının cezasını görecektir.</p>
<p><strong>3-)</strong> Netice olarak diyebiliriz ki: Allah’ın peygamber göndermediği boş bir kıt’a olmadığı gibi, içinde peygamber gelmeyen uzun bir fetret devri de mevcut değildir. Hemen her devrin insanı, az-çok bir nebînin estirdiği meltemden nasibini almış gibidir. Peygamberlerin adının tamamen unutulduğu ve eserlerini zamanın aşındırdığı yerlerde ise, ikinci bir peygamber gönderilinceye kadar, o devre “fetret devri” denmiş ve o devrin insanlarının azaptan bağışlanacağı ifade edilmiştir. Elverir ki, bilerek ve şuurlu olarak inkâr-ı ulûhiyete sapılmasın.</p>
<p><strong>4-)</strong> Baliğ olmayan Kafir bir çocuk, mesul olmadığından küfür üzerine ölse bile ehl-i necattır ve inşallah kurtulur! (Her şeyin doğrusunu ilmiyle eşyayı muhît olan Allah bilir.) <strong>(5)<br />
</strong><br />
Benzer bir yaklaşımı <strong>İmam-ı Gazalidede</strong> görmek mümkündür :</p>
<p>“Peygamberin gönderildiğini bilmeyenler; bunlar ehl-i necattır. Bilip de inkâr edenler; bunlar ehl-i cehennemdir. Duyan fakat tahkik etmeyen, yanlış işitenler; bunların da necat ehli olması ümit edilir.” demektedir .</p>
<p align="justify">Bu konuda , son olarak şunu da belirtmek lazım : Günümüzün fetret devri olduğunu ifade ederek cehaletin mazeret olabileceğini söylemek, insanlara su-i istimal kapısını açmak demektir. Bu ise önü alınamayacak hataların doğmasına sebebiyet verebilir<strong>.(6)</strong> endişesini taşımalıyız !</p>
<p align="justify">-----------------------------------------------------------------</p>
<p align="justify"><strong>(1) Fethullah Gülen Hocaefendinin 22 Şubat 1980 tarihli sohbeti</strong></p>
<p align="justify"><strong>(2) Kastamonu Lahikası, Sayfa 79</strong></p>
<p align="justify"><strong>(3) M.Fethullah Gülen , <span class="source21">Akademi, 27.08.2001</span></strong></p>
<p align="justify"><span class="source21"><strong>(4) Deylemi; Geleceğin Tarihi 1, s.50</strong></span></p>
<p align="justify"><span class="source21"><strong>(5) <span class="source21">Sızıntı, Ekim 1979, Cilt 1, Sayı 9</span> </strong></span></p>
<p align="justify"><span class="source21"><strong>(6) M.Fethullah Gülen , Fasıldan Fasıla -2 , Müteferrik </strong></span></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bediüzzaman'a göre Ahirzamanda müsbet hareket esastır]]></title>
<link>http://pirlanta.wordpress.com/2007/08/11/bediuzzamana-gore-ahirzamanda-musbet-hareket-esastir/</link>
<pubDate>Sat, 11 Aug 2007 16:53:16 +0000</pubDate>
<dc:creator>gerçekler</dc:creator>
<guid>http://pirlanta.tr.wordpress.com/2007/08/11/bediuzzamana-gore-ahirzamanda-musbet-hareket-esastir/</guid>
<description><![CDATA[


Bediüzzaman&#8217;a göre Ahirzamanda müsbet hareket esastır.
 
 






Yazar Dr. Emin Şim]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<table class="contentpaneopen" border="0">
<tbody>
<tr>
<td class="contentheading" width="100%">Bediüzzaman'a göre Ahirzamanda müsbet hareket esastır.</td>
<td class="buttonheading" width="100%" align="right"><a title="Yazdır" href="http://www.gencadam.net/index2.php?option=com_content&#38;task=view&#38;id=146&#38;pop=1&#38;page=0&#38;Itemid=57" target="_blank"></a> </td>
<td class="buttonheading" width="100%" align="right"><a title="E-posta" href="http://www.gencadam.net/index2.php?option=com_content&#38;task=emailform&#38;id=146&#38;itemid=57" target="_blank"></a> </td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table class="contentpaneopen" border="0">
<tbody>
<tr>
<td colspan="2" width="70%" align="left" valign="top"><span class="small"><span style="font-size:xx-small;color:#666666;">Yazar Dr. Emin Şimşek </span></span>   <img style="width:138px;height:173px;" src="http://www.sizinti.com.tr/images/renkler_kusagi/338_1.jpg" border="0" alt="" width="138" height="173" align="left" /></td>
</tr>
<tr>
<td class="createdate" colspan="2" valign="top"> </td>
</tr>
<tr>
<td colspan="2" valign="top"> </p>
<p align="justify">Bediüzzaman, her zaman sulhu ve müsbet hareket etmeyi önermiştir. Bediüzzaman vefatından önce Nur talebelerine vermiş olduğu son nasihatinde, vazifelerinin asayişi temin ederek, müsbet hareket etmek olduğunu, menfi yolları tasvib etmediğini, ve müsbet iman hizmeti doğrultusunda hertürlü sıkıntı ve meşakkat karşısında sabır etmek olduğunu beyanetmiştir.(91)<strong> <!--more--></strong></p>
<p align="justify">Meclis-i Mebusanda, Hristiyan ve Yahudilerin oy kullanma haklarının olmasından rahatsızlık duyanlara verdiği cevabta , İslamda meşveretin esas olduğunu , meşverette çoğunluğun görüºünün önem arz ettiğini, ve mecliste çoğunluğun müslümanlardan müteşekkil olması hasebi ile bir sakınca teşkil etmediğinden bahsederek sulh ve sükuneti sağlamıştır. (92)<br />
Gayrimüslim bir erkeğin , müslüman bir kız ile evlenmesi tarzında çıkan spekülasyonlara, itibar edilmemesi gerektiğini, yeni kurulmakta olan cahil ve perişan vaziyetteki bir millet içinde bu tür spekülasyonların büyütülmemesi gerektiğini, Bakımlı bir bahçenin kenarında bulunan bir parça kirin , umuma mal edilemiyeceğini ve bahçeyi necis kılamıyacağı örneğini vererek, itidale davet eder : “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır."(93.a.) Bediüzzaman döneminde yaşanmış bu hadiseye benzer bir spekülasyonda ilginçtir ki, günümüzde yaşanmış  ve teskin etme görevi yine Bediüzzamanın talebelerine düşmüştür.(93.b.)<br />
"Gayr-i müslimlerle nasıl müsavi olacağız?" sorusuna cevaben ; Eşitliğin fazîlet ve şerefte değil, hukukta olduğuna, hukukta ise padişah ve vatandaşın eşit olduğunu , "Karıncaya bilerek ayak basmayınız" hassasiyetinde olan İslam Hukukunun bir karıncaya verdiği değeri, İnsanlara vermemiş olmasının beklenemiyeceğini ifade etmiştir. Konuya Örnek olarak , Hz. Alinin (r.a.) adi bir Yahudî ile muhakemesi ve Salahaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile mürafaası “ olduğunu belirtmiştir. (94)<br />
İdareye ve âsâyişe ilişmeyen muhalif görüşlerin her devlet idaresinde olabileceğini belirten Bediüzzaman  , Hazret-i Ömer’in (r.a.) Hilafeti döneminde Hıristiyanlara ªer’i kanunları ve Kur’ân’ı inkâr ettikleri halde iliºilmediğini delil göstererek , yine itidali tavsiye etmiştir.(95)<br />
Yine Şeyh Said ayaklanmasında, kendisinde destek isteyen Şeyh Saide yazdığı uyarı mektubunda fitneye sebeiyet vermemesini öğütlemiştir : "<em>Türk Milleti, asırlardan beri islamiyetin bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeºşe çarpıştırmayınız. Bu şer’an câiz değildir.</em> Kılıç, haricî düşmana karşı çekilir. Dâhilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegâne kurtuluş çaremiz, Kur’an ve iman hakikatlarıyla tenvir ve irşâd etmektir. En büyük düşmanımız olan cehaleti izale etmektir. <em>Teºebbüsünüzden vazgeçiniz.</em> Zira akîm kalır. Bir kaç cani yüzünden binlerce kadın ve erkekler telef olabilir<em>" </em>(96)<br />
“<em>Muhabbete en lâyık ºey muhabbettir ve husumete en lâyık sıfat husumettir</em>. Yani hayat-ı içtimaiye-i beºeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır.” (97) diyerek tanımladığı Muhabbet – Husumet denklemini "Benim yüz ruhum olsa âsâyişe feda ediyorum."  (98)  şeklinde özetliyerek, son noktayı bu muhteşem tesbiti ile koymaktadır : "Zîra, medenilere galebe çalmak ikna iledir; söz anlamayan vahşîler gibi, icbar ile değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz; husûmete vaktimiz yoktur." (99)<br />
---------------------------------------------------------------------------------------------------------<br />
91 Emirdağ Lahikası, Sayfa 455<br />
92 Beyanat ve Tenvirler, Sayfa 84<br />
93.a. Münazarat, Sayfa 73-74<br />
93.b. http://groups.yahoo.com/group/fethullah_gulen/message/536<br />
94 Münâzarât, s.66.<br />
95 ªualar, Sayfa 307<br />
