<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>ibrahim-tenekeci &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/ibrahim-tenekeci/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "ibrahim-tenekeci"</description>
	<pubDate>Sun, 07 Sep 2008 04:44:24 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[İznik: Ne güzel şehir... ]]></title>
<link>http://milligorus.wordpress.com/2007/08/17/iznik-ne-guzel-sehir/</link>
<pubDate>Fri, 17 Aug 2007 11:46:49 +0000</pubDate>
<dc:creator>fngn</dc:creator>
<guid>http://milligorus.wordpress.com/2007/08/17/iznik-ne-guzel-sehir/</guid>
<description><![CDATA[İZNİK&#8217;E DOĞRU
İşte İznik yolundayız.
Köftesi ve mobilyası ile meşhur İnegöl&#8217;]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İZNİK'E DOĞRU</strong></p>
<p>İşte İznik yolundayız.</p>
<p>Köftesi ve mobilyası ile meşhur İnegöl'ü geçip Yenişehir üzerinden İznik'e gideceğiz. Plan bu. Zaten yol da bu.</p>
<p>Yenişehir ilçesinde mola veriyor, çarşıyı biraz geziyoruz.</p>
<p>Yenişehir önemli. Çünkü bu şehri Osman Gazi sıfırdan kurmuş. İsmi de oradan geliyor. Osman Gazi, burayı askerlerine "<strong>kılıç hakkı</strong>" olarak vermiş. Yine, harp sahalarına yakınlığı nedeniyle, burayı karargâh olarak kullanmışlar.</p>
<p>Biz de öyle yaptık. İznik seferi öncesinde, eksiklerimizi burada tamamladık.</p>
<p>Ve İznik... Gençliğimden beri gelmeye niyet edip de bir türlü gelemediğim İznik...</p>
<p>İznik, Büyük İskender'in kumandanlarından Antigonius Monophthalmos tarafından Milattan Önce 316 yılında kurulmuş. Sonrası uzun hikâye...<!--more--></p>
<p>Selçuklular bu şehirle ilgilenmiş, hatta alıp yirmi iki yıl kadar da ellerinde tutmuşlar.</p>
<p>Osman Gazi İznik'i almak için çok uğraştıysa da, fetih, 1331 yılında oğlu Orhan'a nasip olmuş.</p>
<p>Sonrasında, Türkler için cazibe merkezi durumuna gelmiş. Özellikle on dördüncü ve beşinci yüzyıllarda tam bir kültür merkeziymiş. Dönemin en ünlü âlimleri buradaki medreselerde ders vermeye başlamışlar. Bu yüzden de <strong>"Âlimler diyarı"</strong> olarak anılmış. </p>
<p>İstanbul alındıktan sonra ise yavaş yavaş gözden düşmüş.</p>
<p><strong>İLK ADIM</strong></p>
<p>İstanbul'da büyümüş, her daim Sur içini sevmiş ve gezmiş biri olarak, İznik'te yabancılık çekmiyorum.</p>
<p>Şehrin çevresi 4,970 metre uzunluğundaki surlarla çevrili. Dört ana, on iki küçük kapısı bulunan surlarda, 114 tane burç var. Helenistik dönemde inşa edilmeye başlanan surlara, Roma ve Bizans döneminde büyük ilaveler yapılmış. Surların ortalama yüksekliği on metre.</p>
<p>Önce, göl kıyısında bulunan Senato Sarayı'na gidiyoruz. Temelleri duran saray, Milattan Sonra dördüncü yüzyılda inşa edilmiş. Hıristiyan dünyası için çok önemli olan iki Konsil toplantısından biri, yani Birinci Ekümenik Konsil'i burada yapılmış. İkincisinin adresi de aynı: İznik...</p>
<p>Hazır gelmişken, Senato Sarayı'ndan göle giriyoruz. Fakat Türk usulü: Paçaları sıvıyor ve dizlerimize kadar suda yürüdükten sonra geri dönüyoruz. Hepsi bu.</p>
<p>Sonra dört ana kapının üçünü geziyoruz. Lefke Kapı, Yenişehir Kapı ve İstanbul Kapı. Bizi en çok etkileyen İstanbul Kapı oluyor. Çünkü en büyük özeni bu kapıya göstermişler. Ayrıca, bu kapının açıldığı yol, tarihi İpek Yolu. Zaten caddenin adı da öyle: İpek Yolu Caddesi...</p>
<p>Evet, İznik, Hıristiyan dünyası için çok önemli. Ve son birkaç yılda, şehirdeki Roma ve Bizans eserlerini gün ışığına çıkarmak için hummalı bir faaliyete girişilmiş.</p>
<p>Şehirde çok sayıda eser var. Mesela Ayasofya Camii... Burası kiliseymiş. Orhan Gazi İznik'i alınca, burayı camiye çevirmiş. (1331) Sonrasında, Kanuni döneminde, Mimar Sinan tarafından ciddi bir yenilenmeye tabi tutulmuş. Şimdi müze ve harap vaziyette... İnsanın içi sızlıyor.</p>
<p><strong>İlginç olan şu ki, ismi Ayasofya olup da kiliseden camiye dönüştürülen bütün yapılar, Cumhuriyet idaresiyle birlikte müzeye çevrilmiş. Yoksa Lozan'ın gizli protokollerinden biri de bu mu? İşte İstanbul Ayasofya, işte Trabzon Ayasofya ve işte İznik Ayasofya...</strong></p>
<p><strong>Hepsi cami iken müze yapılmış!</strong></p>
<p>İlgi çeken bir diğer yapı da Su Kemerleri... (Antik Su Yolu) İstanbul'daki Bozdoğan Kemeri kadar görkemli olmasalar da, hala ayaktalar... Doğu yönünden şehre gelen ve Lefke Kapısında biten bu kemerler, altıncı yüzyıla ait.</p>
<p>İznik birçok Roma ve Bizans eserine ev sahipliği yapıyor: Tiyatro, tapınak, ayazmalar, kiliseler, dikilitaşlar, tümülüsler... Bunların tamamını görmek için bir sefer daha düzenlememiz şart.</p>
<p>Şehir içindeki gezimize devam ediyoruz.</p>
<p><strong>İZNİK'İN CAMİLERİ</strong></p>
<p>İşte İznik'in sembolü olan Yeşil Camii... <strong>Mimarı Hacı Musa olan bu cami, Osmanlı mimarisinin en eski çinili yapısıdır. </strong>Caminin yapımına 1378 yılında Çandarlı Halil Hayrettin Paşa başlıyor. Baba ölünce, sancağı oğlu Ali Paşa devralıp 1391 yılında caminin inşaatını tamamlıyor.</p>
