<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>demedi-demeyin &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/demedi-demeyin/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "demedi-demeyin"</description>
	<pubDate>Fri, 05 Sep 2008 08:32:03 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Silikonlu kemik torbası zulmü]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/05/31/silikonlu-kemik-torbasi-zulmu/</link>
<pubDate>Wed, 30 May 2007 22:06:18 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/05/31/silikonlu-kemik-torbasi-zulmu/</guid>
<description><![CDATA[Bugünkü güzellik anlayışı için “kadınlara verilmiş modern çağ cezası” demiş idim..
]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bugünkü güzellik anlayışı için “kadınlara verilmiş modern çağ cezası” demiş idim..</p>
<p>Hangi suçun cezası olarak peki? Özgürleşmesinin cezası olarak.. </p>
<p>Madem bin yılların değer yargılarına karşı çıktın, madem dedin ben yarım değil tam akıllıyım, madem dedin ben erkeklerle eşitim, e işin kötüsü de öyle olduğunu da kanıtladın, e o zaman nasıl vuracağız seni? Nasıl yok edeceğiz kendine güvenini? Nasıl bitireceğiz seni?</p>
<p>Sana ha bire “yeterince güzel değilsin” baskısı uygulayarak.. </p>
<p>Nedir bugünkü güzellik anlayışı?</p>
<p>Aklı başında sağlıklı bir kadının sahip olması imkansız bir takım ölçüler.. </p>
<p>Daracık kalçalar, iri ve dimdik memeler, geniş omuzlar, incecik bacaklar, incecik kollar, çökük yanaklar.. <!--more--></p>
<p>Üstelik acayip de bir paradoks barındırıyor.. Hem bir kemik torbası olmanı istiyor hem de kemik torbalarında olamayacak dik ve iri memeler istiyor..</p>
<p>Hem zapzayıf olasın istiyor hem de geniş omuzların olsun istiyor.. Hem kadınsı ol istiyor hem de deve gibi boyun olsun istiyor. </p>
<p>Üç beş tane de çıkıyor ortaya bu boyu devrilesicesilerden, tamam! “Aha” oluyormuş işte denilerek biz iştahı yerinde, anası Akdenizli, babası Akdenizli, anneannesi Akdenizli, babaannesi Akdenizli, büyük anneannesi Akdenizli, büyük babaannesi Akdenizli ne kadar tip varsa hepimizin dünyasını karartılıyor.. </p>
<p>Amma abarttı ha demeyin sakın.</p>
<p>Naha istatistikler: </p>
<p>Kadınların sadece %2’si kendini güzel buluyor. </p>
<p>Tüm dünyada 15-17 yaş arasındaki kızların %72’si görünüşlerinden memnun olmadıkları için belirli etkinliklerden kaçınıyor!!! </p>
<p>Tüm dünyada kızların %92’si fiziksel görünüşlerinin en azından bir yönünü değiştirmek istiyorlar.</p>
<p>Kadınların yarısından fazlası günümüzün güzellik idealleri karşısında kendilerini güzel hissetmenin zor olduğuna inanıyor. </p>
<p>(Kaynak: Dove’un “Klişelerin Ötesi” araştırması)</p>
<p>Tekrar ediyorum: Genç kızların YÜZDE 72’si görünüşlerinden memnun olmadıkları için spor, yüzme, güneşlenme, arkadaş toplantılarına gitme, alışveriş gibi bir takım faaliyetlerden kaçınıyor. </p>
<p>Bu ne demek biliyor musunuz? Kabus demek. Dünya nüfusunun yarısına yakını bu sefil güzellik dayatmaları yüzünden mutsuz demek. Mutsuzdan da öte kaçınık, çekinik, asosyal demek.. </p>
<p>Cezalandırma işte tam da budur!</p>
<p>Çooook özgürsünüz, tabi tabi bütün kapılar size açık denilip tersten vurmak işte tam da budur!</p>
<p>***</p>
<p>Milo Venüs’ü böyle miydi? (Bilmeyen internetten “Venus de Milo” veya “Aphrodite of Melos” diyerek arayabilir) Güzellik tanrıçası, yani kainatın EN GÜZELİ sayılan, geniş kalçalı, hafif göbekli, biraz kambur, küçük memeli, yuvarlak omuzlu, kalın bacaklı olarak cisimleştirilmişti zamanında. Yakından baksak Allah bilir selülitleri bile vardır. Yani NORMAL bir kadın o zamanlar EN GÜZEL kadın sayılabiliyordu. Milo Venüs’ü bir 60 boyunda bir kadın olsa o cüsse ile tahmini 56-58 kilo bir şey olurdu. Yani? Yanisi şu: Ona bakıp kendini çok iyi hissedecek (başta bu satırların yazarı) milyarlarca kadın tanıyorum ben.. </p>
<p>Ama bugün bize “bakın ve örnek alın, biz artık bunları güzel, seksi ve beğenilesi buluyoruz” denilenler 42 kiloluk silikonlu kemik torbaları!!! Bakıp bakıp mutsuz olalım diye nerede hastalıklı yaratık varsa hepsini başımıza manken, oyunca, rol modeli, güzellik bir şeysi yaptılar.. </p>
<p>Ve sonra da utanmadan soruyorlar: “Siz kadınlar neden bu kadar sinirli, anlaşılmaz, tatminsiz ve mutsuzsunuz?” </p>
<p>Ebeninki yüzünden şekerim.. Ebenin şeyk it ap’ı yüzünden.. </p>
<p><a href="http://www7.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=yazardetay&#38;Newsid=113126&#38;Categoryid=4&#38;wid=6">TUĞÇE BARAN - VATAN GAZETESİ</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Akıllı evlerde akla ziyan kimyasallar]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/05/06/akilli-evlerde-akla-ziyan-kimyasallar/</link>
<pubDate>Sun, 06 May 2007 01:04:23 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/05/06/akilli-evlerde-akla-ziyan-kimyasallar/</guid>
<description><![CDATA[Belki bugün görünüşte daha rahat, daha şık, daha güvenli, daha modern evlerde oturuyoruz, am]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Belki bugün görünüşte daha rahat, daha şık, daha güvenli, daha modern evlerde oturuyoruz, ama kesinlikle daha sağlıklı evlerde değil. Üstelik bir de bazılarının ‘Amcası, bizim ev bir akıllı, bir akıllı ki...’ diye övündüğü türden evlerde oturuyorsanız iyice yandınız demektir. </p>
<p>Hesap ortada, eviniz ne kadar akıllı ise o kadar çok kimyasal maddeye maruz kalıyorsunuz demektir. Yiyip içtiklerimizden giyinip kuşandıklarımıza... halılarımızdan perdelerimize... koltuklarımızdan duvar kağıtlarına... temizlik ürünlerinden kozmetiklere... bilgisayarlardan cep telefonlarına... binlerce kimyasal madde ile birlikte yaşıyoruz. <!--more--></p>
<p>FORMALDEHİDE DİKKAT </p>
<p>Formaldehit bunlardan biri. Mobilyalar, dolaplar, yer döşemeleri, halılar, duvar kağıtları, temizlik malzemeleri, kozmetikler, boya ve cilalar, kumaş dokumalar, elbiseler... formaldehit içeren ürünlerden bazıları. </p>
<p>Uçucu organik bir madde olan formaldehit, burun tıkanıklığı, boğazda gıcık hissi, gözlerde sulanma, kızarma, kaşıntı... şeklinde tahrişlere ve öksürüğe neden olabildiği gibi, yorgunluk, uyuklama, deri döküntüleri, baş ağrısı ve baş dönmesi, konsantrasyon bozukluğu... gibi çok farklı şikayetlere ve astım krizlerine de yol açabiliyor. Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar, formaldehitin kanser yapıcı etkisinin de olabileceğini göstermekte. </p>
<p>Formaldehitin evlerdeki miktarı, esas olarak evin eskiliği ve evde bulunan preslenmiş tahtadan yapılan eşyaların çokluğuna göre değişiyor. Evin ısı ve nemi ne kadar yüksek ve eşyalar ne kadar yeni ise, formaldehit yayımı o kadar fazla oluyor. </p>
<p>ÇOCUK OYUNCAKLARINDAKİ BÜYÜK TEHLİKE </p>
<p>Fitalatlar karbon, oksijen ve hidrojenden oluşan ve yumuşatılması için PVC’ye ilave edilen organik bileşiklerdir. Bunlar yer karoları, streç filmler, boyalar, duş perdeleri, çocuk oyuncakları, tişört baskıları, yapay deri ve tırnak boyaları, saç jölesi... gibi kozmetiklerde, kısaca her gün hepimizin kullandığı sayısız üründe bulunmaktadır. </p>
<p>İsveç’te yapılan araştırmada evlerindeki tozlarda yüksek miktarda fitalat bulunan çocuklarda astım, alerjik nezle ve egzama gibi hastalıkların daha fazla görüldüğü ve daha şiddetli belirtilere neden olduğu belirlendi. </p>
<p>Avrupa Birliği bu maddenin çocuk oyuncaklarında kullanılmasını yasakladı. </p>
<p>Başta tekstil, mobilya olmak üzere bazı elektrikli ve elektronik aletlerde yanmayı geciktirici olarak kullanılan PBB ve PBDS gibi bromlu bileşikler solunum, deri veya ağız yoluyla vücudumuza girerek kansere, hormonal bozukluklara ve kısırlığa yol açabiliyor. Bu maddelerin Avrupa Birliği ülkelerinde, elektrikli ve elektronik aletlerin yapımında kullanılması 2005 Temmuzu’ndan bu yana yasak. </p>
<p>PARFÜMLER SİGARA KADAR ZARARLI </p>
<p>Özellikle hanımların vazgeçemediği güzel kokulu ürünlerin sağlığımız için sigara kadar zararlı olabileceğini biliyor muydunuz? Ev temizlik ürünlerinde, parfümlerde, çamaşır temizlik sıvılarında, kırtasiye malzemelerinde, plastiklerde, ilaçlarda ve hatta yiyecek ve içeceklerimizde bulunan 5.000’den fazla koku verici madde var. İnanılır gibi değil ama tek bir parfüm 500 sentetik kimyasal içerebiliyor ve bunların büyük çoğunluğunun insan sağlığı üzerine toksik etkileri tam olarak bilinmiyor. </p>
<p>Kokuların çoğu solunum sistemi için tahriş edici özelliği olan uçucu organik bileşiklerdir ve astımlı hastalarda öksürük, hırıltılı solunum ve nefes darlığına neden olduğu eskiden beri bilinir. Bazı kokular gözlerde sulanma, kaşıntı ve kızarma, burun tıkanıklığı, sinüzit, öksürük, boğaz ağrısı ve göğüste sıkışma hissi de yaratabilir. </p>
<p>Araştırmalar kokuların, kalp, dolaşım ve beynin elektrik aktivitesi üzerine de etkileri olduğunu ortaya koymuştur. Bunlar baş ağrısı, konsantrasyon bozukluğu, yorgunluk, uyuşukluk gibi şikayetlerdir. </p>
<p>Derimiz de kokulardan nasibini kaşıntı, kabartı ve egzama ile alıyor. </p>
<p>Gelelim neticeye: ‘Eviniz akıllı değil, sağlıklı olsun’ demekten başka bir şey de gelmiyor elimden. </p>
<p><a href="http://www.iyibilgi.com/index.php?s=yazar&#38;id=17537">İyibilgi</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[O MÜSLÜMAN DEĞİL Mİ ?]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/03/18/o-musluman-degil-mi/</link>
<pubDate>Sun, 18 Mar 2007 09:06:03 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/03/18/o-musluman-degil-mi/</guid>
<description><![CDATA[Bir Profesör kardeşimiz anlatiyor:
””Amerika&#8217;da master yaptığım yıllarda,çalıştı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir Profesör kardeşimiz anlatiyor:<br />
””Amerika'da master yaptığım yıllarda,çalıştığım üniversitenin yemek salonu açık büfe şeklindeydi.Herkes dilediği yemekten istediği kadar alabiliyordu. Yemekhanenin kapısında"Take what you need. Eat what you take" (Yiyeceğin kadar al, aldığını da ye) diye yazmakta idi.</p>
<p>Bir gün aynı masada yemek yediğimiz Çinli bir arkadaşı, tabağında kalan son pirinç tanesini almaya çalışırken görünce dayanamadim ; denemek için dedim ki :</p>
<p>"Bir pirinç tanesi için neden bu kadar uğraşıyorsun?Bırak tabakta kalsin. "Çinli arkadaşın verdiği cevap çok düşündürücüydü:</p>
<p>"Her Çinli bir pirinç tanesi israf etse,Çin nüfusu ile çarp bakalım,kaç ton pirinç yapar? Biz kalabalık bir ülkeyiz,israf etme lüksümüz yoktur." dedi.</p>
<p>Yine denemek için dedim ki :<!--more--></p>
<p>"Şu anda Çin'de değil Amerika'dasın. Tabağında bırakacağın pirinç tanesi Çin'i değil, Amerika' yi zarara uğratacaktir". Bu sözlerim karşısında güldü ve şöyle cevap verdi:</p>
<p>"Yaşadığım ülke olan Amerika'yı bu şekilde zarara uğratmak onurlu bir davranış olmaz."</p>
<p>Çinli arkadaşı bu onurlu davranışından dolayı tebrik ettim ve düşüncesini paylaştığımı söyledim. Islam dininin bu konudaki, *"Yiyiniz içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez"* buyruğunu açıkladım. Çok hoşuna gitti.Tam o sırada, Ürdünlü Müslüman bir arkadaş tabağındaki yemek artıklarını çöp sepetine boşalttı. Bunu gören Çinli arkadaş Ürdünlü'yü göstererek :</p>
<p>"O Müslüman değil mi?” dedi. O kadar üzüldüm ki, ne diyeceğimi bilemedim.””</p>
<p>Bu ibret verici örnekten hareket ederek, bir defa daha nefsimize bakalım, aile ferdlerimize bakalım, toplumumuza bakalım ve nihayet İslam ümmetine bakalım. Bir yanda vur patlasın çal oynasın israf içinde hayat süren insanlarımız, bir yanda aç, biçare açlık çizgisinin de altında yaşamaya çalışan insanlarımız. Değil sadece Müslüman fakirlerin derdine koşmak, bütün insanlığın derdi ile hem hal olmakla yükümlü olması gereken Müslüman, bugün sadece kendi nefsine düşmüş. Çılgınca israfın içinde yaşıyor. Şairin dediği gibi “Siz hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?” ihtarı bizi ne kadar ilgilendiriyor dersiniz?</p>
<p>Yeni bir dirilişe muhtacız. Hergün kullandığımız sudan başlamak üzere yiyecek, içecek, giyecek ve her türlü ev eşyamızla kadar israfa son vermeliyiz. Bu bir adab işi, bu bir eğitim işi. Bu sebeple eğitimcilerimize, hoca efendilerimize, vaiz kardeşlerimize, medyada görev yapan kardeşlerimize ve sivil toplum kuruluşlarımıza önemli ve sürekli görevler düşmektedir.</p>
<p>*A’raf suresi, ayet31</p>
<p><a href="http://www.gidaraporu.com/gida_her-turlu-israf.htm">Gıda Raporu</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[http://www.kardesinisec.com/]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/03/13/httpwwwkardesiniseccom/</link>
<pubDate>Tue, 13 Mar 2007 20:23:51 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/03/13/httpwwwkardesiniseccom/</guid>
<description><![CDATA[BEN KİMİM, NEDEN BU SİTE ?