96 Beyanat ve Tenvirler, Sayfa 137<br />
97 Hutbey-i ªamiye, sy.57<br />
98 Emirdağ Lahikası, Sayfa 450<br />
99 Tarihçe-i Hayat, Sayfa 52</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bir Mürşit ve Mübelliğ Olarak Bediüzzaman ]]></title>
<link>http://pirlanta.wordpress.com/2007/08/09/bir-mursit-ve-mubellig-olarak-bediuzzaman/</link>
<pubDate>Thu, 09 Aug 2007 11:29:46 +0000</pubDate>
<dc:creator>gerçekler</dc:creator>
<guid>http://pirlanta.tr.wordpress.com/2007/08/09/bir-mursit-ve-mubellig-olarak-bediuzzaman/</guid>
<description><![CDATA[


Bir Mürşit ve Mübelliğ Olarak Bediüzzaman
 
 






Yazar Prof. Dr. Davut AYDÜZ   


As]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<table class="contentpaneopen" border="0">
<tbody>
<tr>
<td class="contentheading" width="100%">Bir Mürşit ve Mübelliğ Olarak Bediüzzaman</td>
<td class="buttonheading" width="100%" align="right"><a title="Yazdır" href="http://www.gencadam.net/index2.php?option=com_content&#38;task=view&#38;id=718&#38;pop=1&#38;page=0&#38;Itemid=1" target="_blank"></a> </td>
<td class="buttonheading" width="100%" align="right"><a title="E-posta" href="http://www.gencadam.net/index2.php?option=com_content&#38;task=emailform&#38;id=718&#38;itemid=1" target="_blank"></a> </td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table class="contentpaneopen" border="0">
<tbody>
<tr>
<td colspan="2" width="70%" align="left" valign="top"><span class="small"><span style="font-size:xx-small;color:#666666;">Yazar Prof. Dr. Davut AYDÜZ </span></span>  </td>
</tr>
<tr>
<td colspan="2" valign="top"><img style="width:345px;height:247px;" src="http://www.nursistudies.com/images/bedi.jpg" border="0" alt="" width="345" height="247" align="left" /><span style="font-size:x-small;font-family:book antiqua,palatino;">Asrımızın önemli mürşit ve mübelliğlerinden birisi olan Bediüzzaman Said Nursî'den bahsetmeden önce, İslâm'da tebliğ ve irşadın yerine kısaca temas etmek istiyoruz.Tebliğ, haber ulaştırmak anlamına gelir. Istılahtaki anlamı ise: "İyi telakkî edilen her şeyi bildirmek, iyi şeylerin iyiliğini, temizliğini ve hayırlı olduğunu diğer insanlara, memleket ve milletlere ulaştırmak, yetiştirmek, onları bunu kabul etmeye davet etmektir." Kısaca tebliğ, "İslâm hakikatlerini anlatma" veya "Emr-i bi'l- Ma'rûf, Nehy-i ani'l- Münker" yapmak demektir. İrşad ise, Kur'an'da rüşd, reşed, reşâd, râşîd, reşîd ve mürşid şekilleriyle geçer. Rüşd, insanlara hak yolu göstermek ve menfaatlerini anlatmaktır. Doğru iş ve doğru yola da rüşd adı verilir. Rüşdün zıddı sapıklık (dalâlet) ve azgınlık (gayy)'dır. (Lisânu'l- Arab, Tâcu'l- Arûs) Faydalı ve hayırlı yola rüşd, bu yolu gösterenlere reşîd, râşid ve mürşid adı verilir; rehber ve delîl de aynı mânâda kullanılır.</p>
<div><span style="font-size:x-small;font-family:book antiqua,palatino;">Tebliğ, her peygamberin varlık gayesidir. Tebliğ olmasaydı, peygamberlerin gönderilişi de manâsız ve abes olurdu. Allah insanlara olan lütuf ve keremini, peygamberlerle canlandırmış ve onların hayatlarıyla Rahmâniyet ve Rahîmiyetini insanlık âleminde bir başka ve en önemli boyutuyla tecellî ettirmiştir. Bunun diğer insanlara aksetmesi ise, ancak tebliğ ile olacaktır. (Gülen, Sonsuz Nur, 1/161)</span></div>
<p></span><span style="font-size:x-small;font-family:book antiqua,palatino;">Kur'an-ı Kerim'in pek çok âyeti, lafzını ve niteliğini de tasrih ederek, Peygamberlerin üzerine düşen görevin tebliğ olduğunu tekrar eder. (Meselâ bkz; Âl-i İmrân, 3/20; Mâide, 5/92,99; Ra'd, 13/40; Nahl, 16/35,82; Nûr, 24/54; Ankebût, 29/18; Yâsin, 36/17; Şûrâ, 42/48; Tegâbün, 64/12). Kur'ân ve sahih sünnette tebliğin gerekliliğine o kadar yer ayrılmıştır ki, onlardan sadece birer ikişer misâl vermeye bile bu makalenin konusu ve yeri müsait değildir. <!--more--></p>
<p>Ümmet, özellikle âlimler bu konuda Peygamberlerin vârisleridirler. Değişen zaman ve şartlar, farklı coğrafyalar, dinin tebliğine engel teşkil etmez. Ancak her asrın, her mekânın kendine has özellikleri tebliğde nazar-ı itibara alınır. Çünkü bütün peygamberler böyle hareket etmiştir. İslâm'ın tebliğinde bütün halklar, bütün milletler müsâvîdir ve aynı mesuliyete sahiptirler. Irk, renk, cins, coğrafya, zaman, mekân vs. farklar gözetilmeksizin, İslâm'ı diğer insanlara ulaştırmak bütün Müslümanların üzerine farzdır. Çünkü; İslam'a dâvet ve onu tebliğ vazîfesi sadece Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) ve ashâbına has değildir. Üstelik, Allah Resûlü (s.a.s.) son peygamberdir ve yeni bir peygamberin gelmeyeceği de muhakkaktır. O halde, bugün, kıyamete kadar bâki bir dinin müntesiplerine düşen vazife nedir? En kısa cevabı: "Resûlullah'ın ve ashâbının yolunda yürümektir. Günümüzün icapları, imkânları içinde onların yaşadıkları çağda yaptıkları vazifelere eş vazifeler îfâ etmektir." Allah Teâlâ yüce kitabında: "İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk bulunsun." (Âl-i İmrân, 3/104) buyurarak, bu vazifenin îfâsı için, devamlı bir topluluğun bulunmasını emretmektedir. İşte Bediüzzaman Allah'ın bu emrine icâbet ederek, tebliğ ve irşatta bulunan önemli zatlardan birisidir.</p>
<p>Bu vazifenin ehemmiyetini ve aynı zamanda ağırlığını Efendimiz (s.a.s.) bir hadîslerinde şöyle beyan buyururlar: "Ümmetimin en hayırlısı, cahiller arasında cihad eden ve belâya maruz kalan kimselerdir." (Deylemi, el-Firdevs, 2/174) Ve başka bir hadîs de, bu gerçeği bir başka yanıyla ifade etmektedir: "İnsanların cefasına katlanarak onların arasında bulunan mü'min, onlardan ayrı durup, cefalarına katlanmayan insandan daha çok sevap kazanır." (Tirmizi, "Kıyamet", 55; İbn Mâce, "Fiten", 23; Müsned, 2/43)</p>
<p>Evet, İslâm'dan habersiz veya haberdar olup da yaşamayan bir cemiyetin içinde bulunup "emr-i bi'l- maruf, nehy-i ani'l- münker" yapma, bir kenara çekilip kendini ibadet ü taate vermekten daha üstün bir ibadettir. Eğer bu kudsî vazife, şahsî ibadetlerden daha üstün olmasaydı, Allah Resûlü (s.a.s.) evinden dışarıya çıkmaz; daimâ Cenâb-ı Hakk'tan gelecek tecellilere gönlünü ma'kes yapmakla meşgul olur ve insanların arasına hiç mi hiç girmezdi. Ve yine eğer bu vazife diğer amellerden, bilhassa uzletten daha hayırlı olmasaydı, bizzat Efendimiz (s.a.s): "Ey örtüsüne bürünen Nebi! Kalk ve insanları inzar et!" (Müddessir, 74/1-2) hitabına muhatap olmazdı.</p>
<p> </p>
<p></span></p>
<table class="TextDarkRedBoldkutu" border="1" cellspacing="2" cellpadding="2" width="351" align="center">
<tbody>
<tr>
<td width="339">
<p align="center"><span style="font-size:x-small;font-family:book antiqua,palatino;">Bana, 'sen, şuna buna niçin sataştın?' diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var. O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler... Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası ne Cehennem korkusu var. Cemiyetin yirmi beş milyon (Türkiye'nin o günkü nüfusu) Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil bin Said feda olsun. Kur'an'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cennet'i de istemem. Orası bana zindan olur. Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem'in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur."<br />
(Tarihçe-yi Hayat, "İsparta Hayatı")</span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<div><span style="font-size:x-small;font-family:book antiqua,palatino;">Bediüzzaman da, bir mağaraya çekilip şahsî kemâlâtı için uğraşmamış, bilakis gördüğü bütün kötü muamelelere rağmen insanlar içinde bulunmuş, tebliğ ve irşad vazifesini yapmıştır.</span></div>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:book antiqua,palatino;">Asrımızın önemli bir mürşid ve mübelliği olan Bedîüzzaman hakkında böyle bir makale yazmamızın sebebi, onu pek çoklarından ayıran ve öne çıkaran husûsiyetlere sahip oluşudur. Onun irşad ve tebliğ sahasında en önemli özellikleri şunlardır:</p>
