<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>hain &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/hain/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "hain"</description>
	<pubDate>Tue, 14 Oct 2008 01:14:44 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Erdoğan Bakanlarla Biraraya Geliyor]]></title>
<link>http://ufukmedya.wordpress.com/?p=366</link>
<pubDate>Mon, 06 Oct 2008 10:41:33 +0000</pubDate>
<dc:creator>footballer09</dc:creator>
<guid>http://ufukmedya.tr.wordpress.com/2008/10/06/erdogan-bakanlarla-biraraya-geliyor/</guid>
<description><![CDATA[
Aktütün Sınır Karakolu&#8217;na düzenlenen hain saldırının ardından Ankara&#8217;da terör]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ufukmedya.files.wordpress.com/2008/10/erdogan_b.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-367" title="erdogan_b" src="http://ufukmedya.wordpress.com/files/2008/10/erdogan_b.jpg" alt="" width="256" height="192" /></a></p>
<p>Aktütün Sınır Karakolu'na düzenlenen hain saldırının ardından Ankara'da terörle mücadele toplantıları sürüyor...</p>
<p>Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Terörle Mücadele Yüksek Kurulu üyesi bazı bakanlarla biraraya gelecek.</p>
<p>Başbakanlık Merkez Bina'da saat 14.00'de başlaması beklenen toplantıda, hain saldırı sonrasında terörle mücadelede alınan ve alınması gereken önlemler değerlendirilecek.</p>
<p>Aktütün Sınır Karakolu'na düzenlenen saldırı sonrasında olağanüstü toplanan Terörle Mücadele Yüksek Kurulu da Perşembe günü yeniden biraraya gelecek.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[GFB'nin İtirafı : Kullanıldık, Ancak Değiştik, Değişmeye Devam Edeceğiz.]]></title>
<link>http://karisikhaber.wordpress.com/?p=406</link>
<pubDate>Fri, 03 Oct 2008 13:11:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>karisikhaber</dc:creator>
<guid>http://karisikhaber.tr.wordpress.com/2008/10/03/gfbnin-itirafi-kullanildik-ancak-degistik-degismeye-devam-edecegiz/</guid>
<description><![CDATA[
Sayın Aziz Yıldırım takımın gidişi ile ilgili tek bir açıklama bile yapmazken sürekli GFB]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;"><a href="http://karisikhaber.files.wordpress.com/2008/10/gfblogo.jpg"><img class="size-full wp-image-407 aligncenter" title="gfblogo" src="http://karisikhaber.wordpress.com/files/2008/10/gfblogo.jpg" alt="" width="500" height="91" /></a></p>
<p><strong><span class="style2">Sayın Aziz Yıldırım takımın gidişi ile ilgili tek bir açıklama bile yapmazken sürekli GFB yi hedef alan açıklamalarla gündem saptırmaya devam ettiğine ve bu açıklamaları yapmakla takımımıza zarar vermediğine göre biz de Sayın Yıldırım'ın iftiralarına, hakaretlerine, onur kırıcı ithamlarına cevap vermekte sakınca görmüyoruz</span>.</strong> Zamanında kullanıldık evet kabul ediyoruz ama dört senedir değiştik ve değişmeye devam ediyoruz. 4 sene öncesine dönmemiz için yapılan her teklife karşı çıktığımız için bu günlere geldik.</p>
<p class="style1" align="justify">12 Eylül 2008 günü FBTV de Sayın Aziz Yıldırım “o zaman şartlar onu gerektiriyordu artık değişti” demişti. Ekim 2008 tarihli kulübümüzün resmi yayın organı olan Fenerbahçe Dergisi’nde <span class="style2">“<strong>Mücadelemiz her ne pahasına olursa olsun sürecek” demiştir. Sayın Aziz Yıldırım kişisel sorunlarına kulübümüzün resmi yayın organlarını alet etmeye devam ediyor. Üstü kapalı ithamlarda bulunuyor. Sürekli olarak geçmişten “o zamanın şartları” şeklinde bahsediyor. Herkes öğrensin o zaman neler oldu? Şartlar neydi? Bugün GFB ne kadar değişti? Aziz Yıldırım ne kadar değişti?</strong></span></p>
<p class="style3" align="justify"><strong>Öncelikle protestolarımız Sayın Aziz Yıldırım’ın bahsettiği gibi Gençlerbirliği maçında ya da takım kötü sonuçlar aldığında değil, Aziz Yıldırım'ın taraftara uyguladığı yaptırımlar zamanında başlamıştır. Yani Partizan maçından beri protesto vardır. Bu protestolar kesinlikle takımın aldığı kötü sonuçlar için ya da fubol takımımız kötü gittiği için yapılmamıştır ve yapılmayacaktır. Taraftar maç boyunca takımına 90 dk. desteğini verecektir.</strong></p>
<p class="style3" align="justify"><strong>Aziz Yıldırım'ın idaresinde olduğumuz o günlerde neler yaptık? Neler yaşadık? Nelere şahit olduk? Geçmişte şartlar neydi o şartlarda neler yapıldı herkes bilsin istiyoruz.</strong></p>
<p class="style1" align="justify">1- Sayın Yıldırım ilk istifanızı açıkladığınız Show Tv ye gitmeden önce yanınızdaydık. Göreve geldiğiniz günden itibaren en çekindiğiniz slogan “Ali Şen Başkan Fenerbahçe Şampiyon” du.  Show Tv'ye giderken akıl hocalarınız size “ Türk halkı duygusaldır, duygusal bir ortam oluşturursan Ali Şen'in “Ali Şen başkan Fenerbahçe Şampiyon” sloganını unutturur “Aziz Yıldırım başkan Fenerbahçe şampiyon dönemini başlatırsın” dediler. Siz de çıktınız uzun süren konuşmalar ardından birden istifa ettiğinizi ağlayarak ve tv karşısındaki yüzbinleri ağlatarak anlattınız.  Aynı gecenin sabahında  bize otobüsler tutmamız için para göndertip semtlerden insanları toplattınız. Bu otobüslerle yüzlerce kişiyi Fenerbahçe parkına taşıttınız ve “Taraftarız biz çekeriz cefa, büyük başkan bizi bırakma” tezahüratlarıyla yürüttünüz. Tabii bu yürüyüşe hiçbir şeyden habersiz gönülden katılan yüzlerce taraftarda katıldı. Onların hakkını teslim etmek gerekir.</p>
<p class="style1" align="justify">2- Deplasmanda  kaybedilen Diyarbakır maçı sonrasında bizzat grubumuzun kurucularını<br />
arayarak “toplanıp alana gelin, Mustafa hocayı protesto edin, istifaya zorlayın” dediniz. Sonrasında havaalanında yaşananları anlatmaya gerek yok herkes biliyor.</p>
<p class="style1" align="justify">3- Altay maçı ve Göztepe maçları sonrasında protestolar başlayınca bunu daha fazla büyümeden engellememiz için bizimde içinde bulunduğumuz bazı gruplara bedelsiz 3000 er tane bilet yolladınız. Hem de şu an hain ilan ettiğiniz Sayın Tahir Kıran a rica ederek yanımıza gönderdiniz. Sayın Kıran da  bizlere hitaben hala unutmadığımız güzel bir konuşma yaptı ve sizin yolladığınız biletleri verdi.</p>
<p class="style1" align="justify">4- Deplasman yasağını protesto için  maratonda bulunan kadim dostumuz KFY nin açtığı “Taraftar+Kombine= Dolar” ve “Fenerbahçemizi izlemimizi İngiliz İşgal Komutanları Bile engelleyemedi” pankartları sonrasında hafta içi dereağzına bizleri çağırarak “Seneye Maraton ortayı size veriyorum” dediniz. Kabul etmememiz üzerine yanınızdakileri ısrar edip ikna olmamız için peşimizden yolladınız. Biz “dostlarımızı satmayız” diyince gözlüğünüzü çıkartıp bize “sizi de üzerim” dediniz.</p>
<p class="style1" align="justify">5- Aranızın kötü olduğu 1907 Dernek başkanı Sayın Necdet Ersoy UNIFEB oluşumunu destekleyince bizi çağırdınız ve “Bunlar çok büyüyor, başımıza dert açacaklar, tribünde barınmalarına Müsaade etmeyin” dediniz. Biz de bu emir büyük yerden diyerek bir basket maçında “UNIFEB başkanının kalbini kırdık. Sonradan hatamızı anlayıp özür diledik ve UNIFEB ile kardeş olduk... 6 Kasım 2002 GS maçı sonrası yaşanan haksız gözaltılar esnasında Sayın Necdet Ersoy'un ismini verdiniz ve UNIFEB sorumlularından Barış Ertül'ü gözaltına aldırdınız.</p>
<p class="style1" align="justify">6- Dereağzında yapılan Galatasarayla oynanan PAF maçından önce aradınız “kalabalık gelin” dediniz. Ve aranızın açıldığı Sayın Atiila Kıyat'ı protesto ettirdiniz.</p>
<p class="style1" align="justify">7- İkinci kez kulubümüzü zor günde bırakıp gitme kararı aldığınızda bile hain dediğiniz Sayın Tahir Kıran bizleri arayarak “Bakın mutlaka yürüyüş yapın ve yapılan yürüyüşlere katılın, başkanı istifadan döndürmek lazım. Defalarca başkanla konuştum ikna etmeye çalışıyoruz, siz de kırgınlıkları unutun ve Fenerbahçe için bu yürüyüşlere destek verin” dedi. Biz bu teklifi reddettik. Israrla size destek vermemiz için bizi arayan Tahir Kıran ile bizi özdeşleştirdiğiniz o günlerde en sonunda biz de yürüyüşe dahil olduk. Aranız kötü diye her yerde konuştuğunuz Tahir Kıran ile o günlerde her gün görüşüyordunuz. Sebebi neydi acaba? Ve ne ilginç ki o da sizi istifadan döndürmek için gayret ediyordu.</p>
<p class="style1" align="justify">8- İkinci kez istifa etmenizin gerçek sebebini ise bir çok kişi gibi biz de biliyoruz. Gazeteci yakınlarınız, o dönem sizinle olan idareci arkadaşlarınız, yakın dostlarınız gibi biz de biliyoruz. Sağlık sebebi de bir sebep ama asıl sebep değil. Gerçek sebebini tüm Fenerbahçe camiasına açıklamanızı bekliyoruz.</p>
<p class="style1" align="justify">9- 2004 yılında tarafımıza vermiş olduğunuz 1200 adet Migros kombinesi iptal ettiniz. Çünkü hoşlanmadığınız diğer tribün gruplarına karşı bir şeyler yapmamızı istiyordunuz ancak biz dostlarımızı satmadık, isteklerinizi uygulamadık ve bize karşı savaşınızı başlattınız.</p>
<p class="style1" align="justify">10- Olimpiyat stadında oynanan kupa finalinde 2 kişiyi yanımıza yolladınız ve bir istekte bulundunuz. Biz reddettik. Aynı kişileri tekrar yolladınız ve adeta tehdit ederek isteğinizi yinelediniz. Ama biz kabul etmedik ve yapmadık. Kaybedilen kupadan sonra çıkıp “anama küfredenlerle beraberler” açıklaması yaptınız. Oysa sizin istediğinizi kabul etsek bu açıklamayı yapmayacaktınız. Bu teklifinizin bize iletildiği an kapalı tribünde olaya şahit olan bir çok kongre üyesi ve taraftarda vardı.</p>
<p class="style1" align="justify">11- MTK maçında size yakın  bir grubu bedelsiz  kombineler vererek satada soktunuz ve olaylar meydana getirttiniz, sonra önceden hazırladığınız senaryoyu hayata geçirtip haksız cezalar aldırttınız.</p>
<p class="style1" align="justify">12- 1 oyla başkan seçildiğiniz kongre ile 600 oy farkla başkan seçildiğiniz kongre arasında geçen dönemde neler yaşandı biz biliyoruz. Neler döndü, ne senaryolar hayata geçirildi hepsine şahidiz. Şu an çok iyi dost gözüktüğünüz camiamızdaki büyüklerimizle ikili ilişkilerinizin bozulmaması için susuyoruz. O döneme ilişkin tek bir açıklama bile yapmamış olmanızı hayretle izliyoruz.</p>
<p class="style1" align="justify">Bütün kamuoyu  önünde bu olayların gerçek olduğuna dair ŞEREFİMİZ ve NAMUSUMUZ üzerine yemin  ederiz.</p>
<p class="style1" align="justify">Anadoluda sizle resim çektirmek, sizden imza almak isteyen insanları hor gördünüz, yanınızdan kovdunuz, selam almadınız, selam vermediniz, kibirinizle, kendinizi dev aynasında görmenizle halkı HALKIN TAKIMINDAN soğutmaya çalıştınız. 100.yıl kutlamalarını bile bir ilçeye ve bir caddeye, o caddeyle özdeşleşmiş bir kültüre hitaben yaptınız. Anadoludaki milyonlarca taraftarımızı yok saydınız. Hatta İstanbul'un öbür yakasını bile unuttunuz. Çünkü siz taraftar değil müşteri istiyordunuz ve insanlara bakışınız “kulübe kaç dolar kazandırır” bakışıydı. Oysa Fenerbahçeyi bugünlere o insanların vefa duyguları ve hiçbir paranın satın alamayacağı sevdaları getirmişti. Sizin istediğiniz müşteriler oyuncularımızı, takımımızı yuhalamayı, oyunculara küfretmeyi, ıslıklamayı kendilerine hak olarak görüyor ama siz tribünlerimizi bitirmek için sürdürdüğünüz politikanın en büyük avantajımız olan iç saha avantajımızı yok edip bitirdiğini görmüyorsunuz.</p>
<p class="style1" align="justify">Ranttan bahseden Sayın Aziz Yıldırım’ın şu an rantla hiçbir ilişkisi olmayan GFB’ye karşı yapmış oldukları teklifleri sırayla ve tarihleriyle aşağıya yazıyoruz. Bu bahsedilenlerin hepsi gerçek ve yaşanmıştır.</p>
<p class="style1" align="justify">İşte tarafımızdan  reddedilen teklifler ;</p>
<p class="style1" align="justify">1 – Sayın Bülent İşcen, 7 Ağustos 2008 tarihinde Grubumuzun kurucularını arayarak yanında Sayın Aziz Yıldırım’ın olduğunu ve Maraton Üst Tribünü’nde bizden şikayetçi olanlar olduğunu ve derhal Sayın Ömer Temelli ile sorunların giderilmesi için görüşmemiz gerektiğini aksi taktirde “Aziz Yıldırım sizi Başbakan’a ve İstanbul Valisi’ne şikayet edecek, haberiniz olsun” diyerek tehdit olarak algıladığımız bir konuşma yapmıştır. Teklif 8 Ağustos 2008 tarihinde Sayın Ömer Temelli aracılığıyla grubumuzun kurucusuna, Şükrü Saracoğlu Stadyumu’nda yapılmıştır. Yapılan görüşme esnasında Sayın Ömer Temelli “Kombine kartları ücreti karşılığında iade ediniz ve sizlere karşılık olarak 500 adet bedelsiz bilet” verelim teklifinde bulunmuştur. Teklif sıcağı sıcağına orada reddedilmiştir. Grubumuzun kurucusu, oraya sorunların giderilmesi ve E Blok’un bağıran taraftara ayrılması umuduyla geldiğini ancak hayal kırıklığına uğradığını belirtmiştir. Görüşme anında Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu Müdürü Sayın Ayhan Bak, Sayın Özcan Tuzcuoğlu ve görüşmeye kısmen de olsa telefonla iştirak eden Sayın Bülent İşcen’de yer almıştır. Bu görüşme tamamen Sayın Aziz Yıldırım’ın izni, istekleri ve bilgisi dahilinde olmuştur.</p>
<p class="style1" align="justify">2 – İkinci teklif ilk tekliften birkaç saat sonra yani akşam saatlerinde Sayın Aziz Yıldırım’la sürekli olarak beraber olan Sayın Bülent İşcen tarafından telefonla yine grubumuzun kurucusuna yapılmıştır. Sayın Bülent İşcen 500 adet olan bedelsiz bilet tekliflerini, 1.000 adet bedelsiz bilete çıkardıklarını, kartları bir an önce iade etmemiz gerektiğini aksi taktirde Sayın Aziz Yıldırım’ın bizleri devlet büyüklerine şikayet edeceğini belirtmiştir. Başkanın ilk teklifi reddetmemize inanamadığını ve “bu ….ler naz yapıyor” dediğini aktarmıştır. Başkanın onayı ile bilet sayısını arttırdıkları yeni teklifde grubumuzca “ bir daha bu konular için bizi aramayın” denilerek reddedilmiştir. İlk teklifin olduğu gün yani 8 Ağustos 2008 günü Sayın Aziz Yıldırım başta Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere bazı devlet büyüklerimize asılsız ithamlarla GFB’yi kötü lanse etmiştir. Zaten bu durumuda FBTV de itiraf etmiştir. Valiyle bu konuyu konuştuğunu açıklamıştır. Hakkımızda yasal işlem yapılması için asılsız iftiralarda bulunmuştur. Daha önce yaşadığımız haksız gözaltıların benzeri durumların yaşanması için bir senaryo hayata geçirilmiştir.</p>
<p class="style1" align="justify">Sonraki günlerde  2 kez daha kamuoyunca bilinen yeni teklifler gelmiş ama grubumuz hepsini  reddetmiştir.</p>
<p class="style1" align="justify">12 Eylül 2008 Cuma günü Fenerbahçe Televizyonu’nda yayınlanan Futbol’un Zirvesi adlı programda bütün kamuoyu önünde “ufacık beyinliler”, “rantçılar”, “elebaşı” ve benzeri gibi ithamlarla hakaretlere uğruyoruz. Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanlık Makamı kullanılarak, “ben ne dersem doğrudur ve doğru anlaşılır” mantığıyla yapılan bu açıklamaların nedeni <span style="text-decoration:underline;">Sayın Aziz Yıldırım’ın isteklerini kabul etmememiz ve  kendimizi teklif ettiği biletlere karşı teslim etmeyişimizdir</span>.</p>
<p class="style1" align="justify">Sayın Yıldırım, tekliflerinizi kabul etmediğimiz, artık bizi istediğiniz gibi yönetemediğiniz için yaşadığınız şaşkınlıkla yaptığınız tutarsız açıklamalarınızın ve attığınız iftiralarınızın ardı arkası kesilmiyor.</p>
<p class="style1" align="justify">Bu tekliflerin ve anlattığımız olayların tamamı gerçektir. Bu yaşananlara şahitlik edecek olan tarafsız onlarca kişi vardır. Bütün kamuoyu önünde bu olayların gerçek olduğuna dair ŞEREFİMİZ ve NAMUSUMUZ üzerine yemin ederiz. Aksini iddaa edeceklerinde aynı şekilde bütün kamuoyu önünde yemin etmelerini isteriz.</p>
<p class="style1" align="justify">Sayın Aziz Yıldırım reddetmiş olduğumuz tekliflere karşılık makamını ve kulübün çıkarlarını bir yana bırakarak bizlere resmen kişisel bir savaş açmıştır.</p>