<p>Nilüfer Hatun İmarethanesi, Yeşil Camii'nin tam karşısında... 1388 yılında Birinci Murat tarafından, annesi Nilüfer Hatun adına yaptırılmış. Yunanlılar, işgal sırasında, birçok yer gibi burayı da tahrip etmişler. 1960 yılına kadar depo olarak kullanılan imarethane, o tarihten sonra müzeye çevrilmiş.</p>
<p>İznik'e gelmişken, müzeye de girelim dedik. Müzede İznik ve çevresinden çıkarılan arkeolojik eserler sergileniyor. Ağırlıklı olarak Roma ve Bizans dönemine ait eserler... Bir de dünyanın en ünlü çinileri olan ve yapımında kullanılan renklere günümüz teknolojisiyle bile ulaşılamayan İznik Çinileri... Tabii ilgimizi en çok, eski paraların teşhir edildiği bölüm çekiyor. Fakat Osmanlı madeni para bölümü çok zayıf... Niye böyle?</p>
<p>Hacı Özbek Camii'ne de uğruyoruz. <strong>Bu cami, tarihi bilinen en eski Osmanlı camisidir. </strong>1333 yılında yapılmıştır. İznikliler buraya "Çukur Camii" diyor.</p>
<p>İznik gezmekle bitecek gibi görünmüyor. Bizde ise kronik vakit yetmezliği var.</p>
<p>Sultan İkinci Beyazıt'ın vezirlerinden Çandarlı İbrahim Paşa tarafından on beşinci yüzyılda yaptırılan Şeyh Kutbuttin Camii ve Türbesine de uğruyoruz.</p>
<p>Buraya ne olmuş böyle?</p>
<p>Zemin, çanak çömlek parçalarının yanı sıra, irili ufaklı insan kemikleriyle dolu... Mezarlar var, fakat hiçbirinin mezar taşı yok.</p>
<p>Bunlar kim? Bilmiyoruz.</p>
<p>Mezarların çevresini bir metre kadar kazıp toprağı çıkarmışlar. Mezarlar adeta boşlukta duruyor. Bir tanesinde bir karışlık boşluk var. Bakıyoruz. İskelet olduğu gibi görünüyor.</p>
<p>Kendimi onun yerine koyuyorum. Acaba bizler, bin yıl, iki bin yıl sonra hangi arkeolojik bulgunun parçası olacağız? Mezarımız kaç yıl sağlam kalacak? Mezar taşımız kaç zaman dikili olacak?</p>
<p>Üç bin yıl sonra, toprağın kaç metre altında olacağız?</p>
<p>Binlerce yıldır geliyor ve sıramızı savıp gidiyoruz.</p>
<p>Dün o bakıyordu, bugün sıra bende... Ben bakıyorum...</p>
<p><strong>BAŞKA SEFERE...</strong></p>
<p>Ve bir dahaki seferde gezeceklerimiz...</p>
<p>İkinci Beyazıt'ın oğlu Şehinşan'ın hanımı Mükrime Hatun tarafından on altıncı yüzyılda yaptırılan Eşrefzade Camii ve Türbesi... (Bu cami Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlılar tarafından tamamen yıkılmış ve 1950 yılında aslına uygun bir şekilde yeniden yapılmıştır. Türbede on beşinci yüzyılın büyük şairlerinden Eşref-i Rumi yatmaktadır.)</p>
<p>Çandarlı Halil Hayrettin Paşa'nın torunu vezir Mahmut Çelebi tarafından 1442 yılında yaptırılan ve Yeşil Camii'nin küçük bir örneği olan Mahmut Çelebi Camii...</p>
<p>Birinci Murat'ın oğlu ve Yıldırım Beyazıt'ın kardeşi Yakup Çelebi tarafından on dördüncü yüzyılda yaptırılan Yakup Çelebi Camii...</p>
<p><strong>Osmanlı ordusunun İznik'i kuşattığı sırada, askerlerin ibadet edebilmesi için yapılan ve Selçuklu geleneğini yansıtan Namazgâh Camii...</strong></p>
<p>İznik adeta açık hava müzesi gibi...</p>
<p>Vakit dar, ne yapacağımızı, nereye yetişeceğimizi şaşırıyoruz.</p>
<p>Orhan Gazi Camii'nin kalıntılarını mı gezsek, yoksa bilinen en eski Osmanlı medresesi olan ve 1332 yılında yapımı tamamlanan Süleyman Paşa Medresesi'ni mi? Süleyman Şah, Orhan Gazi'nin oğludur ve Rumeli fatihi olarak bilinir.</p>
<p>Yoksa beylikler döneminden kalan İsmail Bey Hamamı'na gidip dünya çapında ünlü olan dönerli kubbeyi mi seyretsek? Ya da İznik'in fethi sırasında yararlılık gösteren Kırgız Türklerinin anısına, Orhan Gazi tarafından 1331 yılında inşa ettirilen ve kalem işi süslemeleri ile meşhur olan Kırgızlar Türbesi'ne mi gitsek?</p>
<p>Sarı Saltuk türbesi de olabilir.</p>
<p>Bir de, Orhan Gazi'den sonra İznik'e damgasını vuran Çandarlı sülalesine ait türbeler var. Sadece Çandarlı Halil Hayrettin Paşa'nın türbesini görme imkânımız oldu. Bu önemli şahsiyet, Osmanlı tarihinde önemli rol oynayan Çandarlı soyunun kurucusudur. Türbedeki mezar taşlarının işçiliği emsalsiz olarak biliniyor. Gördük, hakikaten öyle...</p>
<p>Bir dahaki gelişimizde, hak geçmesin diye, aynı sülaleye mensup İbrahim ve Kara Halil Paşaların türbelerini de ziyaret edeceğiz. <strong>Kara Halil Paşa, İstanbul'un fethinden sonra idam edilerek, kendinden önce ölen oğullarının yanına gömülmüş. Osmanlı tarihinde idam edilen ilk sadrazam...</strong></p>
<p>GERİ DÖNÜŞ</p>
<p>İznik ahalisiyle ilgili en önemli izlenimim şu: Şehir halkı, yaşam biçimi olarak adeta ikiye ayrılmış. Merkezde, camiler bölgesinde yaşayanlar, mütedeyyin insanlar. Buna karşılık, göl kıyısında gördüklerimiz, hiç gitmesek bile, bize Bodrum'u falan hatırlattı... Sadece bir şortlar sokak ortasında yürüyen erkekler, bir o kadar kadınlar, kızlar...</p>
<p>İznik'e bir daha gelmek üzere ayaküstü plan yapıyor ve bir lokantada karnımızı doyurduktan sonra Boyalıca-Karamürsel üzerinden dönüş yoluna koyuluyoruz.</p>
<p><strong>Bilecik, Söğüt ve İznik gezilerini yazarken en çok kullandığım kelime "cami" oldu. Caminin hemen peşinden Yunanlılar geliyor.</strong></p>
<p><strong>Demek ki diyorum, cami ile Yunan yan yana geldiği vakit, eğer camiler korumasızsa, olan oluyor.</strong></p>
<p>Selanik'te ve Yunanistan'ın diğer şehirlerinde olduğu gibi..</p>