<p><span class="TextBrownBoldic">Kendini Tebliğ ve İrşada Adaması</span></p>
<p>Bediüzzaman, Cenab-ı Allah'ın "İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk olsun." (Âl-i İmrân, 3/104) emrine icâbet ederek, tebliğ ve irşatta bulunmuştur. Ama bu icâbet öyle bir icâbet ki, vaktinin bir kısmını bu işe ayırma şeklinde değil, ömrünün tamamını bu işe vakfetme şeklinde olmuştur. Zira bazı insanlar, başka iş-güçlerinin yanında veya bir maaş karşılığı bu işi yaparlarken, Bediüzzaman peygamberlerde olduğu gibi "benim ücretimi Allah verecektir" diyerek, hiçbir ücret talep etmeksizin, hem de bütün ömrünü irşad ve tebliğ vazifesine vakfetmiştir.</p>
<p>Hayatının gayesi tebliğ ve irşad olan Bediüzzaman, bu uğurda hiç bir şeyden ve hiç bir kimseden korkmamış ve her türlü tehlikeyi göze almıştır. Bunun için de hayatını feda ettiği gibi, irşad ve tebliğinin neticesinde milletinin imanını selâmette görme arzusuyla âhiretini dahi fedâ etmeye hazır olduğunu ifade etmiştir:</p>
<p>"Bana, 'sen, şuna buna niçin sataştın?' diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var. O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler... Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası ne Cehennem korkusu var. Cemiyetin yirmi beş milyon (Türkiye'nin o günkü nüfusu) Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil bin Said feda olsun. Kur'an'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cennet'i de istemem. Orası bana zindan olur. Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem'in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur." (Tarihçe-yi Hayat, "İsparta Hayatı")</p>
<p><span class="TextBrownBoldic">Yaşadığı Dönemdeki Olumsuz Şartlara Rağmen Tebliğ Ve İrşad Yapması</span></p>
<p>Her türlü dinî gayretin "irticâî hareket" olarak görülüp damgalandığı, kendi halinde ibadet eden dindarların bile rahatsız edildiği, mücerret Kur'an okumanın veya okutmanın, dinî tedrisatın yasaklandığı bir dönemde yaşayan (1877-1960) Risâle-i Nûr Müellifi Bediüzzaman'ın hayatının gayesi irşad ve tebliğdir. O, böyle bir vasatta, yani değil dine hizmet etmek, dindar olmanın dahi cesaret istediği bir zamanda, pervasızca meydana atılmış ve sadece bunun için yaşamıştır. Bu gerçeği O'nun hayat ve eserlerini inceleyen çok rahat bir şekilde görecektir.</p>
<p> </p>
<p></span></p>
<table class="TextDarkRedBoldkutu" border="1" cellspacing="2" cellpadding="2" width="351" align="center">
<tbody>
<tr>
<td width="339">
<p align="center"><span style="font-size:x-small;font-family:book antiqua,palatino;">"Ben elli-altmış senedir küfr-ü mutlaka karşı imana hizmet etmek ve küfr-ü mutlakın neticesi olan anarşilikten milleti kurtarmak için bütün kuvvetimle îman hizmetindeki ihlâsın neticesi olan asayişi muhafaza ile, bir câni yüzünden on mâsumu zulümden kurtarmak için rahatımı, şerefimi, haysiyetimi hattâ lüzum olsa hayatımı feda etmekle, her bir tazyikata, mânasız, lüzumsuz şeylere karşı sabır ve tahammül ettim. İşte benim otuz-kırk senedir bu hizmet-i îmaniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp bir bardak suda fırtına çıkarıp beni tâciz ettikleri halde, sırf hizmet-i îmaniyenin bir neticesi olan âsâyiş için sabır ve tahammül ettim."</span></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<div><span style="font-family:book antiqua,palatino;"><span style="font-size:x-small;"><span class="TextBrownBoldic">Hizmet Alanının Genişliği ve Çeşitliliği</span></span></span></div>
<p><span style="font-family:book antiqua,palatino;"><span style="font-size:x-small;">Bediüzzaman'ın yaptığı irşad ve tebliğ faaliyetlerinin yeri ve zamanı yoktur. O, tebliğ ve irşad adına talebe okutur, va'zü nasihat eder, gerektiğinde harp meydanlarında mücahitlerin önünde, silah elde düşmanla yaka-paça olup savaşır, esarette düşman kumandanına karşı koyup, idam sehpasında onu düşündürür ve insafa getirir. Bir taraftan Şarkî Anadolu'da aşiretler arasında seyahatle onlara ahlâkî ve imanî dersler ve öğütler verirken, diğer taraftan Şam'da allâmelere İslâm dünyasının günü ve geleceği, problemleri ve onları çözüm yolları adına en keskin ve isâbetli görüş ve teşhislerini aktarır. Meşrutiyet zamanında meclis-i Meb'ûsana hitâbesi ve gazetelerdeki makaleleriyle Kur'an'ın kudsî hakîkatlerini haykırır ve bu görüşlerini Divân-ı Harb-i Örfî'de de korkusuzca dile getirir. Doğuda bir üniversite açmak için, hem padişahı, hem de Ankara hükümetini razı eder. Meclis'te korkusuzca milletvekillerine hakkı tavsiye eder, hapishaneyi Medrese-i Yûsufiyye'ye çevirip, dışarıdaki talebelerine mektuplar yazarak onlara yol gösterir. En önemlisi çok zor şartlar altında Risâle-i Nur'u te'lif edip ve daha hayatında iken yazdığı Risâleleri dünyanın değişik yerlerine gönderir... Hülasa irşad ve tebliğ, Bediüzzaman'ın hayatının bütününü içine alır.</p>
<p>Bediüzzaman, hem halk kitleleri arasında, hem de münevver tabaka içinde sürekli irşadlarına devam etmiş, sınıflar arasında bir ayırım gözetmeden her gruba anlayabileceği seviyede hitap etmiştir. Dolayısıyla yazdığı eserlerde de muhataplarından kimseyi ihmal etmemiştir. Eserlerini okuyan avam, havâs ve havâssu'l- havâssa kadar herkes kendi seviyesine göre istifade etmiş ve etmektedir. Meselâ Muhâkemât, havâssu'l-havâs için te'lif edilmiştir. Lem'alar'da yer alan İhtiyarlar Risalesi ve Hastalar Risalesi, ihtiyarlar ve hastalar için, Gençlik Rehberi gençler ve <strong>Hanımlar Rehberi</strong> de hanımlar için te'lif edilmiştir. İlk dönemindeki eserlerinde üslûb-u âlî görülür ve yüksek ilmî meseleleler daha çok yer alırken, sonraki dönem eserleri avam dahil herkese hitap edebilecek bir üslûp takip etmektedir.</p>
<p><span class="TextBrownBoldic">Hâl Ve Kâl Dili Birliği</span></p>
<p>"Yaşadığını anlatmak, anlattığını da mutlaka yaşamak" bir tebliğ adamının en önemli prensiplerinden birisidir. Ayrıca tebliğ adamı, yaşanmayan sözlerin, nasihatlerin, ma'şerî vicdanda herhangi bir müspet tesir icrâ etmeyeceğini de bilmelidir. Evet, samimî olmayan söz ve davranışlara Allah (c.c.) yümün, bereket ve tesir lutfetmez. Onun için, tebliğ adamı bu hususa çok dikkat etmelidir. O, tebliğ ve irşad yaparken kendini de unutmamalıdır. İslâm'ı önce kendi içine sindirip, onu tabiatının bir yanı hâline getirmeli; namazını dosdoğru kılmalı, gerekli zenginliğe sahipse zekâtını tastamam vermeli ve her meselede Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.s.)'ne itaat etmelidir. Halkın arasında iken nasıl bir davranış sergiliyorsa, bunu yalnız kaldığı zamanlarda da devam ettirmeli ve gizli-açık bütün davranışlarında samimî olmaya gayret göstermelidir</p>
<p>Bediüzzaman'ın tebliğ ve irşatta en büyük özelliklerinden birisi de, hâl ve kâl dili birliği içinde hakikatleri anlatması, ihlâs, zühd ve takvâya a'zâmî derecede ehemmiyet vermesi, Kur'ânî ve Peygamberî bir düstur olan tebliğ ve irşad vazifesinin karşılığını sadece Allah'tan beklemesi, insanlardan istiğnâsı ve onlardan dünyevî bir beklentiye girmemesidir.</p>
<p>Bediüzzaman'ın yazdığı eserlerin, yaptığı harikulade izahların fikirlerde ve gönüllerde büyük bir tesir icra etmesinin en mühim sırrı, başkalarına anlattığı bu hakikatleri bizzat kendi nefsinde kemaliyle yaşamasında yatmaktadır. Yani "Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?" (Saf, 61/2) ve "Siz Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?" (Bakara, 2/44) âyetlerinin tokadını yememek için o, yapmadığı şeyleri söylememiştir. Bilâkis önce kendi nefsine hitap etmiş ve kendisi hakkıyla yaşamış, daha sonra başkalarına anlatmıştır.</p>
<p></span></span></p>
<p align="justify">