<p class="style1" align="justify">Rantı reddedenlere karşı iftira, hakaret, yalan dolu ithamlar savaşına başlamıştır. Sayın Aziz Yıldırım’ın devlet büyüklerine söylemiş olduğu “Stadımızda mescit var ama onlar mescitte namaz kılmak yerine koridorda kılıyorlar. Tinerci, hapçı, çapulcu ve serseri takımı bunlar” sözlerii çok acıdır. Öncelikle belirtmek isteriz ki Migros ve Maraton Üst tribünlerinde herhangi bir mescit yoktur. Bu yüzden namaz kılmak isteyenler namazlarını koridorlarda kılmaktadırlar.<br />
Tinerci, hapçı, serseri ve çapulcu kişiler miyiz? Yoksa namazı ve dini istismar etmeye çalışan kişiler miyiz? Burada yaşanan çelişki maalesef Sayın Aziz Yıldırım’ın bizlere karşı beslemiş olduğu kin duyguları sonucu kurduğu yanlış cümlelerdir. Bu konu bizleri son derece üzmüştür. Bir başka çelişkide Sayın Aziz Yıldırım’ın her yerde bizi azınlık olarak göstermesi, “bunlar 100-200 kişi” demesi, ancak bu sayının çok fazlası bilet teklif etmesi ayrıca bir çelişkidir. Son olarak bahsettiği ve iftira attığı, hakaret ettiği, aşağıladığı 10 kişiler diye küçümsediği kişiler öyle parmakla sayılacak kişiler değildir. Bizim arkadaşlık bağımızda hepimiz biriz, o itham ettiğiniz kişiler tüm GFB dir. İzmir ve Ankaradaki elebaşları diyerek çamur attığı arkadaşlarımız üniversite mezunu, kariyerli, mesleklerinde son derece başarılı iş adamı kişilerdir.</p>
<p class="style1" align="justify">Taraftar olarak Fenerbahçe iktidarında gözümüz yoktur. Fenerbahçe iktidarına muhalefetimizde yoktur. Aksine o makama saygımız vardır fakat bu makamın başında olan Sayın Aziz Yıldırım, kişisel sorun ve kavgaları sebebiyle başta GFB olmak üzere bazı tribün gruplarımızı camiaya karşı olarak göstermektedir.<br />
Bir sorun var, bir kavga var ama bu FENERBAHÇE  Tribünleriyle, FENERBAHÇE arasında değildir. <span style="text-decoration:underline;">Bu kavga Sayın Aziz Yıldırım ile  Fenerbahçe tribünleri arasındadır.</span> Bu kavgayı başlatanda ne yazık ki Sayın Aziz Yıldırım’dır. Bu kavgayı başlatan o olduğu gibi bitirmesi gerekende o olacaktır. Taraftarına sahip çıkması gereken yerde taraftarını sürekli olarak hedef olarak göstermesi ve dışlaması bulunduğu makama yakışmamaktadır. Bugün beğenmediğimiz camiaların taraftarına nasıl sahip çıktığını hepimiz gördük.</p>
<p class="style1" align="justify">Paramızla Migros'a kombine istedik, çıkarmadınız. Bunun üzerine Maraton’a geçtik ve kombine almak istediğimiz yerden satışları durdurdunuz. Biz bunları yaparken sizden herhangi maddi bir destek beklemedik sadece manevi olarak desteğiniz bizlere yeterdi fakat sizler manevi destek yerine deyimi yerindeyse köstek oldunuz.</p>
<p class="style1" align="justify">Tutturmuşsunuz kombine kartları bizlere başkaları aldı diye. Açıklayın o zaman kim aldı bize kombine kartları. Açıklayabiliyor musunuz? Hayır. Çünkü öyle birisi yok. O kartları kimimiz borçla, kimimiz banka kredisiyle, kimimiz taksitle, kimimiz kendi harçlığıyla, kimimiz de babasının parasıyla aldı. Varsa aksini iddia eden çıksın da ispatlasın. Sürekli olarak “çamur at, izi kalsın” mantığıyla yürütülen bu tutuma bundan önce olduğu gibi bundan sonrada tepkimizi vermeye devam edeceğiz.</p>
<p class="style1" align="justify">“Tek Reis” olmak başında olduğu camiayı birleştirmek, kaynaştırmak ve ayırmamaktan geçer. Bu düzen sağlanırsa şayet başarı kaçınılmazdır, aksine sağlanmaz ve çifte standartlara sebebiyet verilirse başarısızlık kaçınılmazdır. Bunları sizde çok iyi biliyorsunuz fakat kişisel sorunlarınız maalesef camianın başarısının üstüne çıkıyor. Biz bir adım attıkça siz adım atmak yerine yaptırımlar uygulamaya devam ediyorsunuz. Bu kişisel kavganızda camianın başkanlık makamını, yayın organlarını ve devletin birimlerini kullanmanızda ayrıca rahatsızlık verici ve üzücü bir durumdur.</p>
<p class="style1" align="justify">GFB’nin geçmişte çokca hataları olmuştur, bu hatalarından geçte olsa bile ders çıkarmıştır ve bu hatalardan dolayı özür dilemesini bilmiştir. Sürekli olarak kendini yenileyen ve iyileştirmeye çalışan GFB, gönül verdiği renklerin başkanlık makamından daha cana yakın ve babacan tavırlar beklerken “ufacık beyinliler”, “kandırılmış gençler”, “elebaşı”, “çapulcu”, “rantçı”, “serseri”, “dini istismar edenler” ve benzeri gibi asılsız ithamlarla daha da üzülmüş ve soğutulmuştur.</p>
<p class="style1" align="justify">Futbol takımımız bu kadar kötü ve zor bir durumdayken bugün  resmi yayın organımız olan Fenerbahçe Dergisi’nde çıkan “<span class="style2"><strong>Mücadelemiz her ne pahasına olursa olsun sürecek” başlıklı yazınızın içeriği bu sezon ve bundan sonraki sezonlar için bizde hedefin kupalar, şampiyonluklar ve başarılar olduğunu değil de bizler olduğu izlenimini uyandırmıştır. Hal böyleyken yapacağınız en iyi iş önceki satırlarda belirtmiş olduğumuz gibi taraftarı bir sorun olarak görmemek, onlara manevi anlamda destek vermek ve tezahüratlarımızda belirttiğimiz gibi “Bizimle uğraşmayarak, Takımı toparlamanız” olacaktır..</strong></span></p>
<p class="style1" align="justify"><span class="style2"><strong>Son bir uyarı tribündeki taraftarlarımıza: Lütfen dikkatli olunuz, tribünle ve taraftarlıkla ilgisi alakası olmayan grup ve oluşumlar stadımıza tekrar sokulabilir, provakasyon ortamı oluşturulabilir, GFB başta olmak üzere aktif tribün gruplarının mensuplarına cezalar aldırtmak için yeni bir senaryo hayata geçirilebilir. Sayın Aziz Yıldırım benzeri girişimlerde daha önce bulunmuştur. Bursa ve MTK maçlarında kardeşi kardeşe kırdırma politikası uygulanmıştır. Lütfen provakasyonlara alet olmayınız. </strong></span></p>
<table border="0" cellspacing="1" cellpadding="1" width="600">
<tbody>
<tr>
<td width="457" valign="top">
<p class="style1" align="justify"><strong>Saygılarımızla,</strong></p>
<p class="style1" align="justify"><strong>Genç  FENERBAHÇELİLER</strong></p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Level 5'in Hainleri]]></title>
<link>http://heroestr.wordpress.com/?p=1061</link>
<pubDate>Mon, 29 Sep 2008 12:06:30 +0000</pubDate>
<dc:creator>lonelyhero</dc:creator>
<guid>http://heroestr.tr.wordpress.com/2008/09/29/level-5in-hainleri/</guid>
<description><![CDATA[Heroes&#8217;un 3. sezonuna giriş yaptığı şu günlerde karşımıza çıkan şu meşhur &#8220;]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Heroes'un 3. sezonuna giriş yaptığı şu günlerde karşımıza çıkan şu meşhur "Level 5" mahkumlarını yakından tanıyalım.Onların kimlerle nasıl bi yakınlığı olduğunu ve güçlerini öğrenelim. Ne dersiniz? ;)<br />
<em><strong>Lonelyhero</strong> </em>tarafından <a href="http://www.heroestheseries.com/">Heroestheseries</a>'ten çevrilmiştir.<em><br />
</em></p>
<p><a href="http://heroestr.files.wordpress.com/2008/09/baslk.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1151" title="baslk" src="http://heroestr.wordpress.com/files/2008/09/baslk.jpg" alt="" width="510" height="339" /></a></p>
<p style="text-align:center;"><strong>1-</strong>The German/Alman (Ken Laly) <strong>2-</strong>Eric Doyle (David H. Lawrence) <strong>3-</strong>Benjamin “Knox” Washington (Jamie Hector) <strong>4-</strong>Flint (Blake Shields) <strong>5-</strong>Jesse Murphy (Francis Capra) <strong>6-</strong>Stephen Canfield (Andre Reyo)      <strong>7-</strong>Samedi (Demetrius Grosse)</p>
<p style="text-align:center;"><!--more--></p>
<p style="text-align:center;"><em><a href="http://heroestr.files.wordpress.com/2008/09/heroes-season3-villains-2.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1145" title="heroes-season3-villains-2" src="http://heroestr.wordpress.com/files/2008/09/heroes-season3-villains-2.jpg?w=300" alt="" width="419" height="230" /></a></em><br />
<span style="text-decoration:underline;"><strong>Jesse Murphy</strong></span><br />
<strong>Oynayan:</strong> Francis Capra<br />
<strong>Yeteneği:</strong> Sesini kullanarak insanların beyin sarsıntısı geçirmesine neden oluyor.<br />
<strong>Not:</strong>Future Peter, Eric Doyle'dan aldığı güçle günümüzün Peter'ini Jesse'nin içine hapsetti.</p>
<p style="text-align:center;"><a href="http://heroestr.files.wordpress.com/2008/09/jamie-hector-as-benjamin-knox-washington1.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-1147" title="jamie-hector-as-benjamin-knox-washington1" src="http://heroestr.wordpress.com/files/2008/09/jamie-hector-as-benjamin-knox-washington1.jpg?w=300" alt="" width="419" height="230" /></a><span style="text-decoration:underline;"><strong>Benjamin “Knox” Washington</strong></span><br />
<strong>Oynayan:</strong> Jamie Hector<br />
<strong>Yeteneği:</strong> Saldırdığı kişinin korkularını kullanmak<br />
<strong>Not:</strong> Eskiden Gangster lideriydi şimdi de Level 5'dan kaçanların lideri.</p>
<p style="text-align:center;"><a href="http://heroestr.files.wordpress.com/2008/09/ken-lally-as-the-german.jpg"><img class="size-medium wp-image-1148 aligncenter" title="ken-lally-as-the-german" src="http://heroestr.wordpress.com/files/2008/09/ken-lally-as-the-german.jpg?w=300" alt="" width="419" height="230" /></a><strong><span style="text-decoration:underline;">The German/Alman</span></strong><br />
<strong>Oynayan</strong>: Ken Lally<br />
<strong>Yeteneği:</strong> Çeliği hareket ettirebilme<br />
<strong>Not:</strong> Gücü X-Men'deki Magneto'ya benziyor.Bu yüzden kötülerin en kötüsü olarak görülüyor.</p>
<p style="text-align:center;"><a href="http://heroestr.files.wordpress.com/2008/09/eric-doyle.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1149" title="eric-doyle" src="http://heroestr.wordpress.com/files/2008/09/eric-doyle.jpg" alt="" width="299" height="366" /></a><span style="text-decoration:underline;"><strong>Eric Doyle</strong></span><br />
<strong>Oynayan:</strong> David H. Lawrence<br />
<strong>Yeteneği:</strong> insanlara her istediğini yaptırabilme<br />
<strong>Not:</strong>Future Petrelli, Eric Doyle'un gücünü alıyor.</p>
<p style="text-align:center;"><a href="http://heroestr.files.wordpress.com/2008/09/flint.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1150" title="flint" src="http://heroestr.wordpress.com/files/2008/09/flint.jpg" alt="" width="299" height="366" /></a><span style="text-decoration:underline;"><strong>Flint</strong></span><br />
<strong>Oynayan: </strong>Blake Shields<br />
<strong>Yeteneği:</strong> Mavi alevler atabilme<br />
<strong>Not:</strong> Claire'in öz annesi Meredith Gordon ile bir bağı var.Gücü olan ailenin gücü olan çocuğu rolünde.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Invitatie la tangou]]></title>
<link>http://peregrinul.wordpress.com/?p=187</link>
<pubDate>Sat, 27 Sep 2008 11:14:17 +0000</pubDate>
<dc:creator>PELERINUL</dc:creator>
<guid>http://peregrinul.tr.wordpress.com/2008/09/27/invitatie-la-tangou/</guid>
<description><![CDATA[Cer hain! Frunze oarbe gonite din arborii batuti de vant.  Sodom in cadere spiroidala. Fosnet galben]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Cer hain! Frunze oarbe gonite din arborii batuti de vant.  <!--more-->Sodom in cadere spiroidala. Fosnet galben, lugubru!</p>
<p>In cuib de randunica toamna cloceste boala, de frig si umezeala, de iarna...Si-n imbratisare inchisa viata danseaza inca cu moartea,  undeva intr-un ungher al sufletului meu.</p>
<p>Pentru unii din noi, aceasta toamna interioara va fi un pic mai lunga ca de obicei.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Life through a Window!]]></title>
<link>http://alphabetworld.wordpress.com/?p=501</link>
<pubDate>Tue, 23 Sep 2008 10:25:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>scorpria</dc:creator>
<guid>http://alphabetworld.tr.wordpress.com/2008/09/23/life-through-a-window/</guid>
<description><![CDATA[We often talk about perspective, about differences in opinions and views. We talk about how life is ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>We often talk about perspective, about differences in opinions and views. We talk about how life is unfair to fair people sometimes; how luck never favours the unlucky (??!!!); how opportunity knocked, but the butler was on leave; how 'good' things seldom seem to happen to good people; how life sometimes...ok ok...stuff like that.</p>
<p>Here's a story that'll tell you how <strong>your</strong> perspective and attitude is what matters in life -- and how those are the things that open <em>life's windows</em> for you into the wide, wide world!</p>
<p><em><strong>Life through a Window...</strong></em></p>
<p>I've written humourous posts, I've written sad posts, I've written hate posts, I've written despair posts, I've written book-review posts, I've written nostalgic posts, I've written funny love posts (if a tag can be considered :D ) and I've written some other kind of posts too. I've even written a poem (4th grader's though, it is) but I've never written a story! So, here's one!</p>
<p><em>(<a href="http://laghukatha0shortstories.wordpress.com" target="_blank">Sakhi</a>, watch out. I might just be a better story-teller than you! ;) :P )</em></p>
<p><em><strong>Life through a Window!</strong></em></p>
<p>Not so long ago (around 4-5 months back), there lived a frog named <strong>Yey!</strong>. He lived by a patch of grass on a road's dead end...and in his 'neighbourhood' there were a couple of trees, a pile of stones, a pile of bits and pieces of clothes (probably waste from the tailor's place), screaming people who lived in big houses, 4 dogs and a corner which was always occupied by dog-shit :D . The four dogs tried to annoy, irritate and humiliate <strong>Yey!</strong> all the time -- whenever they spotted him, they'd chase him, scratch him, paw him...but never killed him! <strong>Yey!</strong> never complained. "How ironic", thought <strong>Yey!</strong>, "I never feel like my name. Never!"</p>
<p><strong>Yey!</strong> had, for some reason, imagined that this was <strong><em>the</em></strong> best place to be! He used to hop around town, searching for bugs and flies and any sort of food -- but irrespective of the state of his tummy, by 7.00 he'd always rush back 'home'. Because, every night, between 8.00 and 11.00 p.m., a girl would come out on to her balcony and stay there, chatting on the phone to God-knows-who (some wanna-be frog?).</p>
<p><strong>Yey!</strong> used to hop around her, wondering when she'd come to her senses and kiss him (yeah...too many fairy tales, I know!) In fact, she and her on-the-phone friend had named him '<strong>Yey!</strong>' -- surely, she wanted him to be happy and feel 'yey' all the time, he thought. <strong>Yey!</strong> yearned to get her love and attention. That never happened, and soon after that, the girl moved out of town too.</p>
<p><strong>Yey!</strong> was heartbroken. He began to notice the kind of life he was having...dogs and dog-shit and screamer-at-dogs neighbour and piles of clothes and stones and dust and...and no water! Not even during the rains would a puddle form, where <strong>Yey! </strong>could swim around in joy! And what was worse, he did not even get the girl who'd given him a name, an identity! <strong>Yey!</strong> realised he was missing 'life' big time. <strong>Yey!</strong> decided that it was high-time he took some steps. He did.</p>
<p>The steps led him to an electronics shop. He bought a laptop. He decided:</p>
<blockquote><p><strong><em>I'll make friends...</em><br />