<p>İbrahim Tenekeci/Milli Gazete/17.08.07</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dağ başında bir gece...]]></title>
<link>http://milligorus.wordpress.com/2007/08/16/dag-basinda-bir-gece/</link>
<pubDate>Thu, 16 Aug 2007 11:39:38 +0000</pubDate>
<dc:creator>fngn</dc:creator>
<guid>http://milligorus.wordpress.com/2007/08/16/dag-basinda-bir-gece/</guid>
<description><![CDATA[Gündüzlü ve Hilmiye köylerinin hemen ardındaki vadide yer alan Oylat, İnegöl&#8217;ün güney]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p align="left">Gündüzlü ve Hilmiye köylerinin hemen ardındaki vadide yer alan Oylat, İnegöl'ün güneyinde kalıyor.</p>
<p>Uludağ'ın eteklerinde...</p>
<p>Aslında buraya gelmek için en uygun zaman sonbahar. Çünkü orman, yapraklı ağaç ağırlıklı: Kestane, ıhlamur, çınar, gürgen, meşe... Sonbaharda buradaki manzaranın, renklerin seyrine doyum olmaz. Tablo gibi olur.</p>
<p>Oylat kaplıcalarıyla meşhur. Bizans'tan beri bu böyle...<!--more--></p>
<p>Burayla ilgili yazı yazanların kimi gizli cennet diyor, kimi şifa merkezi, kimi de doğa harikası...</p>
<p>Biz ise, "ver hastaya, onun olsun kaplıca" diyerek, Oylat deresinin aktığı vadiye iniyor ve şelaleye doğru zorlu bir tırmanışa geçiyoruz. Aslında şelaleye çıkan patika bir yol var. Fakat bu yol bize hitap etmiyor.</p>
<p>Doğrusu bu kadar zorlanacağımızı tahmin etmezdik. Vadide birçok ölümcül nokta var. En ufak bir hata, yanlış bir adım, küçük bir dalgınlık, insanı dönüşü olmayan bir noktaya getirebilir. Neyse ki yolculuğumuzu sadece küçük sıyrıklarla atlatıyoruz.</p>
<p>Şelaleye çıkan bir kilometrelik vadi, suyun getirdiği, devirdiği tomruklarla dolu... Ve kaygan, yosunlu kayalar, oyuklar... Ayrıca on metrede bir karşımıza çıkan küçük şelaleler... Su da buz gibi...</p>
<p>Özetle: Su, emin adımlarla yukarıdan aşağıya doğru iniyor.</p>
<p>Şelaleye vardığımızda, bizi sevimli bir serinlik karşılıyor. Hava, su kırıntılarıyla dolu. Müthiş bir ortam. Suyun gürültüsü hiç rahatsız etmiyor, hatta ninni gibi geliyor.</p>
<p>Yorulduk. Biraz dinlenelim.</p>
<p>Şelaleyi de tırmanıp daha ileriye, suyun kaynağına gitme düşüncemiz, biraz uğraştıktan sonra kırılıyor. Müslim ile şelalenin yarı yerine kadar tırmanıyor, sonrasını göze alamıyoruz. Maceraya evet, intihara hayır!</p>
<p>Vakit dolmak üzere. Hızlı bir tempoyla patikadan aşağıya iniyor ve ormanın içinde kalacak ‘uygun' bir alan bulmanın telaşına düşüyoruz.</p>
<p>Bu arada, her yer böğürtlen dolu. Ve tam mevsimi... Sadece böğürtlen yemek için bile buraya gelinebilir. O halde yiyelim.</p>
<p>Saadet köyü civarında, kestane ağaçlarının yoğun olduğu bir yerde kalma kararı alıyoruz. Haritaya göre, Saadet köyünden sonra yerleşim yeri yok.</p>
<p>Bizi "sakın açık alanda gecelemeyin" diye uyarıyorlar. Ormanlar ayı yatağıymış. (İstanbul'a döndükten sonra <em>Türkiye'nin Hayvanları</em> haritasına bakıyorum. Konakladığımız bölgenin tam üzerinde kocaman bir ayı fotoğrafı var!)</p>
<p>Biraz korksak da, kararımızdan vazgeçmiyoruz. Açık alanda kalacağız!</p>
<p>Büyük bir kestane ağacının altına malzemelerimizi indiriyor, bir yandan da sabaha kadar yakmak için odun topluyoruz. Daha yeteri kadar odun toplamamış, yemek yiyememiştik ki, hava hızlı bir şekilde karardı. Adeta, karanlık haydut gibi bastırdı.</p>
<p>Karanlığa rağmen odun toplamaya devam ettik.</p>
<p>Ateşi yakmak için daha erkendi. O yüzden, yemeğimizi el fenerinin ışığı altında yedik.</p>
<p>Ve gece!</p>
<p>Gönüllü olarak, üç buçuğa kadar nöbeti ben tuttum. Çocuklar yoruldu, uykularını almaları lazım.</p>
<p>Belli aralıklarla, dağlarda silah sesi yankılanıyor. Ve insanın yüreğine korku salan köpek havlamaları... Köpekler boş yere havlamazlar, mutlaka bir şey var!</p>
<p>Gökyüzü mükemmel. Karanlığı gözetlemekten, en ufak bir hışırtıya el feneri doğrultmaktan vakit buldukça gökyüzünü seyre koyuluyorum. Hepsi yukarıda: Samanyolu, Büyük ve Küçük Ayılar, Kutup Yıldızı...</p>
<p>Durum ciddileşince, herkesten ve her şeyden şüphe etmeye başlarsınız. Ağaçların gölgelerinden bile!</p>
<p>Zaman çok yavaş geçiyor. Hatta zaman geçmiyor, ben zamandan geçiyorum. Böyle yerlerde, yalnızlık, insanın kendisini sorguya çekmesi demek...</p>
<p>O halde çekelim: De bakalım İbrahim, evinde kalıp sıcak yatağında yatmak varken; gecenin bir yarısında, bir ormanda, üstelik savunmasız bir şekilde ne işin var?</p>
<p>Sükût...</p>
<p>Ara sıra dalmaya başlayınca, nöbeti devrediyor ve ateşin üç metre ilerisine, battaniyemin içine kıvrılıp yatıyorum.</p>
<p>Saat yedide uykumu almış bir şekilde kalkıyorum. Çok yaşasın temiz hava!</p>
<p>Odun bitmiş. Fakat ateşimizin közü bize üç gün yeter. Su bulmaya gidiyor, yolda bolca böğürtlen yiyor, suyu bulup kampa dönüyoruz. Sonrasında güzel bir kahvaltı, bir bardak sıcak neskafe... Evet, şimdi oldu.</p>
<p>Malzemeleri toplayıp yola koyuluyoruz. Sırada, Söğüt'ten sonra Osmanlı'nın ikinci başkenti olan İznik var.</p>
<p><strong>İsmi nereden geliyor?</strong></p>