http://www.kardesinisec.com/
1 Ekim 1944 İzmir doğumluyum. Arkeolog ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>BEN KİMİM, NEDEN BU SİTE ?</strong></p>
<p>http://www.kardesinisec.com/</p>
<p>1 Ekim 1944 İzmir doğumluyum. Arkeolog olup, yıllardır fotoğraf ile uğraşıyorum. Eski bir gazeteciyim. Milliyet Gazetesi’ nde Abdi İpekçi ekolünde yetiştim. Son 25 yıldır reklam ve moda fotoğrafçısı olarak hayatımı sürdürüyorum. Stüdyom İstanbul’ da Osmanbey’ de. Usta bir fotoğrafçıyım dersem abartmış sayılmam. 15 yıldır kafamda bir coşku yaşatıyordum. Kardeşten kardeşe giden, bir dost eli olmalıdır diye düşünüyordum hep. Böylece çocukların ve gençlerin ülkelerine yabancılaşmamasını da sağlayacaktım. Sonunda bu coşku, rastlantıyla gün ışığına çıktı. Fotoğraf ağırlıklı şehir kitapları yapmaya karar vermiştim. İlk şehir olarak da kendime Diyarbakırı seçtim. Neden seçtim onu da bilmiyorum. Demek ki görev saati gelmiş... Orada kaldığım ilk altı günde, güzel vatanımın çarpıcı öbür yüzünü gördüm. Açlık ve yokluk sınırının altındaki çıplak bebeleri gördüm. Saat 11 de derste midelerini tutup açlıktan kıvranan öğrenciler gördüm. Sokaklarda artıkları yiyen çocukları gördüm...Ve 15 yıldır uygulamaya geçemiyen projem gün ışığına çıktı.  Bu projede kardeşler, kardeşlerini tanıyor ve yardım birebir gönderiliyor. Para dışında her türlü yardım yapılabilir. Para hiçbir zaman amacına ulaşmıyor. Bebeden bebeye, çocuktan çocuğa ,abladan   abiden, kardeşine giden bu kutsal yolda, biz sadece aracıyız. . Çocuklarım kardeşlerini bulmaya başladı.Evet onlar benim, bizim çocuklarımız.  Koliler yağıyor.  Açlık ve yokluk sınırının altındaki okullu çocuklar hedef kitlemiz. Hedefimiz şimdilik 100.000 çocuk...Neden daha fazlası olmasın ?</p>
<p>Cengiz Tünay<br />
İskete Sok 8B D2  Şişli/ İstanbul 0212.248 47 98.....    0532 27716 13<br />
www.cengiztunay.com         cengiztunay@cengiztunay.com</p>
<p>cengiztunay@hotmail.com</p>
<p>Ali Tünay  alitunay2@yahoo.com.tr</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hocalı Katliamı]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/02/26/hocali-katliami/</link>
<pubDate>Sun, 25 Feb 2007 23:03:39 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/02/26/hocali-katliami/</guid>
<description><![CDATA[

]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/eIT8hwm4Avo'></param><param name='wmode' value='transparent'></param><embed src='http://www.youtube.com/v/eIT8hwm4Avo&rel=0' type='application/x-shockwave-flash' wmode='transparent' width='425' height='350'></embed></object></span></p>
<p><span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/w_Rk30k5vx0'></param><param name='wmode' value='transparent'></param><embed src='http://www.youtube.com/v/w_Rk30k5vx0&rel=0' type='application/x-shockwave-flash' wmode='transparent' width='425' height='350'></embed></object></span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Starbucks]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/02/17/starbucks/</link>
<pubDate>Sat, 17 Feb 2007 01:12:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/02/17/starbucks/</guid>
<description><![CDATA[
Starbucks Coffee Stores’un bugün CEO’su olan Howard Schultz’un kaleminden yayınlanan bir be]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><img ALT="starbucks.jpg" SRC="http://bence.wordpress.com/files/2007/02/starbucks.jpg" /></p>
<p>Starbucks Coffee Stores’un bugün CEO’su olan Howard Schultz’un kaleminden yayınlanan bir belgeden esinlenerek kaleme aldığımız aşağıdaki mesajımız, kendisini Müslüman olarak nitelendiren ve bilerek veya bilmeyerek bu kahve mağazalarının müdavimi olmuş bütün kardeşlerimizi kapsamaktadır.</p>
<p>Starbucks’ın Değerli Müslüman Müşterileri (!)</p>
<p>Dünya çapında 90.000’in üzerinde çalışanı, 9.700 tane mağaza ve haftalık 33 milyon müşteri hacmiyle Starbucks firmasına yıllık 6.4 milyar dolar kar ettirdiğiniz için ne kadar sevinseniz azdır. İçtiğiniz her bir fincan (latte ve macchiato) ABD ve İsrail arasındaki bozulmaz dostluğa ve yakın ittifakına katkıda bulunmaktadır. Bu dostluğun bir nişanesi olarak firma yetkilisine verilen, “50 yıllık İsrail Siyonist Dostu Ödülü” bu yönden siz Müslümanlar için çok derin manalar ifade etmelidir. Bu ödül, İsrail’in uzun yıllar, halkla ilişkiler ve ticari firmalarla olan bağlarını güçlendirmek ve onları teşvik etmek için kullandığı bir ödüldür. </p>
<p>Gelelim Starbucks yöneticilerine bu ödülü kazandıran nedenlere… <!--more-->Gününüzün vazgeçilmezi haline gelen ve her gün tükettiğiniz çikolata parçacıklı frapucinolardan gelen gelir, ABD ve İsrail arasında yapılan anlaşmayla gerçekleştirilen öğrenci projeleri için harcanmaktadır. Bu öğrenciler İsrail’in İntifada’da zarar gören öğrenciler olarak seçtiği gruplardan oluşmaktadır.</p>
<p>Starbucks, Jerusalem Fund of Aish HaTorah‘ı (Aish Hatorah Kudüs Fonu – uluslar arası özel Yahudi eğitim merkezlerini bir şemsiye altında toplayan organizasyon) kullanarak İsrail’de geliştirilen en son savunma teknolojilerinin, Amerika, Avrupa ve İsrail askeri mühimmat marketlerine tanıtılmasını sağlamakta ve böylelikle İsrail ordusuna yardım etmeyi hedeflemektedir.</p>
<p>Orta Doğuda devam eden çatışmanın arkasındaki esas sebep olan anti semitizmin (yahudi düşmanlığı), küresel yükselişine karşı sizin starbucksa verdiğiniz desteğinizle; savaşın İsrail tarafını haklı çıkartmak için yalan ve yanlı haberlerin üretimini üstlenen "honestreporting.com" websitesinin sponsoru olan Aish HaTorah’a yardımları kesintisiz devam etmektedir.</p>
<p>Starbucks’ın değerli Müslüman müşterileri, sayenizde Müslümanların güya terörist saldırılarına karşı israil halkını korumaya yardım etmek için heryıl gerekli olan yüzlerce milyon doları temin etmeye muktedir olabiliyorlar. ABD devletinin her yıl verdiği 5 milyar dolar, Anti semitist Müslüman terörizmi(!)’ne karşı masum israil halkını korumak için gerekli silah, bulldozer ve güvenlik duvarları örmek için yeterli olmadığından, sizler, tamamlayamadıkları ihtiyaçları Starbucks içerek sağlıyorsunuz.</p>
<p>Daha geniş perspektiften bakmak gerekirse, Starbucks teröre karşı açılan savaşta (war on terror) Amerikan hükümetine destek olmak için, bir tane mağazasını tamamiyle bağışlamıştır. Bu savaş, Starbucks’a göre yahudi eyaleti olarak anılan İsrail’in idame ettirilmesinde hayati önem taşımaktadır.<br />
Starbucks’ın değerli Müslüman müşterileri, Starbucks Coffee, Amerika'da her yıl 27 Haziran'da düzenlenen homoseksüeller festivalini (Gay Pride Parade) destekleyenlerin de başında geliyor. Starbucks Coffee'nin Washington Müdürü Heywood McGuffy, şirketin bu tavrını savunarak "Biz, çalışanlarımızı ve müşterilerimizi ilgilendiren her şeyi desteklemekle yükümlüyüz" dedi. Son festivalde, Starbucks Coffee çalışanlarından 75 homoseksüel, üzerlerinde homoseksüelliği ifade eden gökkuşağı renkleri ve Starbucks Coffee arması bulunan t-shirtlerle festivale katılanlara bedava kahve dağıttılar. Starbucks şirketi, bu festivale destek vermek dışında kürtajı da teşvik ediyor. Şirket, "Planned Parenthood Federation of America" kuruluşunun resmi sponsoru. Şirket, görüldüğü gibi hem resmi hem de “sivil” hareketlerin her zaman yanında. Ama kimi sivil hareketlerle de başı dertte. Özellikle hormon karşıtı olanlarla… Starbucks'ın hormonlu maddeler kullanmaya son vermesi için 300 Amerikan kentinde ve 8 ülkede kampanya düzenleneceği bildiriliyor. </p>
<p>Lütfen tükettiğiniz herbir Starbucks amblemli ürünle, çok asil(!) bir gayeye hizmet veren bu firmaya destek olduğunuzu ve Müslüman kardeşlerinize ihanet  ettiğinizi hatırlayın.</p>
<p>Halen ikna olmamışsanız, Her zaman Starbucks’u ziyaret edin ve bir bardak çikolatalı cips frappucino için… düşünün ki böylece Müslüman bir kardeşinizin kanını içiyorsunuz.  Afiyet olsun!</p>
<p>FARKLI BİRŞEY YAPABİLİRİZ… GELİN STARBUCKS’I BOYKOT EDELİM</p>
<p>WE CAN MAKE THE DIFFERENCE... BOYCOTT STARBUCKS</p>
<p>KAYNAKLAR:</p>
<p>http://www.ziopedia.org/content/view/578/1/<br />
http://www.inminds.co.uk/boycott-starbucks.html<br />
http://www.gidaraporu.com/gida_starbucks.htm</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yaşasın tereyağı!]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/02/17/yasasin-tereyagi/</link>
<pubDate>Sat, 17 Feb 2007 00:48:50 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/02/17/yasasin-tereyagi/</guid>
<description><![CDATA[Takke düştü, margarin göründü, bir nesil margarinle çürüdü! Artık gönül rahatlığıyla]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Takke düştü, margarin göründü, bir nesil margarinle çürüdü! Artık gönül rahatlığıyla tereyağı yiyebilirsiniz. Kalp hastalarına uzun yıllardır yasaklı tereyağı aklandı! Kalbe zarar veren asıl suçlu ise teşhis edildi.</strong></p>
<p><a href="http://www.iyibilgi.com/?s=dosya&#38;id=14337&#38;k=15">iyibilgi özel </a></p>
<p>Hangi yağ daha sağlıklı? Bitmek bilmeyen bir tartışma bu. 90 yaşına kadar kuyrukyağı, tereyağı yiyen dedelere mi inanmak lazım, hayvansal yağlar kolesterol yapar diyerek doktorları, dernekleri dahi etkilemiş olan margarin lobisine mi?</p>
<p><strong>Margarin kuşağı</strong></p>
<p>Türk mutfağı uzun yıllardır margarin istilası altında. Margarinin ülkemize giriş hikayesi 28.03.2004 tarihli Sabah gazetesinde şu sözlerle anlatılıyor:<!--more--> “Türk halkı için bir dönem margarinin tek bir adı vardı o da Vita. Sarı kutusu içindeki Vita hemen her evde bulunurdu. Vatandaşın zihnine öyle bir yerleşti ki, yıllar boyunca tüm margarinlerin ortak adı Vita oldu. O yıllarda Vita`nın reklamlarına dönemin Türk Sanat Müziği`nin ünlü ses sanatçılarından Güzide Kasacı çıkıyordu. Kasacı, meşhur kahkasının eşliğinde Vita ile türlü pişirirdi. Vita`nın Türkiye`de bu denli tutması aslında üretici şirket Unilever`in yöneticilerini de çok şaşırtmış. Öyle ki Unilever`in tarihçesinde dönüm noktaları arasında yer alıyor. O dönem şöyle anlatılıyor: "Vita`nın Türkiye`de üretilip satılmaya başlanması bir Uzakdoğu gezisinden dönen iki Unilever yöneticisinin İstanbul`a uğraması ile gündeme gedi. Küçük bir araştırmayla Türkiye`de margarin ihtiyacı saptandı. Ardından Unilever ile Türkiye İş Bankası arasında kurulan ortaklık için gerekli izin belgesi hükümet tarafından imzalandı ve 5 Ocak 1953 yılında Bakırköy Margarin Fabrikası üretime geçti. Açılışta dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar da vardı. Haftada 50 ton Vita, 20 ton Sana üretimi başladı." Ancak Vita kısa sürede Sana`yı sollayıp geçti. Bu 1970`e kadar böyle devam etti. 1970`te Unilever`in tarihçisinde "önemli bir gün" diye şu not düşüldü: "İlk defa Sana üretimi, Vita üretimini geçti!"</p>
<p><strong>Sana ve Vita imdadımıza yetişir...<br />
</strong><br />
Güzel mahallelerimizde sardunyalarımızı diktiğimiz sarı tenekeli Vita ve uğruna kuyruklarda beklediğimiz Sana işte böyle girdi hayatımıza. 50’lerde 60’larda yaşayıp da margarine dokunmamış olan yok gibi. Hatta film yönetmeni Ömer Lütfü Akad margarinin o yıllarda filmini çekmiş: "Tarladan Fabrikaya Bitkisel Yağın Elde Edilişi" isimli bir belgesel... Unilever Magazin’in Nisan-Mayıs 2003 sayısındaki söyleşisinde Akad, o senelerdeki margarin çılgınlığını çok güzel özetliyor: “O yıllarda Sana ve Vita yağları vardı. Biz hem Sana'yı hem de Vita'yı kullanıyorduk. Başka yağ da yoktu zaten. O zamanlar Türkiye'de ciddi yağ sıkıntısı çekiliyordu. Tereyağı kullanma alışkanlığı yerini yavaş yavaş margarine vermeye başlamıştı. Margarin çıkmadan önce çoğunlukla Urfa ve Trabzon tipi yağları kullanıyorduk. Bir de zeytinyağı kullanıyorduk. O zamanlarda ülkeye bu yağlar yetmez oldu. Urfa ve Trabzon yörelerinden de yağlar gelmez olmuştu. Bu yağ ihtiyacına Sana ve Vita yetişti.”</p>
<p><strong>Yemek dergileri ve gazeteler de imdada yetişir...</strong></p>
<p>90’lı yılların başında Türkiye’nin ilk yemek dergisi çıktığında sevinçten havalara uçtum. Almanyalardan kırk yılda bir sipariş edebildiğimiz dergilerin yerli versiyonu olacaktı.</p>
<p>Gerçekten de Alman dergilerinin yerli versiyonu oldu ilk yemek dergimiz “Mutfak Rehberi”. İki Alman yemek dergisiyle yapılan işbirliği oradan tariflerin tercüme edilmesine ve diaların aynen kullanılmasına olanak sağlamıştı. Alman dergilerinden tercüme yapılırken değiştirilen bir kalem vardı... Orijinal dergideki “tereyağı” Türkçe tercümede “margarin”e dönüştürülüyordu. O dönem derginin patronlarından Emel Başdoğan margarine duyulan bu sempatinin tamamen duygusal olduğunu “Bize tereyağı firmaları değil, margarinciler reklam veriyor. Tabi ki tariflerimizde margarin yazacağız.” diyerek ifade etmiştir. </p>
<p>Daha sonra çıkan Sofra, Lezzet gibi önemli yemek dergileri de margarin modasının sıkı takipçileri olmuşlardır. Gazetelerdeki yemek yazarları da margarinli tariflerin lale devrine katkıda bulunurlar. Gazeteler margarinli tarifler dağıtırlar. Ünlü gurmeler margarinli tariflerin verildiği şahane kitapçıklar hazırlarlar. Margarin kulakçıkları kesilir, kitapçıklar alınır. </p>
<p>Doğal olarak, komşular arasındaki tarif alışverişlerinde de hangi marka margarinin kullanıldığı yazılır. Koskoca yemek yazarlarından iyi mi bilecektir ev hanımları? </p>
<p><strong>Yağsız doktorlar...</strong></p>
<p>Ülkemizde margarinin bu kadar sevilmesinde yemek dergileri, gazetelerdeki yemek tarifleri ne kadar rol oynadıysa, beslenme uzmanları ve doktorlar da o kadar oynadı. Yağsız süt, yağsız yoğurt, yağsız kırmızı et, beyaz et, hindi eti yememizi tavsiye etti beslenme uzmanları. </p>
<p>Doktorlar da yağsız hayatın sözcülüğünü üstlendiler. Hastalarına margarin yemelerini önerdiler. </p>
<p>Margarin iyice içimize işlerken tereyağı sessiz sedasız demode, tutucu sofralarda tutunmaya çalışmıştır. </p>
<p><strong>Tereyağı kullanan pastane kaldı mı?</strong></p>
<p>Aslında evde hangi yağı kullandığınız o kadar da önemli değil! Dışarıda yediğimiz hemen her şey kötü yağlarla yapılıyor çünkü (Kötü yağlar derken hangilerini kastettiğimizi Serkan Yimsel’in kitabından aşağıda verdiğimiz bölümde okuyacaksınız). </p>
<p>Tereyağıyla kıyaslandığında margarin çok daha ucuz. Buzdolabında yer ayırmak da gerekmiyor; oda sıcaklığında saklanabiliyor. Hal böyle olunca kendi yağlarında kavrulan küçük pastanelerin, margarine neden yöneldikleri anlaşılıyor. </p>
<p>Peki ya köklü pastaneler, ünü İstanbul’u aşmış yerler? İstanbul’un en ünlü pastanelerinden biri de Taksim’deki Gezi Pastanesi’dir. Geçen sene, “Hangi ürünlerinizde tereyağı kullanıyorsunuz?” diye sorduğumda sadece kruasanı göstermişlerdi. Ya Beyaz Fırın? Kardeşimin çok sevdiği bir poğaçası varmış, birlikte gittik dükkana. Gerçekten güzel yapmışlar. Hemen kasiyere soruyorum poğaçada ne yağı olduğunu. Margarin kullanıyorlarmış. Gerekçe de müşterilerin tereyağı kokusundan hoşlanmamaları... </p>
<p>“Kokuyor, pahalı” demeden sadece ve sadece tereyağı kullanan dürüst yerler de var. Beşiktaş’taki Kafadaroğlu Baklavacısı, Erenköy’deki Develi Kayseri Evi aklıma ilk gelenler...</p>
<p>New York’ta bir iki sene içinde lokanta-pastane gibi yerlerde trans yağların kullanımı tamamen yasaklanacak. Darısı Türkiye’nin de başına...</p>
<p>Margarin kullandıkları için sadece pastaneleri suçlamak haksızlık olur. Hidrojenize nebati yağ, trans yağ isimleriyle malzemeler listesinde margarine yer veren birçok ürün var; bisküvi, cips, kek gibi. </p>
<p><strong>Trans yağların foyası</strong></p>