<em>I'll find a job..</em><br />
<em>I'll socialise...<br />
I'll even blog!</em></strong></p></blockquote>
<p>And, my friends, he installed <strong>Windows XP</strong>! And got a <em><strong>Life through a Window! </strong></em>:D  :D</p>
<div><span style="color:#000000;">*</span></div>
<p><span style="color:#000000;">*</span><img class="alignleft size-medium wp-image-511" title="froggy-family1" src="http://alphabetworld.wordpress.com/files/2008/09/froggy-family1.jpg?w=300" alt="" width="300" height="177" /></p>
<p><em>P.S.: Today, <strong>Yey!</strong> is a successful frog. He is happily married to Eeeks, one of the most beautiful females frogkind has ever seen; has 3 kids -- Nge, Hain and Wow; works towards eradication of mosquito-borne diseases; blogs at frogspot.com; and has 871 friends in Orkut. <strong>Yey!</strong> does not believe in fairy tales anymore. His laptop is named 'Mac-mac'. :)</em></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Vahdettin Hain Mi?]]></title>
<link>http://omercoban.wordpress.com/?p=44</link>
<pubDate>Fri, 12 Sep 2008 22:18:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>Ömer</dc:creator>
<guid>http://omercoban.tr.wordpress.com/2008/09/13/vahdettin-hain-mi/</guid>
<description><![CDATA[Yıllarca &#8220;hain&#8221; olarak lanse edilen Osmanlı Devleti`nin son padişahı Sultan Vahdetti]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-full wp-image-45" title="vahdettin" src="http://omercoban.wordpress.com/files/2008/09/vahdettin.jpg" alt="" width="340" height="286" />Yıllarca "hain" olarak lanse edilen Osmanlı Devleti`nin son padişahı Sultan Vahdettin,Bülent Ecevit tarafından iade-i itibar yapılmıştı. Eski bir başbakan olma sıfatınıda taşıyan Bülent Ecevit`in demeci aslında bu açıtanda son derece dikkate değer.</p>
<p>Vahdettin`in hain damgasını yemesinin en önemli nedenlerinden biriside Osmanlı Hükümdarı olarak ingilizlere sığınması ve "kaçması". Halbu ki Mustafa Armağan`ın tesbitinde de görüldüğü gibi saltanat kaldırıldıktan sonra İngilizlere sığınıyor. Yani Osmanlı Devleti hükümdarı olarak değil düz bir vatandaş olarak sığınıyor. Ayrıca belirtildiğine göre atılan imzada da "osmanlı hükümdarı" gibi bir imare yok. Bu şuna işaret ediyor. "Ankara hükümeti saltanatı kaldırdı. Artık ben hükümdar değilim ve bunu da kabul ediyorum. Ankara hükümetini onaylıyorum" demektir. Zaten Vahdettin ile Mustafa Kemal Atatürk arasındaki yakın ilişki tarihçilerin ortak görüşü.<br />
BİR HATIRA</p>
<p>Araştırmacı-Yazar Vehbi Vakkasoğlu, TİMAŞ Yayınlarından 1990 yılında neşredilen "Son Bozgun" adlı araştırmasının birinci cildinde, Mareşal Fevzi Çakmak`ın ağzından Vahdettin`in Mustafa Kemal Paşa`yı Anadolu`ya milli mücadeleyi başlatması için gönderdiğini yazar. Hatta Mareşal`in bu olayı uzun yıllar sır gibi sakladığını söyler. Kitapta yer aldığına göre Çakmak Paşa, eşi Fitnat Hanım`a ´Fitnat. Öyle birşey biliyorum ki ortaya çıkıp söylememe bugüne kadarki tutumumuz ve davranışlarımız müsait değil. Mecburum, bu sırrı kendimle beraber mezara götürmeğe." Fevzi Paşa`nın Fitnat Hanım`a anlattıkları şöyle yer alır sözkonusu kitapta: "Mütareke senesinde, bir Cuma selamlığından sonra Sultan Vahdettin beni huzuruna kabul etti.<br />
"Paşa, dedi. Durumu görüyorsunuz. Bu işler anca Anadolu`da teşkilatlanarak kurtarılabilir. Bana Anadolu`da teşkilat kuracak, memleketi şu karanlık durumdan kurtarabilecek Paşaların bir listesini yapıp getirin."<br />
Ertesi Cuma, yine selamlıktan sonra huzuruna girip hazırladığım listeyi verdim. Dikkatle okuduktan sonra, bir müddet sustu. Sonra yarı kapalı gözleriyle ağır ağır, tane tane konuşmaya başladı:<br />
"Paşa, Mustafa Kemal Paşa hırsız mıdır?" "Haşa Padişahım." "Bir namussuzluğu, ahlaksızlığı var mıdır?" "Haşa Padişahım." "Beceriksiz ve kabiliyetsiz midir?" "Hayır efendim. O hepimizden bilgili, kabiliyetli ve dinamiktir." "O halde bu listeye niçin onun adını yazmadınız?.."<br />
Hiç düşünmeden cevap verdim:<br />
"Padişahım, Mustafa Kemal Paşa yenilik, bilhassa öteden beri Cumhuriyet taraftarıdır."<br />
Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı... Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli İtilaf devletleri (İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan) gemilerini göstererek:<br />
"Paşa, Paşa... Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor. Bu memleket kurtulsun da isterse Cumhuriyet olsun... Kendine selamla birlikte tebliğ ediniz, haftaya Cuma günü Mustafa Kemal Paşa`yı göreceğim<br />
MUSTAFA ARMAGAN HAİN TARTIŞMALARINI YAZDI</p>
<p>Mütarekenin koyu karanlığında İstanbul’dan bir ümit ışığı göremeyince yüzünü Anadolu’ya çeviren ve bunun için planlar yapan birçok vatansever gibi Vahdettin’in hem İngilizleri idare eden, hem de aynı zamanda bir Anadolu mücadelesinin başlatılmasını temine çalışan bir politika izlediğini görmezden gelemeyiz. Ayrıca O Sevr’i kesinlikle imzalamamıştır. Bu mudur ihanet?<br />
Bugünlerde misafirlerinin üzerine serin gölgelerini salan asır-dîde ağaçlarıyla Yıldız Parkı’nın içerisinde Malta Köşkü’nün küçük bir odasındayız. 16 Kasım 1922 tarihinde bu şirin köşk, ömrünün en kâbus dolu gecelerinden birini yaşamaktadır. Osmanlı Padişahı Mehmed Vahdettin (doğrusu “Vâhidüddin”) o gün İngilizlerin İşgal Orduları Başkomutanı General Harrington’a bir mektup yazarak İstanbul’da hayatını tehlikede gördüğü için sığınma talebinde bulunmuş, “Bir an evvel İstanbul’dan mahal-i âhare” (bir başka yere) naklini istemiştir. İmza yerinde “Padişah” değil, yalnızca “Halife-i Müslimîn Mehmed Vahdettin” yazısı okunmaktadır. Çünkü 15 gün önce saltanat Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kaldırılmış ve Osmanoğulları üzerinde yalnızca Hilafet makamı bırakılmış, bu da TBMM’nin meşru hakkı sayılarak “Türkiye Devleti makam-ı Hilafetin istinadgâhıdır” hükmünü içeren önergenin 6. maddesiyle kanunlaşmıştır. 101 pare top atışıyla kutlanmıştı bu önemli olay. İlginç bir tevafuk eseri olarak o akşam Mevlid kandilidir ve bu rastlaşma uğur telakki edilip o akşam ile ertesi gün resmi bayram ilan edilmiştir. (Yani Saltanatın kaldırılması bayramı bile dinî bir vesileyle kutlanmıştır!)<br />
623 yıllık, okumakla bitmeyecek büyük bir destanı arkasında bırakan Vahdettin, Malta Köşkü’nün bu ıssız odasında uykusuz bir gece geçirmeye hazırlanmaktadır. Atalarını düşünür, Fatih’i, Yavuz’u, Kanuni’yi; bir de bugünü… Ağabeyi Sultan II. Abdülhamid’in imparatorluğun sınırlarını tutan kudretli elini hatırlar, özler, öper. Bir Osmanlı padişahının bu acınası duruma düşmesinin, düşmanı olan İngilizlere iltica talebinde bulunmasının ağırlığını dakika dakika bir zehir gibi içer. Elinin altındaki Hazineden tek kuruş almadığı gibi, henüz 4 aylıkken kaybettiği babası Abdülmecid’den kalma elmaslı sorguç ve som altından bir çekmeceyi makbuz karşılığında Hazine-i Hassa müdürüne teslim eder. Yanına, Sultanlık tahsisatı olan 50 bin liradan başka bir para almadan ertesi sabah İngilizlerin gönderdiği otomobillerle Malta Köşkü’nden Dolmabahçe Sarayı’na geçer, oradan da İngiliz donanmasına ait bir istimbotla Malaya zırhlısına. Malta adasında göreceğiz onu. Sonra Mekke, San Remo ve son durağı olan Şam’da…</p>
<p>1926’da San Remo’da sefalet içinde vefat ettiğinde Gazi Mustafa Kemal Adana’dadır. Roma Büyükelçiliği bir telgrafla ölüm haberini ulaştırır kendisine. Murat Bardakçı’nın Şahbaba’sına göre Gazi, “İsteseydi” demiştir, “Topkapı Sarayı’nın bütün cevahirini götürüp öyle bir ordu kurup dönerdi ki… Ama yapmadı.” Tarihteki en köklü devlet tecrübelerinin birinin içinden gelen Vahdettin, bulunduğu mevkinin gerektirdiği sorumluluğu daima müdrikti. Hiçbir zaman bir karşı ihtilal düşünmedi, bu tekliflerle kendisine gelenleri hep geri çevirdi, hatta Mekke’deyken Hilafeti devralmak isteyen Şerif Hüseyin’in kendisini siyasetine alet edeceğini fark eder etmez, İtalya’ya dönmüş ve muhtemelen kalsaydı sahip olabileceği bazı maddî ödülleri elinin tersiyle geri çevirmeyi bilmişti. Osmanlı’ydı ve Osmanlı olmanın ağırlığını, o en güç dönemlerinde bile asla unutmamıştı. İngilizlere sığındığı halde onların elinde oyuncak olmaması bile yeter bunu ispat için.</p>
<p>Kaçışın siyasî zemini üstüne...</p>
<p>Vahdettin hakkında en çok sorulan soru, ister istemez neden vatanını bırakıp düşmanların eline kaçtığı üzerinde odaklanmaktadır. Gerçekten de cevaplanması çok zor bir sorudur bu. Hele Osmanlılık şuurundan bahsediyorsak…</p>
<p>Her şeyden önce o karanlık günlerin koordinatlarını zihnimizde iyi tespit etmemiz gerek. Birincisi, yukarıda belirttiğimiz gibi, Saltanat 1 Kasım’da TBMM tarafından kaldırılmış ve Vahdettin’in üzerinde yalnız Halifelik makamı kalmıştır; yani ‘kaçarken’ padişah olarak kaçmamıştır! İkincisi, 5 Kasım akşamı İsmet Paşa ve heyeti trenle Lozan’a hareket etmiştir. Dahası, İngiltere, Fransa ve İtalya barış görüşmelerine Osmanlı hükümetinin de katılmasını istemektedirler. Hatta bu isteklerini Sadrazam Tevfik Paşa’ya da bildirmişlerdir. Ancak Tevfik Paşa, Ankara hükümetine de haber vermiş, görüşmelere beraber katılınmasını teklif etmiştir. Ortam gerginleşmiş, savaşı kazanan Ankara hükümeti, İstanbul’un bu işe ortak edilmesini hazmedememiştir. TBMM “kızgın ve asabî”dir Rauf Orbay’ın deyişiyle. Her şeye rağmen, artık yalnız Halife de olsa Vahdettin’in tarafını tutanlar ile muzaffer Ankara hükümeti yanlıları arasındaki uçurum gitgide büyümektedir. İşte 16 Kasım’da Vahdettin’in aldığı üzücü kararın arkasındaki siyasî zemin budur. Vahdettin’in yurdu terk ettiği haberi Meclis’e işte bu kızgın ortamda bir bomba gibi düşmüştür.</p>
<p>Bu durumda sormak gerekmez mi: Vahdettin ‘Ben bu işte yokum’ diyerek çekip gitmekle Ankara’nın işini kolaylaştırmamış mıdır? Eğer kalsaydı, muhtemelen Lozan’da işler daha da karışmayacak ve zaten bocalayan diplomasimizin elleri daha fazla bağlanmayacak mıydı? Nitekim hemen ertesi günü (18 Kasım 1922) Abdülmecid, TBMM tarafından halife seçilmemiş midir? Konyalı Mehmed Vehbi Efendi tarafından ‘hal’ (hilafetten indirme) fetvası verilen Vahdettin’in gitmesi, muhakkak ki Ankara’nın işini kolaylaştırmıştır. Bu çabasının takdir edilmeyişine tepki gösterdiği bir konuşmasında sonraları şu anlamlı cümleleri söylemiştir: “Facialara ve olaylara kalkan olamadı isem de, paratoner vazifesi gördüm. Bütün musibetleri üzerime çektim, kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım.”</p>
<p>Vahdettin hain değildir; çünkü...</p>
<p>Bu iddiayı birkaç başlık halinde cevaplandıralım:</p>
<p>Vahdettin, Sevr’i kesinlikle imzalamamıştır. Bu mudur ihanet?</p>
<p>Mütarekenin koyu karanlığında İstanbul’dan bir ümit ışığı göremeyince yüzünü Anadolu’ya çeviren ve bunun için planlar yapan birçok vatansever gibi Vahdettin’in hem İngilizleri idare eden, hem de aynı zamanda bir Anadolu mücadelesinin başlatılmasını temine çalışan bir politika izlediğini görmezden gelemeyiz.</p>
<p>İşte bir tanıklık: Rauf Orbay anlatıyor:</p>
<p>“Bu arada Mustafa Kemal, Padişah tarafından sık fasılalarla ve hemen hemen her Cuma selamlığından sonra kabul ediliyor, kararlarımız istikametinde telkinlere devam ediyordu. Vahdettin’in kumandanlar arasında, veliahdlığı günlerinde beraberinde yaptığı Almanya seyahatinin müsbet intibaları sebebiyle de en yakından tanıdığı ve şahsına itimad ettiği Mustafa Kemal’di.”</p>
<p>Rauf Orbay’ın bahsettiği Cuma selamlıkları, 16 Mayıs’a kadar devam etmiş, 15 Mayıs’ta Vahdettin’le görüşen Mustafa Kemal, ertesi gün de Cumadan sonra yeniden padişah tarafından kabul edilmiş ve görüşme sonrasında da vedalaşmışlardı. Ertesi sabah bakanlarla da vedalaşan Mustafa Kemal’i İçişleri Bakanı Mehmed Ali Bey uğurlamış ve kendisine örtülü ödenekten 1000 altını, makbuz karşılığında teslim etmişti. Yani Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’dan Bandırma vapuruyla kaçarak gittiği kesinlikle doğru değildir. Olamazdı da zaten. Nitekim Boğaz’daki İngiliz gemileri arasından geçmesi, ancak Harbiye Nazırı’nın mührü ve hemen aynı gün Vahdettin’in imzasıyla, dahası 5 Mayıs’ta resmi gazetede yayımlanmasıyla, yani resmî izinler dahilinde mümkün olabilmiş, İngiliz yetkililerin izni alınmıştı. Bu mudur ihanet?</p>
<p>1919 başlarında İstanbul tam bir işsiz Osmanlı generalleri temerküz kampı gibidir. Bu kadar tecrübeli ve yetenekli paşanın İstanbul’da toplanmış olması, her an imha edilmeleri tehlikesini beraberinde getirmektedir. Bu yüzden İstanbul’da bulunarak mücadele etmelerindense Anadolu’ya geçerek görünüşte pasif gibi de olsa bir göreve atanmaları yeğdir. Nitekim Kâzım Karabekir 19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıkmış, Ali Fuad Paşa Konya’ya gitmiş ve Milli Mücadele’nin ilk ışıklarını yakmışlardır. Ancak başsız kalan bu hareketi derleyip toparlayacak, aynı zamanda siyasî ve örgütçü yetenekleri de olan tartışılmaz bir isim aranmaktadır. Mustafa Kemal Paşa’nın ismi böyle bir ortamda ortaya çıkmış, kendisine sunulan listede bir zamanlar yaveri olan Mustafa Kemal’in ismini gören Vahdettin kararını vermiş ve 9. Ordu Müfettişi göreviyle ve İngilizlerin gözünü boyamak için asayişi sağlamak bahanesiyle gönderildiğine dair işlemler için gereken girişimlerde bulunmuştur. Sonuçta Kızkulesi’nde demirlemiş bekleyen Bandırma vapuruyla Mustafa Kemal ve emrindeki 18 subay Samsun’a hareket edebilmişlerdir. (Miralay Refet Bele Paşa’nın ismi İngilizlere nedense bildirilmemiştir ama Samsun’a ayak basanların arasında o da vardır.) Bu mudur hainlik?</p>
<p>Vahdettin’in, Başkâtibi Ali Fuat Türkgeldi’ye söylediği şu sözlerle noktalayalım: “Ben milletin ateşli külü üzerine oturdum; taht-ı saltanatın kuş tüyünden minderleri üzerine oturup gömülmedim! Bunlardan kimseye bahsedilemiyor, millete de malumat verilemiyor. Elbette bir gün tarih bu hakayıkı (hakikatleri) yazar.”</p>
<p>Sayın Bülent Ecevit’in dünkü “Zaman”daki açıklaması, hakikatlerin dilinin çözülmeye başladığını gösteriyor.</p>
<p><a href="http://www.netpano.com/newsdetail.asp?NewsID=326">Kaynak</a></p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-53" title="ilber" src="http://omercoban.wordpress.com/files/2008/09/ilber.jpeg" alt="" width="118" height="104" /></p>
<p>“VATAN HAİNİ NİTELEMESİ YANLIŞ”</p>
<p>Prof. Dr. İlber Ortaylı, daha önce yaptığı açıklamada Sultan Vahdettin'in hain olarak nitelendirilmesinin yanlış olacağını belirtmişti. Ortaylı, "Son padişah İstanbul'a dahi hükmedemez ve Osmanlı mülkünün yediği darbede de kimse onun fikrini sormamıştır. Anadolu savaşının önderlerinin idam fetvasına göz yummak dışında da önemli bir hatası olduğunu söyleyemiyoruz. Yine Kuva-i Milliye'ye karşı örgütlenen birlikler, ondan çok Damat Ferit hükümetinin İngilizlerle işbirliğinin eseridir. Hanedan damadı olan bu ahmak politikacıya kısa sürelerle de olsa görev vermek, padişahın diğer önemli hatasıdır" demişti.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Atatürk öldürüldü!]]></title>
<link>http://hasat.wordpress.com/?p=43</link>
<pubDate>Wed, 25 Jun 2008 12:10:43 +0000</pubDate>
<dc:creator>Osman Genc</dc:creator>
<guid>http://hasat.tr.wordpress.com/2008/06/25/osman-genc-ataturk-olduruldu/</guid>