<p>Bizans zamanında, İnegöl tekfurunun kızı hastalanır. Hekimler kızın hastalığına derman bulamazlar. Hastalık çok uzun sürer. Tekfur, çok sevdiği kızının gözünün önünde acı çekmesine, eriyip gitmesine dayanamaz. Hastayı tedavi etmekten aciz kalan hekimler, kızı göz önünden uzaklaştırmak için buradaki kaplıcaya gönderirler. Ve kızı "öl yat" diyerek kaplıcaya bırakırlar. Kızcağız her gün bu sularda yıkanır ve kısa zamanda eski sağlığına kavuşup babasının karşısına çıkar. O günden sonra kaplıcanın adı Ölyat olur. Ölyat, zaman içinde Oylat'a dönüşür.</p>
<p>İnegöl, Yenişehir, Bilecik ve Pazaryeri halkı buraya hala Ölyat diyormuş...</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Osmanlı’nın doğduğu yerler]]></title>
<link>http://milligorus.wordpress.com/2007/08/15/osmanli%e2%80%99nin-dogdugu-yerler/</link>
<pubDate>Tue, 14 Aug 2007 23:37:45 +0000</pubDate>
<dc:creator>fngn</dc:creator>
<guid>http://milligorus.wordpress.com/2007/08/15/osmanli%e2%80%99nin-dogdugu-yerler/</guid>
<description><![CDATA[BİLECİK
Beş saatlik güzel bir yolculuktan sonra Bilecik&#8217;e ulaşıyoruz. Heyecan doruk nokt]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>BİLECİK</strong></p>
<p align="left">Beş saatlik güzel bir yolculuktan sonra Bilecik'e ulaşıyoruz. Heyecan doruk noktada...</p>
<p>Bilecik, dört bölgede toprağı olan tek şehrimizdir. Sadece bu bile, görülmeye değer bir özellik.</p>
<p>Yeni Bilecik'i apar topar geçip Eski Bilecik mevkiine yöneliyoruz.</p>
<p>Karşımıza ilk olarak, dik yamaçlı bir vadinin içerisinde yer alan Osman Gazi Camii'nin minaresi çıkıyor. Vakıf kayıtlarına göre, bu camiyi, Orhan Gazi babası adına yaptırmış. Yunanlılar, işgal sırasında camiyi ateşe vermişler. Sadece minare ve avlu duvarının küçük bir bölümü günümüze ulaşmış. Yangının izlerini görmek hala mümkün... (Yunanlıların çıkardığı "intikam yangınlarından" sonra 1956 ev, 331 dükkân, 18 han, hükümet konağı, tüm ipek fabrikaları, okul, cami ve türbeler yanarak kullanılamaz duruma gelmiş.)</p>
<p>Düştü düşecek gibi duran Zincirli Kaya'yı geçtikten sonra, Orhan Gazi Camii'ne geliyoruz. Caminin yapım tarihi 1331 olarak biliniyor. Abdülhamit Han döneminde ciddi bir tamirat geçirmiş. Orhan Gazi Camii, Osmanlı'nın ilk kubbeli dini yapısıdır.<!--more--></p>
<p>Caminin elli metre ilerisinde, küçük bir tepenin üstünde Osman Gazi'nin kayınpederi Şeyh Edebali'nin türbesi var. Hemen yanında da Şeyh Edebali'nin kızı ve Osman Gazi'nin hanımı olan Malhatun'un türbesi... Dua.</p>
<p>Ziyaretçilerden sıyrılıp hemen ileride, sarp bir kaya üzerine kurulu Belikoma kalesine çıkıyor ve Eski Bilecik'i seyre koyuluyoruz. Bizanslılardan alınan bu kale, Osman Gazi'nin ilk ciddi fethidir.</p>
<p>Türklere ait ilk yerleşim, kalenin yamaçlarında kurulmuş. Sonra bu yerleşim Şeyh Edebali zaviyesi ile Orhan Gazi ve Osman Gazi camilerine doğru büyümeye başlamış. Bir de vadinin diğer yamacında Aşağı Camiler mevkii var. Burada sadece minaresi kalmış üç camii görülüyor. Manzara insanı hem üzüyor, hem de fanilik konusunda uyarıyor. Bir zamanlar burada önemli bir mahalle varmış. (Emirler mahallesi.) Şimdi ise yarım metrelik bir duvar bile yok. Üç kuru minare hariç, her şey yıkılmış ya da toprağın altında kalmış. Tam bir ıssızlık... Manzaraya bakıp Ezra Paund'un Cathay'ın da geçen <em>Sınır Bekçisinin Ağıdı</em> isimli şiiri hatırlamaya çalışıyorum.</p>
<p><em>Kuzey Kapısı'nda rüzgâr kumla dolu eser</em></p>
<p><em>Zamanın başlangıcından şimdiye kadar,             </em></p>
<p><em>     yapayalnız!</em></p>
<p><em>Ağaçlar yıkılır, otlar güzle sararır. </em></p>
<p><em>Kalelere, kulelere tırmanırım</em></p>
<p><em>     Barbar toprağı gözlemeye: </em></p>
<p><em>Issız kale, gökyüzü, geniş çöl. </em></p>
<p><em>Bu köyde hiç duvar kalmamış.</em></p>
<p><em>Binlerce kırağıyla ağarmış kemikler,</em></p>
<p><em>Koca yığınlar, ağaçlarla, otlarla kaplı;</em></p>
<p><em>Bunları böyle kim yaptı, kim getirdi?</em></p>
<p>Tespit edebildiğim kadarıyla, üç minareden ikisi Emirler ve Karacalar Camilerine ait. Her iki caminin de ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor. Bilinen bir şey varsa, o da şu: Emirler Camii, işgal sırasında Yunanlılar tarafından yakılmış...</p>
<p>Bizans eserlerini ihya etmek için birbiriyle yarışan kişi ve kurumların, hatta devletin, aynı ilgiyi İslam eserlerine göstermemesi, bize pek anlamlı geliyor.</p>
<p>Yere yakın yaşamaya çalıştığım gibi; alışkanlık gereği, yere bakarak yürüyorum. Her yer pişmiş toprak parçalarıyla dolu. Kiremit, tuğla, seramik kırıntıları, testi kulpları vs. Hatta Belikoma'nın yamaçlarında Birinci Murat'a ait bir tane bakır mangır buluyorum. Tuncay ağabey hediyesini görünce pek sevinecek...</p>
<p>Burası ilginç bir yer.</p>
<p>Türkler, kale ve zaviye çevresinde yaşarken; Rumlar da bugün Bilecik şehir merkezinin olduğu yerde yaşıyorlarmış. Türklerin yaşadığı bölgenin iskân için fazla uygun olmaması nedeniyle, yerleşim zamanla merkeze doğru kaymış. Eski Bilecik'in ‘şehir dışında' kalmasının nedeni bu.</p>
<p>Tarihe dönük bir yolculuk yapacağımızdan, şehir merkezinde fazla oyalanmayıp Söğüt'e doğru yola çıkıyoruz.</p>