<div><span style="font-size:x-small;font-family:book antiqua,palatino;">Bediüzzaman, Risale-i Nur'da sık sık kendine, kendi nefsine ve ismine hitap ederek, birtakım yanlışları kendine nispet etmek suretiyle kendini herkesten çok nasihata muhtaç bilmiş, sonra, "kim isterse istifade etsin" diyerek, başkalarına ders vermeyi ve ikaz etmeyi bir tebliğ metod ve üslubu yapmıştır. Nefsine, "Ey sersem nefsim!", "Ey hodbin nefsim!", "Ey tembel nefsim!", "Ey miskin nefsim!"gibi hitaplarla başkalarından ziyade önce kendi nefsine hitap etmiştir:</span></div>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:book antiqua,palatino;">Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyeciklerle birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim Sekiz Sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin. (Birinci Söz)</p>
<p>Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakâik-i imaniyenin kemalâtını ef'âlimizle izhar etsek, sâir dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler." (Târihçe-i Hayat, s.83).</p>
<p>Hem Risale-i Nûr, en evvel tercümanının nefsini iknaa çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs-i emmaresini tam ikna eden ve vesvesesini tamamen izale eden bir ders, gayet kuvvetli ve hâlisdir ki, bu zamanda cemaat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı manevi-i dalâlet karşısında tek başıyla galibane mukabele eder." (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 188).</p>
<p><span class="TextBrownBoldic">Tebliğ Ve İrşadında Bütünüyle Kur'ânî Ve Nebevî Olması</span></p>
<p>Bediüzzaman, engin bir his insanı olmanın yanında, bütün ömrünü Kitab ve Sünnet'in gölgesinde sürdürmüş ve misyonuyla alâkalı meselelerde, hep Kitap-Sünnet yörüngeli hareket etmiştir. Evet onun tebliğ ve irşadında en önemli özelliklerinden biri de, yaşadığı asrın şartlarına uygunlukla beraber, tebliğ ve irşadının Kur'ân'ın bu husustaki emirlerine ve Peygamber Efendimiz'in (s.a.s) davet metoduna uygun olmasıdır. Yani, Kur'an'da, Allah'ın peygamberlerine ve tebliğ vazifesinde bulunanlara emrettiği şekilde hizmet etmiş, aynı zamanda, Peygamber Efendimizin (s.a.v) İslâm'a da'vet metoduna uygunluk içinde hareket etmiştir.</p>
<p><span class="TextBrownBoldic">Devrinin Hastalıklarını Çok İyi Teşhis Ve Muâlecesi</span></p>
<p>Bediüzzaman, İslâm âleminin ve bütün insanlığın asırların biriktirdiği hastalıklarına neşter vurmuş ve bunların sebebiyet verdiği felâketleri teşhis edip çarelerini göstermek, Müslümanları yıkılıp gitmekten kurtarmak için tâ bidâyet-i hayatından Mevlâsına kavuşacağı âna kadar hep yürekten ve samimî olarak hep mualecede bulunmuş, dertlerimizin üzerine yürümüş ve tedavi adına sürekli çareler tekilf etmiştir.</p>
<p>Bediüzzaman'a göre, bugün olduğu gibi yaşadığı dönemde de, bütün fenalıkların menbaı, cehâlet, fakr u zarûret ve iftiraktır. Yaşadığı çağı çok iyi idrak etmiş bir mütefekkir olarak, o günkü perişan yığınlara ilim ruhu aşılamıştır. Fakr u zarûret ve iktisadî problemlerimiz üzerinde durmuş ve iftirakımıza çareler arayıp, hemen her zaman birlik ve beraberliğimizi soluklamıştır.</p>
<p>Evet, içtimaî sıkıntılarımızın en birinci sebebi, millî sefâletlerimizin en önemli sâiki cehâlettir. Allah tanımama, peygamber tanımama, dîne karşı lakayt kalma, maddî-manevî tarihî dinamiklerimizi görmeme, ilim ve hakikat aşrı ve taharrisinden kopma manâlarına gelen cehâlet, hiç şüphesiz o gün-bugün başımızın en büyük belâsıdır... ve Bediüzzaman da ömrünü bu öldürücü mikropla savaşa vakfetmiştir. Ona göre kitleler, ilimle, irfanla aydınlatılmadıkça, toplum sistemli düşünmeye alıştırılmadıkça ve yanlış sapık düşünce akımlarının önü alınmadıkça milletimiz için kurtuluş ümidi beslemek abestir.</p>
<p><span class="TextBrownBoldic">Diğergâm Oluşu</span></p>
<p>Diğergâmlık, başkalarını düşünmek, onların hak ve menfaatini kendi hak ve menfaatine tercih etmek demektir. Diğergâmlık, mürşidin en mümeyyiz vasfıdır. Davetçi kendini değil, daima dâvasını düşünür ve her fırsatta ondan bahseder. Zaten, irşad, tebliğ ve davet kavramlarında başkasının menfaat ve kurtuluşunu düşünmek mânası vardır. İrşad ve tebliğde bulunan kimseler maddî-manevî fedakârlıkta bulunmalıdır. Diğergâm müminler hakkında Kur'an'da, "İhtiyaçları olsa dahi başkalarını kendilerine tercih ederler." (Haşr, 59/9) buyrulmuştur. Bediüzzaman bu hususta şöyle der:<br />
Ben elli-altmış senedir küfr-ü mutlaka karşı imana hizmet etmek ve küfr-ü mutlakın neticesi olan anarşilikten milleti kurtarmak için bütün kuvvetimle îman hizmetindeki ihlâsın neticesi olan asayişi muhafaza ile, bir câni yüzünden on mâsumu zulümden kurtarmak için rahatımı, şerefimi, haysiyetimi hattâ lüzum olsa hayatımı feda etmekle, her bir tazyikata, mânasız, lüzumsuz şeylere karşı sabır ve tahammül ettim. İşte benim otuz-kırk senedir bu hizmet-i îmaniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp bir bardak suda fırtına çıkarıp beni tâciz ettikleri halde, sırf hizmet-i îmaniyenin bir neticesi olan âsâyiş için sabır ve tahammül ettim." (Emirdağ Lâhikası, 1/199).</p>
<p><span class="TextBrownBoldic">Sabırlı Oluşu</span></p>
<p>Herhangi bir mürşidin seciyesindeki kuvvet ve kudretin en büyük miyarı, onun mihnet, meşakkat ve musibetlere karşı gösterdiği sabır ve mukavemettir. O mürşidin asil ve necib hasletleri, mihnet ve meşakkatler karşısında tecelli eder.</p>
<p>Sabır ve tahammül tavsiye eden bir mürşid, mutlaka sabır ve tahammülü icabeden mihnet ve meşakkatleri, eza ve cefaları görmüş ve geçirmiş olmalıdır. Tâ ki beşeriyete gerçek bir rehber olabilsin. Izdıraplar, meşakkatler ne kadar şiddetli olursa olsun o mürşid tevekkül, tedbir ve tahammül ile irşad ve hizmetine devam eder.</p>
<p>Sabır, Müslümanların önemli vazifelerinden birisidir. Kur'an'da doksanın üzerinde âyet, sabırdan bahsetmektedir. İşte Bediüzzaman, zatında bu hakikati kemâliyle yaşayan, talebelerine ve tebliğ ve irşadda bulunanlara tavsiye eden bir mürşid-i ekmeldir:</p>
<p>Madem biz böyle sarsılmaz ve en yüksek ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiyat takdir edilmez derecede kıymettar ve bütün dünyası ve canı ve cânânı pahasına verilse, yine ucuz düşen bir hakikatin uğrunda ve yolunda çalışıyoruz; elbette bütün musibetlere ve sıkıntılara ve düşmanlara kemâl-i metanetle mukabele etmemiz gerektir. (Hizmet Rehberi, s.184).</p>
<p>Aziz Kardeşlerim, bizim vazifemiz müspet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhî'ye göre sırf hizmet-i îmâniyeyi yapmaktır; vazife-i İlâhiye'ye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müspet îman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz." (Hizmet Rehberi, s.205).</p>
<p> </p>
<p></span></p>
<table class="TextDarkRedBoldkutu" border="1" cellspacing="2" cellpadding="2" width="351" align="center">
<tbody>
<tr>
<td width="339">
<p align="center"><span style="font-size:x-small;font-family:book antiqua,palatino;">"Bütün İslam müfekkirleri gibi Bedîüzzaman'a göre de, dünyada en büyük hakîkat imân ve tevhid hakîkatidir. Onun düşünce ikliminde varlık, atomlardan en büyük sistemlere kadar tevhid gerçeğini işleyen bir mekik ve her yanda O'na âit manaları, nakış nakış bir dantela gibi ören, örgüleyen bir ibrişim ve bir tığ gibidir. Bu hakîkatin, İlâhî maksadı kucaklayıcı mahiyette duyulup hissedilmesi ve en küçük teferruâtına kadar sezilip marifet hesabına yorumlanması hakikî tevhidin tezahürü; yakîne ulaştıracak tafsile girilemeden icmâlde kalınışı da avamca bir vahdet anlayışı.."</span></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<div><span style="font-family:book antiqua,palatino;"><span style="font-size:x-small;"><span class="TextBrownBoldic">Hasbîliği</span></span></span></div>