<description><![CDATA[Bastan sunu söyleyim: Atatürk&#8216;ün fiziki ölümüyle alakali bir yazi degil bu. Daha ziyade ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://hasat.wordpress.com/files/2008/07/osman_gozlemliyorum.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-56" src="http://hasat.wordpress.com/files/2008/07/osman_gozlemliyorum.jpg" alt="" width="86" height="94" /></a>Bastan sunu söyleyim: <strong>Atatürk</strong>'ün fiziki ölümüyle alakali bir yazi degil bu. Daha ziyade Atatürk'ün manevi olarak nasil öldügüyle ilgilidir. Kendinin ölüm nedeni herkes tarafindan bilindigi gibi sirozdur (karaciger fonksiyonlarinin kayibiyla sonuclanan hastalik). Sirozun Türkiye'de en sık nedenlerinden ikisi hepatit B virüsü ve asiri alkol kullanimidir. Bunun üzerine bircok tartisma olmustur ve oluyordur ama bizi su an ilgilendirmiyor. <strong>Mustafa Kemal'i kim, neden, nasil öldürdü?</strong> Bu sorularin yaniti daha da önemli.<!--more--><br />
"Kim?" sorusunu yanitlamak cok basit. Kendi arkadaslari diye gecinen yaltakci-yalakalar Atatürkün ölümünden hemen ertesi gün mirasinin üzerine cullandi. 11 Kasimda toplanan mecliste 348 milletvekilinin oy birligi ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci cumhurbaskanlıgına Ismet Inönü secildi. "Milli sef"in secilmesiyle Atatürkün vizyonuna ve o büyük planlarina <strong>en büyük hainlik basladi</strong>. Sadece diktatör rejimlerde görünen olaylar patlak vermeye basladi. "Milli sef" <strong>halktan kopuk, halka karsi</strong> politikalarini tedavüle sokmaya basladi. O mantalite ve ideolojiden hala uzaklasamadi CHP. Peki bunlar niye öldürdüler Atatürk'ü? Bence cekememezlikten, koltuk sevdasindan, para askindan, güc kuvvet sarhoslugundan. <strong>Görünürde Atatürk halk'la, halk'ta onunla birdi</strong>. Ismet inönü'yle ve yandaslariyla degil.</p>
<p>Atatürkün istekleri ve sözleri ortada. Ama ondan sonraki gelenlerin yaptiklarida ortada. Önce üc tane sözüne bakalim Atatürkün:</p>
<ul>
<li>Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.</li>
<li>Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.</li>
<li>Türk cocugu ecdadını tanıdıkca daha büyük isler yapmak icin kendinde kuvvet bulacaktır.</li>
</ul>
<p>Simdide CHP'lilerin Mustafa Kemal'in bu sözlerini nasil anladigina bakalim:</p>
<ul>
<li>Türkiye'de CHP'nin aydin yaratiklarindan haric fikir sahibi bir kimse olamaz. Olsa bile cezalandirilir. Milletin beyni o kadarisina yetmez. Onlar birer koyun. Biz cobanligini yapmamiz gerekiyor. <strong>Bizden daha iyi düsüncelere sahip birileri varmi dünyada?</strong></li>
<li>Ne milleti yahu!....Egemenlik kayitsiz sartsiz bizdedir. Millet kim ki. Zavallimahlukatlar. <strong>Secime falan gerek yok, biz kendi aramizda belirleriz kimin ülkeyi yönetecegini.</strong></li>
<li>Türkler tarihte 1923'ten sonra ortaya cikmistir. Ondan öncekiler Türk degil, onlar Arap irkindan gelen gerici irticaci gerizekalilar. <strong>Onlar bizim gibi medeni olamaz.</strong></li>
</ul>
<p>Su an Türkiye'nin her tarafinda Atatürk heykelleri ve resimleri mevcut. Herhangi bir köy kahvesine de gitseniz, Ankarada bir cagdas modern alis veris merkezine de gitseniz Atatürk'ü görürsünüz. Okullarda, üniversitelerde, yollarda, binalarda, arabalarda, kitaplarda, gazetelerde, televizyonlarda... Her tarafta ya bir resmi ya da söyledigi bir sözü bulunmaktadir. <strong>Türkiye'de, hayatin her tarafinda Atatürk'le karsilasiyoruz/ karsilastiriliyoruz.</strong> Böyle bir durum sadece komünist ülkelerde mevcuttur (Rusyada Stalin döneminde, Cin'de Mao döneminde). Amac belli. Insanlara Atatürkü sevdirmek. Ama insanlar bilemedigi, göremedigi, tartisamadigi, elestiremedigi, korktugu birseyi sevmez. Atatürk sevgisinin yayilmasi ne yazik ki bir ilkel dayatmadan öte gitmiyor.</p>
<p>Söyle bir düsünelim, Atatürk'ün hicbir insani yönü yayinlanmiyor, niye? Uzaydan gelmis gibi anlatiliyor: O herseyi bilir. O herseyi görür. Ondan baska fikir adami cikmaz. Ondan yakisiklisi yok. Ondan daha iyi bir insan yok. Hatta o insan üstü birsey....hasa....<br />
<strong>Atatürk'ün insani tarafini anlatsalar, Türk milleti daha cok secevek onu. </strong>Egrisyle dogrusuyla!<strong> </strong>Uyudugunu, bazen yoruldugunu, yiyip ictigini, herzaman takim elbise degil aksamlari pijama da giydigini, öksürüp hapsirdigini, yanildigini, yenildigini anlatsalar...Annesi Zübeyde hanim kocasi Ali Riza beyin ölümünden sonra onun Amiri Ragip beyle evlendigini, bundan dolayi Atatürk annesine küsüp evden kactigini, hastaliktan dolayi bir ablasıyla iki agabeyi, bir de kücük kız kardesinin öldügünü gizlemeye anlatsalar. Niye anlatmazlar? Cünkü Atatürk o zaman <strong>insanlasir ve tüm yalan dolan hikayeler ortaya cikar da ondan.</strong></p>
<p>Atatürk uyumaz, yemez icmez, devamli calisirdi, hatta günde 72 saat! Bize böyle anlattilar. Her zaman Atatürk'ü kalkan olarak kullanip milletin önünü kestiler/kesiyorlar. Kah "Atatürk'e hakaret ediyorlar", kah "ilkelerine hainlik ediyorlar", kah "Atatürk resmini masanin altina koyuyorlar" diye basiyor yaygari ve böylece ortami geriyorlar....Cocugun biri cikipta "Aslan Atatürk" dese "Atatürk'ü hayvan yerine koyuyorlar!" diye basacaklar agiti.... Hadin lan ordan! Su an kendi yasiyor olsaydi, basta CHP'yi kapatip yöneticilerini kovardi ülkeden.</p>
<p>Niye böyle yapardi? Türkiye biraz ilerlemeye baslarken, millet biraz uyanirken <strong>"Halkin Basbakani"</strong>'ni astilar, birazcik modernlesirken, teknolojiyle tanisirken Cumhurbaskani'ni öldürdüler (hala Özal'in dogal olarak öldügünü anlatiyorlar), parti kapattilar, ceza verdiler, camur attilar, hain ilan ettiler, kardesleri birbirine kirdirdilar.... ve hala da devam ediyorlar.</p>
<p>Tek farkla...<strong>önceden millet dinliyordu, inaniyordu.... ama artik bu millet yutmaz!</strong></p>
<p>Önünüzü bu millet kesiyor ve sizi iyice silecek. Bu millet Deniz Baykal'lari, Önder Sav'lari, Abdurrahman Yalcinkaya'lari, Ahmet Necdet Sezer'leri dinlemiyor. Kendi düsünüyor ve gercekleri görüyor. Gördüklerini sandikta anlatiyor. <strong>Yahu isteyen sever Atatürk'ü, istemeyen sevmez! </strong>Bu kadar basit. Millet'in kendi arzusuna birakin.</p>
<p>Ne anlatmisti bir sevgili abim bana. Bir Türk genci bir seminerde Süleyman Demirel'e bisey sormak amaciyla söz hakki alir ve söyle der: "Yahu, dedem seni dinledi, babam seni dinledi, ben seni dinlemiyorum, <strong>birak artik yakamizi!</strong>" Anlayanlar anladi.</p>
<p>Selam ve dua ile...</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Vatan hainlerine son uyarı! (15.05.2007 Tarihinde yayınladığım ancak hiçbir basın kuruluşunun yayınlamaya cesaret edemediği yazım.) ]]></title>
<link>http://erdoganmert.wordpress.com/?p=7</link>
<pubDate>Fri, 20 Jun 2008 18:34:15 +0000</pubDate>
<dc:creator>erdoganmert</dc:creator>
<guid>http://erdoganmert.tr.wordpress.com/2008/06/20/vatan-hainlerine-son-uyari-15052007-tarihinde-yayinladigim-ancak-hicbir-basin-kurulusunun-yayinlamaya-cesaret-edemedigi-yazim/</guid>
<description><![CDATA[KIRMIZI ALARM
SON UYARI
Vatana ihanet Kurtuluş Savaşımızı kaçınılmaz hale getiren zamanlarda]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>KIRMIZI ALARM<br />
SON UYARI</p>
<p>Vatana ihanet Kurtuluş Savaşımızı kaçınılmaz hale getiren zamanlarda bile bu derece yoğun değildi. O zamanlar vatanı satmak için uğraşanlarda bile bir utanma vardı, el altından yapmaya uğraşırlardı. Şimdiyse bu bir maharet gibi üstelik gevrek gevrek sırıtarak yapılıyor. Satmanın bile bir mantığı vardır, size ait olanı verir karşılığında karşı tarafa ait olan bir şeyi alırsınız. Bugün vatanı satanlar, alıcılara gereken kaynağı bile bizim cebimizden çalarak veriyorlar, bizim paramızla bizim Vatanımızı almalarına hizmet ediliyor. Tarihimizin en karanlık dönemlerini masum kılan bir aymazlık yaşıyoruz.<br />
Ekonomide düzelme diye yutturulan durum aslında yabancıların yatırım kılıfıyla üç kuruş para getirmeleri, peşkeş çekilen korkunç faizlerle vatandaşımızın alın terini sömürüp varlıklarını katlamaları içindir. Çok daha vahim olmak üzere, yine bizden aldıklarıyla, ellerini ceplerine sokmadan yakında peş peşe satışa çıkarılacak can damarlarımızı satın alacaklardır. Hiç kaypaklık etmeden, bizim emeğimizi sömürmeden direk devredilse bile daha namuslu bir şey yapılmış olurdu. Arap-İsrail savaşı sırasında vurmak için gittiği İsrail askerlerine tankını satan, aldığı parayı sayarak geri dönerken sırtından sattığı tanktan çıkan mermiyle vurulan, az önce aldığı para sattığı düşman tarafından geri alınan, komik gibi görünen ama aslında hazin, arap askeri durumundan farklı değil içinde bulunduğumuz durum.<br />
Kadınların başını kapatma çabalarına yarım yamalak, belli belirsiz itiraz ediyormuş gibi yapan herkes çok daha vahim birşeyi, yapanların tam da istediği gibi atladılar. Kadınların başından daha vahimi milletin gözlerinin, kulaklarının, yüreklerinin örtülmesidir! Suç ortağı medya çalışmakta olan beyinleri de uyuşturmakta, ağlanacak halimize güldürmektedir. Tarih tekerrür etmekte, Osmanlı’nın can çekişme dönemlerini hatırlatmaktadır. Ben de bunu yapanlara Kurtuluş Savaşımızda vatan hainlerine ne olduğunu hatırlatırım! Ulu önderimizin çok güvendiği gençlik, maalesef nasıl kazanıldığını önemsemediği parayla aldığı kotun poposuna iyi oturup oturmadığından başka bir şeyle ilgilenmemektedir. Kızlarımız erkekleri baştan çıkarma parmağında oynatma, çok erkeğin koynuna girmiş olmakla yarışır, gencecik yaşında nereden geldiğini önemsemediği parayla estetik ameliyat olmak için sıraya girmiş durumdadır. Fakir ana babalar geçim derdi canavarının pençesinde çırpınır durumdalar.</p>
<p>Bütün temel değerlerimiz televizyonlar vasıtasıyla sulandırılıp alaya alınmaktadır. Vatan hainleri adına son kalan “vatan aşkı, namus, hak, adalet” duygu kırıntılarını insanların yüreklerinden silmek için duraksız çaba içindedirler. Din kisvesi altında inanç sömürenler sonunda sadece paraya secde eder bir toplum yaratmaktaki hedeflerine neredeyse varmışlardır. İmanı, namusu, vicdanı, ahlakı olmayan bir toplum olmamıza, sonuçta her şeyimizle köleliğe hazır hale gelmemize az kaldı, çok az kaldı!<br />
Bir zamanlar, bir savaş çıksa da vatan savunmasına mecbur kalsak, sokaklar boşalır bir tane erkek kalmaz hepsi gönüllü asker olur, hatta kadınlarımız onlardan aşağı kalmaz diye düşünüp rahat uyurduk. Hiçbir zaman emellerinden vazgeçmeyen düşmanlarımız da bunu bilir ve bizden çekinir, uzak dururlardı. Ama şu güne bakın ki, bir savaş çıksa herkes kendisini kurtarmaya bakar, gönüllülük bir yana, orduya ihanet emelleriyle sızmış silah altındakiler bile kaçacak delik arar haldedir.<br />
Bütün bunların sonucu olarak ben, Ata’mın öldüğünü sanıp rahata erdiklerini, istedikleri her şeyi yapmaya devam edebileceklerini sanan tüm vatan hainlerini son defa uyarıyorum. Tek başıma, benim gibi düşünen ve hisseden tek bir kişi daha yokmuş gibi kabul ederek, vatanım uğruna can alıp can vermeye her an hazır olduğumu açıkça beyan ediyorum! Ata’mın emri, onun ağzından çıktığı günkü tazeliği ve sıcaklığıyla son nefesime kadar yüreğimde ve beni yönlendirmeye devam edecek!<br />
<strong>Birinci vazifem, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetimin ve istikbalimin yegâne temeli budur. Bu temel, benim en kıymetli hazinemdir. Bugün dahi, beni bu hazineden mahrum etmek isteyen dahilî ve harici bedhahlarım var. Bu gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düştüm, vazifeye atılmak için, içinde bulunduğum vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmüyorum! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür ediyor. İstiklâl ve Cumhuriyetine kasteden düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessilidirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmek, bütün tersanelerine girilmek, bütün orduları dağıtılmak &#60;******&#62; ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmek üzere. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içindedirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid ettiler. Millet, f(i)kr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş durumda. İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifem, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğum kudret, damarlarımdaki asil kanda mevcuttur!<br />
</strong>Erdoğan MERT<br />
Istanbul, 15 Mayıs 2007</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA['Ankara'ya zehirli su veren 'hain'dir']]></title>
<link>http://habercim.wordpress.com/?p=130</link>
<pubDate>Fri, 20 Jun 2008 00:26:49 +0000</pubDate>
<dc:creator>kaiserdealxa</dc:creator>
<guid>http://civciv.org/2008/06/20/ankaraya-zehirli-su-veren-haindir/</guid>
<description><![CDATA[Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Ankara&#8217;nın suyuyla ilgili iddialar ko]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Ankara'nın suyuyla ilgili iddialar konusunda, ''Samimiyetle söylüyor ve şerefimle temin ediyorum ki Ankara'nın suyu son derece temizdir ve içilebilir niteliktedir'' dedi.<br />
Melih Gökçek, eşi Nevin Gökçek ile Harikalar Diyarı Kültür Merkezi'nde, Belediye Meslek Edindirme (BELMEK) kurslarının 2007-2008 dönemi sergi açılışını yaptı.<br />
<!--more--></p>
<p>Kursiyerleri başarılarından dolayı kutlayan Gökçek, ''Ankara'nın gündemi su olduğu için sizleri bu konuda bilgilendirmek istiyorum'' dedi. Suyun temizliği konusunda ''aslı olmayan iddiaların'' yer aldığını belirten Gökçek, suyun son derece temiz ve içilebilir nitelikte olduğunu söyledi.<br />
Gelecek yıl yerel yönetimler seçimlerinin yapılacağını anımsatan Gökçek, ''Seçimler dolayısıyla özellikle bu tür provokasyonları yapan sivil toplum örgütleri ve siyasi partiler oluyor'' dedi.<br />
Bazı kesimlerin Ankara'nın suyunu aleyhlerine kullanılabilecek konu olarak görüldüklerini öne süren Gökçek, şunları söyledi:<br />
''Geçen yıldan bu yana su konusunda hakkımda olumsuz bir yayın kampanyası başlatıldı. 'Melih Gökçek'i nasıl yıpratırız?' diyenler, su konusunda yıpratma politikası izleyerek, seçimleri kazanma arzusundalar. Medya da buna çanak tuttu. İlk önce Ankara'nın suyunun sülfat oranı yüksek denildi. Ben Avrupa'daki marketlerden sular getirterek, bizdeki oranın ne kadar sağlık standartlarına uygun olduğunu kanıtladım. Şimdi de ağır aaaal olduğu iddia ediliyor. Aralarında Hıfzısıhha, üniversiteler ve çeşitli kurumların yer aldığı toplam 7 analiz raporu ile ağır aaaal konusunda da sağlığı tehdit eden sıkıntı olmadığını belirledik.''<br />
Suda arsenik olduğu yönündeki iddialara karşılık, Kesikköprü'de ölçüm yaptırdıklarını ve oranların, Dünya Sağlık Örgütü standartlarına eşdeğer ve insan sağlığını tehdit eder düzeyde olmadığının saptandığını bildiren Gökçek, arıtma tesisinin, arseniği çökertme ve havalandırma yoluyla sıfıra kadar indirdiğini söyledi.<br />
Suyla ilgili yapılan karalama politikalarını ''tamamen siyasi bir olay'' diye niteleyen Gökçek, suyun ''tertemiz ve içilebilir'' olduğunu söyledi.<br />
''SU, SON DERECE TEMİZ''<br />
''Samimiyetle söylüyor ve şerefimle temin ediyorum ki Ankara'nın suyu son derece temizdir ve içilebilir niteliktedir'' diyen Gökçek, kente zehirli su verilmesi için ''hain'' olunması gerektiğini ve Ankara'ya verilen suyu kendisinin de içtiğinin bilinmesini istedi.<br />
Açılışa gelen bazı kadınların ''Siz çeşme suyunu içiyor musunuz?'' sorularıyla karşılaşan Gökçek, ''Tabii ki içiyorum, tertemiz su'' dedi.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hain ist im Haus]]></title>
<link>http://theboysandeve.wordpress.com/?p=229</link>
<pubDate>Mon, 19 May 2008 12:27:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>Le Roi</dc:creator>
<guid>http://theboysandeve.tr.wordpress.com/2008/05/19/hain-ist-im-haus/</guid>
<description><![CDATA[Bestätigung des dritten Transfers für die neue Saison: Mathias Hain ans Millerntor!