<p>Amacımız, Osmanlı'nın doğup ilk adımlarını attığı coğrafyayı tanımak... Daha önce ilk adımlarını (ilk fetihler) attığı Geyve, Taraklı, Göynük hattını gezmiştik. Şimdi sıra doğduğu topraklarda...</p>
<p>Bilecik-Söğüt yolunun Küre mevkiinde, bölgeye hâkim bir tepenin üzerinde Dursun Fakih Türbesi var. Dursun Fakih, Şeyh Edebali'nin talebesi ve damadı, Osman Gazi'nin bacanağı ve Osmanlı devletinin ilk kadısıdır. Osman Gazi ile birlikte savaşlara katılmıştır. Karacahisar fethedildikten sonra Osman Gazi adına Cuma hutbesini okuyan da odur. Bu hutbe, Osmanlı devletinin kuruluş tarihidir.</p>
<p>Sadece Osman Gazi, Şeyh Edebali ve Dursun Fakih arasındaki ilişki bile, Osmanlı'nın ilk yıllarına dair birçok ipucu veriyor.</p>
<p><strong>SÖĞÜT</strong></p>
<p align="left"> Söğüt, Ertuğrul Gazi tarafından 1232 yılında Bizanslılardan alınmış. Selçuklu Sultanı Birinci Alaaddin Keykubat, Ertuğrul Gazi'nin bu başarısı üzerine, Söğüt'ü kendisine yurt, Domaniç'i ise yaylak olarak vermiş. Sonrasında, burası, Osmanlı'nın ilk yıllarında beyliğin merkezi olmuş.</p>
<p>Elimizdeki bilgi bu...</p>
<p>Söğüt'ün adı bile bizi heyecanlandırmaya yetiyor. Fakat kısa sürede heyecanımız hayal kırıklığına dönüşüyor. Bulmayı umduğumuz Söğüt ile bulduğumuz Söğüt arasında büyük bir uçurum var.</p>
<p>İlk molamızı Çelebi Mehmet Camii'nin yanındaki çay bahçesinde veriyoruz. 1414-1420 yılları arasında yapılan bu caminin sadece minaresi orijinal. Bugünkü halini İkinci Abdülhamit'e borçlu...</p>
<p>Caminin hemen yanında anıt ağaç sınıfına giren bir kavak var. Bu kadar büyük bir kavağı ilk defa görüyorum. Çay bahçesindeki camiyle yaşıt devasa çınarlar bile kavak karşısında sönük kalıyor.</p>
<p>İstiklal caddesinde, ilçenin hemen girişinde Hamidiye Camii yer alıyor. Abdülhamit Han, sadece Çelebi Mehmet Camii'ni yeniden yapmakla yetinmemiş, ilçeye bu camiyi de hediye etmiş. 1905 yılında inşası tamamlanan caminin karşısında iki güzel bina var.</p>
<p>Binalardan biri, Saray Muhafız Alayı'na asker yetiştirmek amacıyla, camiyle birlikte inşa edilen Hamidiye İdadisi...</p>
<p>İki katlı idadinin ön kapısının üzerinde, insanın nefesini kesen bir Osmanlı arması bulunuyor. Arma, İstanbul'da yapılmış ve buraya dokuz manda arabası ile taşınarak getirilmiş.</p>
<p>Diğer bina Sultan Reşat döneminde Hamidiye İdadisine ek olarak yapılan Yetimler Yurdu... (Dar'ül Eytam) Şehit çocuklarının yararlandığı bu binaya, halk, Şüheda Mektebi veya Şehitler Mektebi diyormuş.</p>
<p>Bu bina da idadi gibi kesme taştan ve iki katlı olarak inşa edilmiş.</p>
<p>Abdülhamit Han, birçok Anadolu beldesi gibi, Söğüt'e de damgasını vurmuş. Ertuğrul Gazi türbesi bile Abdülhamit Han tarafından 1886 yılında viranelikten kurtarılıp adeta yeniden yaptırılmış. O olmasa, Söğüt'ün merkezinde kayda değer bir şey bulma imkânımız pek olmayacaktı.</p>
<p>Anadolu'nun birçok yerinde, kayda değer eserlerin büyük bir bölümü, Abdülhamit döneminde yapılmış olanlardır.</p>
<p>Bunu şöyle yorumlamak mümkün: Birçok tarihçiye göre, Osmanlı bir Avrupa devletiydi. Yatırımlarını ağırlıklı olarak Avrupa kıtasındaki topraklarına yapmıştı. Bundan dolayıdır ki, Çankırı bile sürgün yeriydi. Bundan dolayıdır ki, Anadolu'nun birçok il ve ilçesinde, önemli eserler Selçuklu ve Beylik dönemlerinden kalmadır.</p>
<p>Abdülhamit Han, ileriyi görmüş ve Avrupa topraklarının er ya da geç elimizden çıkacağını anlamıştır. Bu yüzden, yatırımları Anadolu'ya kaydırmıştır.</p>
<p>Hep dikkatimi çeken bir nokta da, camilerden geriye sadece minarelerin kalması... İstanbul başta olmak üzere birçok yerde, en son Bilecik'te, sadece minaresi kalmış, buna karşılık duvarlarından bir taş bile kalmamış onlarca cami gördüm. Normalde, önce minarenin yıkılması gerekirken, sadece minarenin kalması, bana çok anlamlı geliyor.</p>
<p>Aslında Söğüt'ün Gündüzbey, Savcıbey, Sırhoca, Hamidabat, Yeşilyurt, Tuzaklı gibi tarihi köylerini gezmek gerekiyor. Tabii bunun için ilçede birkaç gün kalmak lazım. İnşallah bir başka sefere deyip Domaniç'e doğru yola çıkıyoruz.</p>
<p>Konu Söğüt olunca, bu yöreye ait bir deyimi de yazımıza dâhil edelim: <strong>"Nalla mıh arasında vakit geçirmek..."</strong></p>
<p><strong>DOMANİÇ'E DOĞRU</strong></p>
<p align="left"> Sırada "<em>yaylak</em>" olarak verilen Kütahya ilinin Domaniç ilçesi var.</p>
<p>Bozüyük'ün içinden geçiyor, fakat mola vermiyoruz. Çünkü yine aynı ilçeye bağlı Saraycık mevkiinde, Türbin mesire yerinde mola vereceğiz.</p>
<p>Türbin mevkii, iki dağın arasındaki küçük bir düzlükten oluşuyor. Yer gök su, her yer yeşillik. Su, hemen oradaki dağdan geliyor. Gürül gürül akan suyu takip ederek dağa doğru tırmanıyoruz. Ve insan elinden çıkmış öyle bir yere geliyoruz ki, bugüne kadar böylesini hiç görmemiştim. Adeta dağın içine gölet yapmışlar. Su hem bol, hem de pırıl pırıl parlıyor. Buranın güzelliği bizi öylesine mest ediyor ki, saatin nasıl geçtiğini anlamıyor, planlarımızı bozacak kadar vakit kaybediyoruz.</p>
<p>Bir diğer vakit kaybı da Dodurga civarındaki Darıdere barajında oluyor. Barajı görmek için yoldan sapıyor, görüyor ve tekrar yola dönüyoruz.</p>