<p><span style="font-family:book antiqua,palatino;"><span style="font-size:x-small;">Hasbîlik, Allah yolunda yapılan hizmetin garazsız ve ivazsız, yani menfaat ve karşılık beklemeden yapılması demektir. Hasbîlik, ihlâs ve samimiyetten başkadır. İhlâsın zıddı riyâ, hasbîliğin zıddı menfaat ve karşılıktır. İrşad ve davetin ücretsiz yapılması gerektiğini anlatmak için birçok peygamberin: "Bu tebliğimden ötürü sizden maddî bir karşılık istiyor değilim. Benim mükâfatımı verecek olan yalnız Yüce Allah'tır." (Hûd, 29/51) dediğini Kur'an bize nakletmektedir. Bu ifâdelerden anlaşıldığına göre, irşad ve tebliğde insanlardan ne maddî, ne de manevî hiçbir menfaat beklenmez. Allah rızâsı esas alınır. Bediüzzaman da neşr-i hakta enbiyaya ittiba eder, hizmetinin karşılığında ecir ve ücret istemez. Ona göre bu dünya hizmet yeridir, ecir ve ücret yeri değildir:</p>
<p>Hizmet-i dîniyenin mukabilinde gelen menfaat-i maddiyeyi istemeden ve kalben talep etmeden, sırf bir ihsan-ı İlahî bilerek, insanlardan minnet almayarak ve hizmet-i dîniyenin mukabilinde almamaktır. Çünkü: Hizmet-i diniyenin mukabilinde dünyada bir şey istenilmemeli ki, ihlâs kaçmasın... Verildiği vakit de, hizmetimin ücretidir denilmez. Mümkün olduğu kadar kanaatkârâne başka ehil ve daha müstehak olanların nefsini, kendi nefsine tercih etmek... (Lem'alar, s.139).</p>
<p>Bunu da ciddî söylüyorum; ben isterim ki, ebnâ-yı cinsimi bi'l-fiil ikaz edeyim ki, devlete intisap, hizmet etmek içindir, maaş kapmak için değildir. Hem de benim gibi bir adamın millete ve devlete hizmeti nasihatledir. O da hüsn ü tesirledir. O da hasbîlikledir. Bu da garazsızlık, o da ivazsızlık, o da terk-i menâfi-i şahsiye iledir. Binâenaleyh, ben maaşın kabulünde mâzurum. ("Divan-ı Harb-i Örfî", İçtimaî Reçeteler'de, 1/73).</p>
<p><span class="TextBrownBoldic">İrşad ve Tebliğ Yaparken Asayişi Muhafaza Etmesi</span></p>
<p>Üstad Bediüzzaman, feragatiyle, şecaatiyle, merhamet ve şefkatiyle yapmış olduğu bir asra yakın manevî mücahedesinde talebelerini fitne ve fesadı, nifak ve şikakı netice verecek, asayişi zedeleyecek her türlü hareketten büyük bir hassasiyetle uzak tutmuş ve onları Müslümanları birbirine düşürecek davranışlardan şiddetle sakındırmıştır. Zamanın idarecilerine de hayatî önem taşıyan konularda gerekli ikazı yapmaktan bigâne kalmamıştır.</p>
<p>Bediüzzaman'ın bu irşad metodunu, geçmiş asırlarda gelen büyük zatlarda da müşahede etmekteyiz. Meselâ, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı A'zâm Ebû Hanîfe ve Ahmed ibn Hanbel gibi zatlar hapse atıldıkları, nice zulümlere, işkencelere maruz kaldıkları halde, müsbet hareketi elden bırakmamışlardır. Bu büyük zatlar; "Yeryüzü düzeltildikten sonra onda bozgunculuk yapmayın." (A'raf, 7/56), "Allah bozguncuları sevmez." (Mâide, 5/64), "Islâh et, bozguncuların yoluna uyma." (A'râf, 7/142) gibi Kur'an'ın emirlerini hayatlarında tatbîk etmişlerdir.</p>
<p>Nifak ve tefrikaya düşerek parçalanan bir milletin asla payidar olamayacağına inanan Bediüzzaman, asayişin muhafazasına büyük ehemmiyet vermiştir. Risâle-i Nûr'da bunu defalarca dikkat nazarlarına arzetmiştir. Bunlardan birkaç misal:</p>
<p>İman ilminden ibaret olan Risâle-i Nûr eczaları, emniyet ve asayişi temin ve tesis ederler. Evet, güzel seciyelerin ve iyi hasletlerin menşe' ve menbaı olan iman elbette emniyeti bozmaz, temin eder. İmansızlıktır ki, seciyesizliği ile emniyeti ihlâl eder. (Tarihçe-i Hayat, 198).</p>
<p>Madem îman hizmetinde ihlâs-ı etemle, anarşiliği durdurmakla, âsâyişi muhafaza etmekle sabır ve tahammül gerektir. Ben de bunun için rahatımı, haysiyetimi feda ediyorum. Onları da helâl ediyorum. (Şualar, 200).</p>
<p>Fikirlerin ve vicdanların küsûfa tutulduğu şu asırda Bediüzzaman, İslâm âleminde yeni bir irşâd ve tebliğ hareketi başlatmış ve Risâle-i Nûr külliyatıyla büyük bir tecdîd hareketini başarmış, ilim ve hikmet üzerine müesses bir İslâm mektebi kurmuştur. Bir makale çerçevesi içerisinde sadece bazı özelliklerini sayabildiğimiz Bediüzzaman, günümüzün tebliğ ve irşad vazifesinde bulunanlarına üsve-i hasenedir.</p>
<p></span></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hz.Mehdiyi aramak ... ]]></title>
<link>http://pirlanta.wordpress.com/2007/08/07/hzmehdiyi-aramak/</link>
<pubDate>Tue, 07 Aug 2007 09:27:33 +0000</pubDate>
<dc:creator>gerçekler</dc:creator>
<guid>http://pirlanta.tr.wordpress.com/2007/08/07/hzmehdiyi-aramak/</guid>
<description><![CDATA[


Yazar Dr. Emin Şimşek   


Hep bir merak konusu olmuştur : Ahirzamanda beklenen Zat – Hz.M]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<table class="contentpaneopen" border="0">
<tbody>
<tr>
<td colspan="2" width="70%" align="left" valign="top"><span class="small"><span style="font-size:xx-small;color:#666666;">Yazar Dr. Emin Şimşek </span></span>  </td>
</tr>
<tr>
<td colspan="2" valign="top"><img src="http://risale-inur.org/010.jpeg" border="0" alt="" width="167" height="247" align="left" /><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">Hep bir merak konusu olmuştur : Ahirzamanda beklenen Zat – Hz.Mehdi kimdir ? </span><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">O bir şahıs mıdır , yoksa şahs-ı manevi mi? Bediüzzaman Hazretleri bahse konu Mehdi midir ? Yoksa Üstad-ı Sani lakablı Hüsrev abi , yoksa Hocaefendi mi ? Ahirzamanda beklenen Zat’ın 3 vazifesi ile acaba kast edilen mana , 3 farklı kişinin yapacağı farklı hizmetler mi , yoksa aynı kişinin yapacağı 3 vazife mi?  Yoksa , bu vesile ile 3 farklı dönem ile şahs-ı maneviye mi vurgu yapılmıştır ? </span></p>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">Benzer soru eksersizleri Gavsiyyet makamı içinde yapılmaktadır: Acaba zamanın Gavsı kimdir ? Nasıl bir metod izlemektedir ? Peki ya Kutb-u Azam kimdir ? Ya Kutb-ul İrşad makamını kim doldurmaktadır ? Gavs makamını bir kişi mi yoksa dünyada birden fazla kişi mi temsil etmektedir ? Gavs makamındaki Zatlar , Hızır (AS) mdan ders almaktamıdır ? </span></p>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">Üzülerek görmekteyiz ki , Ahirzaman müminleri hadiselere mana-yı harfıyle değil , mana-yı ismiyle bakmayı marifet bilmekte , isimlere takılıp , isimlerin yüklediği manaya nasıl layık olabilirim hususunu düşünmemektedir ! Hz.Mehdi’nin kim olduğu konusundaki merakımızın onda birini , acaba o Zat’a layık bir şakirt, bir kardeş olabilirmiyim sorusunda aramamaktayız …! Zamanın Gavsını aradığımız kadar , diğer insanlara Rabbi Rahimizi (CC) arattıracak , onları bu eksene yönlendirecek Hizmetlerde bulunuyormuyuz ,düşünmemekteyiz …! Kutb-ul İrşad  makamını temsil eden Zat hakkında mütaalalar beyan edecek kadar , nefsimizin kusurlarını mütaala etmemekteyiz…Hızır (AS) mdan ders alanları merak ettiğimiz kadar , ahirzamandaki küfr-ü mutlakın meydana getirdiği hasarları nasıl daha hızlı onarabiliriz sorusunu merak etmemekteyiz ..!<!--more--></span></p>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">İşte bu ruhsuz ve mana fakiri duruşumuzdan olsa gerek , İttihad-ı İslam harcı birtürlü tutamamakta , İzzet-i İslamiyye Müslümanlar içinde zuhur edememekte , aynı kıbleye yönelsek de , aynı Kur’ana inansak da , aynı Nebi’nin yolunda, aynı eserleri okuyor olsak da Rıza-yı İlahiyeyi kazandıracak hizmetler yerine , manevi bereketsizliğe çanak tutan magazinvari mevzular öne çıkmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>Sormak istiyorum ;</strong> yaptığım hizmetler ,kıldığım namazlar , İslam adına ortaya koyduğum tavırlar Allah katında makbul değilse ,  İhlas ve samimiyet kıvamım Rıza-yi İlahiyeyi celb etmiyorsa , Kader defterinde –hafizanallah- Şakiler güruhundan olarak yazılmışsam , Bediüzzaman Hazretleri mi Mehdi yoksa başkası mı Mehdi tartışmasının, bana ne faydası var? Benim Bediüzzaman Hazretlerini o Makama layık görmemin veya görmememin Allah katında ne ehemmiyeti var ? </span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">Efendimiz (SAV) ,Ayşe (RA) annemizin :”Mahşerde ailenizi hatırlarsınız değil mi?” sorusuna verdiği cevabta “Üç yerde başının çaresine bak ya Ayşe ! Sıratta hatırlıyamam, Mizanda hatırlıyamam, Amel defterlerinin dağıtıldığı anda seni hatırlıyamam ….” hakikatı ortadayken , bu denli bizi endişeye sevk etmesi gereken mevzularla ilgilenmiyoruzda “Benim Şeyhim senin Şeyhinden üstündür..” yarışına, bu tür ucube münazaralara dalıyoruz ? Acaba Allah (CC) bu münazaralardan hoşnut mu diye neden düşünmüyoruz ? </span></p>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">İslam’a Hizmet eden her ferd , cemaat veya tarikatın <strong>“Mehdiyyete”</strong> Hizmet ettiğini benimsemeli , bu kelimenin ihtiva ettiği mana-yı harfe bakmalı , insi ve cinni şeytanları sevindirecek pek çok fuzuli ihtilaflara bir yenisini daha eklememeliyiz…Hayattayken kendilerinden sudür etmemiş bu tür iddiaları medar-ı münakaşa meselesi yapmamalıyız.