]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.fcstpauli.com/magazin/artikel.php?artikel=2935&#38;type=2&#38;menuid=57&#38;topmenu=112">Bestätigung </a>des dritten Transfers für die neue Saison: Mathias Hain ans Millerntor!</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Abendblatt schreibt Hain ins St.-Pauli-Tor]]></title>
<link>http://theboysandeve.wordpress.com/?p=227</link>
<pubDate>Fri, 16 May 2008 11:57:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>Le Roi</dc:creator>
<guid>http://theboysandeve.tr.wordpress.com/2008/05/16/abendblatt-schreibt-hain-ins-st-pauli-tor/</guid>
<description><![CDATA[Laut Springer-Presse neue Verstärkung im Tor des FC. Mathias Hain kommt. Kicker reiht sich in die S]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.abendblatt.de/daten/2008/05/16/881628.html">Laut Springer-Presse</a> neue Verstärkung im Tor des FC. Mathias Hain kommt. Kicker <a href="http://www.kicker.de/news/fussball/2bundesliga/startseite/artikel/378654/">reiht </a>sich in die Spekulationen ein.</p>
<blockquote><p>Im Freundeskreis hat Hain jedenfalls das bekannt gegeben, was mehrere Bielefelder Medien am heutigen Freitag berichten: Nach acht Jahren bei der Arminia wechselt der Torwart-Oldie ablösefrei nach Hamburg, soll dort den Platz des abgegebenen Timo Reus (Ziel unbekannt) einnehmen.</p></blockquote>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kasteelbrakel (of is't Braine-le-Château?)]]></title>
<link>http://girardo.wordpress.com/?p=86</link>
<pubDate>Sun, 23 Mar 2008 11:06:47 +0000</pubDate>
<dc:creator>girardo</dc:creator>
<guid>http://girardo.tr.wordpress.com/2008/03/23/kasteelbrakel-of-ist-braine-le-chateau/</guid>
<description><![CDATA[
 
Het viaduct van de E40 te Woutersbrakel, ergens tussen Brussel en Parijs. U bent er vast al eens]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5815.jpg" title="img_5815.jpg"></a></p>
<p><a href="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5819.jpg" title="img_5819.jpg"></a><a href="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5815.jpg" title="img_5815.jpg"><img border="0" width="520" src="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5815.jpg" alt="img_5815.jpg" height="420" /></a> </p>
<p>Het viaduct van de E40 te Woutersbrakel, ergens tussen Brussel en Parijs. U bent er vast al eens over gereden op weg naar het zonnige zuiden. Maar bent u er al eens onder door gewandeld? Wij wel dus. Als bewijs van dit unieke wapenfeit hebben we bovenstaand kiekje genomen. Volledigheidshalve vermelden wij dat beneden in de rioolbuis, netjes verpakt in romantisch roze WC-papier, een nog verse drol lag. Maar die mocht natuurlijk niet mee op de foto. Voor de rest is het best leuk wandelen in Woutersbrakel (Wauthier-Braine), en nog meer in het iets verderop gelegen Kasteelbrakel (Braine-le Château). Op de markt daar kan u kiezen uit niet minder dan 10 bewegwijzerde wandelingen. Een kaartje toont u waar die allemaal naar toe lopen. De afstanden variëren van 5 tot 23 km. Voor elk wat wils dus.  Wij deden stukken van wandeling 1, 3, 6 en 10, gecombineerd met brokken van GR-route 12 en hier en daar wat geëxperimenteer. <em>Anyway the wind blows</em> dus en blazen deed de wind. Van tijd tot tijd liet hij vervaarlijk donkergrijze stapelwolken aanrukken. Maar ook het lentezonnetje kwam regelmatig eens goedendag zeggen.</p>
<p><!--more--></p>
<p>Voor wie al dan niet geïnspireerd door dit artikel in Braine-le-Château zou gaan wandelen, toch een paar kleine waarschuwingen. Ten oosten van Woutersbrakel wordt de vallei van de Hain een groot industrieterrein. Dat is goed voor de mensen die hier wonen. Zo hoeven ze niet allemaal te stempelen of - misschien nog erger - in Brussel te gaan werken. Maar als wandelaar heb je er weinig te zoeken. Al loopt er wel een leuke GR-route op de noordelijke valleiflank. Daar vind je tussen de huizen door nog kleine, pittige stukjes natuur. Zo kwam ik er oog in oog te staan met een vos . Die stond net op het punt een koppeltje eenden te verschalken. Door mijn plotse verschijning ging het middagmaal er verschrikt van door. De vos zal het mij wellicht nooit vergeven. Maar ik ben blij hem gezien te hebben. Ik had al vaak horen vertellen dat de hele streek ten zuiden van Brussel vergeven is van de vossen, maar het was de eerste keer dat ik er eentje in levende lijve tegenkwam. Een historisch moment dus.</p>
<p><a href="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5781-bis.jpg" title="img_5781-bis.jpg"></a><img border="0" width="520" src="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5781-bis.jpg" alt="img_5781-bis.jpg" height="410" /> </p>
<p><em>Grafbeeld van Maximiliaan van Horne (+ 1542)</em></p>
<p>Aan historie trouwens geen gebrek hier. Kasteelbrakel biedt een uitstekende staalkaart van hoe een wat groter dorp er in vroegere tijden uitzag. Centraal stond het kasteel, met vlak daarbij de kerk. Het kasteel is een vreemde mengeling van burcht en renaissanceslot. De kerk is architectonisch niks bijzonders, maar herbergt wel een aantal interessante kunstwerken. Hoogtepunt is het grafmonument van Maximiliaan van Horne, een kamerheer van Keizer Karel V. De ketting rond zijn nek bewijst dat onze Max tot de Orde van het Gulden Vlies behoorde en dus tot de crème de la crème van de lokale adel. Hij was ook een verwant van de beroemde graaf van Horne, die in 1568 samen met de graaf van Egmond op de Brusselse markt onthoofd werd. In de kasteeltuin kan u nog steeds een meer dan 400 jaar oude taxus bewonderen die daar door de zoon van de onthoofde graaf ter zijner gedachtenis geplant zou zijn. </p>
<p><a href="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5815.jpg" title="img_5815.jpg"></a></p>
<p><em><a href="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5819.jpg" title="img_5819.jpg"></a> <img border="0" width="520" src="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5819.jpg" alt="img_5819.jpg" height="410" /><a href="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5815.jpg" title="img_5815.jpg"></a></em></p>
<p><em>Deschampshoeve, halverwege Woutersbrakel en Kasteelbrakel</em></p>
<p>Centraal op het dorpsplein, waar u ook wagen kwijt kunt, staat de <em>pilori</em> of schandpaal. Volgens de autochtonen is het de mooiste van heel Europa en wie zijn wij om dat tegen te spreken. Het was alweer de bovenvermelde Maximiliaan die hem hier liet neerpoten als symbool van de hier gevestigde rechterlijke macht. Achter de schandpaal verrijst het huis van de baljuw. Hij mocht in opdracht van de kasteelheer politieman spelen, inspecteur Witze, zeg maar (Halle ligt vlakbij). Lager bij de rivier verrijst de oude banmolen. De vele hoeven in de omgeving (waarvan er sommige - zoals de hoeve Deschamps - meer op een kasteel dan op hoeve lijken) waren verplicht er hun graan te malen. Een op tweeëntwintig zakken dienden zij als belasting aan de kasteelheer te geven. Dat komt overeen met een belastingtarief van 4,4%. Wij zijn (helaas) meer gewoon.</p>
<p><a href="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5819.jpg" title="img_5819.jpg"></a></p>
<p>Voor de <em>hardliners</em> vermelden wij ook nog de twee motheuvels. Naar verluidt zijn zij bijzonder goed bewaard en staan zij hoog op de rangschikking van Waalse cultuurmomnumenten. Maar ik moet u eerlijkheidshalve bekennen: ik ben er plompweg voorbijgelopen zonder ze op te merken. Tot mijner verdediging kan ik aanvoeren dat het hier vol met heuvels staat. En probeer dan maar eens uit te maken welke natuurlijk is en welke door de mens werd opgeworpen om er een of andere (verdwenen) burcht op neer te zetten. </p>
<p><a href="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5815.jpg" title="img_5815.jpg"><img border="0" width="520" src="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5801.jpg" alt="img_5801.jpg" height="410" /></a></p>
<p><em>Witte bosanemonen in het Hallerbos</em></p>
<p><a href="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5801.jpg" title="img_5801.jpg"></a>Naast cultuur is er gelukkig ook natuur, prachtig heuvelende landschappen met vruchtbare plateaus, diep ingesneden beekvalleien en schitterende bossen, die samen met de relatieve nabijheid van Brussel vrklaren waarom de hoge adel zo dol was op deze streek. Tussen de hofintriges door konden ze hier lekker komen jagen. Neusje van de zalm is natuurlijk het Hallerbos, van heinde en verre bekend omwille van zijn onwaarschijnlijk rijke voorjaarsflora. Midden maart is de bodem bedekt met een dik tapijt bosanemonen, hier en daar aangevuld met wilde narcissen, maartse viooltjes en sleutelbloemen. Binnen een maand worden de witte bosanemonen afgelost door de boshyacinten en kleurt de bodem sprookjesachtig blauw. Aan de waterkant tref je dan de mooie (maar niet echt welriekende) daslook aan. Nog wat later, wannneer het bladerdek dikker wordt, zorgen meiklokjes voor het slotakkoord.</p>
<p><a href="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5815.jpg" title="img_5815.jpg"><img border="0" width="520" src="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5816.jpg" alt="img_5816.jpg" height="410" /></a></p>
<p><em>Ondergelopen akkerland in de vallei van de Hain</em></p>
<p><a href="http://girardo.wordpress.com/files/2008/03/img_5816.jpg" title="img_5816.jpg"></a>Door de overvloedige regenval van de voorbije dagen waren heel wat valleien in het bos volledig ondergelopen. Dat zorgde hier en daar voor feeërieke lichtweerkaatsingen. Op de koudste plekjes lag er sneeuw en was het water bevroren. Buiten het bos zorgden wilgenkatjes en sleedoorn voor een lentetoets aan de rand van de ondergelopen akkers. Voor wie zijn wandeltochten graag doorspekt ziet met cultureel en natuurlijk schoon, biedt Kasteelbrakel schitterende mogelijkheden.</p>
<p><strong>Voor meer foto's</strong> over deze prachtige wandelstreek, <a href="http://picasaweb.google.nl/geert.ruysschaert/KasteelbrakelHallerbos">klik hier</a>.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[The Blair Witch Project, But Not As You Know It.]]></title>
<link>http://ohsotedious.wordpress.com/?p=42</link>
<pubDate>Tue, 11 Mar 2008 21:17:07 +0000</pubDate>
<dc:creator>Rob</dc:creator>
<guid>http://ohsotedious.tr.wordpress.com/2008/03/11/the-blair-witch-project-but-not-as-you-know-it/</guid>
<description><![CDATA[You have to give it to Labour, Tony&#8217;s gone and left the Scot in charge, and in turn Brown has ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>You have to give it to Labour, Tony's gone and left the Scot in charge, and in turn Brown has put Darling in charge, and Darling left Hutton in charge who left Hain and the list just goes on and on. People who are "experts" in Foreign policy all of a sudden become experts in Criminal psychology from nowhere, In reality? they are nothing more than Blair's friends from Oxford and only have a degree for lying and taxation.<br />
In The Labour Party Constitution they say:</p>
<div align="center">                    "as to create for each of us the means to realise our true potential and for all of us a community in which power, wealth and opportunity are in the hands of the many, not the few."</div>
<div align="center"></div>
<div align="left">But in what way have they accomplished this?<br />
According to an article in the  <i>Daily</i> <i>Mail</i> the gap between the rich and the poor has become something that now resembles a financial canyon rather than a gap, with the average person getting paid more in a country where inflation means that they are actually earning less than 15 years ago and thanks to the Blair legacy councils are now having to enforce ridiculous government legislations with absolutely no help from the politicians, who are up in their ivory towers as they laugh at those people who can't employ their kids, who at that time were completely unaware that they were working for father as they attended university 200 miles away. And this lack of money from Brown means a household tax increase meaning that you will be paying £1,000 a year for an old persons heating and more housing for immigrants.<br />
So as a community we are no wealthier thanks to new labour, so therefore we must be more powerful than a trident missle, (which thanks to Tony is now going to set Her Majesty's public back by £20 billion and won't be ready for another 10 years) but no, at least not in the way that the government attacks whatever country that our big brother George wants to rather than listen to the 2,00,000 protesters.<br />
We can however get the police to stop saying "Nitty Gritty" because it <i>apparently</i> has a relationship to slavery, but it quite simply doesn't, it is a way of saying "the unpleasant things" and the political correctness gang have just thought of a way to nail our coffins down even more firmly. And this just goes to show how much power a minority now has over the majority with the Archbishops comments about Sharia law according to the <i>mail</i> being true with parallel courts dispensing their own form of justice in Sheffield, Manchester, Birmingham and Milton Keynes. So unless you're a Muslim, over 60 or Unemployed you have absolutely no influence over the government.<br />
That means that labour's only chance for redemption is if it provides opportunity for everyone, which it doesn't. Labour's tentative views on the country have seen them give everyone's money to the Elderly, 6th formers, the unemployed and your Polish plumber. Apparently it's going to be another 80 years before men and women are receiving equal pay, and despite the government's £30 a week bonus for students the cost of housing is always increasing due to inflation with all of the council houses being about as desirable as receiving a Glasgow kiss from a rhino. So it'll probably be harder to get onto the property ladder even with Tony's proposed 3 million houses to support a population that is suffering from a depleting birth rate and even though they are supposed to be "affordable" housing, I have no doubt that the cost will be on par with Wembley Stadium, besides that though those half wits in Westminster have decided to raise the age required to drive, meaning that if they do manage to afford a house, they won't be able to get there because they can't drive, public transport is useless and the house would fall down due to misunderstandings between the foreman and his polish translator.<br />
Come to think of it, what good has the government done in the last 11 years other than making old people moan for longer and killing off 5 terrorists in Iraq?<br />
There can't be a general election soon enough, and when it does eventually come, I think I know which way my vote is going, and it's not to New Labour.</div>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kahramanı kadar haini de çok bir milletiz! (Rahmi Turan)]]></title>
<link>http://biyotarih.wordpress.com/?p=127</link>
<pubDate>Wed, 30 Jan 2008 16:54:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>biyotarih</dc:creator>
<guid>http://biyotarih.tr.wordpress.com/2008/01/30/kahramani-kadar-haini-de-cok-bir-milletiz-rahmi-turan/</guid>
<description><![CDATA[EMİN olun şaşırıyorum!Ne kadar çok hain ve gafil var ülkemizde?Sanki satılmışlar hepsi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><span>EMİN olun şaşırıyorum!Ne kadar çok hain ve gafil var ülkemizde?</span><span>Sanki satılmışlar hepsi...</p>