<p>Dodurga'dan sonra tenha bir yola giriyoruz. Camiliyayla köyüne geldikten sonra yolu şaşırıyor ve haritada olmayan bir dağ yolundan gitmeye başlıyoruz. Camiliyayla köyünün içmeye doyamadığımız suyu ve caminin bahçesindeki ağaçlardan yediğimiz elma ve erikler, aklımızı başımızdan almış olmalı.</p>
<p>Evet, bir dağ yolu... Orman köylüsü olmama ve onca yer gezmeme rağmen, böyle muazzam bir sarıçam ormanını ilk defa görüyorum. Sanki bir ayçiçeği tarlasında ilerliyoruz. Yol boyunca maşallah kelimesi ağzımızdan düşmüyor.</p>
<p>O kadar yol gittik, bir köye bile rast gelmedik. Hem haritaya hem de gözlerimize göre, burası insandan arınmış bir bölge gibi görünüyor.</p>
<p>Her yer o kadar ıssız ki, Söğütlülerin deyimiyle,<strong> "Bu dağda şeytan bile değneksiz gezmez!"</strong></p>
<p>Ormanın içinden geçmek bir hayli vaktimizi alıyor, ayrıca çok sık mola veriyoruz. Nevalemiz tamam olsa, geceyi burada geçireceğiz.</p>
<p>Yolun ucu Domaniç'e bağlı Çukurca beldesine çıktı. Sonrası Domaniç...</p>
<p>Domaniç'in ilk adı Hisarköy'müş. Rivayete göre, yöreye gelen Ertuğrul Gazi, "Bu yayla duman içinde. Adı Duman içi olsun" demiş. Duman-içi zamanla Domaniç haline gelmiş.</p>
<p>Domaniç'i çevreleyen dağlara bakarken, aklıma Şukufe Nihal Hanımın <em>Domaniç Dağlarının Yolcusu</em> isimli kitabı geldi. Bu dağlara çıkmayı da planlamıştık, fakat yolda çok vakit kaybettiğimizden, bundan sonraki planlarımıza sadık kalmak adına, hızlı hareket etmemiz icap ediyor. Hava kararmadan İnegöl ilçesine bağlı Oylat vadisinde olmamız, geceyi arazide geçirmek için gerekli hazırlıkları yapmamız lazım.</p>
<p>"İnşallah başka sefere" diyerek, bizi karşılayan ve kalmamız için ısrar eden Kerim Akbulut kardeşimizle vedalaştıktan sonra, Oylat'a doğru yola çıkıyoruz.</p>
<p>Bursa il sınırlarına girer girmez, ilk dikkatimizi çeken suyun bolluğu oluyor. Her yer çeşme!</p>
<p>Evliya Çelebi'nin de dediği gibi: <strong>"Velhasıl Bursa sudan ibarettir."</strong></p>
<p><strong>MIZIK ÇAMI</strong></p>
<p align="left">Sonradan, <em>Mızık Çam</em>ı'nın (Beşik Çamı) Domaniç'e üç kilometre uzaklıktaki Domutköy'de olduğunu öğreniyorum. Çamın hikâyesi şu: Osman Gazi'nin bebekliğinde, ninesi Hayme Ana, torunu mızıklanmasın (ağlamasın) diye bu çama salıncak kurarak onu avutmuş. Aynı salıncaktan Orhan Gazi de geçmiş. Yöre halkı tarafından kutsal sayılan bu karaçam, 1980 yılında hayati fonksiyonlarını tamamen yitirmiş. 1988 yılında da şiddetli bir rüzgâr neticesinde yıkılmış. Mızık çamı, 1986 yılında Profesör Doktor Burhan Aytuğ başkanlığındaki bir heyet tarafından incelenmiş. Çamın 750 yaşından fazla olduğu ortaya çıkmış.</p>
<p><strong>Devam edecek...</strong></p>
<p><strong>İbrahim Tenekeci/Milli Gazete/15.08.07</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Başka ne bekliyorduk?]]></title>
<link>http://milligorus.wordpress.com/2007/08/08/baska-ne-bekliyorduk/</link>
<pubDate>Wed, 08 Aug 2007 00:12:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>fngn</dc:creator>
<guid>http://milligorus.wordpress.com/2007/08/08/baska-ne-bekliyorduk/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Büyük&#8221; gazete ve televizyonlarımıza bir bakın. Medyamız, deniz sezonu açıldı a]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>"Büyük" gazete ve televizyonlarımıza bir bakın. Medyamız, deniz sezonu açıldı açılalı selilütlü bayan avında. Bir tane yakalasak da ekranlarımıza, sayfalarımıza taşısak...</p>
<p>Öne çıkan bir başka haber de iki <em>erkeğin</em> evliliği... Nasıl oluyor demeyin. Oluyor.</p>
<p>Üç aydır medyamızı bu iki şey meşgul ediyor. Daha doğru bir ifadeyle, üç aydır bu şeyler önümüze konuluyor.</p>
<p>Düştükçe düşüyoruz. Bir insan nasıl ayağa düşerse, millet olarak öyle düşüyoruz.</p>
<p>Altmış yaşındaki bayan şarkıcılarımız bile kulağa değil, göze hitap etmenin telaşı, derdi içinde. G. Yazar veya A. Pekkan'a bir bakın. Belli ki çevrelerinde hiç dostları yok. <!--more--></p>
<p>Evet, topluca çürüyoruz. "Bana bir şey olmaz" diyenler de çürüyor. Çürüme ile mücadele edenler de...</p>
<p>Geçenlerde, hiç beklemediğim birinden, bir partiliden, şöyle bir şey duydum: "Bizim artık ‘önce ahlâk ve maneviyat' sloganını değiştirmemiz gerekiyor. Bu sloganla oy toplayamıyoruz."</p>
<p>Şimdi bu ne demek? Bu ne demekse, milletçe işte oradayız.</p>
<p>Parti liderlerinin seçim konuşmalarına bir bakın. Yapılan ve yapılması düşünülen hizmetler değil, atılan ve atılacak olan çamurları gündeme getirdiler. Yine, hiçbir partinin kültür politikasını öğrenme imkânı bulamadık. Liderlerin ağzından mimariyle, sanatla, ormancılıkla, tarım arazilerinin elden gitmesiyle, tarihi eser kaçakçılığıyla vs ilgili tek kelime çıkmadı.</p>
<p>Maalesef derinlik değil, sığlık prim yapıyor. İçerik değil, ambalaj ilgi görüyor. <strong>Düşünen değil, taşınan kafalara değer veriliyor. Bugün a partisi, yarın b partisi, öteki gün...</strong></p>
<p>Diyelim ki memleket meseleleriyle ilgili kafa yorup bir şeyler kaleme almaya başladınız. Ortak tepki hep aynı: <strong>"Şairsin, bırak bunları, kuşlardan, çiçeklerden bahset..."</strong></p>