<p>Dr. Mary Enig 1978 tarihli bir makalesinde trans yağlarla (margarin de bir çeşit trans yağ) kanser hastalığının bağlantılı olabileceğini yazdığında Amerikan Yenilebilir Yağlar Enstitüsü’nden iki tane “siyah giyinmiş adam” büyük bir öfkeyle Enig’i ziyarete gelirler. Trans yağ lobisinin adamları “ Onunki gibi makalelerin yayınlanmasını önlemek için dikkat kesildiklerini, bu atın nasıl olup da ahırdan kaçmış olduğunu anlamadıklarını” söylerler.</p>
<p>Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), Enig’in 30 yıl önce söylediklerini yeni yeni kabul ediyor. Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi trans yağların kalp hastalığına neden olduğunu buldu. Harvard Tıp Okulu’ndan Dr. Walter Willet ise her yıl 30 bin kişiyi trans yağların öldürdüğünü hesaplamış. Henüz kanıtlanmamış bazı araştırmalar trans yağlarla Tip2 diyabet ve astım hastalıklarını ilişkilendiriyor. Bazı araştırmalarsa trans yağların anne karnındaki bebek gelişimini olumsuz yönde etkilediğini gösteriyor. </p>
<p><strong>Tereyağı, kuyruk yağı ve iç yağına dönüş</strong></p>
<p>Birçok uzman artık gönül rahatlığıyla doymuş yağ içeren tereyağı, kaymak, etlerdeki yağ gibi yağları yiyebileceğimizi söylüyor. </p>
<p>Ülkemizde besinleri, vitaminleri ilaç niyetine kullanan devrimci bilim adamı, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Beslenme ve Metabolizma uzmanı Prof. Dr. Ahmet Aydın tereyağı, kuyruk yağı, iç yağı ve sızma zeytinyağı öneriyor. </p>
<p><strong>İyi yağ, kötü yağ<br />
</strong><br />
Serkan O. Yimsel “Doğru Beslenmeyle İlgili Yanlış Bildikleriniz” isimli kitabında, yağların özelliklerini açıkladıktan sonra, iyi yağlarla kötü yağları sıralıyor. Yazarın saydığı kötü yağlar arasında aşırı yüksek sıcaklık ve basınçta elde edilmiş bitkisel sıvı yağlar da var. Yimsel’in kitapta yağlara ayırdığı bölümün bir kısmı şöyle: </p>
<p><strong>Yağları tanıyalım</strong></p>
<p>Besinlerdeki yağlar, sadece yüksek oranda enerji içeren makro besinler olmakla kalmayıp, hormonlar, hormon benzeri yapılar ve hücre zarlarının yapımına önemli ölçüde katılan maddelerdir. Bu nedenle yağların diyetimizden çıkartılması ya da kısıtlanması, vücut sistemlerinin işlevlerini olumsuz etkileyebilecektir. Ancak yemeklerimizde yağ kullanımının kısıtlanmaması demek, hangi yağların yararlı, hangi yağların zararlı olduğu konusunda bilinçlenmemek demek değildir. </p>
<p>Bu konuda modern tıp ve medya kuruluşları, bizlere bitkisel kaynaklı yağların, hayvansal kaynaklı yağlara göre daha sağlıklı olduğunu sürekli hatırlatmaktadırlar. Bunun nedeni olarak da hayvansal kaynaklı yağların kalp-damar hastalıkları ile kanser riskini arttırdığı gösterilmektedir. Bu iddialar, 1900’lü yılların ortalarından itibaren bütün dünyada besin tüketimini önemli ölçüde değiştirmiştir. </p>
<p>Hatta ülkemizde bile yüzyıllardır Türk mutfağının bir parçası olan tereyağı, kuyruk yağı, iç yağı, sade yenilen ya da sebze yemeklerine katılan yağlı etler, tam yağlı sade yoğurt ve peynirler, artık yerini daha önce adını bile duymadığımız bitkisel margarinlere, soya ve kanola yağlarına, soyadan elde etilen yapay etlere, büyük endüstri kuruluşlarının ürettiği ve içine bin bir çeşit katkı malzemesi, boya ve şeker eklenmiş, buna karşılık yağı arındırılmış “light” süt ve süt ürünlerine bırakmıştır. Hayvansal yağları karşısına alan bu yeni akıma katılmadan önce, acaba kaçımız yağları A’dan Z’ye tanıyor?</p>
<p>Yağlar, suda çözünme özelliği olmayan organik bileşiklerdir (1,2). Yağların yapıtaşları, yağ asitleri olarak bilinen ve karbon ile hidrojen atomlarının birbirlerine bağlı olarak bulunduğu çeşitli uzunluklardaki zincir yapılardır. Vücudumuzdaki depo yağlarının ve yediğimiz yiyeceklerdeki yağların büyük bir çoğunluğu, trigliserit denilen ve üç yağ asidi zincirinin, bir gliserol molekülüne bağlanması suretiyle oluşmuş yapılardan meydana gelmiştir. Yağ asitleri, aslında birden fazla şekilde sınıflansa da, konumuzla olan ilgisi dolayısıyla burada sadece onları doymuşluk derecelerine göre sınıflayacağız:</p>
<p><strong>Doymuş yağ asitleri:</strong> Bir yağ asidinin bütün karbon atomu bağları bir hidrojen atomu ile eşleşmiş ise bunlara doymuş ya da satüre yağ asitleri denir (1,2). Oldukça dayanıklı yapılardır çünkü karbon bağlarının hepsi hidrojen ile dolmuştur. Bu demektir ki doymuş yağ asitleri kolay bozulmazlar. Yüksek sıcaklıklara kadar ısıtıldıklarında bile yapılarını büyük oranda muhafaza edebilirler. Oda sıcaklığında katı ya da yarı katı haldedirler ve çoğunlukla hayvansal yağlarda (kuyruk yağı, tereyağı, kaymak vs.) ve tropikal yağlarda (hindistan cevizi yağı) bulunurlar. Margarinler ise bitkisel olmalarına rağmen çifte bağları hidrojen ile doyurulduğu için doymuş yağ asidi sınıfına girerler (2). Ayrıca vücudumuz bu yağ asitlerini karbonhidratları kullanarak yapabilmektedir.</p>
<p><strong>Tekli doymamış yağ asitleri: </strong>Tekli doymamış ya da diğer adıyla monoansatüre yağ asitleri, yapılarındaki iki karbon atomunun birbirine çiftli bağ ile bağlı olmasından dolayı iki hidrojen atomu açığı bulunan yağ asitleridir (1,2). Vücudumuz bu yağ asitlerini doymuş yağ asitlerini kullanarak yapar ve çeşitli görevlerde kullanır. Bu yağ asitlerinin kimyasal yapısında, çift bağın olduğu noktada bir bükülme oluştuğu için bu onların kolayca bir araya gelememelerine ve oda sıcaklığında sıvı halde bulunmalarına sebep olur. Buna rağmen doymuş yağlar kadar olmasa da dayanıklıdırlar. Yiyecek maddelerinde en çok bulunan türü oleik asittir ve zeytinyağı, fındık yağı, badem yağı, fıstık yağı ve avokado yağında bulunur.</p>
<p><strong>Çoklu doymamış yağ asitleri: </strong> Çoklu doymamış (poliansatüre) yağ asitleri, yapılarında iki ya da daha fazla çift bağ bulunan, dolayısıyla dört ya da daha fazla hidrojen atomu açığı olan yağ asitleridir (1,2). En çok bilinen iki örneği, iki çift bağı bulunan linoleik asit (omega–6 olarak da bilinir) ile üç çift bağı bulunan linoleik asit (omega–3 olarak da bilinir)’tir. Vücudumuz, bu yağ asitlerini oluşturamadığı için omega–6 ve omega–3 yağ asitleri “esansiyel=elzem” olarak adlandırılır. </p>
<p>Esansiyel yağ asitleri, yediğimiz besinlerden sağlanmalıdır. Yapılarındaki çiftli bağlar sebebiyle kolayca bir araya gelemezler ve sıvı/akışkan haldedirler. Çift bağların çokluğu nedeniyle yörüngelerinde eşleşmemiş elektronlar bulunur ve bu nedenle ısıya ve ışığa karşı oldukça dayanıksızdırlar. Omega–6 yağlarına örnek olarak mısırözü, ayçiçeği, pamuk ve soya fasulyesi yağı, Omega–3 yağlarına ise keten tohumu yağı, kabak çekirdeği, koyu yeşil yapraklı sebzeler, ceviz, yumurta sarısı ve balık gösterilebilir. </p>
<p>Doğadaki bütün yağlar, gerek hayvansal, gerekse bitkisel kökenli olsun, tek bir tür yağ asidinden oluşmaz ve doymuş, tekli doymamış, çoklu doymamış linoleik ve çoklu doymamış alfa-linolenik yağ asitlerinin bir kombinasyonundan oluşmuşlardır. Genellikle tereyağı, kaymak, iç yağı, kuyruk yağı vb. hayvansal kaynaklı yağlar yüzde 40–60 oranında doymuş yağ içerirler ve bu nedenle oda sıcaklığında katı haldedirler. Kuzey iklimlerindeki bitkisel yağlar çoğunlukla çoklu doymamış yağ asitleri içerirler ve oda sıcaklığında sıvıdırlar. Ancak tropikal ülkelerdeki bitkisel kökenli yağlar yüzde 92’ye varan oranlarda doymuş yağ içerirler. Bunun sebebi, doymuşluk derecesi artan bitki yağlarının, bitkinin yapraklarını sertleştirebilmesi ve onları aşırı sıcağa karşı koruyabilmesi içindir (1).</p>
<p>Yağların sınıflaması ile ilgili bu kısa bilgiden sonra, kitabımızın bu bölümünün ana tartışmasına, yani hayvansal kaynaklı yağlar ile tropikal yağların, doymamış yağlara göre daha zararlı olup olmadığı konusuna dönelim.</p>
<p><strong>Doymuş yağlar düşmanımız mı?<br />
</strong><br />
Profesör Doktor Mary Enig ve geleneksel yöntemlerle yemek pişirmeye kendini adamış beslenme uzmanı Sally Fallon birlikte yazdıkları “Nourishing Traditions” isimli kitaplarında, bazı gerçeklerin saptırıldığını savunmaktadırlar. Doymuş yağların bizzat damar tıkanıklığına yol açtığının hiçbir zaman bilimsel olarak kanıtlanamadığını öne süren bu ikili, şimdiye kadar otopsisi yapılan tıkanık damarlarda bulunan yağ artıklarının sadece yüzde 26’sının doymuş yağlardan oluştuğunu, geri kalanının ise çoğunlukla doymamış (bitkisel) yağlardan oluştuğunu göstermektedirler (1).</p>
<p>Doymuş yağların tüketimi ile kalp damar hastalıkları arasındaki ilişkiyi çürüten diğer bir gerçek, damar tıkanıklıklarının doymuş yağların en çok tüketildiği dönemlerde hemen hiç bulunmayışıdır. Bilindiği gibi 1900’lü yılların ortalarına kadar Batılı devletlerde tereyağı, kuyruk yağı, domuz yağı, Hindistan cevizi yağı gibi doymuş yağ oranı yüksek yağlara karşı herhangi bir politika güdülmüyor ve bu yağlar sıklıkla tüketiliyordu. Ancak bu dönemlerde kalp-damar hastalıkları neredeyse yok denecek kadar azdı. </p>
<p>Amerika’nın Harvard Üniversitesi’nde iç hastalıkları konusunda doktorasını yapmakta olan genç Paul Dudley, 1920 yılında sınıf arkadaşlarına Almanya’dan getirttiği yeni bir makineyi tanıttığında, doktor arkadaşlarının hepsi kendisine başka bir alana yönelmesini tavsiye ettiler. Bu makine, damar içindeki tıkanıklıkları gösteren elektrokardiyograf makinesi idi. O yıllarda hayvansal yağlar ve tereyağının son derece sık kullanılmasına rağmen damar tıkanıklığı o kadar nadir rastlanılan bir durumdu ki, genç doktor hasta bulmakta çok zorluk çekecekti (1). </p>
<p>O dönemden itibaren günümüze kadar olan zaman içerisinde Amerika’da hayvansal besinlere ve yağlara karşı başlatılan kampanyalar ile doymuş yağların diyetteki bütün yağ miktarına olan oranı yüzde 83’lerden yüzde 62’lere, kişi başına tüketilen tereyağının miktarı yılda 8 kilogramdan 2 kilograma düşmüş, kalp dostu diye tanıtılan ve çoklu doymamış yağ asitlerinden oluşan soya yağları, mısırözü yağları, ayçiçeği yağı ve kanola yağlarının tüketimi ise yüzde 400’ler oranında artmıştır. </p>
<p>Peki, eğer halk doğru olanı yapıyor ve doymuş yağ oranını diyetlerinde böylesine azaltıp bitkisel yağları tercih ediyor ise, nasıl oluyor da yüzyıl kadar önce hiç rastlanmayan bir hastalık olan kalp-damar hastalıkları, bugün yüzde 360 oranında artarak bütün Batılı devletlerin 1 numaralı ölüm nedeni haline gelebiliyor (1)?</p>
<p>Diyet ve yaşam şeklimizde bir şeylerin yanlış gittiği açık, ancak bu yanlışı doymuş yağlara bağlamak, Mary Enig ve Sally Fallon ikilisine göre aslında daha büyük bir yanlıştır. Gelecek bölümlerde gerek bu iki araştırmacıdan, gerekse diğer araştırmacılardan alıntılar sunarak doymuş yağ tüketiminin neden her zaman kalp-damar hastalığı riskinin artması anlamına gelmediğini açıklayacağım. Simdi önce bu ağır suçlamaları alan doymuş yağların vücudumuzdaki kritik görevlerine bir bakalım (1-4);</p>
<p>• Doymuş yağlar, hücre zarının en az yüzde 50’sini oluştururlar ve hücrelerin fonksiyonlarına önemli ölçüde katkıda bulunurlar.<br />
• Doymuş yağ asitleri, iyi kolesterol olarak bilinen HDL miktarını arttırırlar.<br />
• Kalsiyum mineralinin etkili bir şekilde kemiklere taşınabilmesi için diyetimizdeki yağların en az yüzde 50’sinin doymuş olması gereklidir.<br />
• Karaciğerin, alkol ve benzeri türevlerdeki toksinlerden korunmasını sağlarlar.<br />
• Bağışıklık sistemini kuvvetlendirirler.<br />
• Esansiyel yağlardan olan Omega–3 yağlarının vücutta daha ekonomik olarak kullanılmasını sağlarlar. Doymuş yağların yokluğunda esansiyel yağların kullanım yüzdesi düşmektedir.<br />
• Kısa ve orta zincir uzunluğundaki doymuş yağlar, mikrop kıran özelliğe sahiptir. Sindirim sisteminin organlarını zararlı bakterilere karşı savunurlar.<br />
• Doymuş yağlar uzun süre yapısal sabitliklerini bozmadıkları için ısıtma ve pişirme işlemlerinde doymamış yağlara göre daha geç bozulurlar.</p>
<p><strong>Peki, hangi yağlar tehlikeli?</strong></p>
<p>Modern gıda şirketlerinin, tamamen ekonomik çıkarlarını düşünerek yağların tabii halinde yaptıkları değişiklikler bizlerin asıl bilinçlenmesi gereken konudur. Bu işlemlerin başında ekstraksiyon, yani çıkartma işlemleri gelmektedir (1). Tohumlarda, meyvelerde, yemişlerde ve çekirdeklerde bulunan tabii yağlar, eskiden yavaş hareket eden taş sıkma makineleri kullanılarak çıkartılıyor idi. </p>
<p>Ancak günümüzün modern teknolojisinde üretimi hızlandırmak ve arttırmak için ekstraksiyon işlemlerinde 110°C’ye varan miktarlarda ısının kullanıldığını görüyoruz. Üstüne üstlük santimetre kareye 20 tonun üzerinde basınçlarla sıkıştırma yapan makineler kullanılmaktadır ki bu miktarlardaki basınç yüzeylerdeki ısıyı daha da arttıracaktır. </p>
<p>Bununla yetinmeyen uzmanlar tohumlarda kalan son kırıntıları da çıkartabilmek için hegzan denilen toksik kimyasal çözücüler kullanmaktadır. Her ne kadar uzmanlar bu çözücülerin sonradan buharlaştığını söyleseler de Prof. Dr. Mary Enig milyonda yüz birim kadar hegzanın son üründe kalabileceğini belirtmektedir (1,6).</p>
<p>Bitkisel rafine yağların ekstraksiyonu sırasında yapılan bu ısı, basınç ve kimyasal çözücü uygulamaları, onların yapısındaki doymamış yağ asitlerinin zayıf karbon bağlarını kopartarak serbest radikal oluşumuna zemin hazırlarlar. Buna ek olarak bizleri bu serbest radikallerden korumakla görevli olan ve yağda eriyen vitaminlerden E vitamini gibi antioksidanları da ortadan kaldırmış olurlar. Bu şekilde üretilen bitkisel yağların (keten tohumu yağı, ayçiçek yağı, mısırözü yağı ve kanola yağı gibi) kanser ve beyin rahatsızlıklarına yol açabileceğine dikkati çeken Doktor Enig, bizleri mümkün olduğunca soğuk sıkıştırma işlemlerinin kullanıldığı bitkisel yağları tüketmemiz konusunda uyarıyor. Bu yağların özellikle pişirmede kullanılması riskleri katlayarak arttıracağı için Doktor Enig, tropikal yağlardan olan Hindistan cevizi yağı dışındaki hiçbir bitkisel yağın yüksek sıcaklıklarda tüketilmemesi gerektiğini söylemektedir.</p>
<p>Ekstraksiyondan sonra tabii yağlara yapılan bir diğer işlem, hidrojenleştirme işlemleridir (1,6). Özellikle bitkisel yağlara (soya, mısır, kanola vs.) yüksek sıcaklıklarda nikel oksit ve hidrojen gazı eklenmesi suretiyle elde edilen margarinler, hidrojene bitkisel yağlar ve kısmen hidrojene bitkisel yağlar bu gruba girerler. Büyük gıda şirketlerinin hidrojenleştirmeyi tercih etmelerindeki neden, sıvı yağları katılaştırarak paketleme, saklama ve muhafaza etme kolaylığı sağlamaktır. Ancak onların cebine daha fazla para getirecek olan bu işlem, her zaman bizim sağlığımız için avantajlı olmamaktadır.</p>
<p>Daha önce de bahsettiğimiz gibi çoklu doymamış yağ asitlerinden meydana gelen bitkisel yağlar yüksek sıcaklıklarda bozuldukları için, hidrojenleştirme sonucu elde edilen ürün bir besinden çok toksin gibidir. Doğada hiçbir organik benzeri bulunmayan bu maddeler, mikroskop altında daha çok bir plastik yapısına sahiptirler. 1940’lardan bu yana yapılan araştırmalarda da gösterildiği gibi hidrojenleştirme sonucu elde edilen bu yağlar kanser, kardiyovasküler rahatsızlıklar, diyabet, obezite, yüksek kolesterol ve hatta bağışıklık sistemi hastalıklarına kadar uzanan birçok sağlık probleminin kaynağı olmaktadırlar (1,6). Dikkat edilmesi gereken yiyeceklerin başında “fast-food” lokantalarının yiyecekleri, dondurulmuş gıdalar, mikrodalga hazır besinler, paket ve konserve gıdalar gelmektedir.</p>
<p>Yağların tüketilmesi hususunda hidrojenleştirilmiş yağlardan sonra dikkat edilmesi gereken bir diğer sorun, çoklu doymamış yağ asitlerinden Omega–6 yağlarının (mısırözü, pamuk, ayçiçeği ve soya) Omega–3 yağlarına (köy yumurtası, balık, koyu yeşil yapraklı sebzeler, ceviz ve keten tohumu) göre çok daha fazla tüketiliyor olmasıdır. </p>