<p></span><span>Yalakalar, yağdanlıklar ve şakşakçılar da cabası...</span></p>
<p><span><!--more--></span><span>Yabancı çıkarları için mürekkep tüketen yazarlar, Türkiye’yi bölmek isteyenlere destek olan ahláksızlar, üç kuruşluk menfaat için milletini satan düzenbazlar ortalıkta kol geziyor... Bunları her devirde olduğu gibi bugün de görüyoruz...</p>
<p>Kimi Avrupa’nın, kimi Amerika’nın adamı olmuş... Daha doğrusu, onların çıkarlarını koruyup uşaklıklarını yapmayı görev saymışlar! <b>Bu durum yeni değil tabii...</b></p>
<p>88 yıl önce Anadolu’yu işgal eden Yunanlıları öven, onları destekleyen, ulusuna rezilce ihanet eden şairler, yazarlar gazeteciler, siyasiler, hacılar, hocalar, üç kuruşluk menfaat için virgül gibi kıvrılanlar vardı. Mustafa Kemal ve arkadaşları bunlarla da mücadele etti.</p>
<p><b>Bugün de onların torunları işbaşında...</b></p>
<p>Türkiye’yi kötülemek, yıpratıp yıkmak için ellerinden geleni insafsızca, hayasızca, ahlaksızca yapıyorlar!</p>
<p>* * *</p>
<p>Son yıllarda rezil bir moda çıktı... Türkiye’ye ve Türkiye’nin bütün değerlerine saldırıp, Türk insanını sözde <b>"Ermeni soykırımı"</b> ile suçlayarak Batı ülkelerinden ödül almak!</p>
<p>Formül basit, fakat etkili: <b>"Türkiye’ye vur, ödülü ve parayı kap!"</b></p>
<p>Avrupa ülkeleri ve Amerika, kime ne avanta vereceğini, hangi şaklabanı kaç paraya satın alacağını iyi biliyor.</p>
<p>Edebiyatçı, yazar, çizer geçinen birtakım zavallılar ve sütübozuklar, bu siyasi oyuna alet olarak, kalemlerini, ruhlarını, bedenlerini, beyinlerini, her şeylerini üç-beş paraya sattılar, satıyorlar!</p>
<p>Bu kadar hainlik, böylesine pespayelik nasıl olabiliyor, bilemem...</p>
<p>Bunlardan tiksinmemek mümkün mü?</p>
<p>Dedik ya, ülkemizdeki bu hastalık yeni değil...</p>
<p>Bu sefillerin dedeleri de Kurtuluş Savaşı’nda, Türk ordusuna karşı Yunan askerlerini tutmuştu...</p>
<p>* * *</p>
<p>İzmir’i işgal edip, Anadolu’ya yürüyen Yunan ordusunu yollarına gül serperek karşılayanlar, Türk bayraklarını yırtıp, Yunan bayraklarını sallayanlar vardı. (Bu olaylar İlhan Selçuk’un <b>Yüzbaşı Seláhattin’in Romanı</b> adlı kitabında ayrıntılarıyla anlatılır.)</p>
<p>Yabancıların yurdumuzdaki uşakları <b>"Yunanlılar bizi Kemal’in askerlerinden kurtarmaya</b> <b>geldi"</b> diye rezilce yazıp çizmişler, her türlü melaneti yapmışlardı...</p>
<p>Bu konuda çok sayıda belge ve eser vardır. İnsan okudukça tüylerinin diken diken olduğunu hisseder...</p>
<p>Yazımızın başlığı olan <b>"Kahramanı kadar haini de çok bir milletiz"</b> sözü, bize değil, büyük Atatürk’e aittir.</p>
<p><b>Turgut Özakman’</b>ın Kurtuluş Savaşı destanı olan <b>"Şu Çılgın Türkler"</b> adlı ünlü kitabında bu durum çok güzel hikáye ediliyor. <b>(Bilgi Yayınevi)</b></p>
<p>Kitabın 555’inci sayfasında Yunan işgali sırasında iç düşmanları dış düşmanlardan daha tehlikeli bulan Mustafa Kemal Atatürk’ün:</p>
<p><b>"Kahramanı kadar gafili de, haini de çok bir milletiz"</b> demek zorunda kaldığı anlatılıyor.</p>
<p>Atatürk’ün bu teşhisi, günümüzde de hálá geçerliliğini koruyor ne yazık ki...</p>
<p><b>Fakat...</b> <b>Engeller aşılmak içindir, takılmak için değil!</b></p>
<p></span><span><strong>Hürriyet Gazetesi</strong></span></p>
<p><span><strong>1 Ekim 2007</strong></span></p>
<p><span><strong>Rahmi Turan</strong></span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kıbrıs’ta Bir 150’lik: Sait Molla]]></title>
<link>http://biyotarih.wordpress.com/?p=107</link>
<pubDate>Sun, 27 Jan 2008 12:15:41 +0000</pubDate>
<dc:creator>biyotarih</dc:creator>
<guid>http://biyotarih.tr.wordpress.com/2008/01/27/kibris%e2%80%99ta-bir-150%e2%80%99lik-sait-molla/</guid>
<description><![CDATA[Mütareke devri İstanbul&#8217;u (1918-1922) &#8220;hıyanet ve cehaletin &#8230; icra-yı hakimiyy]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mütareke devri İstanbul'u (1918-1922) "hıyanet ve cehaletin ... icra-yı hakimiyyet"1 ettiği bir kent idi. Bu kentte milliyetçilere, mandacılara, işbirlikçilere, casuslara, işgalcilere ve geleceklerini işgal kuvvetlerinin egemenliğine bağlayan insanlara rastlamak mümkündü.</p>
<p>Anadolu'da başlayan Kurtuluş Savaşı nihai zafere ulaştığı zaman milliyetçiler dışındaki grupları ve özellikle de geleceklerini işgal güçlerine endeksleyenleri bir korku kaplamıştı. Şimdi ne olacaktı? İlhami Soysal'a göre “5 Kasım’da Ali Kemal tutuklanıp İzmit'e yollanır. Geri kalan yüzlerce işbirlikçi İngiliz Yüksek komiserliğine sığınır. Bunlar vapurla Mısır 'a, Romanya 'ya, Atina 'ya postalanırlar.”2</p>
<p><!--more--></p>
<p>Bununla birlikte işgalci devletler, Lozan Barış görüşmeleri sırasında ise konuyu gündeme getirmeyi unutmayarak kapsamlı bir af çıkarılmasını istemişlerdir. Yapılan görüşmeler sonucunda adları TBMM hükümetince belirlenecek 150 kişi dışındakilerin affedilmesi kararlaştırılmıştır. TBMM hükümeti konuyu gizli oturumda Meclis'te görüşmüş ve 1924 yılında 150 kişilik listeye kimlerin girip kimlerin girmeyeceği belirlenmiştir.3 İşte bu 150 kişiden birisi de Sait Molla'dır ve konu TBMM'nde görüşülürken bazı isimler üzerinde tartışmalar olmuş ama dönemin İçişleri Bakanı Ferit Bey "Türkçe İstanbul Gazetesi sahibi Sait Molla "4 dediği zaman hiçbir itiraz sesi gelmemiştir.Onun işbirlikçi olduğundan kimsenin kuşkusu yoktu. Sait Molla, İlhami Soysal'ın verdiği 150 kişilik listede 98. sırada bulunmaktadır.5</p>
<p>Bu kararlar alınırken Sait Molla çoktan yurt dışına çıkmış bulunuyordu. Sait Molla'nın yurt dışı yaşamı yaklaşık 8 yıl sürmüştür. Tank Zafer Tunaya, Sait Molla'nın biyografisi hakkında yeterli bilgiye sahip olunmadığını6 belirtmekte ve onun yurt dışı yaşamı ile ilgili olarak sadece "Sait Molla Romanya’ya kaçmış ve yurt dışında ölmüştür."7 derken, İlhamı Soysal ise, Sait Molla'nın yurt dışı yaşamı hakkında şunları yazmaktadır:”... 1922'de Romanya'ya kaçanlar arasında yer alıp 150'likler listesine girdikten sonra yurt dışında da çeşitli boyalara boyanmış, her gittiği ülkede olaylar yaratıp hapislere düşmüş ve sonunda sefalet içinde ölmüştür. "s İngiliz Muhipler Cemiyeti konusundaki ayrıntılı çalışmasıyla tanınan Fethi Tevetoğlu, ayrıntıya girmeden Sait Molla'nın "Yurt dışında sürgünde iken de millet ve vatana zararlı bölücü çabalarını..."9sürdürdüğünü yazarken, İngiliz Muhipler Cemiyeti'ni konu alan yeni sayılabilecek bir yayında da Sait Molla'nın yurt dışı yaşamı konusunda yine yalnızca "Romanya'da bir müddet daha Türkiye aleyhindeki faaliyetlerini sürdürmüştür. Ancak, bu faaliyetlerine rağmen hiçbir şey elde etmeye muvaffak olamamıştır. "10 denilmektedir.İşte biz bu çalışmamızda bu konuya açıklık getirmeye çalışacak ve Sait Molla'nın yurt dışında yaşadığı dönemi, ama özellikle en uzun süre ikamet ettiği yer olan Kıbrıs'taki yaşamını ele alacağız.11</p>
<p><span style="font-weight:bold;">Sait Molla'nın Türkiye'den Kaçışı</span></p>
<p>Sait Molla, Mustafa Neşet Molla'nın oğlu ve eski Şeyhülislâmlardan Cemalettin Efendi'nin yeğenidir. 1918 yılında Türkçe İstanbul12 Gazetesi'ni yayımlamaya başlamış, 1919 yılında kurulan İngiliz Muhipler Cemiyeti'nin kurucuları ve başkanları arasında yer alarak İngiliz çıkarları yönünde hareket etmiştir.13 "Mudanya mukavelenamesinden evvel"14, Sait Molla İstanbul'daki İngiliz temsilciliğine sığınmış, "General Harrington'un verdiği özel bir pasaport ile İstanbul'dan"15 ayrılmıştır. Muhtemelen önce Fransa'ya gitmiş16, oradan İtalya'ya17 ve daha sonra da Romanya'ya geçmiştir. Ancak, Sait Molla burada Bükreş'teki Türkiye Maslahatgüzarı'na hakaret eden bir risale yayınlamış ve Türkiye Maslahatgüzarı durumu Romen yetkililere bildirerek olaya müdahele etmelerini istemiştir. Durumu görüşen Romanya Bakanlar Kurulu Sait Molla'nın Romanya dışına çıkarılmasına karar vermiştir.18</p>
<p>Romanya'dan çıkarılan Sait Molla'nın Mısır'a gittiği19 ve 1925 yılı Mayıs'ında Kıbrıs'a geldiği anlaşılmaktadır. Sait Molla Kıbrıs'a geldikten sonra İngiliz yetkililere yazdığı tarihsiz bir mektupta kendisini kısaca şöyle tanıtmaktadır: "Üç yıl önce General Harrington'un verdiği özel bir pasaport ile İstanbul'dan ayrıldığımda 40 yaşındaydım...İngiltere'nin dostu olarak bilinen Kamil Paşa hükümetinin hizmetinde çalıştım. Harb-i umûmî ilan edildiğinde hükümet dairesindeki işimi bıraktım ve ekmeğimi avukat olarak kazanmaya başladım.</p>
<p>Türkiye'deki bütün trajedilere karşı ve özellikle İngiliz esirlere karşı icra edilen zulümlere karşı düşman kesildim. İlk fırsatta tarafımdan Türkçe olarak yayımlanan "İstanbul" gazetesinin sayfaları bu hareketimin en önemli tanıklarıdır.</p>
<p>Sonunda, İstanbul 'dan ayrılmadan üç ay önce, o dönemde Müslüman, Hristiyan ve Musevi toplam 500 üyeli tek aydın kuruluş olan İstanbul Barosu başkanlık seçimlerinde, zamanın hükümetinin bana karşı olmasına rağmen seçimlerde ikinci oldum. Sir Horace Rumbold ve selefleri bu ifademin en güvenilir tanıklarıdır."20Sait Molla'nın İngiliz taraftarlığı yaptığı gizli olan bir hadise değildir. Yeni İstanbul gazetesinin daha ilk sayısında (9 Kasım 1918) "İngiltere ve Biz"21 adlı bir yazı yayınladığı gibi 1919 tarihinde de açıkça "İngiliz taraftarıyım"22 diyordu.</p>
<p><span style="font-weight:bold;">Sait Molla'nın Kıbrıs'a Gelişi ve İlk İcraatları</span></p>
<p>Lefkoşa'da yayınlanan Birlik Gazetesi 29 Mayıs 1925 tarihli nüshasında "Sait Molla Kıbrıs'ta" başlığı altında verdiği haberde "Yüzellilikler listesine dahil bulunan Sait Molla geçen posta ile maaile ceziremize gelerek Lefkoşa haricinde isticar ettiği hanede ikamet etmektedir. "2Jdiye yazarken Kıbrıs'ın Larnaka kazasında yayınlanan Hakikat Gazetesi de bu tarihten iki gün sonra (1 Haziran 1925) yayınlanan nüshasında aynı haberi "Sait Molla" başlığı altında şöyle vermektedir:</p>
<p>"Hükûmet-i Cumhuriyyemiz tarafından tanzim olunan vatan hainlerine mahsus listede ismi mukayyet bulunan Sait Molla’nın Mağosa tarikiyle Lefkoşa’ya gittiği müstahberdir."24 Öyleyse Sait Molla'nın Kıbrıs'a geliş tarihi, 1925 yılı Mayıs ayı sonlarıdır denilebilir.Sait Molla Kıbrıs'a geldiği zaman ailesi ve kardeşi Mesut Bey de yanında bulunuyordu.</p>
<p>Sait Molla Kıbrıs'ta iken İngiliz yetkililere yazdığı bir mektupta, Mütareke Dönemi’nde Malta'ya sürülenlerin emri üzerine, kendisi Türkiye'de değilken bir intikam aracı olarak kullanılan "zavallı" bir mahkeme tarafından suçlandığını, Avrupa'da kendisini tutuklama, ölüm cezasına çarptırma ve eski İçişleri Bakanı Ali Kemal gibi linç etme girişimlerinde bulunulduğunu, bu girişimlerin başarısız olduğunu, Türkiye dışındaki ülkelerde Türk konsolosları aracılığla taciz edildiğini ve nihayet adının 150'likler listesine konulduğunu belirttikten sonra Kıbrıs'a geldiğini ve burada da Türkiye Konsolosu ile ona destek verenlerin aynı oyunlara başvurduğunu ifade ediyor ve "Majesteleri Hükümetinin ve özellikle Majesteleri Kral ve İmparator V. Georg’un şefkat ve merhametine sığınıyorum "25 diyordu.</p>
<p>Sait Molla Kıbrıs'taki Türk aydınlarının Atatürk Türkiye'sine ne kadar bağlı olduğunu, Kurtuluş Savaşı ile devrimleri nasıl destekleyip benimsediğinin26 farkındaydı, Kıbrıs'a gelişinin tepki toplayacağını biliyordu ama herhalde İngilizlerce özel bir görevle Kıbrıs'a getirilmişti. Bu nedenle olsa gerek Kıbrıs'a gelişi konusunda bir açıklama yapma gereği duymuş ve Kıbrıs'a geldiği ilk günlerde, Lefkoşa'da yayınlanan ve Türkiye yanlısı yayınları ile dikkat çeken Söz Gazetesi sahibi Remzi Bey'e yazdığı 25 Mayıs 1925 tarihli bir mektupta, Kıbrıs'a gelişinin nedenlerini şöyle açıklamıştır:</p>
<div style="text-align:right;">28 Mayıs 1925</div>
<p><span style="font-style:italic;">"Muharrir Bey Efendi</span></p>
<p><span style="font-style:italic;">Kıbrıs’a azimetim münasebetiyle sui tefehhüme ve mükâtebat ve muhâtabata mahal kalmamak üzere izahat-ı acizanemin lütfen gazetenize dercini rica ederim.</span></p>
<p><span style="font-style:italic;">Kıbrıs’a gelmekte siyasi hiçbir maksadım yoktur. Bilakis Mısır 'da, Avrupa'da bulunan Türkiye Cumhuriyeti aleyhtarlarıyla iştirak etmeyerek evlad ü iyalimle sakin bir hayat geçirmek gayemdir.</span></p>
<p><span style="font-style:italic;">Kıbrıs’ta Lefkoşa 'yi intihabım da aynı gayeden münbaisdir. Bu mesleğimi icab ettiren ahvali bir buçuk sene mukaddem Nice'de neşr ettiğim mufassal beyannamemle izah ettiğimden tekrarını zaid görürüm. Ancak hulasaten şu noktayı te'kid ederim ki Lozan muzafferiyetini ve düvel-i mü’telifenin ve bilhassa İngiltere’nin dostluğunu temin ile Komünizm cereyanlarından uzaklaşan Türkiye Cumhuriyeti’ni takdir etmek vatanını seven her Türk'ün en tabiî bir vazifesidir. Bu vazifemi ifadan bir dakika fariğ olamam. Kıbrıs 'taki vaziyetim, Kıbrıs Türklerinin işlerine karışmayarak bilâ-tefrik cümlesinin refah ve mes’udiyyetlerini temenniden ibarettir. İhtiramatımın kabulünü rica ederim efendim.</span></p>
<div style="text-align:right;"><span style="font-style:italic;">İstanbul Avukatlarından</span><br />
<span style="font-style:italic;">Esbak Adliye Müsteşarı</span><br />
<span style="font-style:italic;">Sait Molla"27</span></div>
<p>Sait Molla'nın benzer bir mektubu Birlik Gazetesi'ne de gönderdiği anlaşılıyor. Çünkü Birlik Gazetesi 5 Haziran 1925'te, Sait Molla tarafından idarehanelerine uzunca bir mektubun gönderildiğini, bu mektubu yayınlamalarının bazı faydasız münakaşalara neden olacağını düşünerek yayınlamadıklarını belirtiyordu. Gazete, Sait Molla'nın bu mektubunda "Vatana ihanet ettiği fıkrasını reddetmekte ve kendisini müdafaa etmekte..." olduğunu belirttikten sonra yazıyı şöyle sonlandırıyordu:</p>
<p>"Bu müdafaa bizi alâkadar etmez. Makamat-ı aidesine bu hususta daha mutavvel ve müdellel berat-ı zimmet varakası verilmek var iken bizi beyhude işgal etmemelerini kayda lüzum görüyoruz. "28</p>
<p>Yine bu günlerde idi ki, Birlik Gazetesi 12 Haziran 1925 tarihli nüshasında, Vatan (İstanbul) gazetesinden iktibas ettiği bir haberi aynen yayınlıyordu. Buna göre, Sait Molla Mısır'a vardığı zaman davet üzerine Mısır'a geldiğini açıklamış, ama orada hizmetine lüzum kalmadığı anlaşıldığından maaşı kesilmiş, fakat bu durum Sait Molla'yı kızdırmış ve Sait Molla mahkemeye başvurmuştur. Ancak "Kahire'de barınamayacağını anlayan Sait Molla İskenderiye 'ye gitmiştir.Molla İskenderiye 'de takip ettirmekte olduğu davanın neticesine intizar etmekte iken polis müdüriyeti vasıtasıyla kendisine Mısır 'ı terk etmesi için bir emir tebliğ edilmiştir.</p>
<p>Sait Molla bu emirden şaşırmış ise de eski dostları da Mısır 'ı terk etmenin kendisi için hayırlı olacağını söylemişlerdir.Haber verildiğine göre Sait Molla İstanbul 'da İngiliz Muhipler Cemiyeti riyasetini deruhte eylemekle Papaz Frew'nun entrikasına kapıldığını söyleyerek 'ah Papaz Frew, nerdesin, imdadıma yetiş' diyerek sabık dostlarından istimdad etmekte imiş...29</p>
<p>Vatan (İstanbul) Gazetesinin Mısır muhabirinden aldığı mektuba dayandırdığı bu haberini iktibasen Birlik Gazetesi de yayınlayınca, Sait Molla bu yazıya cevap vermekte gecikmemiştir.Sait Molla'nın bu yazıya cevap olan mektubu, 26 Haziran 1926 tarihinde Birlik Gazetesinde yayınlanmış olup 18 Haziran 1925 tarihlidir ve şöyle demektedir:<br />
18 Haziran 1925 "Birlik Gazetesi Müdüriyet-i Âliyesine</p>
<p><span style="font-style:italic;">Efendim</span></p>
<p><span style="font-style:italic;">Gazetenizin geçen nüshasında İstanbul'da Vatan Gazetesinden naklen aleyhimde bir yazınızı gördüm. Aynı sütuna dercolunmak üzere cevab-ı kanunîmi gönderiyorum.</span></p>