<p>Böyle bir şey oluşmuş. Böyle bir sistem...</p>
<p>Şairlerin, hikâyecilerin, çizerlerin; yani düşünen, yeni şeyler söyleme kapasitesi olan insanların memleket meselelerine bulaşmaları istenmiyor. Onlar bulaşmadıkları için de meydan yukarıda adı geçen ve geçmeyen kimselere kalıyor.</p>
<p>Memleketi ilgilendiren önemli bir konuda Sezai Karakoç'a, İsmet Özel'e, Mustafa Kutlu ve İsmail Kara'ya mikrofonların uzatıldığını hiç gördünüz mü? Gördüğünüz gün, memleket kurtulmuş demektir...</p>
<p>Önemli bir çalışma</p>
<p> Doğup büyüdüğü topraklara yatırım yapan işadamlarını önemser, takdir eder, her fırsatta onların isimlerini anarız. Doğup büyüdüğü toprakları, o toprağın huyunu, suyunu, insanını, kültürünü yazanlara ise ilgisiz kalır; hatta ortaya koyduğu işe/esere, "mahalli bir çalışma" deyip burun kıvırırız. "Yerelden evrensele" diye atıp tutanlar bile, bu tür çalışmalara pek yüz vermezler. Onların dikkatlerini ancak azınlıklarla ilgili mahalli çalışmalar çeker.</p>
<p>Sefer Köse, 1977 Devrek doğumlu genç bir araştırmacı. Daha önce Devrek ile ilgili iki eseri yayınlanmış. Henüz bunları görme imkânım olmadı. Fakat üçüncüsü elimde... Sayın Köse, aynı zamanda <em>Devrek Postası </em>gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor.</p>
<p>Evet, elimizdeki kitap, Devrek ilçesinin Çomu ve Başlar kasabaları ile bu kasabalara bağlı Gürbüzler, Güzelyurt, Mahmutoğlu, Sabunlar, Başlarkadı, Ataköy, Ahmetoğlu köylerini tanıtıyor. Baştan belirteyim ki, bu kitabı çok sevdim. Sefer Köse, adeta doğup büyüdüğü coğrafyanın röntgenini çekmiş: Bunun için Osmanlı arşivleri taranmış, salnamelere ve köy defterlerine ulaşılmış, kaynaklara inilmiş, insanlarla konuşulmuş, aile albümleri ve şecereler gün ışığına çıkarılmış. Yine, adı geçen köylerin kuruluş hikâyelerine de kitapta yer verilmiş.</p>
<p>Kitapta, söz konusu yerleşim birimlerinin sadece dünü değil, bugünü de var. Gündelik hayattan el sanatlarına, kooperatiflerden mezar taşlarına, köy mutfağından bölgede bulunan hızarlara, kış hazırlıklarından ormancılığa kadar geniş bir yelpaze...</p>
<p>Mesela "kış hazırlıkları" bölümünde; keşkek, salça, pekmez, pestil, dolmalık ve tarhananın yapılışı anlatılıyor. Yine "köy mutfağı" başlığı altında, kimini bildiğim, kimini bilmediğim birçok yemeğin tarifi veriliyor. Ve bunlar gibi yöreye özgü bir sürü şey... Sadece bilinmeyenler değil, bilinmesi gerekenler de...</p>
<p>Sefer Köse, kısıtlı imkânlara ve yıkıcı bir ilgisizliğe rağmen, ortaya güzel ve önemli bir iş çıkarmış. Bıkmasın, usanmasın ve bu yolda devam etsin. Unutmasın ki, güzelliğin üstünü örtmeye kimsenin gücü yetmez.  </p>
<p><strong>İrtibat: 0535 224 68 55</strong></p>
<p><strong><em>İbrahim Tenekeci/08.08.07/MilLi Gazete</em></strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Barbarları beklerken* ]]></title>
<link>http://milligorus.wordpress.com/2007/08/06/barbarlari-beklerken/</link>
<pubDate>Mon, 06 Aug 2007 00:46:22 +0000</pubDate>
<dc:creator>fngn</dc:creator>
<guid>http://milligorus.wordpress.com/2007/08/06/barbarlari-beklerken/</guid>
<description><![CDATA[Cuma günkü yazımızda, yeni bir kültürün, daha doğrusu kültürsüzlüğün doğduğuna işar]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Cuma günkü yazımızda, yeni bir kültürün, daha doğrusu kültürsüzlüğün doğduğuna işaret eden cümleler kurmuştuk.</p>
<p>Bu işareti açmamız gerektiğine dair e-mail ve telefonlar aldık.<img border="5" vspace="5" align="left" width="300" src="http://www.cakir.k12.tr/elektroKazan/bilgisayar.gif" hspace="5" height="193" /></p>
<p><strong>Durum şu: Yeni bir barbarlık türü ile karşı karşıyayız. </strong></p>
<p>Eski günlerin barbarları kesici aletler ya da ateşli silahlar kullanıyordu. Şimdinin barbarları ise sıkı birer internet kullanıcısı...<!--more--></p>
<p>Neredeyse bütün gün internetteler. Kimseyi beğenmiyorlar. Onlara göre herkes kusurlu, akılsız, bilgisiz vs. İnanılmaz derecede tahammülsüz oluyorlar. Türkçeleri ise tam bir felaket...</p>
<p>İnternet, bilgili olsun ya da olmasın, anlasın ya da anlamasın, herkese yazı yazma, fikrini söyleme imkânı sağladı. Buna elbette itiraz edemem.** Ama şuna itiraz etme hakkını kendimde görüyorum.</p>
<p>Evet, ne yazarsan yaz, doğru da olsa, güzel de olsa, mutlaka birileri sana hesap soruyor. Üstelik bunu kibarca değil, kabaca ve lakayt bir şekilde yapıyorlar. Yazarlara gönderilen e-maillerden tutun da, internet sitelerindeki yorumlara kadar; hakaret, küçümseme ve karalama diz boyu. Belli ki bu şekilde mutlu oluyor, kendilerini tatmin ediyorlar. Yazılara, okumak için değil, açık aramak için bakıyorlar.</p>
<p>Böyle bir üsluba, tutuma alışık değilseniz eğer, şevkiniz çok çabuk sönüyor, direnciniz hemencecik kırılıyor.</p>
<p>Kendilerine cevap vermeye kalktığınız da ise İmam-ı Azam hazretlerinin durumuna düşüyorsunuz: <strong>"Cahillerle yaptığım bütün tartışmaları kaybettim."</strong></p>
<p>Borges'in taktiği de fayda etmiyor: <strong>"En büyük intikam, kayıtsız kalmaktır."</strong></p>