<p>Beslenme ve metabolizma uzmanı Prof. Dr. Ahmet Aydın, Güncel Taş Devri Diyeti başlıklı ilginç slayt çalışmasında taş devri insanları ile modern insanların gen yapılarının hemen hemen aynı olduklarını öne sürmektedir (7). Bu benzerliklere rağmen son 50 ila 100 sene içerisinde modern insanların beslenme tarzlarındaki değişikliklerin, adapte olunamayacak ölçüde hızlı ve sağlıksız olduğuna işaret eden Doktor Aydın, bu değişikliklerden en önemlileri arasında şekerli ve nişastalı yiyeceklerin aşırı tüketilmesi ile Omega–6 yağları ile Omega–3 yağları arasındaki dengesizlik olduğunu söylemektedir. Son 100 yıl öncesine kadar Omega–6 yağlarının Omega–3 yağlarına olan sağlıklı oranın 1: 1 ila 4: 1 arasında gezindiğini belirten Doktor Aydın, günümüzde bu oranın 20: 1 ila 50: 1’e kadar çıkabildiğine dikkatleri çekmektedir (2,7).</p>
<p>Serkan Yimsel’in yararlandığı kaynaklar:</p>
<p>1. Nourishing Traditions, Mary G. Enig, Ph.D. ve Sally Fallon<br />
2. Beslenmenin Temel İlkeleri, Prof. Dr. Ahmet Aydın, www.beslenmebulteni.com<br />
3. The Cholesterol Myths, Uffe Ravnskov, MD, HPD<br />
4.  Well Being Journal, Temmuz/Ağustos 2005 baskısı, 24–25. sayfalar<br />
5. Nutrition and Physical Degeneration, Weston A. Price, D.D.S.<br />
6. http://www.westonaprice.org/knowyourfats/skinny.html#modern<br />
7. Güncel Taş Devri Diyeti, Prof. Dr. Ahmet Aydın, www.beslenmebulteni.com”</p>
<p>Hazırlayan: Arzu Aygen</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Zihinsel soykırım!]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/02/08/zihinsel-soykirim/</link>
<pubDate>Thu, 08 Feb 2007 02:42:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/02/08/zihinsel-soykirim/</guid>
<description><![CDATA[Doç. Dr. Kemal Yeşilçimen
İçinde yaşadığımız akvaryumun suyu olan yaşam tarzını kirlete]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Doç. Dr. Kemal Yeşilçimen</p>
<p>İçinde yaşadığımız akvaryumun suyu olan yaşam tarzını kirleten kaynakları temizlemeden sağlıklı bir hayat yaşamak mümkün değildir. </p>
<p>Bu kaynaklar; ülkeyi çöplüğe çeviren çevre savaşı, toplumun yaşam tarzını yozlaştırıp çürüten medya savaşı, beyinleri işgal ederek küresel yaşam tarzını dayatan zihinsel savaş, vücudumuzu şişiren boyalı sıvı ve içkileri dayatan su savaşı, Türk toplumunu hasta ederek kırmayı amaçlayan sağlık savaşı, bilimsel yozlaşmaya yol açan bilim savaşıdır. </p>
<p>Bunlardan belki de en önemlisi, zihinsel savaşın yol açtığı zihinsel kirlenmedir.</p>
<p>Zihinsel savaşın amacı insan zihnini ele geçirmektir. İnsan ve toplumun yaşam tarzını kurgulamanın en kestirme yolu budur. Bu yöntemin en etkili olduğu zaman ise bebeklik dönemidir. </p>
<p>Algılamaya henüz yeni başlayan bebeklere, ilk tanıması istenen nesneler, sevgi ve güven sözcükleri içine gizlenerek reklâm, çizgi filmler ve çocuk programlarıyla sunulur. </p>
<p>Bu şekilde çocuğun zihinsel bariyerleri kolayca geçilerek sigaradan cep telefonuna, janjanlı şeylerden kolalı içkilere kadar yaşam tarzına girmesi istenen her şey, ilk algılanan nesneler olarak körpe beyinlerine kök hücre nakli gibi ekilir. <!--more--></p>
<p>Artık minik yavrular bu nesnelerin sağlığa veya insan hayatına zararlı olabileceğini idrak edemez. Çünkü minik beyinlere binlerce kere aşılanan  ‘hayata bağlar’ ‘bağlan hayata’ şifreleriyle ilişkilendirilen bu görüntüler gözü kulağı gibi vazgeçilmez olarak algılanır. </p>
<p>Sonraki yıllarda bunların zararlı olduğu idrak edilse bile iş işten geçmiş, bu alışkanlıklar insan hayatının bir gerçeği haline dönüşmüştür. Kendini yaşadığı dünyaya bağlayan bu nesnelerdir. Bunların yan etki ve zararlarının da artık hiç bir önemi yoktur. </p>
<p>Henüz reşit hale gelmemiş çocukların beyninin bu şekilde programlanması, özgürlükler açısından da endişe vericidir. Uzaklardan ve bebeklik yıllarından gönderilen sinyallerle yönetilen kuşaklar mı tasarlanıyor? Özgürlükler, sadece silahla yok edilmiyor. Minik beyinlere defalarca aşılanan bu tehlikeden,  ‘Selocanlarımızı’ yani, küresel minik robotlara dönüştürülmeye çalışılan canlarımızı, nasıl koruyabiliriz?</p>
<p>İnsan beynini ele geçirmeyi ve yaşam tarzını kendi isteklerine göre düzenlemeyi hedef alan bu savaş, eğlenceden eğitim ve kültüre kadar birçok alanda sessiz ve derinden devam ediyor. </p>
<p>Bu zihinsel savaş aslında kültürel bir salgındır. İnsan beynine en yoğun bilgi girişinin olduğu ortamlar; eğitim kurumları, yazılı ve görüntülü medya, eğlence mekânları bu salgının yayılma yerleridir. Çünkü, bu virüs bilgilendirme, eğitim, öğretim, eğlendirme gibi yararlı faaliyetler sırasında zihinlere gayet kolay nüfuz etmektedir.  </p>
<p>‘Yat yat uyu, uyu uyu yat’ virüsünün uyuşturduğu beyinlere kolaylıkla yerleşen ve hastalık üreten yaşam tarzını sinsice yükleyen bu salgın hızla yayılıyor. Bu salgın pop kültürü, çağdaş ve modern yaşam, batı tipi yaşam gibi fiyakalı isimler arkasına saklanarak, dilimizden mağaza isimlerine kadar pek çok alanda, yöresel ve geleneksel olan her şeyi silip süpürüyor.</p>
<p>Pembe hayallerle sanal bir dünya kurulurken aslında yapılan iş, zihinsel aldatmadır. Dış dünyayı tanıma ve bilgilendirme gibi çok yararlı eylemlere bulaşan bu kültürel salgın, bilgi bombardımanı arasına sokuşturulan yanlış, yararsız ve hatta zararlı bilgilerle yapılan zihinsel aldatma döneminden sonra, zihinsel kirletme dönemine geçer:</p>
<p>Çağımızın en ciddi sorunu, bu bilgi kirlenmesinin yıllar süren tortusu olan zihinsel kirlenmedir. Yalan yanlış bilgiyle doldurulan kirlenmiş beyinler, kendilerine yaklaşan felaketi kurtuluş gibi görürken, zihinlere gizlice yazılan seçenek listesinden seçim yapmayı özgürlük zannedebilir. </p>
<p>Beynimizi sığlaştıran bu zihinsel kirlenme, belleğimize yayılıp bütün zihni kaplarken aslında zihinsel işgal tamamlanıyor demektir. </p>
<p>Bu aşamadan sonra ise kıyıda köşede kalan bize ait ne varsa acımasız bir şekilde imha edilir. Milli ve manevi değerler, vatan, bayrak, din, ahlak ve size ait her şey gereksiz, modası geçmiş ve çağ dışı  kabul edildiği için imha edilmelidir. </p>
<p>Bu dönem resmen zihinsel soykırım dönemidir ve bildiğimiz soykırımdan daha acımasız ve daha tehlikelidir. Çünkü maddi soykırıma uğrayan bir toplum yok olduğu için, artık onu kullanma şansı yoktur. Zihinsel soykırıma uğrayan bir toplum ise ölmesini engelleyen asgari bir ücretle köle olarak kullanılabilir. </p>
<p>Bu soykırıma uğrayan toplumlar, kendi değerlerinden soyunup, yaşam tarzını dışarıdan yüklenen değerlere göre tanzim ettiği için, kendi değerlerine yabancılaşır, küçümser hatta onları düşman gibi görmeye başlar. Kutsal değerleri çiğnenir veya satılırken sevinir ve üzülenleri yadırgar, ‘noolmuş yani?‘ der. Çünkü ruhunu yeni kutsallar sarmıştır.</p>
<p>Kendi anne ve babasını bile acımasız bir şekilde öldürmekten çekinmez ama aynı gün eğlence partisi verirken, sakladığı annesinin cesedini, arkadaşlarının keyfini bozan utanılacak bir nesne gibi görür. Yeni yaşam tarzına çabucak alışmıştır artık. </p>
<p>Nüfus cüzdanında T.C. vatandaşı ve Müslüman yazan pek çok kişinin kendisini dünya vatandaşı gibi hissetmesinin asıl nedeni; işte bu zihinsel soykırımdır. </p>
<p>Gerçek hayattan ‘rol modeli’ olarak zihinlere yansıyan; güç ve paranın bütün değerleri ezerek yerine geçmesi, güç ve paraya ulaşmak için toplumun yaşam tarzını kemiren ve hastalık üreten akvaryuma dönüştüren başka bir salgın hastalığa yol açar. </p>
<p>Bu tehlikeli salgın yolsuzluktur. Bu virüsün esir aldığı toplum çökerken, yaşam tarzları hastalık üreten bataklığa dönüşür. Çünkü tüm kaynakları yolsuzluğa kurban gittiği için, yeni kurban; hastalıklar içinde kıvranan kendileri olacaktır. Önlenemeyen sosyal hastalıklar, zincirleme yolla ve çığ etkisiyle yaşam tarzımızı işte böyle, hastalık üreten bataklığa dönüştürmüş oluyor.</p>
<p>Zihinleri işgal edilen ve tüm değerleri soykırıma uğrayan toplumlar, yolsuzluğa, faiz ve borçlara kaptırdıkları trilyon dolarların ne kadar büyük bir miktar olduğunu algılayamadığı gibi, neden ve nasıl gittiğinin şifrelerini de çözemez.  Kaybettiği bu trilyon dolarların binde birini tekrar alabilmek için, kedinin kendi kuyruğuyla oynadığı gibi, sürekli dolanır durur.  Sürekli sahte şifreleri çözmekle oyalanır. </p>
<p>Hâlbuki asıl Da Vinci’nin şifresi; kendi hayatının ve sağlığının kilitlendiği bu şifredir, bilemez ve çözemez!  İşte bu zihinsel işgal ve soykırım; içinde yaşadığımız akvaryumu kirleten, zihinleri kilitleyen ve toplumları acınacak hale getiren böylesine acımasız bir akıl oyunudur.</p>
<p>Zihinsel soykırıma uğrayan toplumlar, içine düştükleri hastalık üreten bataklığı idrak edecek ve kurutacak zihinsel derinliği de kaybederler.  Onların yapabileceği tek şey;  bu bataklığın sürekli ürettiği sivrisinek ordusuyla savaşmak ve kıt kaynaklarını bu şekilde harcamaktan ibarettir. Ama bu  sivrisinek bulutları hiç  bitmeyecektir.</p>
<p><a href="http://www.iyibilgi.com/index.php?s=yazar&#38;id=5475">İyibilgi</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[DOMUZ KILI VE FIRÇALAR]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/02/04/domuz-kili-ve-fircalar/</link>
<pubDate>Sun, 04 Feb 2007 17:17:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/02/04/domuz-kili-ve-fircalar/</guid>
<description><![CDATA[Geçenlerde İstanbul’da Nalburiye Fuarı vardı. Fırça üreticileri ile yapılan görüşmeler ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Geçenlerde İstanbul’da Nalburiye Fuarı vardı. Fırça üreticileri ile yapılan görüşmeler domuz kılı olayını bütün vahameti ile bir kere daha ortaya çıkarttı. Bu sebeple, domuz kılı ve fırçalar konusunu tekrar gündeme taşımak ihtiyacını duyduk. </p>
<p>Fırça deyip hemen geçmeyin, günlük hayatımızda çok yönlü yer alan bir eşya. Dişlerimiz için diş fırçası, elbisemiz için elbise fırçası, ayakkabımız için ayakkabı fırçası, sakal tıraşımız için sakal fırçası, saç tıraşımız için berber fırçası, badana için badana fırçası, yağlı boyamız için boya fırçası, ev temizliği için temizlik fırçası, hamur işlerimizin yüzlerine yağ ve yumurta sürmek icin yağlama fırçası, hanımlar için rimel fırçası, oje fırçası….</p>
<p>Ülkemizde firça üretimi için at kılı, keçi kılı, sansar kılı, plastik lifler ve maalesef çogunlukta ise domuz kılı kullanılmaktadir. </p>
<p>Fuara katılan ve Müsluman olduklarını ifade eden, bazı firça üretici firmaların yetkilileri ile yaptığımız görüsmeleri özetlersek:<!--more--><br />
- Diş firçalari çoğunlukla plastik elyaftan yapılıyormuş.<br />
- Badana fırçaları çogunluk at kılından yapılıyormuş.<br />
- Sakal tıraş fırçaları, elbise fırçaları, ayakkabı firçaları, berberlerin kullandığı fırçalar hem domuz kılından hem de baska hayvanın kılından yapılıyormuş<br />
- Ama yağlı boya fırçalarının tamamı domuz kılından üretiliyormuş.  </p>
<p>Bilhassa hamur işlerinde evlerimizde ve iş yerlerimizde kullanılan yağlama fırçalarinda durum daha vahim. Çünki domuz kılı ekmeğimizin, pidemizin, lahmacunumuzun, pogaça, simit ve böreklerimizin üzerinde dolaşıyor! Bu maksat için, bu müslüman üreticiler(!) hem plastikten hem de domuz kılından yaglama firçalari imal ediyorlarmış. Bu malları müşterilerine satarken ikaz ediyorlarmış, ancak çoğu pideciler, lahmacuncular, fırıncılar plastik fırça yerine daha cok dayandığı(!) icin domuz kılından yapılmış yağlama fırçalarını tercih ediyorlarmiş.</p>
<p>Yağlı boya fırçalarına gelince, firma yetkilileri, dünyada başka alternatifinin olmadığını iddia etseler de, bu iddiaya inanmak mümkün degil. Bize göre, bunun mutlaka helal bir alternatifi olmalı. Allah(cc)’ın bizatihi necis olduğunu bildirdiği bir hayvanın kılına bizi mahkum etmesi mümkün olabilir mi? Asla!...Bunu aklımızdan geçirmemiz bile abes olur, bizi vabale sokar. 502 Gümrük tarife numarası “Evcil veya yaban domuz kıllari vs…” faslından yurdumuza getirtilen domuz kıllarının miktarı her yıl 500-600 ton civarındadır ve yaklaşık 3-4 milyon ABD dolari ödenmektedir. Büyük çoğunluğunun ithal edildiği ülke ise Çin’dir. </p>
<p>NE YAPACAGIZ? </p>
<p>Olayın vahameti ortada. Bu durumda Müsluman tüketici ne yapmalıdır?Herzaman ifade ettiğimiz gibi bu konuda da teklifimiz, önce sorgulamak, sonra güven vermeyen ürün , üretici ve satıcıları BOYKOT etmek. Sorgulamaya önce kendimizden ve evimizden başlamalıyız. Elbise fırçamızdan, ayakkabı fırçamıza, temizlik fırçamızdan tıraş fırçamıza, hamur yağlama fırçamızdan diş, rimel, oje ve diğer tuvalet fırçamıza kadar bütün şüphelendiğimiz fırçalarımızdan kurtulmalıyız. Bunun için, bu eşyalarımızdan birer kıl kopartalım ve kibritle ucundan yakalım.Yanan kısım, yanmayan kısmın tepesinde bir topak olusturur. Bu kısmı parmaklarımız arasında ufalamaya çalıştığımızda ufalanmıyorsa bu kıl plastiktir, ufalanıp dağılıyorsa bu kıl da hayvan kılı demektir.  </p>
<p>Bu temizlikten sonra fırıncımızı, pidecimizi, lahmacuncumuzu, berberimizi, satıcılarımızı, üreticilerimizi sorgulamalıyız.  Sorgulamalarımız sonucunda geçer not almayan ürün, üretici ve satıcıları BOYKOT etmeliyiz. İlgili Bakanlıklara mesajlar göndermeliyiz. Ürün etiketlerinde hangi hayvan kökenli ise o hayvanın isminin belirtilmesini talep etmeliyiz. Bu bizim insan olarak en temel, en doğal hakkımızdır. Kim olursa olsun, hiçbir kimse bizi bilgimizin dışında aldatmaya ve gerçekleri gizlemeye hakkı yoktur. Şunu unutmayalım ki Hak verilmez, ancak Hak alınır. Tüketici Haklarımıza sahip çıkalım ve Haklarımızı almaya çalışalım. Bu sorumluluğumuzu yerine getirmediğimiz zaman da çevremizdeki bu olumsuzluklardan şikayet etmeye hakkımızın olmadığını da kabul edelim.</p>
<p><a href="http://www.gidaraporu.com/gida_domuz-kili-fircalar.htm">Gıda Raporu</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[CAM TAVAN SENDROMU]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/02/04/cam-tavan-sendromu/</link>
<pubDate>Sat, 03 Feb 2007 21:53:22 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/02/04/cam-tavan-sendromu/</guid>
<description><![CDATA[Bir Şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispat]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir Şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir Şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız yapmak üzere çözümler bulma konusunda size yardım etmek için çalışmaya başlar"<br />
Dr. David J. Schwartz</p>
<p>Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler.<br />
Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar.<br />
Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama vururlar.<br />
Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çekerler. </p>
<p>Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler. </p>
<p>Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır ama buna hiç cesaret edemezler. <!--more--></p>
<p>Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı 'hayat dersi'ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkânları vardır ama kaçamazlar. </p>
<p>Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel (burada 30cm'den fazla zıplanamaz inancı) varlığını sürdürmektedir. </p>
<p>Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini göstermektedir. </p>
<p>Bu pirelerin yaşadıklarına 'cam tavan sendromu' denir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır. </p>
<p>Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir. İnsan inandığına denktir. </p>