<p><span style="font-style:italic;">İstanbul'da Vatan Gazetesi gibi elyevm hükûmet-i hazıraya taraftar olmayan gazeteler, fırsat düştükçe muhaliflerin mürevvic-i efkârıdırlar.Tür-kiye Cumhuriyetinin yeni muhalifleri ile Avrupa ve Mısır 'a çıkan eski muhaliflerinden bir kısmı geçen sene Velid'in gayretiyle İttihad ve aralarında bir cemiyet tesis etmişlerdi.Bu ittihada dahil olmağı kanaatime muhalif buldum.Binaenaleyh onlara muarız kalmaklığım tabii idi.Şimdi bunlar bu gibi neşriyatla kendi akıllarınca beni ta’zib etmek heves-i tıfl-ânesindedirler. Yazılarının ser-â-pa yalan olduğunu anlatmak için birkaç noktasını tahlil ediyorum.</span></p>
<p><span style="font-style:italic;">1- Mısır'ın Kahire şehrinde asla ikamet etmiş değilim ki terke mecbur kalmış olayım30.</span></p>
<p><span style="font-style:italic;">2- Mısır’ın emniyet-i umumiyyesini idare eden devlet Kıbrıs 'a da sahip olduğundan Mısır 'dan söyledikleri şekilde ihraç olunan bir adamın Kıbrıs 'ta ikameti için Mısır 'da pasaportu vize edilemez.</span></p>
<p><span style="font-style:italic;">3- Doktor Frew ile söyledikleri şekilde husûsî bir münasebetim olmak için ikimizden biri diğerinin lisanına vakıf olmalıdır. Halbuki yekdiğerimizin lisanına vakıf olmadığımızı âlem bilir.Zaten mesele ber-akisdir ki hatıratımda izah edilmiştir.</span></p>
<p><span style="font-style:italic;">4- En tuhafı bu gazetenin yalanı hakkındaki fıkranın daha serlevhasında tezahür etmiştir. Çünkü Yüzellilikler Mısır'dan çıkarılmış değildir. Bilakis Mısır'da Türkiye Cumhuriyetine aleyhdar olan bu nev Türklerin geçen sene Mısır'dan ihraçları resmen karargir olduğu halde o zaman Hidiv-i sabık hazretlerinin Ankara'da hüsn-i kabul görmesinden pek ziyade mü-eessir olan şahıs; Ankara'ya rağmen bunların orada kalmasını emir ve terviç etti ve elyevm bunlar oradadırlar.</span></p>
<div style="text-align:right;"><span style="font-style:italic;">Esbak Adliye Müsteşarı </span><br />
<span style="font-style:italic;">Sait Molla"31</span></div>
<p>Bu mektup Birlik Gazetesi'nde yayımlanmıştır. Kısa bir süre sonra gazetenin bu nüshası bir şekilde İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne ulaşmış ve 12 Temmuz 1925 tarihinde "aslına mutabık" bir sureti çıkarılarak "şube müdürü Kâmil" imzasıyla İçişleri Bakanlığı'na gönderilmiştir.32 Görüldüğü gibi Sait Molla her iki mektubunu da "İstanbul Avukatlarından Eski Adliye Müsteşarı Sait Molla" olarak imzalanıştır.</p>
<p>Bu arada Sait Molla, Kıbrıs'a geldiği ilk günlerde Kıbrıs'taki İngiliz yetkililerine başvurarak kendisini Kıbrıs kadısı olarak tayin etmelerini de istemiştir.33</p>
<p><span style="font-weight:bold;">Sait Molla ve Söz Gazetesi Sahibi Mehmet Remzi Bey</span></p>
<p>Sait Molla Kıbrıs'ta en fazla Söz Gazetesi sahibi Mehmet Remzi Bey'le çatışmış görünmektedir. Sait Molla Kıbrıs'a geldiği ilk günlerde, Mehmet Remzi Bey'e yukarıda söz konusu ettiğimiz mektubu göndermiş ve Kıbrıs'ta bulunma amacını açıklamıştı.Bu mektup ilk anda olumlu etki yapmıştır. Mehmet Remzi Bey' bunu şöyle ifade etmektedir:</p>
<p>"İtiraf ederiz ki Molla’nın bu beyanatı hepimizi iğfal etmiş ve irtikap ettiği azim cinayetlerden vicdanî bir azap duyarak mütenebbih olduğunu tahmin eylemiştik. "34</p>
<p>Sait Molla ile Mehmet Remzi Bey ilk olarak Lefkoşa'daki Türk Derneği'nde karşılaşmışlardır. Sait Molla'ya göre, Mehmet Remzi Bey Tem-muz-Ağustos 1925’te "Lefkoşa'da Türk Derneği’nde Dava vekili Rıfat Bey delaletiyle kendisini" Sait Molla'ya takdim ettirmiş,Sait Molla'nın yanına kadar giderek oradaki kişilerin önünde ona saygı göstermiştir.35</p>
<p>Mehmet Remzi Bey ise bu karşılaşmayı şöyle anlatmaktadır:</p>
<p>"Pazar olduğunu tahattur ettiğim o günde ben de kulübe gitmiş ve Molla’yı orada görmüştüm. Cengizzade Rıfat Efendi'nin bilmem neden beni takdim etmesi üzerine Molla tonluk vücuduyla ayağa kalkmak isteyince ben de bizzarur elimi uzatarak onun murdar parmaklarına temas eylemiştim. "36</p>
<p>Sait Molla'nın Kıbrıs'ta boş oturmadığı anlaşılıyor.Bir yandan aleyhindeki yayınlara cevaplar veriyor, bir yandan İngiliz yetkililere mektuplar yazıyor ve bir yandan da Kıbrıs Türklerinin Atatürk devrimlerini takip etme ve uygulamaya koyma girişimlerini baltalamaya çalışıyordu.</p>
<p>Bunu fark eden Söz Gazetesi, Sait Molla aleyhinde yayınlar yapmaya başladı. Sait Molla'nın İstanbul'dan kovulduğu, Türkiye'de yapılan şapka inkılâbına karşı olduğunu açıkladığı ama kendisinin Avrupa'da şapka giydiği, Türkiye'ye çok fenalıklar yaptığı, Mısır'da Kral Fuad’ın sarayında bulunduğu, Mısır'a ve Bağdat'a karışıklık çıkarıcı beyannameler gönderdiği iddia ediliyordu.</p>
<p><span style="font-weight:bold;">Sait Molla'nın Kıbrıs'ta Yayınladığı Beyanname: "Muhtasar Cevaplarım"37</span></p>
<p>Kasım 1925'de, Sait Molla, bütün bu iddialara "Muhtasar Cevaplarım" adlı tarihsiz bir beyanname yayımlayarak cevap verdi. Ancak "Beyanname asabiyyet-i umûmiyyeyi mucib olmuş ve bu miyanda daire-i nezahet haricindeki böyle bir beyannameyi tertib ve tab’ eden mürettiblerle matbaaların sui zan altında kalması varid dahi bulunmuş olduğunu " dikkate alan Lefkoşa'daki Türk mürettibler bir açıklama yapma gereğini duyarak bir bildiri yayınlamışlardır.</p>
<p>O yıllarda Lefkoşa'da Türkçe olarak yayınlanan Doğru Yol, Vatan, Birlik ve Söz gazetelerinin mürettiblerinin imzasını taşıyan bu beyannamede şu önemli noktalar üzerinde duruluyordu:</p>
<p>"Evvela; kendi öz vatanına yaptığı fenalıklardan yine kendi milleti tarafından tard olunan bu herifin paçavrasında münderic bütün söylediklerini red eder ve emsali misüllü hainlerin memleketimizin bir gazetecisine değil, en ufak bir ferdine bile bir tek söz söylemesine razı değiliz.Bu vesile ile muhterem halkımıza bildiririz ki mezkûr paçavra hiçbir Türk matbaasında tertib ve tab olunmadığı gibi hâl-i hazır matbuata mensup bir mürettib tarafından da tertib edilmemiştir.</p>
<p>Mezkur paçavranın mürettibi hâl-i hazırda hiçbir matbaaya mensup olmayan Hüseyin Akif namında birisi tarafından tertib edilmiş ve Rum matbasının birinde tab edilmiştir.</p>
<p>Binaenaleyh biz zîrde vaz-ül imza bütün mürettibler böyle yüzelliliklerin efkârına hizmet eden herhangi bir mürettibi bütün kuvvetimizle tel'in eder ve hiçbir Türk matbuatında istihdamına razı değiliz. "3fi</p>
<p>Bir Rum matbaasında basılan ve esas olarak Söz Gazetesi sahibi Mehmet Remzi Bey'in iddialarına cevap veren beyannamesinde Sait Molla, Mehmet Remzi Bey'in kendisi ile ilgilenmesinin nedeninin kendisinin "iyi" veya "kötü" adam oluşuyla ilgisi olmadığını, asıl nedenin kendisinin bu gazeteye abone olmayıp Mehmet Remzi Bey'e para vermeyişi olduğunu öne sürmektedir.Ona göre bu hareketi "Mehmet Remzi Bey"i kudurt-muştur. Oysa Sait Molla Mustafa Reşit Paşa'nın şu düstûrunu benimsemişti:</p>
<p>"Bi-muhâbâre nâr-ı fitneye gitsem de ne var<br />
Kahr-ı hasm eylemeğe elde asadır hâmem "39</p>
<p>Daha sonra Sait Molla iddialara cevap veriyor ve İstanbul'dan Mudanya Mütarekesi'nden önce kendi arzusu ile ayrıldığını, kovulmadığını, sı-nırdışı edilme kararının bir yıl sonra alındığını ve TBMM'nin bu kararı alırken hem kendi Anayasası'na hem de "Bütün dünyadaki Parlamentoların kavanin ve talimatına" aykırı hareket ettiğini; Avrupa'da bulunduğu sıralarda kullandığı hüviyet cüzdanlarındaki resimlerin fesli olduğunu ancak "Avrupa 'da şapka giymek bir zaruret-i şer’iyyedir. Binaenaleyh Avrupa 'da mecburen şapka giyen islâmlara itiraz etmiyorum.." ama "Herhalde Kıbrıs gibi bir ma’şer-i islâmı Avrupa ile kıyas etmek mugalata...."olduğunu, Türkiye'ye yaptığı iyilik ve fenalığın tarihe intikal ettiğini, ama kendisinin siyasete atıldığı tarihte (1918) İmparatorluğun zaten çöktüğünü ve kendisinin yapacağı kötülüğün kalmadığını, Mısır'da Kral Fuad'ın sarayında bulunmadığını ve Mısır'a ve Bağdat'a karışıklık çıkarıcı beyannameler göndermediğini belirterek "Remzi bu isnadını isbat etmezse alçaktır" diyor ve sözü yine şapkaya getirerek şunları söylüyordu:</p>
<p>"Pek aşikârdır ki bu herif... başına giydiği şapka ile Kıbrıs'taki Avrupalıların nazarından kendi zihniyet-i hakikiyyesini gizleyebileceğim zannediyordu. Şapkanın murdar zihniyetleri temizlemesi, cahil kafaları tenvir etmesi mümkün olmadığını, Avrupa'nın şayan-ı imtisal olan kafalarını şapka değil irfan, mezeya-yı insaniyye, ilm-i ahlâk vücuda getirdiğini bu herifin bilmesi tabiî bir şeydir. Bu adam her şeyden evvel şeref dairesinde yazı yazmayı bilmezken, herkese tecavüzle icâbât-ı ahlâkiyye ve vicdaniyyeden bî-haber bulunduğunu gösterirken, dimağındaki mağşuşiyyet ve perişanlığı bütün ifadelerinden anlaşılırken, insanlar arasında ibtidaî bir terbiye-i içtimaiyyeden mahrum bulunurken şapka giymesinin tarihte emsali çok görülen mukallitliklerin enva’ından olduğunu Avrupalılar tayinde gecikmezler. Şunu da ilave edeyim: Esasen kuyud-ı diniyye ve ahlâkiyye ile alâkadar olmayanlara ahkâm-ı diniyyeden bahs etmekliğim fazla bir şey olduğunu takdir edeceğim pek aşikar iken bu adamın başındaki şapkaya itiraz ettiğimi zannetmesi de hamafakatına delildir, bilakis krokisini çizmek hutut-ı asliyyesini gösterdiğim boş bir kafanın üstüne mukallitlikle şapka geçirilmesi at canbazhanelerinde, sirklerde palyaçolara aktörlere muhtelif serpuş giydirmek nev'inden adderek onu zevke temaşa ederim.”40</p>
<p>Beyannameden anlaşıldığına göre, Mehmet Remzi Bey, Sait Molla'nın Kıbrıs Müftüsünün şapka konusundaki beyanatına karşı çıkmamasını, kendisinin yabancı olduğunu.Kıbrıs Türklerinin işlerine karışmaması gerektiğini belirterek sabırlarını tasımlamasını tavsiye etmişti.</p>
<p>Bunu bir tehdid olarak algılayan Sait Molla, beyannamesinde, kimseden korkmadığını belirterek şöyle diyordu:</p>
<p>"Dünyanın her yerinde ve bilhassa İngiliz müstemlekelerinde dört yüz milyon ehl-i islâmın vaziyet-i diniyye ve siyasiyyeleriyle alâkadar olan beyanatı tetkik ve tahlil etmek her mütefekkir müslüman için bir haktır."</p>
<p>Mehmet Remzi Bey Sait Molla'nın Kıbrıs’la ilgisi olmadığını yazmış olmalıdır ki, Sait Molla buna karşılık da asıl Remzi Bey'in ve avukatının buradaki günlerinin sayılı olduğunu iddia ediyor ve "gerek Remzi ve gerek onun avukatının bu memleketle alâkası kalmamıştır. Onların Lozan Ahidnamesi mucibince bu memleketten def olup gitmeleri için bir kaç aylık müddetleri kalmıştır, "diyordu.</p>
<p>Sait Molla'ya göre, 15-20 senedir önce Panislâmizm, sonra Panturanizm ve şimdi de Bolşevizm "akaidi" müslümanların rahatını kaçırmakta ve müslümanlar bazı politik amaçlarla kullanılmak istenmektedir. Bolşeviklerin müslümanlara komünizm aşılayamayacaklarını anladıklarını, dinî alana yöneldiklerini ve "bu suretle bütün İngiliz müstemlekelerindeki müslümanları iğfale çalıştıkları" anlaşılmaktadır. Sait Molla beyannamesini şu sözlerle bitiriyordu:</p>
<p>“İşte bu nokta-yı mühimmeye mebnidir ki islâmlara ait her türlü beyanat, ifadat, telkinat beni düşündürmeğe ve söyletmeğe mecbur ediyor. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk'ın tevfikatına istinad ederek mecbur edildikçe söyleyeceğim ve yazacağım.”</p>
<p>Beyannamede kullanılan imza "Esbak Türkiye Adliye Müsteşarı ve İstanbul Gazetesi baş Muharriri Sait”tir.</p>
<p>Söz Gazetesi sahibi Mehmet Remzi Bey, Kıbrıs'taki Türk mürettiblerinin "Paçavra" olarak adlandırdığı ve yayımlamayı reddettiği bu beyannameyi cevapsız bırakmamıştır. Remzi Bey cevabî yazısında Sait Molla'nın "zırhlı bir timsah gibi sürüne sürüne" Mısır'dan Kıbrıs'a geldiğini, onun bir vatan haini olduğunu, vatansız ve milliyetsiz bulunduğunu, Kıbrıs'a gelir gelmez kendisine yazdığı mektupta verdiği sözü tutmadığını, Sait Molla'nın Bağdat ve Mısır'a gönderdiğini iddia ettiği beyannamenin 17 Kasım 1925'te noterde Sait Molla tarafından tasdik ettirildiğini ve suretinin noterde bulunduğunu, Yusuf Ziya Hoca'nın buna tanıklık ettiğini, Sait Molla'nın ömründe İstanbul kadısı olmadığı halde bu beyannamede "İstanbul kadı-ı esbakı" imzasını kullandığını, Sait Molla'nın Ali Kemal'den önce linç edilmeyi hak eden bir adam olduğu için Türkiye'den kaçtığını belirterek, "Fakat eli temiz ve alnı açık ise neden Türkiye'ye gidip hesabını temizlemez?"41 demekte ve kendilerinin bu adadaki günlerinin sayılı olduğunu söylediğinden bahisle şöyle devam etmekteydi:</p>
<p>"Ya a mel’un herif! Biz kaçarsak Türkiye'ye gidip milletimiz arasında yaşayacağız; Fakat sen; yüzün kara, kapkara, elin kanlı ve bulaşık bir halde. Günün birinde buradan da sürülürsen-ki muhakkak sürüleceğine intizar ederiz- nereye gideceksin? Milliyetin nedir ve (Vatan)ın neresidir? Seni milletdaş ve vatandaşlığa kabul eden mürettibin Akif'ten başka var mı?</p>
<p>Şu muhakkaktır ki Molla nereye giderse gitsin, mutlaka gittiği yerde Türk 'ün intikamı kâh Raşit ve kâh Remzi şeklinde tecessüm edecek ve suratına bütün melanetlerini savurarak vicdan azapları içinde kıvrandıracaktır. Vicdansızlığından bir şey hissetmezse de onun şeytanetlerini keşf ederek planlarını bozacak ve davul kadar kafasını daima sızı ve ızdırap çerçevesi içinde bulunduracaklardır...</p>
<p>Molla ve rüfekadarları istedikleri kadar çırpınsın, beyinsiz kafalarını taştan taşa çarpsınlar, isterlerse zehirli yılan gibi şahlanıp tonluk vücutlarını yerlere vursunlar; akıtacakları zehir yalnız ve yalnız murdar vücutlarını yakacaktır.</p>
<p>Çünkü Türk milleti bunların elinden yakasını kurtarmış ve şerlerinden tamamıyla emin olmak için alınlarına birer siyah damga vurarak hudud haricine çıkarmıştır.</p>
<p>Sait Molla istediği kadar köpürsün.Zehirli bir köpek gibi hırsından yemekle bitmeyen tonluk vücudunu lime lime yesin. Bu yaygaraların ne burada ve ne de Türkiye 'de hiçbir tesiri yoktur ve olamaz, çünkü bu sialı sayha ve feryatların saikini biliyoruz ve işittikçe intikam alarak merhamet yerine zevk ve haz duyarız. Hah, hah, hah!.... "</p>
<p><span style="font-weight:bold;">Mehmet Remzi Beyin Hapse Mahkûm Edilmesi</span></p>
<p>Sait Molla ile olan tartışmaları 1926 yılında Mehmet Remzi Bey'in iki ay hapse mahkûm edilmesine neden olmuştur. Mehmet Remzi Bey 3 Nisan 1926 tarihinde gazetesinde "Aramızda Şerefsiz Hocalar Var" başlığı ile yayınladığı bir yazıda "Sait Molla burudaki görevinin Yunanistan adına casusluk yapmak olduğunu ispatladı "diye yazmıştır.Bu nedenle hakkında dava açılmış ve mahkemeye göre Remzi Bey, bilerek ve isteyerek Sait Molla'nın şeref ve haysiyetine saldırdığı için ilgili mahkemece 16 Haziran 1926 tarihinde iki aylık hapis cezasına ve mahkeme masraflarını ödemeye mahkûm edilmiş ve bu karar 5 Temmuz 1926 tarihinde Yargıtayca da onanmıştır.42</p>
<p><span style="font-weight:bold;">Sait Molla ve İngilizler</span></p>
<p>Sait Molla 11 Aralık 1925 tarihinde doğrudan doğruya İngiliz Dışişleri Bakanı'na yazdığı uzun bir mektupta İngiliz milletine sarsılmaz bir sevgi ile bağlı bulunduğunu, bu yüzden birçok felaketlerle karşılaştığını belirterek Türkiye'deki son gelişmeleri değerlendiriyordu.</p>
<p>Ona göre "İngiliz kolonilerindeki müslümanların İngiltere'ye gerçekten bağlı ve sadık olabilmeleri için ya Türkiye’nin İngiltere’nin çok samimi ve hakiki bir dostu olması ya da bu tür sömürgelerdeki müslümanların-Türkiye ile dinî herhangi bir bağa sahip olmamaları gereklidir. Şu anda birinci seçenek muhtemelen asla geri dönülemeyecek geçmiş (yani tarih) ile uyuşmaktadır.Fakat bugün madem ki Türkiye şeriatı kaldırmış ve islâm dünyasına yeni bir formül sunmaya başlamıştır, ikinci seçenek ortaya çıkmıştır. Bu durumun İngiltere için çok önemli olduğuna inandığım için burada ilk olarak tarihe bir göz atmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.Son otuz yıldan beridir Türkiye dinî pozisyonunun avantajını kullanmak için Panislamizm akımı yoluyla dünyadaki müslümanlara İngiliz düşmanlığı (İngiltere'ye karşı düşmanlık) tavsiye etti. Ben İstanbul'da iken Dışişleri Bakanlığı’na tüm ayrıntıları bildiren mektuplar göndermiştim. Lord Hazretleri söz konusu akıma zıt bir akım yaratmaya yönlendirilen İstanbul'daki tüm gayretlerin farkındadır...</p>