</span></p>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">Allah (CC) , bizleri Ahirzamanda İman ve Kur’an Hizmetini ihya eden <strong>Mehdi'nin has Şakirtlerden</strong> eylesin ! </span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ahirzamanda Hz.İbrahim'in(AS) dinine mazhar bir hareket: Risale-i Nur ]]></title>
<link>http://pirlanta.wordpress.com/2007/08/06/ahirzamanda-hzibrahiminas-dinine-mazhar-bir-hareket-risale-i-nur/</link>
<pubDate>Mon, 06 Aug 2007 07:27:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>gerçekler</dc:creator>
<guid>http://pirlanta.tr.wordpress.com/2007/08/06/ahirzamanda-hzibrahiminas-dinine-mazhar-bir-hareket-risale-i-nur/</guid>
<description><![CDATA[


Yazar Dr. Emin Şimşek   


                                 ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<table class="contentpaneopen" border="0">
<tbody>
<tr>
<td colspan="2" width="70%" align="left" valign="top"><span class="small"><span style="font-size:xx-small;color:#666666;">Yazar Dr. Emin Şimşek </span></span>  </td>
</tr>
<tr>
<td colspan="2" valign="top"><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>                                     <img src="http://www.aksiyon.com.tr/resim/565/14.jpg" border="0" alt="" width="225" height="180" /></strong></span></span></span><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>Soru : </strong>Kur’an-ı Kerim , Efendimiz (SAV) ‘min Ehl-i Kitaba karşı bir söz beyan ederken” İbrahim’in (AS) Dinine iletildiğini” söylemesinin istenmesindeki hikmet nedir ? Bu yaklaşımın günümüze bakan yönü varmıdır? <strong><br />
</strong></span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">Kur’an-ı Kerim , Peygamber Efendimiz‘in (SAV) Ehl-i Kitab’a karşı hitab ederken şu uslubu kullanmasını tavsiye etmektedir: </span></p>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;">-Ya Muhammed(SAV) - De ki:“Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk’a yönelen <strong>İbrahim’in dinine </strong>iletti. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.” (En’am, 161)</span></span></span></span></span></p>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;">-Ya Muhammed(SAV) - De ki: “Allah doğru söylemiştir. Öyle ise hakka yönelen İbrahim’in dinine uyun. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.” (Ali İmran,95 )<br />
</span></span></span></span></span></span></span></p>
<div><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;">-Ya Muhammed (SAV) - De ki: “Hayır, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.” (Bakara:135)</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></div>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"></p>
<div><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;">Ayet-i Kerimelerde geçen ve <strong>“İbrahim’in (AS) dinine”</strong> yapılan vurgu , elbette önem arz etmektedir. Tefsir Kitablarının ittifaken beyan ettikleri üzere , İbrahim(AS) ‘mın Dini ile kast edilen mana “Hanif Din” yani “Tevhid esaslı” dindir. Efendimiz (SAV) bir Hadis-i Şeriflerinde buyurduğu üzere : “Peyamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de birdir.”<strong>(1)</strong>  Madem , Hz.Adem’den (AS) Peygamber Efendimiz ‘e (SAV) kadar ki tüm Peygamberlerin dinleri birdir , ve Tevhid esaslıdır , o halde hangi hikmete binaen Hz.İbrahim (AS) ‘mın dinine bir vurgu yapılmıştır ?  <!--more--></span></span></span></span></span></span></span></div>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"></p>
<div><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">Konuya Risale-i Nurlardan cevab aramaya çalışalım :Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri , İbrahim(AS) ‘mın dini ve meşrebi ile Risale-i Nurları 4 yerde irtibatlandırdığına şahit olmaktayız :</span></span></span></div>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="color:#000000;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">1-) </span></span></span><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">-</span><span style="color:#000000;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">'Siz Allah’a ortak koşmaktan korkmazken, ben mi sizin ortak koştuklarınızdan korkacağım? ' (En’âm Sûresi, 6:81.) </span></span></span><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">diyen ve Kur’ân’ın takdirine mazhar olan Hazret-i İbrahim’in (A.S.) ittibâına mükellef olduğumuza işaret eden </span><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">-İbrahim’in İslâm dini- sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz. <strong>(2)</strong></span></span></span></span></span></span></span></p>
<div><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">Risale-i Nur Şakirtlerinin, Hazret-i İbrahim’a (a.s.) ittibâına mükellef olduğunu ve “İbrahim’in İslâm dini” sırrına mazhar olduğundan bahsederek, Risale-i Nur Hizmetlerinin Hz.İbrahim’in (AS) metodu ekseninde Hizmet edileceğine vurgu yapmıştır. </span></span></span></span></span></span></span></span></div>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">2-) "</span><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;">Hem madem Risale-i Nur’un mesleği hıllettir. Ve Urfa ise, İbrahim Halilullah’ın bir menzilidir. İnşaallah hıllet-i İbrahimiye parlayacaktır.” <strong>(3)</strong><br />
</span></span></span></p>
<div><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">diyerek, Ahirzamanda Hz.İbrahim (AS) mın Hillet (dostluk) meşrebinin esas tutulacağına işaret etmiştir. </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></div>
<p></span></span></span></span></span></span></span><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">3-) </span><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">”Evet, Risale-i Nur’un mayası ve meşrebi tefekkür ve şefkat olduğu cihetle, Hazret-i İbrahim’in (a.s.) hususî meşrebi olan tefekkür ve şefkat noktasında tam tevafuk etmek sırrıyla şu sûrede <strong>(4)</strong> daha ziyade Risale-i Nur’u kucağına alıyor “ </span></p>
<div><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;">diyerek, yine Ahirzamanda Hz.İbrahim (AS) mın “şefkat” ve “tefekkür yolu” ile Hizmet edilmesi gerektiğine vurgu yapıyor! <strong>(5) </strong></span></span></span></span></span></div>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">4-) </span></p>
<div><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;"> “De ki:“Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk’a yönelen İbrahim’in dinine iletti. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi “(En’am, 161) Şu âyet-i meşhure küllî mânâsının bu asırda muvafık ve münasip bir ferdi Risaletü’n-Nur olduğu gibi…..<strong>(6)<br />
</strong></span></span></span><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;">Bahse konu Ayetin , Külli manasının ebced hesabı ile Ahirzamanda Risale-i Nur’a işaret ettiğinden bahsetmiştir. </span></span></span></span></span></span></div>