<p>Yapabileceğini düşündüğü kadardır. </p>
<p><a href="http://www.turkla.com/yazar.php?yid=9">Betul YAMANER</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[BİR SANİYENİZ VAR MI?]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/01/27/bir-saniyeniz-var-mi/</link>
<pubDate>Sat, 27 Jan 2007 17:21:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/01/27/bir-saniyeniz-var-mi/</guid>
<description><![CDATA[“Cesium elementi atomunun 9.192.631.770 kez titremesi” ifadesi sizde herhangi bir çağrışım ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>“Cesium elementi atomunun 9.192.631.770 kez titremesi” ifadesi sizde herhangi bir çağrışım yaptı mı?<br />
En azından bir tahmin etmenizi istesek, büyük ihtimalle abesle iştigal etmiş oluruz. Çünkü bu ilmî tanımı ve karşılığını belki dünya üzerinde de bilen çok az kişi çıkar.<br />
Aslında bu tanım, bizim için çok ama çok önemli bir kavrama ait. Belki hayatî öneme sahip. Yerine göre, bir ömrün son anı veya belki ilk anı da olabilir. Belki her an, bu kavramla ölümle hayat arasında gidip gelmelerimiz söz konusu. Şimdiye kadar çok az farkında olduğumuz, bolluğundan dolayı değer atfetmediğimiz; ama bazan koskoca ömrü içine sığıştırmak zorunda kaldığımız bir kavram. Belki bu yazı sizin için bir hatırlama ve hatırlatma vesilesi olacaktır. Belki, bu yazının yazarı dâhil, okuyanların kısa zamanda unutacağı, hatırladığımızda da belki çok geç olacak bir değer ölçüsü.<br />
Galiba bunca lafla zamanınızı harcadım. Belki ben de kısacık bir zamanda anlatabileceğim bir hususu, uzun zaman ayırıp fazladan kelime ve cümleler sıraladım.<br />
Şimdi açıklama zamanı.<br />
Şimdi zamanı açıklama ânı.<br />
Şimdi ânı açıklama zamanı.<br />
Tanıma dönelim ve tanımla ânı beraberce anlamaya çalışalım.<br />
“Cesium” isimli bir element. Bu elementi meydana getiren bir atom. Bu atomun tam 9.192.631.770 defa titremesiyle ortaya muhteşem bir meyve, değerini ancak mahrum kayanların bildiği, mahrum kalınca değerinin hakkıyla anlaşıldığı paha biçilmez bir netice çıkıyor.<br />
Cesium elementi atomunun dokuz milyar yüz doksan dokuz milyon altı yüz otuz bir bin yedi yüz yetmiş defa titremesinin tam karşılığı:<!--more--><br />
“SANİYE!”<br />
Yani bir an. Kısacık bir zaman dilimi. Bazan saatlerce, bazan günlerce, bazan haftalarca ve belki bir ömür boyu ne olduğunu anlamadan, farkına varmadan, farkına vardığımızda da çok ama çok geç kalınan bir kavram.<br />
Çok hassas “Cesium Atomic Clock,” yani “Cesium Atom Saati”ne göre bir saniyenin karşılığı yukarıda hem rakamlarla, hem yazılarla aktardığımız tanım ortaya konulmuş.<br />
O kadarcık zaman diliminde, bir elementin atomunun 9 milyardan fazla titreşmesini duyunca, anlık ömürler aklımıza geliyor. Belki hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılan biz zavallılar için ise, ne o 9 milyarlık titreşmenin, ne o saniyenin, ne de yılların bir önemi bulunuyor.<br />
Bir düşünün, ne kadar bol saniyelerimiz var.<br />
Her gün tamı tamına 86.400 saniye. Yılda 31.536.000 saniye eder. Bir de 6 saat daha ilave edersek 31.557.600 saniye. Eh, oldu olacak ortalama 60 senelik bir ömür için karşılığını söyleyelim: 18.934.560.000 saniye.<br />
Harca harca bitmez. Bir de daha fazla yaşama ihtimalini ihtimallikten çıkarıp kesinmiş gibi düşününce, “o kadarcık” saniyeyi saymak akılsızca bir davranış olurdu herhalde.<br />
Evet, rakam bir açıdan büyük, diğer açıdan saymaya değmeyecek kadar az. Ama, acı bir gerçek var. Ne kadar olursa olsun, sayı belli. Sınırsızın yanında sayılı olan yok denecek kadar az. Belki hiç hükmünde. Neticede, herşey gibi o saymakla bitiremediğimiz saniyeler eninde sonunda bitecek.<br />
Biten ve bitmeye mahkum olan milyar saniyeler. Ama, gelin görün ki, o saniyeleri yaşayan biz insanlar, bir yandan kıymetini anlamadan, kavramadan bonkörce harcarken, idğer yandan yine suçu o masum saniyelere yükleyiveriyoruz.<br />
“Şu zaman ne kadar da hızlı geçiyor!”<br />
“Zamanı durduracak yok mu!”<br />
“Durdurun dünyayı!”<br />
Saniyelerin sonuna doğru yaklaştığımızı hissedince, yine hedefimizde zavallı saniyecikler bulunuyor. Onları elimizde tutamadığımız, kaybettiğimiz için nankörlükle, zalimlikle ve aklımıza gelebilecek en ağır ifadelerle itham ediyoruz.<br />
Ya o saniyeleri çarçur ettiğimiz dönemlerde?<br />
Çoğumuzun dilinden şu ve benzer şikâyetler nakarat tarzında dökülmedi mi?<br />
“Zamanım yok!”<br />
“O kadar meşgulüm ki, başımı kaşıyacak fırsat bulamıyorum!”<br />
 “Kendime bile zaman ayıramıyorum!”<br />
Atom saatleriyle saniyenin içindeki 9 milyardan fazla titreşmeyi tespit edebilen biz insanlar, koskoca ömrün hesabını vermekten aciziz.<br />
Halbuki, o atom saatinden daha dikkat çekici, daha fazla uyarıcı nice alarm zilleri var. Uyarı levhaları, avaz avaz bağıran anonslar var.<br />
Gözümüzün önünde, saniyelerini tüketen, ortalamayı aşan veya daha işin başındayken süresini dolduran nice insanlar var. Tıpkı bir darağacının önünde sıralanıp sırasını ve süresini bekleyenler olarak biz, o darağacının çevresini süslemekle meşgul olabiliyoruz.<br />
Saniyelerin çokluğu insandaki “tûl-ü emel” duygusuyla, yani hiç ölmeyecekmiş gibi dünyevî emeller besleme özelliğiyle birleşince, sayma veya saniyelerin bir gün biteceği düşüncesini unutturuyor. Ayrıca insanda “ebediyet” arsuzu ve duygusu da var. İşin kötü tarafı, çoğu insan, içinda yaşadığımız âlemde her şeyin sınırlı ve geçici olduğunu göre göre, bile bile sonsuzluğu arama ve sonsuz hayata hazırlanma gereğini duymuyor. Zamansızlığın ve mekânsızlığın olmadığı âlemlere yönelmek yerine, dünyasını ebedîleştirme garabetine yuvarlanıyor.<br />
Devekuşu misali, en son saniyeyle varılan son nokta korkusuyla, başını dünya sahrasına gömüyor. Tâki o ecel avcısı kendisini görmesin, farkına varmasın.<br />
Devekuşu olma eğilimini eyleme çeviren vasıta ve tuzaklara dikkat etmek lâzım. Eli kanlı canileri cinayete sevkeden akıl babaları misali, bizi birer zaman katliamına yönelten, telkinde bulunan azılı akıl hocalarımız var.<br />
Elebaşısı televizyon.<br />
Bu kara kutu her şeyden önce beynimizi ele geçiriyor. Tıpkı Hasan Sabbah gibi. Uyutuyor. Farkında olalım olmayalım beynimize, ruhumuza, duygularımıza hep kendi telkinlerini yerleştiriyor. Sonra fedaileri olarak yetiştirdiği bizleri salıveriyor meydana.<br />
Görünürde hakim biziz. Ne de olsa kumanda elimizde. Zaten meselenin ana kılıfı da bu. Kumanda bizde gibi. Ama asıl kumandan kara kutu. Haşmetmeab televizyon hazretleri.<br />
Kendi elimizdeki kumanda cihazının hangi tuşuna, ne zaman, ne kadar basmamız gerektiğini dikte ediyor. Ve biz, ”Efendi” konumundaki cam kutu önünde, büyük bir bağlılık ve sadakatle konumumuzu alıp, yüzbinlerce saniyemizi ona itaatimizi arzetmek için harcıyoruz. Başından ayrıldığımız zaman dilimini nasıl geçirdiğimiz ise malum.<br />
Beynimize hükmeden televizyonun en önemli icraatlarından birisi, beynin en temel ihtiyaçlarından birisi olan  ”bilgi ulaşma” ve  ”öğrenme”nin önüne geçiyor. Sadece kendi verdiklerini öğrenmemizi sağlıyor. Dünyaya, hayata ve her türlü gelişmeye cam ekrandan bakmamızı sağlıyor.<br />
Televizyon, aynı çatı altında biraraya gelen aile fertlerini birbirlerine yabancılaştırıyor. Aile içi diyalogun zayıflaması, hattâ kopmasına varan felâketlere kapı aralıyor. Aynı odada, aynı ekrana bakıp da, birbirlerinin yüzünü görmeye hasret nice aile bireyleri, bir tür ailecilik veya evcilik oynunu oynamaya başlıyorlar. Çocuğuna 3-5 dakikasını bile ayıramayan ebeveyn, saatlerini gözünü kırpmadan televizyon başında harcayabiliyor. Veya, aile fertleriyle birlikte televizyona odaklanmış bir vaziyette zaman geçirmeyi, ailesiyle ilgilendiğini düşünme gibi bir avuntunun içine giriyor.<br />
 Hem televizyon, hem diğer basın-yayın organlarınca zaman tüketmeye yönelik çok gizli, ama çok etkili telkinler söz kunusu. Reklamlar, diziler, filmler, eğlence ve magazin programları, aile içi münasebetlerimizden gezi planlarımıza her şeyimize karışıyor, hükmediyor. Örneğin ailecek bir gezinti yapmak isteyenlerin en uğrak mekânları arasında dev alışveriş merkezleri başı çekiyor. Tahrik edilen moda ve marka düşkünlüğü gençleri, anne-babaları, hattâ çocukları birer para harcama makinesi haline getirebiliyor. Parası yetmeyen borçlanıyor. Kredi kartı olan akibetin karanlık olduğunu bile bile borç ve faiz batağına bile bile saplanıyor. Bayramlarda-seyranlarda aile, eş-dost, akraba ziyaretleri yerine, tatil bölgeleri tercih ediliyor. Aile büyükleri, en iyi ihtimalle “usûlen” ziyaret ediliyor.<br />
Bütün bunlarda yine, en az düşünülen belki hiç düşünülmeyen şey “saniyeler,” yani bizim ömrümüz. Kaybedince telafisi imkânsız olan cevherlerimiz.<br />
Televizyonu Hasan Sabbah’a benzettik. Kral dedik. Efendi dedik. Bütün bunlar belki size ağır gelmiş olabilir. O zaman basit, ama sonucu kesin bir test yapabilirsiniz.<br />
Bir akşam, eve geldikten sonra televizyonunuzu açmayın ve açmamak için dayanabildiğiniz kadar dayanın. İşte o geçen sürenin aslında çok da hızla geçmediğinin, o uzun zaman diliminde ailenizle ne kadar çok şeyleri paylaştığınızın farkına varabilirsiniz.<br />
Yazımın sonunda, zaman darlığı çekenlere bir müjde vermek istiyorum.<br />
Merkezi Paris’te bulunan “The International Earth Rotation and Reference Systems Service,” yani “Uluslararası Dünya Dönüş Ekseni ve Referans Hizmetleri” bünyesinde çalışan bazı uzmanlar, hassas atom saatlerini referans alarak bazı hesaplamalar yapmışlar. Yerküremizin son zamanlarda “BİR” saniye geri kaldığını ortaya çıkarmışlar. Bu gecikmenin telafisi için öne sürdükleri çözüm ise, yılın son saniyeleri geriye doğru sayılırken, son saniyeyi iki kere tekrar etmek olmuş.<br />
Bu çözüm belki bu sene uygulanmadı veya yakın bir zamanda uygulanmayacak. Ama, eğer ömrünüz olursa ve yaşarsanız o bir saniyelik fazladan zamanı çok iyi değerlendirmeye çalışın.</p>
<p><a href="http://www.velisirim.com/icerik.cfm?icerikId=418649968">Dr. Veli SIRIM<br />
Genç Yaklaşım-Ocak 2007</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Alarm! Su tasarruf rehberi]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/01/25/alarm-su-tasarruf-rehberi/</link>
<pubDate>Wed, 24 Jan 2007 21:52:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/01/25/alarm-su-tasarruf-rehberi/</guid>
<description><![CDATA[Dünyamız bir mavi gezegen, su gezegeni. Uzaydan çekilen fotoğrafları mavi-beyaz. Mavi üzerinde]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyamız bir mavi gezegen, su gezegeni. Uzaydan çekilen fotoğrafları mavi-beyaz. Mavi üzerindeki suyu, beyaz ise su buharını gösteriyor. Dünyada bu kadar çok su olmasına rağmen sadece yüzde 3’ü tatlı su. Tatlı suların yüzde birinden az oranı insan kullanımına uygun. Geri kalanları buzdağlarında, yeraltı kaynaklarında veya ulaşamayacağımız yerlerde. Başka bir ifadeyle, dünyanın tüm suyu 100 litre olsaydı, bizim kullanabileceğimiz su yarım çorba kaşığı kadar olurdu.</p>
<p>Tatlı su kaynakları bu kadar kısıtlıyken, küresel ısınmayla bu kısıtlı kaynaklar da küçülüyor. UNESCO, 2020 yılında su kıtlığının dünya çapında bir sorun olacağını tahmin ediyor. Koskoca Aral Gölü’nün önümüzdeki yıllarda yok olacağı söyleniyor.</p>
<p><a href="http://www.iyibilgi.com/?s=dosya&#38;id=12408&#38;k=3">iyibilgi</a>, daha önce yaptığı özel haberle Türkiye'nin su zengini olduğunun kocaman bir yalan olduğunu duyurmuştu.</p>
<p>Ülkemizde Yuvacık, Tavas, Seyfe, Eber, Beyşehir, Çavuşçu, Meke, Akşehir gölleri, İvriz çayı kurudu. Kuruyan Akşehir gölünde balıkçılar artık hububat ekiyor!</p>
<p>Şu anda dünya nüfusunun üçte biri su ve içme suyu kıtlığı yaşıyor. Su kıtlığı, hastalıklara, beslenme sorunlarına ve ekin kıtlığına yol açıyor. Susuz hayat olmuyor.</p>
<p><strong>Şimdi tasarruf zamanı</strong><!--more--></p>
<p>İzmit, Bursa gibi şehirlerde vatandaşlara su kısıtlaması başladı. İzmit’te her gece iki saat akıyor sular. Bütün büyük şehirlerde benzer uygulamalar olabilir... Su, bu kadar kısıtlı, bu kadar değerli hale gelmişken her gün musluklarımızdan boşa akan litrelerce suyu düşünün. Şimdi suyu tasarruflu kullanma zamanı. Gelin, bireyler olarak evimizde su tüketimini kısabileceğimiz yöntemlere bir göz gezdirelim.</p>
<p><strong>Mutfak:</strong></p>
<p>Evde harcanan suyun yüzde 10’u mutfakta kullanılır. Pişirme, temizleme, yıkama ve içme amaçlı su kullanımında birkaç noktaya dikkat ederek harcamanızı kısabilirsiniz.</p>
<p>• Sebze ve meyvelerinizi akar suyun altında yıkamak yerine, bir kabın içinde yıkayın. Yıkama sularını daha sonra çiçeklerinizi sulamak için tekrar kullanın.<br />
• Ispanak, semizotu, pazı gibi yeşil yapraklı sebzeleri ayıkladıktan sonra ilk yıkama suyuna sirke koyarsanız daha kolay temizlenir.<br />
• Elde bulaşık yıkarken mümkün olan en az miktarda deterjan kullanın. Daha az deterjanı durulamak daha kolaydır. Deterjan yerine doğal yeşil sabun kullanırsanız balıklar ve diğer deniz canlıları daha da memnun olur.<br />
• Suyu boşa akıtmayın.<br />
• Sadece ihtiyacınız olduğu kadar su ısıtın. Böylece elektrik ve gaz masrafından da kısabilirsiniz.<br />
• Musluğun altına yıkadığınız tabakları üst üste koyduktan sonra durulamaya başlayın. Daha az suyla temizleyebilirsiniz.<br />
• Elde yıkadığınızda, bulaşık durulama suyunuzu biriktirip tuvaletlere dökmek için kullanabilirsiniz.<br />
• Bulaşık makinenizi tamamen dolduğunda çalıştırın.<br />
• Sebze haşlarken üstlerini kapatacak kadar su kullanın ve tencerenin kapağını kapalı tutun. Hem sebzeleriniz daha çabuk pişer, hem de enerji tasarrufu yapabilirsiniz.<br />
• Makarna ve sebze haşlama sularını dökmeyin, çorbalarınızda kullanabilirsiniz.<br />
• Donmuş yiyeceklerin buzu çözülsün diye akar suyun altına tutmayın. Kullanmadan bir gece önce buzdolabında çözülmeye bırakın. Daha sağlıklı bir yolu tercih etmiş olursunuz.<br />
• Sıcak su borularını yalıtkan malzemeyle kaplayın. Boruların ısınmasını beklerken musluğu açıp suyu ziyan etmemiş olursunuz.<br />
• Sıcak su tertibatınızda termostat ayarının çok yüksek olmamasına özen gösterin. Aşırı derecede ısınmış suyu soğuk suyla ılıtmaya çalışmak israftır.</p>
<p><strong>Çamaşır:</strong></p>
<p>Evde harcadığımız suyun yüzde 15-20’si çamaşır yıkamak için kullanılır. Çamaşır için sadece sadece su değil, enerji ve deterjan da harcanır.</p>
<p>• Çamaşır makinenizi tamamen dolduğunda çalıştırın. Bu şekilde, her yıkamada 10 litreye kadar su tasarruf edebilirsiniz.<br />
• Elde çamaşır yıkarken aynı suda önce beyazları; sonra renklileri yıkayabilirsiniz.<br />
• Çamaşırdan arta kalan suyu yerleri silmek veya tuvaletinize dökmek için kullanabilirsiniz.</p>
<p><strong>Banyo:</strong></p>
<p>Evde en çok su banyoda harcanır. Günlük harcamamızın yüzde 40’ı banyodadır.</p>
<p>• Banyoda su tasarrufunun en kolay yolu suyu tasarruflu kullanan duş başlığı ve sifon taktırmaktır. 6 dakika duş yaptığınızda, tasarruflu duş başlığıyla her banyoda 50 litreye kadar daha az su harcamış olursunuz.<br />
• Banyo suyunun ısınmasını beklerken suyu bir kovaya doldurun.<br />
• Yıkanacağınız zaman küveti doldurmayı değil, duş yapmayı tercih edin.<br />
• Küvette yıkanmak isterseniz sadece yarısını doldurun.<br />
• Küvetinizi, suyun sıcaklığını kontrol ederek doldurun. Sıcak suyu sonradan ılıtmak su ziyanına yol açar.<br />
• Banyo suyunuzun akıp gitmesine izin vermeyin. Bu suyu araba yıkamak veya tuvalete dökmek için kullanabilirsiniz.<br />