<p>Üç yıl önce Mustafa Kemal Paşa bir yandan İngiltere’ye karşı rekabet gösteren ve doğrudan doğruya Rusya’ya yardım eden ve öte yandan Panislamizm ile ilgili istekler yönünde destek olan devletlere yardım ettiğinde ona nasıl karşı çıktığım çok iyi bilinmektedir. Fakat sonuçta İngiltere ile ilişkilerini düzelttiği zaman demokrasiyi ilan etti ve ülkesini Panislamizm siyasetinden kurtardı."</p>
<p>Türkiye'nin komünist Rusya ile birlikte hareket ettiğinden yakınan Sait Molla'ya göre ''Türkiye kabuğunu değiştiren zehirli bir yılan olarak islâm dünyasına yeni şeklini gösterdi. Şimdi Türkiye içinde güç kullanarak, kendi lehinde olan yabancı ülkelerde propaganda yoluyla bu oluşumu yürütüyor ve ülke içindeki güç kullanma bir dereceye kadar ters etki yapabilir olmasına rağmen, muhtemeldir ki Türkiye dışındaki propaganda -özellikle cahil ve düşüncesiz müslümanlar üzerinde-başarı kazanabilir."</p>
<p>Türkiye'nin ve Türk konsoloslarının bu uğurda maddî ve manevî olarak çok çaba harcadıklarını belirten Sait Molla, Türkiye ile Rusya'nın ortak yürüttükleri planda başarılı olmaları durumunda İngiltere'nin kolonilerinde Panislamizm akımından daha tehlikeli olan Komünizm ile karşı karşıya geleceğini iddia etmektedir.</p>
<p>Sait Molla'ya göre, "Bütün bu şartlara rağmen Majesteleri hükümeti için başlangıç halinde olan bu hareketi uygun bir şekilde önlemenin ve Kolonilerdeki müslümanlar ile dünyadaki müslümanların büyük bir çoğunluğu tarafından iyi karşılanmayan Türkiye’deki yeni oluşum arasındaki ilişkiyi oradan kaldırmanın yine de kolay bir iş olması memnunluk vermektedir.</p>
<p>Bilakis Türkiye’deki yeni oluşum Türkiye’ye karşı az ya da çok bir nefret duygusu uyandırmıştır.Eğer Türkiye bu uğurda çalışmaktan vazgeçerse İslâm dini komünist prensiplerin kabulüne karşı kesin bir engel olduğundan Rusya için herhangi bir başarı elde etme imkânı yoktur. Diyebilirim ki İslâm dini komünizme karşı bir polis gücü görevini bizzat üstlenir. Fakat İngiliz kolonilerinde adı müslüman ama uzun süre önce İslâmiyetten kopmuş olan gürültücü grubun oluşturduğu küçük bir azınlık vardır ve kindar ya da İngiliz halkının düşmanı olan birkaç kişi Türkiye’ye bağlı kalmaya devam etmiştir."</p>
<p>Sait Molla bu anlamda Kıbrıs'ı örnek vermektedir. Ona göre "60.000 müslüman dışında 200 kişiden daha fazla olmayanların (ki bunların arasında önemli olan şahısların sayısı 10'u geçmez) oluşturduğu bir azınlık vardır. Bu tür insanlar yapabilecekleri her şeyleriyle müslümanları aldatmaya ve Türkiye lehindeki düşünceleri aşılamaya çalışıyorlar.Bu maksadı gizlemek için Kıbrıs konsolosu bir lider gibi çalışıyor ve Türkiyeli olan okul müdürleri ile öğretmenler- ki aralarında kızıl propagandacı Kâzım Nami de vardır- Kıbrıs'a davet edilmektedir. Kâzım Nami Türkiye'de yayınlanan "Özgürüm " adlı gazetenin editörlerinden biridir. İngiliz karşıtı olan bu gazetenin yayınları doğal olarak İstanbul'dan dışişleri Bakanlığı’na bildirilmektedir Bu şahıslar Kıbrıs'a geldiklerinden beri okulların dinî yapısı değişti ve gelecekteki sorumluluğu kabul edemeyen Kıbrıs kadısı, Kıbrıs'ta rol oynayan Türkiye'nin kirli parmakları yüzünden Maarif Encümeni başkanlığı görevini bırakmaya mecbur edildi.</p>
<p>Kıbrıs müftüsü, oğlu ve damadı vasıyasıyla kazanıldı ve Türkiye lehindeki gazetelerin ayrı ekleri vasıtasıyla bu tür açıklamalar yaptı ve islâm dini adına ki, bunlar tamamıyla islâm dinine ve inancına terstir, bu adaya İstanbul'dan İngiltere aleyhinde olan kitaplar getirtildi. Bu kitaplar 'Türk Egemenliği ve İngiliz Sömürge Dünyası' adını taşımaktadır. İngiliz aleyhtarı olan ve Hindistan ve Mısır ile ilgili sorunları ele alan bu propaganda kitabı sadece dikkatsizleri değil fakat aynı zamanda hassas müslümanları da yer verdiği tahrif edilmiş ve yanlış olaylar yoluyla kandıracak türdendir.</p>
<p>İşin doğrusu İngiltere Kırım Savaşı'nda Türkiye'yi yok olmaktan kurtardı ve Ayastefanos’a gelmiş olan Türk sınırlarını genişletti. Bu gerçek yukarıda zikredilen kitapta hem de müslüman okullarında tümüyle görmezden gelinmektedir."</p>
<p>Sait Molla mektubunda son olarak İngiliz hükümeti tarafından dikkate alınması gerektiğini düşündüğü önlemleri şöyle sıralıyordu:</p>
<p>"1. Kolonilerdeki müslümanlar vakit geçirilmeksizin Türkiye'deki dini değişimden haberdar edilmelidir.</p>
<p>2. Yeni değişim nedeniyle Türkiye'den nefret eden kolonilerdeki müslüman çoğunluk etraflı bir biçimde yukarıda zikredilen azınlığa karşı korunmalıdır.</p>
<p>3. Söz konusu azınlık ile ilişkisi olan şahıslar ister büyük isterse küçük olsun herhangi bir hükümet işinde bulundurulmamalıdır.</p>
<p>4. Türk konsolosları her zaman sıkı bir kontrol altında bulundurulmalıdır. "</p>
<p>Önerilerini bu şekilde özetleyen Sait Molla mektubunu söyle bitiriyordu: "Tüm kalbimle dilerim ki, Büyük Britanya dünyadaki en muteber İslâm Devleti mevkiini işgal eder, komünistik etkilerin yok olmasıyla birlikte dünya dengesini korur ve muhafaza eder. Doğu ile ilgili olarak detaylı düşüncelerimi arz ettiğimden dolayı affımı dilerim. Lord Hazretlerinin muti bendeleri olmakla müftehir." Mektuptaki imza yerinde "Türkiye'deki İngiliz Muhipler Cemiyeti eski başkanı ve 'İstanbul' adlı Türkçe gazetenin ser muharriri ve eski Adliye Müsteşarı ve Avukat" yazmaktadır. Bu mektuba göre Sait Molla'nın adresi de şöyleydi: Sait Molla Bey, Passiadou, No: 10, Lefkoşa, KIBRIS.43</p>
<p>Bu mektup Sait Molla'nın İngiliz yetkililere yazdığı tek mektup değildir. Kıbrıs'taki İngiliz yetkililere yazılan ve 2 Ocak 1926 tarihini taşıyan bir başka mektupta Sait Molla, Sömürgeler Bakanlığı'na iki mektup gönderdiğini, Kıbrıs Müftüsü Ziyai Efendi ile oğlu Hakim Fuat'ın ve damadı Evkaf Murahhası Münir Beyin "Türk barbarlığının aletleri" olduğunu ama “Majesteleri hükümetine sadık ve Türkiye'den gelen propagandadan ...dikkatle kaçınan Baş Kadı Ali Rıfat Efendi’nin” majestelerinin hizmetinde görev almasından dolayı çok memnun olduğunu belirtiyor ve bu memnuniyetinin Sömürgeler Bakanlığı'na bildirilmesini diliyordu.<br />
Buradaki imza ise "Türkiye'deki Adliye Nezareti eski Müsteşarı ve İngiliz Muhipler Cemiyeti Başkanı ve Avukat"44 şeklindedir.</p>
<p><span style="font-weight:bold;">Kıbrıs Mahkemeleri ve Sait Molla</span></p>
<p>Sait Molla Kıbrıs'ta bulunduğu sürece birkaç kez mahkemede bulunmak zorunda kalmıştır. Altay Sayıl, Sait Molla'nın Lefkoşa surlarının Mağosa kapısı dışında bulunan fakirhaneye45 yerleştirildiğini, İstanbul'daki yaşamını burada bulamadığını belirterek "başından Kıbrıs'ta iki mahkemelik olay geçmiştir. "46 demektedir. Bu davalardan birincisi yukarıda söz konusu ettiğimiz Mehmet Remzi Bey davasıdır. Altay Sayıl'a göre, ikinci dava ise kendisi gibi Kıbrıs'a sürgün olarak gelmiş iki kişiden 100 lira alacaklı olduğu iddiası ile açtığı davadır. Cezaevine de düşmüş ama “ne maksat için cezaevine düştüğü, resmî kayıtların Rum kesiminde kalmasından tesbit edilememiştir.”47</p>
<p>Dr. Fazıl Küçük ise Sait Molla'nın Kıbrıs'ta hapis yatmasına açıklık getirmektedir. Ona göre, Eski Hicaz Kralı Hüseyin Kıbrıs'ta bulunduğu sırada İngilizlerin de yardımı ile Sait Molla'yı "kalem-i mahsus" tayin etmişti. Ama Sait Molla kralın eşinin imzasını taklit ederek bir çekle bankadan bol miktarda para çekmiş, bu durum anlaşılınca da hapis cezasına çarptırılmıştır.48</p>
<p><span style="font-weight:bold;">Kıbrıs'ta Barınamayan 150'lik</span></p>
<p>Sait Molla bütün çaba ve gayretlerine rağmen Kıbrıs'ta başarılı olamamıştır. Kıbrıs Türklerinin ve Türkiye'nin çıkarları doğrultusunda yayın yapan gazeteler yayımlanmağa devam etmiş ve Türkiye'deki İnkılâplar (örneğin şapka ve Latin harflerinin kabulü) Kıbrıs'ta da aynı yıllarda yaşama geçirilmiştir.</p>
<p>Sait Molla'nın Kıbrıs macerası yaklaşık 5 yıl sürmüştür. Kıbrıs'ta istediği hayatı elde edemediği anlaşılmaktadır.Sait Molla ile sürekli olarak çatışma içinde bulunan Söz gazetesi, nihayet 12 Haziran 1930 tarihli nüshasında okuyucularına "memnuniyetle" şu haberi veriyordu:</p>
<p>"Memnuniyetle haber aldığımıza göre ma’hut Sait Molla geçen hafta ceziremizden müfarekat etmiştir.Sait Molla hükümet ianesiyle gönderildiği için tekrar bu memlekete avdet etmek imkânını bulacağına pek az ihtimal vardır. "49</p>
<p>Söz gazetesine göre, Sait Molla'nın niyeti Paris'e gitmekti.Kıbrıs'tan ayrıldıktan sonra Atina'ya (Yunanistan) gitmiş, oradan batı Trakya'ya geçmiş ama Yunanistan onun yurt dışında gittiği son ülke olmuştur. Çünkü "Son posta ile gelen Cumhuriyet refikimiz Molla’nın garbı Trakya’da vefat ettiğini Atina’daki muhabir-i mahsusundan aldığı telgrafa atfen haber veriyor"(du).50</p>
<p>Sait Molla Kıbrıs'tan ayrılırken muhtemelen ailesini de yanında götürmüştü. Ancak kardeşi Mesut Bey'in daha uzun yıllar yaşamını Kıbrıs'ta sürdürdüğü anlaşılıyor.En azından 1938 yılında hâlâ Kıbrıs'ta idi ve o zamanki adı İslâm lisesi (bugünkü Lefkoşa Türk Lisesi) olan ve bir İngiliz müdürün yönetiminde bulunan adadaki tek Türk lisesinde öğretmenlik yapıyordu. 1938 yılında bu okulda Tarih Öğretmenliği yapan H. Fikret Alasya hatıralarında şu ilginç olayı anlatmaktadır:</p>
<p>"Müdür Mr. Wood'la5i ... ikinci mühim çatışma Sait Molla'nın kardeşi meşhur Mesut Bey'in faaliyeti ile oldu.Malum olduğu üzere lisenin onuncu ve onbirinci sınıflarında "Türk İnkılâp Tarihi" dersleri okutulmaktadır.Bu tarih isminden de anlaşılacağı veçhile, bu ders ... İngiliz Muhipler Cemiyeti ve bu Cemiyetin Türkiye dahilindeki gizli ve açık gayeler takibi, Millî Mücadele vesaire gibi bahisleri ihtiva etmektedir.Bu mevzuları ihtiva eden bir dersi Madam ve Müdürün52mevcudiyetine ilaveten bir de Mesut Bey gibi bir zatın talim heyeti arasında bulunması halinde okutmanın güçlüğünü takdir edersiniz.</p>
<p>Bu kadar heyecanlı ve millî mevzudaki dersi takrir ederken "kitap haricine çıkmayacağız " emrini daima göz önünde tutmak ve ağzımdan çıkan her kelimeyi tartmak zorunda bulunuyordum.Her türlü dedikoduyu önlemek için icab eden bütün tedbirlere baş vuruyordum.Bu cümleden olarak zülfiyâre dokunacak parçaları ve Atatürk'ün Nutuk'undan alınarak kitaba ders edilen kısımları kitaptan aynen okuyordum.Bu arada ders İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ni ihtiva eden bahse gelmişti. Yine mutad veçhile Atatürk’ün mutad sözlerini aynen kitaptan okudum.Bunun üzerine talebeler beni sual yağmuruna tuttular.</p>
<p>-Efendim, Mesut Bey Sait Molla'nın kardeşi değil mi? Böyle bir adamın okulumuzda ne isi var vs.</p>
<p>Ben Mesut Bey'in Sait Molla'nın kardeşi olduğunu söyledim ve diğer suallerin bizi alâkadar etmediğini belirterek çocukları susturmağa çalıştım.</p>
<p>Sabahleyin geçen bu dersten sonra Mesut Bey mutad jurnalcilik yolu ile münakaşadan haberdar olmuş ve meseleye vaziyet etmiş ve "Fikret Bey İngiltere aleyhinde ders veriyor" parolası ile faaliyete geçmiş. Müdür'e, Madam'a, Mr. Cullen'e53,Müftü Hakkı Efendi'ye hasılı önüne gelene İngiliz aleyhtarı olduğumu, sınıftaki talebeyi de İngiliz aleyhine kışkırttığımı ve hatta kendisi aleyhinde de sözler söylediğimi yaymış.</p>
<p>Nihayet müdür Wood beni yine odasına çağırdı.Ve:</p>
<p>- Bütün yaptıklarınızdan haberdarım. Unutma ki istikbalin elimdedir. İngilizler aleyhine ders vermekten korkmuyormuşsun. Bu istikbalin için iyi olmayacaktır, gibi tehditlerle dolu ihtarlarda bulundu.Ben de:</p>
<p>- İngiliz aleyhtarı ders vermiyorum.Sadece vazifemi yapıyorum ve kitabı takip ediyorum.Bunu yapmakla suç işlemiş olmuyorum, dedim.</p>
<p>Bunun üzerine:</p>
<p>-Sen istersen o hadiseleri okutmazsın, dedi..</p>
<p>-Tarih ilmi hadiselerin birbirine zincir halkaları gibi bağlanmasından meydana gelmiştir. Bahisler atlandığı takdirde hadiselerin sebep ve neticeleri anlaşılmaz.Şayet salâhiyetiniz varsa bu kitapları okutmamanı için bana tahriri emir vermenizi reca ederim, dedim.</p>
<p>Böyle bir emri vermesine Lozan Muahedesi hükümlerine göre imkan yoktu.Bundan dolayı aramız iyice açılmıştı.54</p>
<p><span style="font-weight:bold;">Sonuç</span></p>
<p>Denilebilir ki Sait Molla Kıbrıs'ta da İngiliz çıkarlarına-tabi bu arada kendi çıkarlarına- hizmet eden tavır ve tutumunu sürdürmüştür.Yazdığı mektup ve beyannamelerde kullandığı imzaların hitap edilen şahsa veya topluluğa göre değişmesi Sait Molla'nın yaptığı işleri bilinçli bir şekilde ve İngiliz menfaatleri doğrultusunda yaptığını göstermektedir. Kıbrıs'taki faaliyetleri Kıbrıs Türklerini Türkiye'den ayırmaya ve soğutmaya yönelik-tir.Ayrıca Atatürk Türkiye'sindeki modernleşme hareketlerinin İslam’a aykırılığı üzerinde durup İngiliz sömürgelerindeki müslümanlara bu duyguyu aşılamak, onların uyanmasını engellemek ve böylece Britanya hükümetinin çıkarları için çalışmak hedefi doğrultusunda hareket ettiği açık seçik görülmektedir.</p>
<div style="text-align:center;"><span style="font-weight:bold;">EK I</span><br />
<span style="font-weight:bold;">MUHTASAR CEVAPLARIM</span><br />
(Kıbrıs, Kasım 1925)55</div>
<p>Lefkoşa'da intişar eden Söz gazetesinin bana da taarruz ettiğini söyle-diler. Kıbrıs'ta o kimselere acırım ki yalan söylemekten, iftira etmekten utanmayan bir herifin bu müstekreh yalanlarına inanırlar.</p>
<p>Yalan "Sözle" geçinen Remzi'nin daha iki ay evvel bir zât aleyhinde o ma'hut gazetesiyle neşr ettiği şeylerin tamamen yalan ve bühtan olduğunu birkaç gün sonra Lefkoşa'nın bütün gazeteleriyle imzası altında yazdıktan ve şu suretle bu gazeteci yalan söylemekten utanmadığını her gazetede bizzat ikrar ve itiraf ettikten sonra artık onu utandırmağa çalışmak fazla bir şeydir.</p>
<p>Remzi'nin aleyhimdeki tefevvühatını öğrendiğim zaman bu herifin üç dört ay evvel Lefkoşa'da Türk Derneği'nde dava vekili Rıfat beyefendi delaletiyle kendisini bana (takdim) ettirdiği ve yanıma kadar gelerek elimi sıkıp şahsıma karşı oradaki zevat muvahacesinde (eser-i ihtiram) gösterdiği hatırıma geldi. Acaba gazetecilik iddiasında bulunan bu şahıs o zaman (Türkiye'de her fenalığı yapan adam olduğumu! ve bütün dünyanın beni tanıdığını) bilmiyor mu idi? Fakat bu herif ne elimi sıkıp bana tabasbus ederken ve ne de Türkiye'de her fenalığı yaptığımı gazetesinde yazarken benim iyi veya fena adam olduğumu nazar-ı dikkate almış değildir. Ancak mahiyetini pek çabuk öğrendiğim bu adama abone vesair namla santim bile vermeyerek gazetesini elime almağa tenezzül etmemekliğimdir ki bu herifi kudurttu. Fakat bu herif! bilemezdi ki ben büyük Reşit Paşa merhumun:</p>
<p>"Bî muhâbâre nâr-ı fitneye gitsem de ne var<br />
Kahr-ı hasm eylemeğe elde asadır hâmem."</p>
<p>Kıtasını kendime düstur-ı hareket ettihaz edenlerden olduğum için bu şerirden Kıbrıs'taki bazı aceze gibi korkmak aklıma bile gelmez. Şimdi bu herifin söylediği sözlerin tamamen yalan olduğunu bir seri dahilinde göstereyim.</p>
<p>1. Mudanya mukavelenamesinden evvel kendi arzum ile memleketten çıktığımı ve esna-yı müfarekâtımda yerli ve ecnebi memurların resm-i nezaket ve teşyi ifa eyledikleri İstanbul'da pek çok kimselerin malumudur. Memlekete avdet edememek hakkındaki karar, müfarekâtımdan bir buçuk sene sonra sadır olmuştur. Görülüyor k