<p><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"></p>
<div><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>SONUÇ :</strong><br />
</span></span></span><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">Görüleceği üzere , Ehl-i Kitab’a İslamı Davet edecek olan müminlerin izleyecekleri uslub ve metod yönteminde , Ehl-i Kitabın da kabul ettiği ve biz Müslümanlarla ortak bir Peygamber olan Hz.İbrahim (AS) ‘mın , mutlak surette öne çıkarılmasının büyük faydalar tesis edeceği ortaya çıkmaktadır. Ehl-i Kitabla yapılacak bu Diyaloglarda ;” Gelin , madem Hz.İbrahim (AS)  sizinde bizimde kabul ettiğimiz bir Peygamberdir , o zaman Onun Hanif Dini yani Tevhid esaslı Dini üzerinde birleşelim , o Allah’a şirk koşmuyor , Oğul isnadında bulunmuyordu “  şeklinde düşünmelerini sağlamalıyız. Onları bu çerçevede tefekküre sevk etmeli Tevhid’in gerekliliğine inandırmalı ve bunu yaparken aynı Hz.İbrahim (AS) gibi “düşmanlığı” değil “Şefkati” , “Hoşgörüyü” ve “Diyaloğu” öne çıkarmalıyız. Bu zemini hazırlarken değişik Konferanslar , Sempozyumlar tertip etmeliyiz. Hz.İbrahim (AS) mın Hıllet ve Dostluk mesleğini esas tutmalı , İslam’ı temsil etmeden Kalblerde Ruh-i Revani Muhammediyi sevdiremiyeceğimizi görmeliyiz. </span></span></span></span></span></span></span></span></span></div>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"></p>
<div><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;">Demek ki, Ehl-i Kitab’a karşı Hz.İbrahim (AS) ‘ma ve Dinine vurguda ki pek çok hikmetlerinden birtanesi budur. Günümüze bakan yönünü ile Risale-i Nurlar da tafsil edildiği üzere, Ehl-i Kitab ile Diyalog yapanlar bu metodu esas tutmaları hasebi ile Takdire Şayan bir Hizmet yapmaktadırlar.</span></span></span></div>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"></p>
<div><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;">                                                                                                            <br />
</span></span></span><span style="color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:x-small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;">(1) Buhari, Enbiya 44; Müslim, Fezail 145, (2366); Ebu Davud, Sünnet 14, (4675)<br />
</span></span><span style="color:#000000;font-family:Times New Roman;">(2) Barla Lahikası, Sayfa 160 </span><br />
<span style="color:#000000;font-family:Times New Roman;">(3) Emirdağ Lahikası, Sayfa 407 </span><br />
</span><span style="font-size:x-small;"><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;">(4) Bu bir kitap ki, insanları Rablerinin izniyle inkâr karanlıklarından îman nûruna çıkarman için sana indirdik. (İbrahim Sûresi, 14:1)<br />
</span></span><span style="color:#000000;font-family:Times New Roman;">(5) Şualar, Sayfa 623 </span><br />
</span><span style="color:#000000;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:x-small;">(6) Şualar, Sayfa 602</span></span></span></span></span></span></div>
<p><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"><span style="font-size:small;color:#000000;font-family:Times New Roman;"> </p>
<p></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bediüzzaman "Dünya Barışı" na işaret ediyor ]]></title>
<link>http://pirlanta.wordpress.com/2007/08/06/bediuzzaman-dunya-barisi-na-isaret-ediyor/</link>
<pubDate>Mon, 06 Aug 2007 07:13:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>gerçekler</dc:creator>
<guid>http://pirlanta.tr.wordpress.com/2007/08/06/bediuzzaman-dunya-barisi-na-isaret-ediyor/</guid>
<description><![CDATA[


Bediüzzaman &#8220;Dünya Barışı&#8221; na işaret ediyor








Yazar Bediüzzaman Hazretle]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<table class="contentpaneopen" border="0">
<tbody>
<tr>
<td class="contentheading" width="100%">Bediüzzaman "Dünya Barışı" na işaret ediyor</td>
<td class="buttonheading" width="100%" align="right"><a title="Yazdır" href="http://www.gencadam.net/index2.php?option=com_content&#38;task=view&#38;id=714&#38;pop=1&#38;page=0&#38;Itemid=1" target="_blank"><img src="http://www.gencadam.net/templates/jj_flex/images/printButton.png" border="0" alt="Yazdır" align="middle" /></a></td>
<td class="buttonheading" width="100%" align="right"><a title="E-posta" href="http://www.gencadam.net/index2.php?option=com_content&#38;task=emailform&#38;id=714&#38;itemid=1" target="_blank"><img src="http://www.gencadam.net/templates/jj_flex/images/emailButton.png" border="0" alt="E-posta" align="middle" /></a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<table class="contentpaneopen" border="0">
<tbody>
<tr>
<td colspan="2" width="70%" align="left" valign="top"><span class="small"><span style="font-size:xx-small;color:#666666;">Yazar Bediüzzaman Hazretleri </span></span>  </td>
</tr>
<tr>
<td colspan="2" valign="top"><img style="width:138px;height:173px;" src="http://www.sizinti.com.tr/images/renkler_kusagi/338_1.jpg" border="0" alt="" width="138" height="173" align="left" /><span><strong>Azîz kardeşlerim, </strong></span></p>
<p>Bu mübârek <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>vatan</strong></span></span> ve <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>milletin</strong></span></span> ve âlem-i İslâmın ebedî saadetini ve kurtuluşunu ve dolayısıyla <strong>yeryüzünde umumi sulh ve selâmeti </strong>temin edecek bir inâyet ve kudrete mâlik olan Risâle-i Nur'un şahs-ı mânevîsinde şöyle gayet sağlam kuvvetler toplanmış ve imtizaç etmiştir:</p>
<p>1. Yüksek bir kuvvet ve bütün kemâlâtın üstâdı olan hakikat-i İslâmiye.</p>
<p>2. Şehâmet-i imâniye. Yani tezellül etmemek, bîçarelere tahakküm ve tekebbür etmemek.</p>
<p>3. Müslümanlığın insana verdiği izzet ve şeref, terakkî ve teâlînin en mühim âmili olan izzet-i İslâmiye. (Sözler;710 sy)<!--more--></p>
<p><span style="color:#000000;"><span style="font-size:xx-small;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Şimdi</span></strong> <span style="text-decoration:underline;"><strong>umum</strong></span> <span style="text-decoration:underline;"><strong>beşerde</strong></span> <strong>sulh-u <span style="text-decoration:underline;">umum</span>î</strong> için, yani beşerin ifsad edilmemesi için çareler aranıyor, paktlar kuruluyor. Ve madem bu hükümet-i İslâmiye <strong>musalâhat-ı <span style="text-decoration:underline;">umum</span>iye</strong> ve hükûmetin selâmeti için, Yugoslavya'ya, tâ İspanya'ya kadar onları okşayarak dostluk kurmaya çalışıyor. (Emirdağ Lahikası,404 sy.)</span></span></p>
<div><span style="color:#000000;"><span style="color:#000000;"><span style="font-size:xx-small;color:#000000;">Medeniyetin <span style="text-decoration:underline;"><strong>günahları</strong></span> <span style="text-decoration:underline;"><strong>iyiliklerine</strong></span> galebe edip, seyyiatı hasenatına racih gelmekle, beşer iki Harb-i Umûmi ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkar medeniyeti zîr ü zeber edip, öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşaallah istikbaldeki İslamiyetin kuvvetiyle, medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, <strong>sulh-u umûmiyi</strong> de temin edecek. (Tarihçeyi Hayat,83 sy.)</span></span></span></div>
<p><span style="color:#000000;"><span style="color:#000000;"><span style="color:#000000;"><span style="font-size:xx-small;"><strong><span style="text-decoration:underline;">Bazan</span></strong> <span style="text-decoration:underline;"><strong>terakkî</strong></span> <span style="text-decoration:underline;"><strong>içinde</strong></span> <span style="text-decoration:underline;"><strong>yaz</strong></span> ve bahar mevsimi gösterir, <span style="text-decoration:underline;"><strong>bazan</strong></span> tedennî <span style="text-decoration:underline;"><strong>içinde</strong></span> kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak, inşaallah. Hakîkat-i İslamiyenin güneşi ile, <strong>sulh-u umûmi</strong> dairesinde hakîki medeniyeti görmeyi rahmet-i İlahiyeden bekleyebilirsiniz. (Tarihçeyi Hayat,84 sy.)<br />