• Daha kısa süre duş yapın. Yıkanma sürenizi sabunlanma, yıkanma ve durulanma ile sınırlayın. Tuvaletinizi çöp kutusu gibi kullanarak elinize geçenleri atmayın. Gereksiz yere sifonu çekmeyin.<br />
• Dişlerinizi fırçalarken, yüzünüzü yıkarken suyu akar vaziyette bırakmayın. Bu şekilde günde 6 litreye kadar sudan tasarruf edebilirsiniz.<br />
• Tıraş bıçağınızı akar suyun altında değil, bir tas suyun içinde durulayın.</p>
<p><strong>Musluklar</strong><br />
• Musluklarınız su damlatıyorsa mutlaka tamir ettirin. Damlayan musluklar günde 30-200 litre suyun ziyan olmasına sebep olur.<br />
• Musluklarınızın altına suyun birikebileceği kaplar koyun.</p>
<p><strong>Bahçe:</strong></p>
<p>• Bahçenizi, çiçeklerinizi sulamak için günün serin saatlerini seçin. Sabah ve akşam gün batımı daha iyi zamanlardır. Öğle sıcağında sularsanız, buharlaşma ile suyun büyük bölümünü kaybetmiş olursunuz.<br />
• Çiçeklerinizi sularken kaldırımları değil, sadece çiçekleri sulayacağınız şekilde hareket edin.<br />
• Yaşadığınız yerin iklimine uygun, yerli bitkileri ekin. Yerli bitkiler daha az su ve daha az bakım ile büyüyebilir.<br />
• Kaldırım ve yerleri suyla yıkamak yerine çalı süpürgesiyle süpürün.<br />
• Kurak zamanlarda bahçenize veya balkonunuza kuşların su içip banyo yapabileceği kaplar koyabilirsiniz.<br />
• Arabanızı yıkamayın, nemli bezlerle silerek temizleyin.</p>
<p><strong>Yağmur suyu</strong></p>
<p>• Yağmur suyunu biriktirecek büyük su tankları büyük tasarruf sağlayabilir. Yağmur suyu özellikle bahçe sulamak ve araba yıkamak için kullanılabilir.<br />
• Bu tür bir su tankı için yeriniz yoksa yağmur veya kar yağdığında kovalara, leğenlere su biriktirebilirsiniz.<br />
• Su kıtlığı çeken ülkelerde yağmur suyu biriktirilerek evin su tertibatına dahil edilebilmektedir.</p>
<p>www.iyibilgi.com</p>
<p>Kaynak: www.savewater.com.au</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Evdeki kimyasal silahlar:Poşet çay ve damacana]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/01/25/evdeki-kimyasal-silahlarposet-cay-ve-damacana/</link>
<pubDate>Wed, 24 Jan 2007 21:10:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/01/25/evdeki-kimyasal-silahlarposet-cay-ve-damacana/</guid>
<description><![CDATA[Hayatımızı kolaylaştıran birçok ambalaj aslında insan sağlığı için büyük tehlike oluş]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hayatımızı kolaylaştıran birçok ambalaj aslında insan sağlığı için büyük tehlike oluşturuyor. Zımba teli bulunan poşet çaylar, yıpranmış damacanalar kansere yol açabiliyor. Radyokimyager Dr. Memduh Sami Taner evimizdeki tehlikeleri anlattı. 07.01.2007 tarihli Vatan-Pazar’da yayınlanan bu haberi Türkan Hiçyılmaz yapmış. Mutlaka okuyun. </p>
<p><strong>Metal zımbalı poşet çayları içmeyin</strong></p>
<p>Poşet çaylar çok pratik. Bu yüzden de kullanımı hızla artıyor. Ancak dünya zımba telli poşet çayları terk etmesine rağmen (zımba yerine poşete, ip doğal yapıştırıcı ya da dikiş ile tutturuluyor) Türkiye’de hâlâ metal zımbalı poşet çayları satılıyor. Bu insan sağlığı için çok tehlikeli. Çünkü metal zımbalı poşet çay, sıcak suyun içine girdiğinde ve uzun süre bekletildiğinde, çay poşetindeki metal çözünüme uğruyor. Bu da vücutta metal birikimine yol açıyor. Vücutta biriken ağır metal iyonları karaciğer, beyin, akciğerde çeşitli sorunlara ve kansere neden oluyor. </p>
<p>Özellikle limonlu çay içenler kesinlikle metal zımbalı poşet çay kullanmamalı. Çünkü limon asit özelliğinden dolayı metalle tepkimeye girip metalin çözülmesine ve vücuda daha fazla metal yüklenmesine neden oluyor. Poşet çayları alırken ya da kullanırken dikkatli olmak gerekir. Dokunduğunuzda naylon hissi veren metal zımbalı poşet çayları almayın. Onun yerine lifli, doğal malzemeden yapılan, ipi dikişle ya da yapıştırılarak tutturulmuş çayları tercih edin. Önce şekeri atın. Çünkü şeker suyu soğutacak ve metalin çözülmesini engelleyecek. Su mümkün olduğunca ılık olmalı. Ve metal zımbalı poşet çay su içerisinde en fazla iki dakika bekletilmeli. Aslında salt bitkiyi suda kaynatarak hazırlamak en sağlıklı yoldur.<!--more--></p>
<p><strong>Konservede metalik tat tehlike sinyali</strong></p>
<p>Konserve balık gibi yiyeceklerin konulduğu teneke kutu dediğimiz ambalajların, iç yüzeyi plastik malzemeyle kaplı ise standartlara uygundur. Fakat bu tür bir önlem alınmadan salt metal ambalaj ile gıda veya gıda maddesinin suyunun teması söz konusu ise, tüketilecek yiyeceklere çok dikkat edilmeli. Uzun süre beklemiş gıdaların tüketilmesi çok risklidir. Bu nedenle son kullanma tarihine yakın ürünler tüketilirken “metalik bir tat” hissedilirse, gıdanın tüketilmesi sakıncalıdır. Son kullanma tarihi geçmemiş olsa bile bu tür bir tat alınıyorsa, o yiyecekler tüketilmemeli, tüketicilerin başvurması gereken noktalara veya ilgili firmaya bu konuda şikayet bildirimi yapılmalıdır.</p>
<p><strong>En sağlıklısı cam şişe<br />
</strong><br />
Alüminyum folyo ve streç film bazı maddelerle bir araya geldiğinde reaksiyona geçip çözülür. Özellikle uzun süre alüminyum folyo da kalan sıcak, sulu, asitli yiyecekler aşınmaya neden olabilir. Bu malzemelerin sürekli kullanımı halinde ise Alzheimer ve kanser gibi birçok ciddi sağlık sorununa neden olabilir. </p>
<p>Plastik damacanalar da sağlık açısından sakıncalıdır. Çünkü evimize içmek için aldığımız kaynak suları çeşme sularına göre daha aşındırıcıdır. Bu nedenle bilinen ve güvenilen firmalar dışındaki yerlerden su alınmamalıdır. Çünkü tüketicinin sağlıksız damacanayı çıplak gözle anlaması mümkün değildir. Ayrıca bu konuda yeterli denetim olup olmadığı da şüpheli bir durum. Bunun için gerek su gerek yiyecekler açısından cam ambalajlar her zaman en sağlıklısıdır.</p>
<p><strong>Streç filmi pişirme sırasında kullanmayın</strong></p>
<p>Streç film plastik bir malzeme olduğu için dikkatli kullanılmalıdır. Özellikle sıcak yiyeceklerin saklanmasında kullanılmamalıdır. Çünkü ısı ile temasında çok çabuk erir ve plastikteki zararlı kimyasal maddeler yiyeceklere, oradan da insan vücuduna geçer. Ayrıca yemeklere karışmaması için ısıtma-pişirme esnasında kaplarda ve gıdaların iç yüzeylerinde kesinlikle bulunmaması gerekir.</p>
<p><strong>Plastik bardak kanser nedeni</strong></p>
<p>Köpük, plastik bardak ve malzemeler ile sıcak yiyecek-içecek tüketimi kesinlikle terk edilmesi gereken alışkanlıklardır. Sağlık Bakanlığı bu duruma müdahale etmelidir. Maliyeti düşürmek ve daha çok kâr elde edebilmek için üretilen “çok ince” plastik bardak ve tabaklar 70-90 derece sıcaklığındaki sıvılar içine konduğunda tehlike yaratır. Sıcak sıvı, plastik malzemeyi eritir. Toksik maddeler ilk önce sıvıya sonra ağız yoluyla vücuda geçer ve kansere yol açar. Sıcak su ile ilişkiye en az geçme ihtimali, kağıt bardaklar için geçerlidir. Özellikle ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği’nde kağıt bardak yaygın olarak kullanılıyor.</p>
<p><strong>Alüminyum folyoyu fırına koymayın</strong></p>
<p>Alüminyum folyoyu tamamen koruma amaçlı olarak kullanmak yani yiyeceği folyoya sarıp buzdolabına koymak sağlıklıdır. Ancak saklanacak gıdanın ıslak, çok tuzlu ya da limonlu olmaması gerekiyor. Alüminyum folyoya ısıtma işlemi uygulamak, balık v.s yiyeceği alüminyum folyoya sarıp fırında pişirmek sakıncalıdır. Çünkü yüksek ısı ve yiyeceklerin pişirilmesi esnasında çıkan kimyasal içerikli buhar, alüminyum folyo ile reaksiyona girebilir. Alüminyum metal çözünerek gıdaya karışır. Bu da vucütta metal birikimine sebebiyet verir. Kanser, akciğer ve karaciğer hastalıklarına yol açabilir. Alüminyum folyo yerine mumlu kağıt tercih edilmeli.</p>
<p><strong>Yıpranmış damacanayı geri gönderin<br />
</strong><br />
Damacanaların hammaddesinde fosgen adı verilen, savaşlarda yaygın şekilde kullanılan kimyasal zehirli bir gaz dahi bulunuyor. Yıprandığında ve içinde uzun süre su bekletildiğinde, damanacayı oluşturan plastikteki birçok tehlikeli kimyasal suya karışabiliyor. Bu kimyasallar mide, karaciğer, sinir sistemi ve akciğer dokusunda tahribata yol açıyor. Bu yüzden evinize gelen damacananın yıpranmamış olmasına özen gösterin. Damacanaların son kullanma tarihlerini üretici firmalarda bulunması gereken bir dedektör belirliyor. İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelik’e göre üretici firmaların bu dedektörleri bulundurmaları için 31 Aralık 2007’ye kadar süreleri var. Şu anda firmalar damacanalarını kendi istedikleri sürece kullanabilirler. Tek kullanımlık pet şişelerde ise bu tehlike yok.</p>
<p>07.01.2007 Vatan-Pazar</p>
<p>Haber: Türkan Hiçyılmaz</p>
<p><a href="http://www.beslenmebulteni.com/beslenme/modules.php?name=News&#38;file=article&#38;sid=132">Beslenme Bülteni</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İnsanın kronobiyolojisi yani 24 saati]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/01/24/insanin-kronobiyolojisi-yani-24-saati/</link>
<pubDate>Wed, 24 Jan 2007 20:57:01 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/01/24/insanin-kronobiyolojisi-yani-24-saati/</guid>
<description><![CDATA[Hem ruh hali hem de vücut ısısı, tansiyon, kalp atımı, hormonları sürekli değişim halinded]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hem ruh hali hem de vücut ısısı, tansiyon, kalp atımı, hormonları sürekli değişim halindedir. Sabah 6'da vücudunuz uyanır ve hormon salgılar. Peki, sonra? İşte insanoğlunun saat saat yaşadığı değişimin açıklaması. </p>
<p>En tutarlı saydığımız insanların bile 24 saatte 24 kez yaşadığı bu olağanüstü duruma;  biyologlar, doktorlar ve farmakologlar kronobiyoloji adını veriyorlar. İşte insanoğlunun saat saat yaşadığı değişimin açıklaması.</p>
<p><strong>06.00</strong><br />
Kortizon salgılamasıyla organizma uyanır. Bu uyanma vücut için kendini yavaş kalkmaya hazırlama işaretidir. Metabolizma hareketlenir ve o günün işleri için enerji ve protein hizmete hazır olur.</p>
<p><strong>07.00</strong><br />
Vücut hâlâ zayıf bir safhadadır. Bu nedenle bu saatte spor yapmaktan kaçının. Çünkü kalbe ve dolaşıma gereksiz yüklenmiş olursunuz. Spor yerine güzel bir kahvaltı edin, çünkü sindirim organları bu saatte iyi çalışır. Karbonhidratlar bizim için yararlı olacak enerjiye çevrilir (Geceleri ise yağlar).<!--more--></p>
<p><strong>08.00</strong><br />
Bu saat cinsel yaşamınız için en iyi zamandır. Çünkü bezler fazla miktarda hormon salgılarlar. Romatizması olanlar uzuvlarındaki ağrıyı gün boyu daha kuvvetli hissederler. Sigara tiryakileri için de durum farklı değildir. Kahvaltı sigarası damarları her zamankinden daha fazla daraltır.</p>
<p><strong>09.00</strong><br />
Vücudun dinç, kuvvetli olduğu saattir. Herhangi bir hastalık için iğne olacaksanız bu en doğru zamandır. İğnenin ateş ve şişme gibi yan etkileri ender olarak görülür, vücudumuz röntgen ışınlarına karşı daha dirençlidir.</p>
<p><strong>10.00</strong><br />
Organizma şimdi faaliyete, harekete hazır durumdadır. Fazla enerjiktir, vücut en fazla ısısına ulaşmıştır, verimliliğimiz en üst düzeydedir. 'Kısa<br />
süre belleği' iyi durumdadır. İnsan dinamik olur. Fakat dikkat edilecek nokta şudur; saat 10.00 ile 12.00 arası enfarktüs olaylarına sık rastlanır.</p>
<p><strong>11.00</strong><br />
Vücudumuzun tam formunda olduğu bir saattir. Kalp ve dolaşım o kadar zinde durumdadır ki yapılan muayenelerde kalpteki bir bozukluk gözden kaçabilir. Verimli olmaya programlanmışızdır. Hazır cevaptır ve özellikle hesap işleri, matematik ödevleri rahat ve iyi bir şekilde, zorlanmadan yapılabilir.</p>
<p><strong>12.00</strong><br />
Vücudun dinlenmeye ihtiyacı vardır. Dikkat azalır ve insanı uyku basar. Midedeki asit miktarı fazlalaşır (Hatta birşey yemesek bile). Beyindeki kan akımı azalır. Çünkü kan sindirim organlarını desteklemesi için mide tarafından kullanılır. Öğle uykusu uyuyabilen kişilerde istatistiklere göre enfarktüse %30 oranında az rastlanır.</p>
<p><strong>13.00</strong><br />
Vücut formdan bir hayli düşmüştür. Verimlilik gün ortalamasının %20 aşağısındadır. Bütün organlar en alt düzeyde çalışır, sadece safra öğle yemeğini hazmettirmek için faaliyettedir.</p>
<p><strong>14.00</strong><br />
Kendimizi bitkin hissederiz. Çünkü tansiyon ve hormon düzeyi düşmüştür. Diş doktorundan korkan kişi doktora bu saatte randevu almalıdır. Çünkü bu saatte acıyı daha az hissederiz. Lokal anestezi uzun süre devam eder (30 dk.). Sabahları bu süre 12 dk., akşamları ise 19 dk.'dır.</p>
<p><strong>15.00</strong><br />
Yeni işlere hazır olun enerjimiz geri gelmiştir, belleğimiz tam formundadır. İkinci kez verimliliğe yaklaşırız ama bu verimlilik sabahkinden azdır.</p>
<p><strong>16.00</strong><br />
Spor faaliyetleri için en iyi saattir. Tansiyon ve dolaşım çok iyi durumdadır. Antrenmanlar için de en iyi zamandır. Asit önleyici ilaçların<br />
etkisi bu saatte çok iyidir.</p>
<p><strong>17.00</strong><br />
Organların faaliyeti üst düzeydedir. Kuvvetimiz artar, oksijenin harcanması fazlalaşır. Böbrekler ve mesane özellikle çok çalışır. Tırnakların ve saçın en çabuk uzadığı zamandır. Fakat mide ülseri olan hastalar için durum kritiktir. Öğleden sonra geç saatlerde ve akşamın ilk saatlerinde midedeki asit miktarı fazlalaşır. Saat 17.00'ye doğru mide kanamasından dolayı hastaneye gelenlerin sayısı artar.</p>
<p><strong>18.00</strong><br />
Akşam yemeği için iyi bir saattir. Pankreas bu saatte özellikle aktiftir.</p>
<p><strong>19.00</strong><br />
Kan basıncı ve nabız genellikle bu saatte tembelleşir. Bu nedenle kan basıncı düşüren ilaçlar konusunda dikkatli olmalısınız, bu ilaçlar tehlikeli olabilirler. Sinir sistemi üzerinde etkili olan ilaçların tesiri de bu saatte fazladır.</p>
<p><strong>20.00</strong><br />
Karaciğerdeki yağ düzeyi düşer ve kirli kan kalbe herzamankinden daha fazla akar. Alerjisi olanlar ve astımlılar ilaçlarını bu saatte almalıdırlar. Etkisi hemen görülür. Antibiyotiklerde az dozda alınsa bile etkileri en üst düzeyde olur.</p>
<p><strong>21.00</strong><br />
Sindirim organlarının günlük görevi sona ermiştir. Davetleri sevenler dikkatli olmalıdırlar. Gelen herşey midede sabaha kadar hazmedilmeden kalır ve bu durum tehlikelidir. Kalan yemekler barsak sahasındaki mukozaya hücum ederler. O yüzden bu saatte özellikle kilolu olanlar yemek konusunda dikkatli davranmalıdırlar.</p>
<p><strong>22.00</strong><br />
Bu saatte vücudumuzun polisi akyuvarlar özellikle aktiftirler. Dozu azaltılması gereken ilaçlar için bu çok elverişli bir saattir. Bu ilaçlar yanlış zamanda alındığı takdirde enfeksiyon tehlikesi fazlalaşır. Sigara içenler de son sigaralarını içmelidirler Çünkü bu saatten sonra vücut nikotin gibi zehirleri daha zor atar.</p>
<p><strong>23.00</strong><br />
Organizma gün boyunca aktif bir şekilde faaliyet gösteren strese hormonunun salgılamasını durdurur. Bu saatte sakinleşiriz, rahatlarız, gevşeriz. Tam dinlenme saatidir. Metabolizmanın faaliyeti en alt düzeydedir. Tansiyon, kalbin atımı ve vücut ısısı düşer. Gebelerde doğum sancıları çoğunlukla bu saatte olur. Çünkü sancıya neden olan gebelik hormonlarının salgılanması üst düzeydedir.</p>
<p><strong>24.00</strong><br />
Uyuduğumuz sırada deri hücreleri durmadan çalışır, gündüz olduğundan daha sık bölünürler. İlk rüya safhası başlar, yarım saat içinde rüya görmeye başlarız.</p>
<p><strong>01.00</strong><br />
Verimliliğimiz en alt düzeydedir. Bu saatte hâlâ çalışanlar hata yaparlar, dikkat son derece azalır. Çünkü vücut kendini uyumaya programlamıştır, kısa zamanda en derin uykuya dalınır.</p>
<p><strong>02.00</strong><br />
Araba kullananlar bu saatte çok dikkatli olmalıdırlar. Çünkü görme zayıflar, tepkiler yavaşlar. Bu nedenle trafik kazaları bu saatte daha fazla olur. Vücut soğuğa çok hassastır, çabuk üşür. Fakat derimiz acıya karşı fazla hassas değildir.</p>
<p><strong>03.00</strong><br />
Bedensel ve ruhsal olarak karanlık bir safhadır. Melatonin hormonunun salgılanması tembel ve kararsız yapar. İntihar edenlerin sayısı fazlalaşır.</p>
<p><strong>04.00</strong><br />
Stres hormonundan enerji kazanırız. Enfarktus krizleri saat 04.00 ile 06.00 arasında özellikle fazladır. Çünkü kan basıncı oldukça yükselir, damarlar gerilir. Gebe kadınlar için de doğum yapma olasılığının en yüksek olduğu zamandır.</p>
<p><strong>05.00</strong><br />
Bu saatte vücuttaki erkeklik hormonu salgılanması artar. Strese hormonun konsantrasyonu bizi faaliyete geçirmiştir. Bu hormon gündüz değerinin tam altı katına çıkar. Vücudumuz harekete geçer kaybolan enerji yeniden geri gelir. Artık yeni bir güne başlamak için hazırızdır.</p>
<p><a href="http://www.iyibilgi.com/?s=dosya&#38;id=8518&#38;k=7">İyibilgi</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[KİMYASAL MADDELER HAYATIMIZI TEHDİT EDİYOR]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/01/13/kimyasal-maddeler-hayatimizi-tehdit-ediyor/</link>
<pubDate>Sat, 13 Jan 2007 10:25:39 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/01/13/kimyasal-maddeler-hayatimizi-tehdit-ediyor/</guid>
<description><![CDATA[
Çoğumuz evlerimizin &#8220;tertemiz&#8221;, &#8220;mikropsuz&#8221; olması için çeşitli kimya]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><img ALT="images1.jpeg" SRC="http://bence.wordpress.com/files/2007/01/images1.jpeg" /></p>
<p>Çoğumuz evlerimizin "tertemiz", "mikropsuz" olması için çeşitli kimyasal maddeler kullanıyoruz. Tuvalet ve fırını temizlemek için asit, banyoyu dezenfekte etmek için fenol, mobilyaları cilalamak için damıtılmış petrol ürünleri, çamaşırlarımızı beyazlatmak için klor ve evlerimizi temiz tutmak için çeşit çeşit diğer zehirli kimyasal maddeler… bu sıralama böyle uzayıp gidiyor…</p>
<p>Günlük yaşamda kullandığımız ürünler 50 bin’in üzerinde kimyasal madde çeşidini içeriyor ve her yıl bunlara yüzlerce yenisi ekleniyor. Birçoğu ise yeterince test edilmeden ve belirli bir mevzuata tabi olmadan piyasaya sürülüyor.</p>
<p>Bu ürünlerin büyük kısmı doğrudan kanalizasyona akıp sonunda da su sistemlerimize karışıyor. Sözünü ettiğimiz kimyasallar, sonunda "fazla yüklenme" olasılığı oluşturarak vücudumuzda depolanıyor ve zehirli olma düzeyine ulaştığında çeşitli hastalıklara yol açıyor. (Kronik yorgunluk sendromu, alerjiler, karaciğer sorunları, lenf kanseri gibi.)</p>
<p>Evsel temizlik malzemeleri sadece toprağı ve su kaynaklarını değil, teneffüs ettiğimiz havayı da tehdit ediyor. Sprey boyalar, fırın temizleyiciler, dezenfektanlar, mobilya parlatıcıları ve diğer tüm sprey ürünler, birkaç gün sonra soluyacağımız havanın bir parçası oluyor. <!--more--></p>
<p>Sadece kentlerde yaşayanların değil, kırsal kesimde yaşayanların da atık su sistemlerine neler gönderdiklerine dikkat etmeleri gerekiyor. Foseptik sistemler atık su sorununu çözmüyor; boyalar, çözücü, inceltici, ağartıcı kimyasallar, aseton, tuvalet temizleyiciler ve lavabo açıcılar ile diğerlerinde bulunan belirli kimyasal maddeler organik maddeleri parçalayan organizmaları zehirleyebiliyor. Oysa organik maddelerin parçalanması doğal döngünün işlemesi açısından zincirin olmazsa olmaz halkalarından birini oluşturuyor.</p>
<p>Kimyasallar Ana Rahmindeki Çocukları Bile Vuruyor</p>
<p>Günlük yaşamımızda kullandığımız ürünlerin üretiminde kullanılan zararlı kimyasallar, henüz doğmamış bebeklerin yaşamına göbek kordonundan girebiliyor. Bebekleri henüz gelişme aşamasında etkileyen kimyasalların arasında hayvanların fiziki ve beyinsel gelişimini etkileyen maddeler de bulunuyor.</p>
<p>Göbek kordonuyla beslenen bebekler vinil kaplama, temizlik malzemeleri, elektronik ve parfümlerden gelen kimyasal maddelere maruz kalıyor. Bu kimyasalların yaşamın her anında, hatta anne rahmindeyken yaşamına henüz başlamadan en savunmasız zamanlarında insan bedenine ulaştığını görmek şok edici.</p>
<p>Göbek kordonlarından alınan örnekleri inceleyerek yapılan araştırmada ortaya çıkan sonuçlar, endişe verici. Kimyasallar; konserve tenekelerinden elektrikli ev aletlerine, böcek zehirinden deodorantlara ve diş macunlarına kadar geniş yelpazede, günlük kullanımımızın bir parçası olan tüm ürünlerde bulunuyor ve bu yolla kanımıza işliyor. Araştırmada incelenen örneklerde, parfümlerde kullanılan suni kokular, su geçirmeyen kaplamalar, teflon gibi yapışmayan yüzeylerde kullanılan bileşimlerde kullanılan maddelere de rastlandı. Ayrıca yanmayı önleyici maddelerin hayvanlarda davranış ve öğrenme bozukluklarına yol açtığı ortaya koyuldu. İncelenen göbek kordonlarının %50’sinde Avrupa Birliği yasalarına göre su bazlı organizmalar için aşırı derecede zehirli olarak sınıflandırılmış” triklosan”a (antibakteriyel ajanlar) rastlandı. Gelişmekte olan bir bebeğin kimyasal maddelere maruz kalmasının neler getireceği henüz bu konuda yeterli bilimsel araştırma yapılamadığından halen bilinmiyor.</p>
<p>DOĞAYA VE DOĞALA DÖNMELİYİZ</p>
<p>İnsanlık, medeniyet namına giriştiği bu teknoloji macerasında, kendi elleri ile oluşturduğu frankeştaynının tehditi altında gittikçe hayatını tehdit eden bir noktaya doğru gidiyor.</p>
<p>Bu maceradan vazgeçip biran evvel doğaya ve doğala dönüş yapmalıyız. Yeni milenyumda ilerlerken doğanın zenginlikleri ile daha geniş bir yelpazede buluşup bizlere sunduklarını yeniden keşfetmeliyiz. İnsanlığın sessiz çığlıklarını kulaklarımız duymalıdır. Artık kimyasal alanda dünyamız için zararlı olanı, faydalı olandan ayırmalı ve faydalı olanın tarafında yer almalıyız.</p>
<p><a HREF="http://www.gidaraporu.com/gida_kimyasal-maddeler.htm">Gıda Raporu</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Her Şey İlk Kadehle Başlar]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2007/01/04/her-sey-ilk-kadehle-baslar/</link>
<pubDate>Thu, 04 Jan 2007 18:20:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2007/01/04/her-sey-ilk-kadehle-baslar/</guid>
<description><![CDATA[HERKES çok içki içmenin vücuda zararlı olduğunu kesinlikle kabul eder. Ancak bazıları; “Ev]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><img ALT="images2.jpeg" SRC="http://bence.wordpress.com/files/2007/01/images2.jpeg" />HERKES çok içki içmenin vücuda zararlı olduğunu kesinlikle kabul eder. Ancak bazıları; “Evet, şüphesiz içki içmek zararlıdır. Ancak bu çok fazla içilirse meydana gelir. Az içilirse zararı olmaz” derler. Böyle söyleyenler ve buna inananlar, ancak kendilerini aldatırlar. Bugün kesin deliller göstermiştir ki, içki az miktarda da alınsa, kesinlikle vücuda zararlıdır. Hatta beyin hücrelerinde ve vücudun diğer taraflarında bulunan hücrelerdeki tahribat ilk alınan içki ile başlamaktadır.</p>
<p><strong>Alkolün vücuttaki akıbeti<br />
</strong></p>
<p>Bir yudum bira veya şarap içen bir şahsa en çok tesiri olan unsur, içkinin yapısında bulunan ve suda çok çabuk eriyen etil alkoldür. Etil alkol o kadar süratle erir ki, içilen her yudum alkolün bir kısmı, daha yutmadan önce, dil ve diş etleri arasından doğruca kana karışır. Alkolün geri kalan kısmı da ne parçalanır, ne de normal yiyecekler gibi hazmolur. O da mideden ve ince bağırsaklardan süratle kana karışır. Alınan alkolün kalın bağırsaklara geçişi pek enderdir. Bu emilme o kadar çabuk olur ki içki ile doldurulan bir midedeki alkolün % 9O’ı, bir saatte kanın içerisindedir. Kanda erimiş olan alkol, kısa bir zamanda vücudumuzdaki bütün organlara, bilhassa beyin gibi yüksek su ve kan içeren organlara gider.<!--more--></p>
<p>Fizyoloji bilginleri uzun süreden beri içkinin birçok bilinen tesirlerinin, alkolün beyindeki faaliyetlerinden ileri geldiğini biliyorlardı. Hatta onlar, kana karışan alkolün miktarı ile beyinde etki ettiği alan arasında bir alâka olduğunu buldular. Meselâ 70 kiloluk bir adam, aç karnına iki şişe bira içerse, kanında eriyen alkolün miktarı % 0.05’i (onbinde beş) bulur. Kandaki bu miktar alkol ile beynin dış yüzeyinin, bilhassa endişe ve merakla alâkalı merkezlerin normal faaliyeti zarar görür. İçki içen kimseye yalancı bir iyilik hâli verir. Tıpta buna ‘öfori’ denir. Bu durumda şahsın kendi kendisini kontrol mekanizması kaybolmuştur. Sarhoş gelişigüzel ve abuk sabuk konuşmaya başlar. Yaptığı her işin en iyisini yaptığına emindir. Meselâ bir sarhoşa daktiloda yazı yazdırsanız, (sarhoş olmadan önce iyi yazsa da); hatalarla dolu bir yazıyı önümüze getirecektir. Ama o, en hatasız bir yazı yazdığını zanneder. Ayrıca bu devrede otomobil kullanan şoförlerin kaza yapma ihtimali artmıştır. Bu ihtimal, sarhoşluk arttıkça daha da artacaktır.</p>
<p>Şayet bir sarhoş, kanındaki alkol nisbeti binde bir yükselecek kadar içki kullanırsa, beynin arkasında bulunan motor merkezlerdeki faaliyet bastırılacaktır. Bu ise şahsın adalelerine hâkim olabilme kabiliyetinin yavaş yavaş kaybolmasına yol açacaktır. ﬁayet kandaki alkol nisbeti binde iki yükselirse, orta beynin daha derin kısımları tesir altında kalacak ve sarhoşu bir rehavet basacaktır. Alkol nisbeti binde beş’i geçerse, beynin en alt kısmındaki solunum merkezleri felce uğrayacak ve sarhoş baygınlığın ardından hayatını kaybedecektir.</p>
<p><strong>Kılcal damarların tıkanması<br />
</strong></p>
<p>Alkolün beyin üzerindeki bu zincirleme tesirlere ne şekilde sebep olduğu meselesi fizyoloji bilginleriniuzun müddetten beri uğraştırıyordu. 1940 yılından bu yana sayıları çoğalan araştırmacılar, alkolün bu tesirlerinin direkt değil, dolayısıyle olduğunu anladılar. ﬁöyle ki, beyin hücreleri, normal faaliyetlerinin devamı için, bütün vücut hücrelerinde olduğu gibi, oksijene muhtaçtırlar. İşte alkol, beyin hücrelerini oksijenden mahrum ederek, beynin farklı kısımlarına etki eder. Bu teori kuvvetli desteğini şu misâlde bulur: Çeşitli çalışmalar göstermiştir ki, bir pilot 2700 metrenin üzerine çıkınca, âdeta sarhoş bir şahsın hâline benzer uyuşukluk hâlini hissedebilir. Aynı pilot, oksijen maskesi takmadan 5400 metrenin üzerine çıkacak olursa, oksijensizlikten solunum merkezinin faaliyeti duracak ve pilot hayatını kaybedecektir.</p>
<p>Güney Carolina Tıp Üniversitesinden Prof. Dr. Melvin H. Knisley ve çalışma arkadaşları, yaptıkları çeşitli tecrübelerle alkolün beyin hücrelerini nasıl oksijenden mahrum ettiğini göstermişlerdir.</p>
<p>Normal ve sıhhatli bir insanda kalb, kanı atar damarlardan geçirerek vücudun bütün organlarına yayılan çok ince kılcal damarlara kadar pompalayacak biçimde yaratılmıştır. Kılcal damarlarda seyreden alyuvarların taşıdığı oksijen, dokulara verilir ve dokularda birikmiş artıklar ve karbondioksit kana geçer. Bu oksijen ve karbondioksit alış verişinin devamı ile dokuların hayatiyeti devam eder. Sıtma ve tifo gibi elliden fazla hastalık tipinde ise, bazı sebeplerden dolayı alyuvarların kümeler hâlinde pıhtılaşmasından dolayı ince olan kılcal damarlar tıkanır. Neticede dokular oksijensiz kalır ve dokulardaki hücreler ölürler.</p>
<p><strong>İçki ve göz</strong></p>
<p>İşte alkol, yukarıda bahsi geçen hastalıklardakine benzer mekanizma ile, kapillerde tıkanmaya, dolayısıyle oksijensiz kalan o bölgelerdeki dokularda bulunan hücrelerin ölümüne yol açmaktadır. Dr. Knisley, çalışmasında göz küresi saydam tabakasının hemen altında yayılmış bulunan kılcal damarları ışıklandırmıştı. Böylece, bu araştırmacı, insanda görülen elliden fazla hastalıklarda, kanda pıhtılaşma ve kılcal damarlarda tıkanma olduğunu tesbit etti. Araştırıcının en enteresan tesbiti ise, alkolle ilgili idi. Dr. Knisley, alkol verdiği hayvanlarda da bu pıhtılaşmayı gördü. Öyle ki, hayvana verilen alkol yüzdesi arttıkça, gözün kılcal damarlarında deveran eden kandaki alyuvarlarda da, pıhtılaşma oranı artmakta idi.</p>
<p>Dr. Knisley ve arkadaşları, özel bir hastanede yatan alkol ile zehirlenmiş hastaları 17 ay gibi uzun bir zaman süresince incelemeye tâbi tuttular. Hasta yatırıldığı zaman araştırmalarda objektif olabilmek ve sonra kandaki alkol yüzdesini ölçmek için, hastadan kan aldılar. Gruptan iki kişi, hastanın göz kılcal damarlarını dikkatle incelediler. Netice olarak da, kandaki alkol miktarı arttıkça, gözdeki kılcal damarlarda kan akış hızının yavaşladığını buldular. Kandaki alkol yüzdesi arttıkça, tıkanmış kılcal damar sayısı da artmaktadır. Alkol yüzdesi en yüksek olanlarda, önemli sayıda kılcal damarlar tahrip olmakta ve gözde kanlanmalar oluşmaktadır.</p>
<p><strong>Beyin ne durumda?</strong></p>
<p>Normal olarak bir insan beyninde, milyarlarca sinir hücresi (nöron) bulunur. Bu hücrelerin bir özelliği doğumdan sonra, ölüme kadar sayılarının sabit kalmasıdır. Yani sinir hücreleri doğumdan sonra sayıca çoğalmazlar. İşte, yukarıda bahsedildiği gibi, alkol göz yuvarlağındaki kılcal damarları tıkayıp hücrelerde ölüme sebep olduğu gibi, beyinde de aynı neticeye sebep olmaktadır. İlk kadeh içkide dahi, beyinde bazı kılcal damarlarda tıkanmaya, dolayısıyla de birkaç bin sinir hücresinin oksijensizlikten ölümüne yol açmaktadır. Bu içki alışkanlığı devam ederse, alkol, beyinde telâfisi kesinlikle mümkün olmayan, milyonlarca sinir hücrelerinin ölümüne yol açacaktır.</p>
<p>Dr. C. B. Courville isimli meşhur bir nöropatolog, alkolün sinir sistemi üzerindeki tesirlerini, Effects of Alcohol on the Nervous System of Man isimli kitabında neşretmiştir. Bu araştırıcı, kendi otopsi incelemelerine dayanarak, uzun seneler alkol almış şahısların beyinlerinin, adeta içine su çekilmiş sünger gibi ödemli (sıvı birikmiş) olduğunu söylemiştir. Ayrıca aynı kişilerin beyinlerinde çok sayıda küçük kanama odakları olduğunu, damarlarda fazlaca bir kan birikimi bulunduğunu da belirtmiştir. Dr. Courville, alkolik şahısların beyinlerinin kanamaya daha müsait olduğunu, normal şahısları öldürmeyecek darbelerde bile alkoliklerin öldüğünü kaydediyor.</p>
<p><strong>Alkolizm ve delilik</strong></p>
<p>Norveçli psikiyatrist Dr. Otto Haugh, kendi geliştirdiği çalışmalarıyla, alkolik şahısların beyinlerindeki tahribatı açıkça göstermiştir. Bu şahıs, özel bir metodla, lokal anestezi altında omurilikten az miktarda beyin omurilik sıvısı almakta ve bunun yerine beyine zararı olmayan hava vermektedir. Hava, beyin boşluklarındaki sıvının yerini almakta, beyin hudutları görülmektedir. Alkolik şahıslarda beyindeki bu boşlukların büyüdüğü, röntgen filminde farkedilmektedir. Bu alkolik beyninin tükenmesi değil de nedir? ﬁaşırtıcı bir sonuç, bira içenlerde beyin hasarının, alkol yüzdesi en fazla içkilerden olan viski içenlerdeki kadar, hatta daha fazla olması idi.</p>
<p>Amerika Birleşik Devletleri’nde akıl hastanelerine yatırılan hastaların büyük ekseriyeti orta veya uzun müddet içki içtiklerine dair hikâye vermektedirler. Psikiyatrik hastalardan, alkolizm hikâyesi olanlar kesinlikle bilinmemekle beraber, % 25-33 oranında olarak tahmin edilmektedir. Alkol alanlar, kendi kendilerini deliliğe hazırladıklarını unutmasınlar.</p>
<p><strong>Karaciğer ve diğer organlar</strong></p>