</span></span></p>
<p><span style="color:#000000;"><span style="font-size:xx-small;">Birden meclis tarafından denildi:<br />
"İzah et!"<br />
Dedim:<br />
"Devletler, <span style="text-decoration:underline;"><strong>milletler</strong></span> <span style="text-decoration:underline;"><strong>muharebesi</strong></span>, tabakat-ı beşer <span style="text-decoration:underline;"><strong>muharebesi</strong></span>ne terk-i mevkî ediyor. Zîra, beşer esir olmak istemediği gibi, ecir olmak da istemez. Galip olsa idik, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye belki daha şedîdane kapılacak idik. Halbuki, o cereyan hem zalimane, hem tabiat-ı alem-i İslama münafi, hem ehl-i îmanın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzettir. Eğer ona yapışsa idik, alem-i İslamı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürükleyecek idik.<br />
" Şu medeniyet-i habîse ki; biz ondan yalnız zarar gördük ve nazar-ı Şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden, maslahat-ı beşer fetvasıyla mensûh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar; manen vahşî bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhte edecek idik."<br />
Meclisten biri dedi:<br />
"Neden Şeriat şu medeniyeti <span style="font-family:Verdana;"><sup>Haşiye </sup></span></span></span><span style="font-size:xx-small;color:#000000;font-family:Verdana;">reddeder?"<br />
Dedim:<br />
" Çünkü, beş menfi esas üzerine teessüs etmiştir. Nokta-i istinadı kuvvettir; o ise, şe'ni, tecavüzdür. Hedef-i kastı, menfaattır; o ise, şe'ni, tezahümdür: Hayatta düsturu, cidaldir; o ise, şe'ni, tenazu'dur. Kitleler mabeynindeki rabıtası, aheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfi milliyetdir; o ise, şe'ni, böyle müthiş tesadümdür. Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşcî ve arzularını tatmin ve metalibini teshîldir; o heva ise, şe'ni, insaniyeti derece-i melekiyeden dereke-i kelbiyete indirmektir, insanın mesh-i manevîsine sebep olmaktır. Bu medenilerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir. </span></p>
<p align="left"><span style="color:#000000;font-family:Verdana;"><span style="font-size:xx-small;"><span style="color:#000000;">Haşiye<br />
Bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyiliklerdir. Yoksa, medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki; ahmaklar, o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklit edip, malımızı harap ettiler. Medeniyetin günahları, iyiliklerine galebe edip, seyyiatı hasenatına racih gelmekle, beşer, iki harb-i umûmi ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkar medeniyeti zîr ü zeber edip, öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşaallah istikbaldeki İslamiyetin kuvveti ile, medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, <strong>sulh-u umûmiyi</strong> de temin edecek.</span> (Tarihçeyi Hayat,118 sy.)<br />
</span></span></p>
<p><span style="font-size:xx-small;">Üçüncüsü </span><span style="font-size:xx-small;color:#000000;font-family:Verdana;">: Evet, Şark Üniversitesi bir merkez olarak âlem-i İslâmı ve tâ bütün Asya'yı alâkadar edecek bir mahiyet ve ehemmiyette olduğundan, altmış milyon değil, altmış milyar da masraf yapılsa elyaktır.<br />
Yeni Ulus gazetesi muhalif olduğu için, bu meseleyi perde ederek yeni iktidarın bazı büyük memurlarından bu meseleye çalışanlara bir nevi irtica süsünü vermek istiyor. Halbuki, bu mesele en yüksek terakkî ve <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>sulh-u</strong></span></span> <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>umumî</strong></span></span>nin medarıdır. Bu müessese bu hükûmet-i İslâmiyeye bazı şeâir-i İslâmiyeden Arabî ezan-ı Muhammedî ve din dersleri gibi pek çok kuvvet verecek. Belki bu hükûmetin istikbalinde, tarihlerde kemâl-i takdir ve tahsinle yâd edilmesine en parlak bir vesile olacaktır. (Emirdağ Lahikası,405 sy)<br />
</span></p>
<p><span style="font-size:xx-small;">Bu iki netice-i azîme, hem bu milleti, hususan şark vilâyetlerini, hem dört yüz milyon İslâm milletlerini, hem <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>sulh-u</strong></span></span> <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>umumî</strong></span></span>ye muhtaç Hıristiyanlık dünyasını da alâkadar edip ve tesirini gösteren medar-ı iftihar iki ehemmiyetli hadisedir.(Emirdağ Lahikası,410 sy)</span></p>
<p><span style="font-size:xx-small;">Reis-i Cumhura ve Başvekile, </span><span style="color:#000000;font-family:Verdana;"><br />
<span style="font-size:xx-small;">Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir biçare garip ihtiyar der ki:<br />
Size iki hakikati beyan ediyorum:<br />
Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak'la gayet muvaffakiyetkârâne ittifakını, bu millete kemâl-i samimiyetle, sürûr ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh-u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşaallah 400 milyon İslâmın <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>sulh-u</strong></span></span> <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>umumi</strong></span></span>yesine ve selâmet-i âmmenin teminine kat'î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim. (Emirdağ Lahikası, 437 sy)</span></span></p>
<p><span style="font-size:xx-small;">Ve şimdi orta şarkta <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>sulh-u</strong></span></span> <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>umumî</strong></span></span>nin temel taşı ve birinci kalesi olan bu üniversiteyi yine mesâil-i azîme-yi siyasiye içinde yeniden nazara alması, elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm, faydalı hizmeti netice verecek. Ulûm-u diniye o üniversitede esas olacak. Çünkü hariçteki kuvvet tahribatı mânevîdir, imansızlıkladır. O mânevî tahribata karşı atom bombası, ancak mânevî cihetinde mâneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir. (Emirdağ Lahikası, 440 sy)</span></p>
<p><span style="font-size:xx-small;">Kat'iyen haber aldık ki: Hariçte bazı yerde bir milyon gençler "Müsalemet-i <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>umumi</strong></span></span>yeyi temin edecek Risale-i Nurdur" demişler. <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>Sulh-u</strong></span></span> <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>umumî</strong></span></span> taraftarı Almanya ve Amerika gibi bazı ecnebîlerin de Risale-i Nur'u tercümeye başladığını haber aldık. <br />
(Emirdağ Lahikası 451.sy)</span></p>
<p><span style="font-size:xx-small;">Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak, inşaallah. Hakîkat-i İslamiyenin güneşi ile, <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>sulh-u</strong></span></span> <span style="color:#0000ff;"><span style="text-decoration:underline;"><strong>umûmi</strong></span></span> dairesinde hakîki medeniyeti görmeyi rahmet-i İlahiyeden bekleyebilirsiniz.<br />
(Tarihçeyi Hayat, 84 sy)</span></p>
<p><span style="font-size:xx-small;">Her halde çabuk başında bir kıyamet kopmazsa, hakaik-i İslâmiye beşeri esfel-i safilîn derece-i sukutundan kurtarmaya ve rû-yi zemini temizlemeye ve <strong>sulh-u umumiyi </strong>temin etmeye vesile olmasını Rahman-ı Rahîm'in rahmetinden niyaz ediyoruz ve ümit ediyoruz ve bekliyoruz. (Hutbe-i Şamiye, 49 sy)<br />
</span></p>
<p> </