<p>Hekimler, karaciğer siroz hastalığının alkoliklerde, içki içmeyenlere göre, sekiz misli daha fazla görüldüğünü çoktan beri biliyorlardı. Ancak bunun sebebi Dr. Knisley’in grubunun çalışmalarıyla anlaşılmıştır. Alkol beyinde yaptığı gibi, karaciğer ve diğer organlarda da kılcal damarların tıkanmasına yol açmaktadır. İşte devamlı içki kullanan şahısların organları, oksijen yokluğundan dolayı hücrelerin ölmesine sebep olmakta, bu da çeşitli bozukluklar hâlinde kendisini göstermektedir.</p>
<p><strong>Netice</strong></p>
<p>Bütün bu anlatılanlar bize ne söylüyor: “Alkolün azı da çoğu da zarardır” demiyor mu? Ve dinimizin, “Çoğu haram olanın azı da haramdır emrini” hatırlatmıyor mu?</p>
<p><a HREF="http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1565">Prof. Dr. Alparslan Özyazıcı</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Su testisi Cola’ya emanet edilir mi?]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2006/12/25/su-testisi-cola%e2%80%99ya-emanet-edilir-mi/</link>
<pubDate>Mon, 25 Dec 2006 17:21:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2006/12/25/su-testisi-cola%e2%80%99ya-emanet-edilir-mi/</guid>
<description><![CDATA[En çok ihtiyaç duyduğunuz şey nedir, bir düşünün&#8230; Evler, arabalar mı? Şan şöhret m]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>En çok ihtiyaç duyduğunuz şey nedir, bir düşünün... Evler, arabalar mı? Şan şöhret mi? Sakin bir dağ eteğinde huzurlu bir hayat mı? Etrafta sevdiğiniz insanlar mı? Bolca para mı? Kim olursanız olun, hayat görüşünüz ne olursa olsun, cevap bunlardan hiçbiri değil. </p>
<p>Çünkü kim olursak olalım, en çok ihtiyaç duyduğumuz şey “hava”. Her nefeste içimize çektiğimiz, Kanuni’nin “olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” dediği zaman teneffüs ettiği hava. Çok şükür, kirli ya da temiz, her yerde bol bol var. Şimdilik, kullandığımız hava için kimse bizden para da istemiyor. </p>
<p>Bir zamanlar “su” için de para istenmiyordu. Su, havadan sonra, gene kim olursak olalım, ihtiyacımız olan ikinci şey...</p>
<p>Bugün, su, iyi para ediyor. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan insanlar çeşme sularından soğudu. “Çeşme suyunu filtre edip için” diyen uzmanları duyan yok. Evlere plastik damacanalarla su alınıyor. Her eve haftada bir, iki veya daha fazla damacana. Su satma işi büyük bir ticaret haline geliyor. Su kaynakları alınıyor, satılıyor...<!--more--></p>
<p>Yeni su sahiplerinizle tanıştıralım: Coca-Cola, Nestle, Danone</p>
<p>Son günlerde, su konusunda, dikkat çekici bir gelişme var. Dünyanın “gıda” “devleri” olan uluslararası şirketler, su kaynaklarımızı birer birer satın alıyorlar. Akşam gazetesinde yayınlanan bir habere göre, yabancıların suyun başını tutma şeması şöyle: </p>
<p>• “Nestle, Sapanca’da yeni bir su kaynağı aldı.<br />
• Gene Nestle, Erikli Su’nun yüzde 60’ını satın aldı.<br />
• Nestle, Pure Life Su’nun da, şu andaki üreticisi.<br />
• Coca-Cola Adapazarı-Sapanca bölgesinden Mahmudiye Su’yu satın aldı. Mahmudiye Su’nun adı, Doğazen olarak değiştirildi.<br />
• Gene Coca- Cola, Bursa’da aldığı bir kaynakta yapacağı üretimi Damla Su adıyla pazarlayacak.<br />
• Gene Coca- Cola’nın, Istrancalar’daki Saneta Su’yu da almak istediği kulislerde konuşuluyor.<br />
• Coca-Cola halihazırda tartışmalı su markası Turkuaz’ın da üreticisi.<br />
• Danone ise, şu anda Hayat ve Şaşal markalı suların üreticisi.”</p>
<p><strong>Suyumuzun sahiplerini biraz daha yakından tanıyalım</strong></p>
<p>Coca-Cola’yı hepimiz yakından tanıyoruz. Ramazan sofralarımıza kadar giren, Urfa’dan Edirne’ye her yerde “sevilen” bir numaralı “içeceğimiz”. En büyük içme probleminin kaynağı. Diğer içme problemleri –bira, rakı, şarap ve diğer alkollü içecekler- belli bir yaştan sonra içiliyor. Ama Cola, 7’den 70’e herkesin elinde. Neden bağımlılık yaptığı sorusuna cevap aranıyor. Belki de kokainin elde edildiği bitkiden yapıldığından?  İçindeki şeker – büyük ihtimalle Cargill’den satın aldığı, transgenik mısırdan üretilmiş mısır şekeri- çocukları, genç, yaşlı hepimizi hasta ediyor. </p>
<p>Nestle de milletçe en “sevdiğimiz” şirketlerden. Her biri çocukların midesine bomba gibi düşen gofretlerin, çikolataların, şekerli mısır gevreklerinin üreticisi. Cargill’in mısır şekerini de, ABD’den gelme, büyük ihtimal transgenik soya yağını da çoğu ürününde kullanıyor. Hazır çorba ve et sularında “Çin Lokantası Sendromu” denen hastalığa yol açan MSG- mono sodyum glutamat- kullanıyor. </p>
<p>Danone’yi de yakinen biliyoruz. “Sağlık” denince aklımıza ilk gelen şirket. Nedense, ürettiği yoğurtlar bir türlü ekşimiyor. Kendi anneannelerimizden biliyoruz, gerçek yoğurt bir haftada ekşir. Ama Danone’nin yoğurtları bir ay sonra bile ekşimiyor. Yoğurt ülkesinde bir yabancının “yoğurtçu” olması da ayrı bir mesele... Çocukları “büyüten”, “boylarını uzatan” dost bakterilerle dolu mini minnacık sevimli paketlerdeki yoğurtlarının neden o kadar pembe renkli olduğunu, neden öyle buram buram koktuğunu merak ediyoruz. “Peki büyükanne, senin kulakların neden o kadar büyük?” diye soruyoruz. </p>
<p><strong>“21. yüzyılın en stratejik kaynağı su olacak”</strong></p>
<p>İnsan ister istemez bu dev gibi büyük “gıda” şirketlerinin, neden suyumuzla bu kadar ilgilendiğini merak ediyor. Bu uluslararası şirketler, öyle yaş tahtaya basmazlar, diye biliyoruz çünkü. Planlar dışarıdan yapılıyor, burada uygulanıyordur. Konunun uzmanları, verdikleri cevaplarla bu merakımızı gideriyorlar. </p>
<p>Doç. Dr. Yücel Acer, bir makalesinde şunları yazıyor: “Yerkürenin yüzde 70’i suyla kaplı olduğu halde, bunun yalnızca yüzde 2,5'i tatlı su olup, tatlı su kaynaklarının da yüzde 70’i kutuplarda donmuş olarak bulunmakta. Tatlı su kaynaklarının yüzde 30’luk kesiminin büyük bölümü de ya toprakta nem, ya da yerin ulaşılması olanaksız derinliklerindeki yeraltı su kaynakları halinde bulunmakta. Bir başka deyişle, dünyanın toplam tatlı su kaynaklarının yüzde 1’inden az bir bölümü insan kullanımına elverişli durumda.”</p>
<p>Her yerimiz suyla çevrili olsa da, içme suyu kısıtlı. 21. yüzyılın en stratejik kaynağının su olacağı söyleniyor. </p>
<p><strong>Küresel ısınma, suyu daha da değerli yapacak<br />
</strong><br />
Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü (GYTE) İşletme Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Cemal Zehir, dünyadaki mevcut şartlar devam ettiği takdirde 2025 yılında 37 ülkede çok ciddi kuraklık yaşanacağının tahmin edildiğini söylüyor ve ekliyor “Dünyamızın yakın bir gelecekte biraz daha ısınması, yağışsız kurak bir periyoda girilmesi, su tüketiminin de buna bağlı olarak artması söz konusudur. Bu sebeple bütün ülkeler, tatlı su kaynaklarını özel bir itinayla koruyacak tedbirleri almaktadırlar.”</p>
<p><strong>2020’li yıllarda su sorunları yaşanabilir</strong></p>
<p>Habercionline sitesinden Murat Dağdeviren’e yaptığı açıklamalarda Yrd. Doç. Dr. Cemal Zehir, hızlı nüfus artışı ve küresel ısınma dolayısı ile 2020’li yıllarda su sorunları yaşanabileceğini ifade ediyor: “Türkiye ve Ortadoğu çevresindeki su kaynakları ihtiyaçları karşılamaktan uzak bulunmaktadır. Bölgede ciddi bir su sıkıntısı vardır. Bu durum gelecekte bölgede patlak vermesi muhtemel savaşların önemli potansiyel nedenlerinden biri olabilir. Ortadoğu, artan nüfus ve azalan kaynaklar nedeniyle su kıtlığından zarar görecek tüm bölgelerin en duyarlılarından birisidir. Sıcak savaş ortamının eksik olmadığı Ortadoğu bölgesinde su savaşları tezlerini eleştirsek bile, geleceğin bütün çatışmalarında etkili olacak faktörlerin önemlilerinden birisi de su meselesi olacaktır.”</p>
<p><strong>Stratejik kaynaklar kimin elinde olmalı?</strong></p>
<p>Uzmanlar dikkatimizi suyun önemine çekiyor. Isınmayla birlikte gittikçe değerlenecek olan, bu kadar önemli bir kaynak, icraatlarından kuşku duyduğumuz, halk sağlığını umursayıp umursamadığı belli olmayan “yabancı”lara verilir mi? Ya Türk hükümeti bir gün Hindistan’daki gibi Coca-Cola’yı yasaklamaya çalışsa, Cola elindeki su kaynaklarını gene de hizmetimize verir mi? Verse, içilebilir durumda olur mu? Ortadoğu’da su konusunda bir anlaşmazlık çıksa, çok uluslu, uluslararası şirketler, hangi ulusuna kendini daha yakın hisseder? </p>
<p>Su, hayatımız için en önemli ikinci şey... Birincisi hava. Suyun sahibi kim olmalı sizce?</p>
<p><a href="http://www.iyibilgi.com/?s=dosya&#38;id=10708&#38;k=4">İyibigi</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Genetik tohum yasası Türklerin ve Türkiye'nin sonu olabilir]]></title>
<link>http://bence.wordpress.com/2006/12/12/genetik-tohum-yasasi-turklerin-ve-turkiyenin-sonu-olabilir/</link>
<pubDate>Tue, 12 Dec 2006 18:33:16 +0000</pubDate>
<dc:creator>bence</dc:creator>
<guid>http://bence.wordpress.com/2006/12/12/genetik-tohum-yasasi-turklerin-ve-turkiyenin-sonu-olabilir/</guid>
<description><![CDATA[Son çıkan tohum yasasıyla, Türkiye&#8217;yi, Atatürk&#8217;ün, Gençliğe Hitabe’de uyarmı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Son çıkan tohum yasasıyla, Türkiye'yi, Atatürk'ün, Gençliğe Hitabe’de uyarmış olduğu gibi gaflet, delalet ve hıyanet içinde yönetenler, Türklüğe ve Türkiye'ye son darbeyi vuruyor olabilirler. 1970'lerde tarım konusunda kendi kendine yeten ve bir tarım-hayvancılık ülkesi olan Türkiye bugün bu stratejik iki önemli unsurunu yitirmiş durumdadır. Son alınan kararlarla ve çıkarılan kanunlarla, Türkiye'nin çöküşünü hızlandırmak için elinden geleni yapanlar, Türkiye'yi Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında daha da çaresiz hale getirmeye çalışmaktadırlar. Artık Türklere ve Türkiye'ye ihanet edildiği ortadadır! Türkiye Cumhuriyeti adım adım çökertilirken, tarımı ve hayvancılığı yok edilirken, en stratejik kurumları yabancıların eline geçmiştir (Türk Telekom, Bankalar, Tüpraş vb.) .</p>
<p>Tarımı, hayvancılığı, ilaç sektörü olmayan ve bu konuda dışa bağımlı olan bir ülke savaşamaz, kendini savunamaz. Çökmeye ve yok olmaya mahkumdur.</p>
<p>Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO veya GE: Genetically Engineered) içeren tohum belki de insanlık tarihinin en büyük dramı olacaktır.</p>
<p>Bu sayede biyolojik ve mikrobiyolojik savaşın her türlüsü çok büyük kolaylıkla yapılabilir. Yediğiniz ekmekten, meyveden, sebzeden, içtiğiniz biraya, şaraba, meyve suyuna kadar her şey ama her şey artık genetik olarak değiştirilmiş olarak odamıza, buzdolaplarımıza girecektir. Bunun kaçınılmaz anlamı şudur:<!--more--></p>
<p><strong>Çocuklarınızın vücutlarını oluşturan karbonhidrat, amino asit, yağ ve diğer bileşenler bile yabancı derin devletler tarafından kontrol edilebilir!</strong></p>
<p>Artık sadece beynimizin içine girmekle kalmayacaklar, bedenlerimize ve moleküllerimize kadar nüfuz edebileceklerdir. Bugün kendi halkına veya Avrupa halkına Genetik İşlenmiş yiyecekleri satamayan Amerikan ve İsrail firmaları ülkemizi yok etmeye ve çökertmeye azmetmiş başımızdaki bu yönetimlere bu tohumları satabilmektedirler. Bu tohumların hiçbiri yeterli uzun dönemli deneylerden ve testlerden geçirilmemiştir. Bunların toplumlar üzerindeki uzun süreli etkileri bilinmemektedir. Yeterli hayvan çalışmaları kesinlikle yapılmamıştır.</p>
<p><strong>Genetik olarak işlenmiş yiyeceklerin (GDO'ların) özellikleri:</strong></p>
<p>· Bu yiyeceklerde, basit dille anlatmak gerekirse, soyun devamını sağlayan genetik kodlar ortadan kaldırılmıştır. Bu bitkiler tohum vermemektedir. Yani bu tohumları her yıl yeniden satın almak gerekmektedir. Böylece Amerika ve İsrail’e bağımlı hale gelmek söz konusudur. Ama ayrıca bir özellikleri daha vardır, bir kez bunlara genetik manüpülasyon yapılmışsa, bu manüpulasyonun sadece tohum verme yeteneği üzerine yapılıp, yapılmadığı bilinemez. Bilemediğiniz başka pek çok gen de bu bitkilere eklenmiş olabilir, ya da zamanla eklenecektir. Yani bu bitkilerin çoğu normal görünen <strong>CANAVAR BİTKİLER</strong> olabilir.</p>
<p>· Bu tohumlar özel olarak bitki örtüsünün yapısını bozmak üzere kodlanmışlardır. Yani bir tarlaya ekildiğinde içerdikleri genetik bilgi sayesinde o bölgedeki bitki örtüsünü yok etmekte ve o bölgedeki diğer bitki örtüsünü belirli böcek türlerine veya mantar türlerine zayıf hale getirmektedirler. Böylece o böcek türlerini ortalığa salan (daha sonra da onları öldürmek için böcek ilaçlarını satan) dev şirketler bir kaç kez kar etmektedirler.</p>
<p>Örneğin GDO buğday ekilmiş bir tarlaya, bu sefer DOĞAL BUĞDAY ekmek isterseniz, toprağa karışmış olan genler nedeniyle ekeceğiniz buğday özel mantar ve böcek türlerine zayıf hale getirileceği için ürün almanız mümkün olmayacaktır.Yani bir tarlaya Genetik Olarak Değiştirilmiş tohum ekerseniz bir 50-70 yıl daha başka tohum ekemezsiniz. Böylece toprağın iç kimyasal ve genetik yapısı değiştirilmektedir. Burada genetik olarak değiştirilmiş yiyecekleri savunanlar, bu 'canavar bitkilerin' mikroorganizmalara karşı daha dayanıklı olduklarını ve daha fazla ürün verdiklerini söylemektedirler. Bunun doğru olup olmadığı, bilimsel olarak ispatlanmış olup olmadığı, tartışmalıdır.</p>
<p>· Bu tohumlar sadece üremesi durdurulmuş tohumlar değildirler. Bunlar aynı zamanda farklı genlerle yüklenmiş tohumlardır. Yani bu tohumlardan oluşacak buğdayın, elmanın, portakalın görünümleri (fenotipleri) orjinale benzese de, aynı ALIEN filmindeki gibi bunlar 'canavar meyveler veya sebzeler' olacaktır. Üstelik sizin sindirim sisteminize girecek, karaciğerinizde ve beyninizde depolanacaklardır. Büyümekte olan çocuklarınızın vücutları bu canavar yiyeceklerle dolacaktır. Üstelik bazı etkileri de geri dönüşsüz olabilir.<br />
Genetik olarak işlenmiş tohumların veya bu 'canavar-uzaylı bitkilerin' gerçek genotipini saptayacak teknolojik imkanlar Türkiye'de olmadığı için, ne yediğiniz hiç bir zaman saptanamayacak, ama bu canavar bitki-meyvelerin etkileri yıllar ya da kuşaklar sonra ortaya çıkana kadar meçhul kalacaktır. İşte 2006 yılında Türkiye'yi yönetenler Türk ırkını nasıl yok edebileceklerinin hesabını belki de çok daha önceden Küresel Elitle birlikte yaptıkları için şimdi tüm yasaları geçirmektedirler.</p>
<p>· Bu tohumlardan oluşacak ve gelişecek bitki örtüsü tamamen ülkeyi kaplayacak ve tüm toprağı işgal edecektir. Bu geri dönüşsüz bir olgudur ve en az 50-70 yıl bu topraklarda başka doğal bir bitki yetiştirmeniz mümkün olmayacaktır. Yani sadece beyniniz, karaciğerleriniz, kaslarınız işgal edilmekle kalmamakta, aynı zamanda da tüm topraklarınız, bitki örtünüz, ormanlarınız işgal edilmektedir.</p>
<p>· Bu canavar bitkiler hakkında çok az şey bilinmekte, gerçek bilgiler yabancı derin devletlerin gizli laboratuarlarında ve kasalarında saklanmaktadır. Türkiye'de son 30 yılda TÜRK ırkında kısırlık % 30-40 oranında artmıştır. Artık 6 Türk erkeğinden birisi kısırdır. Şu anda Türk ırkının yok edilmesi için zaten pek çok yöntem büyük olasılıkla kullanılmaktadır. Genetik İşlenmiş Tohumun da devreye girmesiyle, Büyük İsrail ve Büyük Kürdistan projeleri için, Türk ırkının kısırlaştırılması projesi tüm hızıyla sürecektir. 'Türkler Uyusun da Büyüsün, Kürtler Üresin de Büyüsün' sözü doğru hale gelmektedir.</p>
<p>· Türkiye'de Genetik İşlenmiş Tohumun uzun süreli etkilerini araştırabilecek bir merkez veya teknoloji yoktur. Bu konuda ses çıkaran benim gibi ulusalcı, Atatürk milliyetçisi, vatansever bilim adamlarını ise üniversitelerden atmaya, haklarında olur olmaz nedenlerle mahkemeler açarak, hayatlarını zorlaştırmaya, mahvetmeye çalışmaktadırlar. Bu konuda halkı aydınlatacak ve gerçekleri ortaya çıkaracak tüm sesler, o demokrasiyi çok seven Batı ülkeleri ve Türk hükümeti tarafından ant