<p>Sadece bu kadarla kalsa, yine iyi... İnternetin yan etkileri burada bitmiyor.</p>
<p>Bir bakıyorsunuz, kim olduğu belli olmayan müstear isimli biri ya da bir delikanlı, üstatlarla ilgili ileri geri yorumlarda bulunuyor.</p>
<p>Bir bakıyorsunuz, ömrünü ahlaklı, şerefli olmaya adamış ve bunun için birçok fedakârlığa katlanmış ‘sağlam' bir büyüğümüz hakkında hoş olmayan şeyler (iftiralar) yazılabiliyor.</p>
<p>"Ne olacak" demeyin. "Ateş olmayan yerden duman çıkmaz" da demeyin.</p>
<p>Bu yazılanlar, bir şekilde kalıcı oluyor; internete girdiğiniz zaman karşınıza çıkıyor. Mutlaka inananlar da oluyor.</p>
<p>Bir de şu var: Diyelim ki, onu rakip olarak gördüğüm için veya aramızda şahsi bir mesele bulunduğu için bir arkadaşı sevmiyorum. Böyle bir durumda yapılan şu: Üç dört tane müstear isimli link alınıyor ve o arkadaşıın adının geçtiği her haberin, yazının altına hoş olmayan, onu aşağılayan yorumlar yapılıyor. Maksat, onu gözden düşürmek, utandırıp mahcup etmek...</p>
<p>İnternetle büyüyen nesillerin öne çıkan özelliklerinden biri de şu: Mesela internet üzerinden size bir şiir gönderiyor. Genellikle şöyle bir sunum yazıyorlar:<strong> "Bir şeyler karaladım. Değerlendirmeniz için size gönderiyorum." </strong></p>
<p>"Bir insan, karaladığı şeyi niye bir başkasına gönderir ki" sorusunu dışarıda tutup devam edelim: Bu kişilerin ezici bir çoğunluğu, hem kayda değer bir şey yazamıyor, hem de yazdıklarına toz kondurmuyorlar. Diyelim ki size gönderdiği şiirlere değerlendirme yazısı yazmadınız. Hemen zehir zemberek bir e-mail atıyor. Diyelim ki yazdınız; bu kez de "niçin böyle yazdınız" diyerek aynı e-maili yine gönderiyor.</p>
<p>Biz de zamanında birçok dergiye ve büyüğümüze şiirler, yazılar gönderdik. İki göndermeyi yan yana koyduğumuzda, aradaki nesil farkı net bir biçimde ortaya çıkıyor.</p>
<p>Evet...</p>
<p>Gün oluyor, adımıza gönderilen e-mailleri açıp okumak istemiyoruz.</p>
<p>Gün geliyor, yazılarımızın herhangi bir internet sitesinde iktibas edilmesinden çekiniyoruz.</p>
<p>Çünkü yeni bir barbarlık, internet üzerinden yeni bir terör dalgası almış başını gidiyor. Kimsenin kimseye tahammülü yok.</p>
<p>Allah sonumuzu hayır etsin.</p>
<p>* <em>Barbarları Beklerken</em>, Yunanlı şair Konstantin Kavafis'in dünya çapında ün kazanmış şiirinin adıdır.</p>
<p>** Kuşkusuz, interneti güzel ve faydalı bir şekilde kullanan insanlar da var. Onlar kendilerini zaten biliyorlar.</p>
<p><em>İbrahim Tenekeci/Milli Gazete/06.08.07</em></p>
<p><img src="http://milligorus.wordpress.com/files/2007/08/aamgwpmilli.thumbnail.gif" alt="aamgwpmilli.gif" /></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Seçime doğru, bir: Hükümeti niçin eleştiriyoruz? ]]></title>
<link>http://milligorus.wordpress.com/2007/07/10/secime-dogru-bir-hukumeti-nicin-elestiriyoruz/</link>
<pubDate>Tue, 10 Jul 2007 05:45:19 +0000</pubDate>
<dc:creator>fngn</dc:creator>
<guid>http://milligorus.wordpress.com/2007/07/10/secime-dogru-bir-hukumeti-nicin-elestiriyoruz/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Onlar size hiç ilişmiyor. Siz niye onlarla uğraşıyorsunuz&#8221; diye eleştiriler geliy]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">"Onlar size hiç ilişmiyor. Siz niye onlarla uğraşıyorsunuz" diye eleştiriler geliyor.</p>
<p align="justify">Doğrudur, meydanlarda diğer partilere yükleniyor, Saadet Partisi'nin adını anmamaya özen gösteriyorlar. Güya, Saadet Partisi'ni yok sayıyorlar.</p>
<p align="justify">Fakat taban bazında, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Saadet Partisi'ne yönelik büyük bir kampanyası olduğunu görüyor, biliyoruz.</p>
<p align="justify">Milli Görüş'ü böldükleri yetmemiş gibi, bir de<strong> "Milli Görüş'e oy verip oyumuzu bölmeyin" </strong>diye propaganda yapıyorlar. Muhtemelen, ayıp bir şey yaptıklarının farkındalar. <!--more--></p>
<p align="justify">Milli Görüş müesseselerinin iktidar partisine yaptığı, düşmanlık değil, eleştiridir. Bizler, Süleyman Demirel ya da Turgut Özal hükümetlerinin yanlış icraatlarını nasıl eleştirmişsek, bu hükümetin yanlışlarını da öyle eleştiriyoruz.</p>
<p align="justify">Kimileri "Demirel ve Özal ile Erdoğan bir mi" diye sorabilir. Evet, bir. Bunu bizzat Erdoğan söylüyor.</p>
<p align="justify"><strong>Hem mütedeyyin insanların oylarıyla iktidara geleceksin, hem de dört buçuk yıl boyunca bu insanların hak ve hukuklarını korumak için en ufak bir şey yapmayacak, zulmün devam etmesine rıza göstereceksin. Bunun hesabını Milli Görüş sormayacak da kim soracak? Doğan Grubu ya da Cumhuriyet gazetesi mi? İsrail ya da Amerika mı?</strong></p>
<p align="justify">Düşmanlık ise başka bir şeydir. O şudur: "Guguk kuşunun başka kuşların yuvalarına yumurtlayıp, yavrularını bu yuvalardaki ebeveynlere baktırdığını biliyor muydunuz?</p>
<p align="justify">Dişi guguk kuşu, yumurtlama vakti geldiğinde adeta zamanla yarışır. Devamlı uyanık ve dikkatli olan kuş, yapraklar arasında gizlenerek, yuva yapan çiftleri gözler. Daha önceden iyi tanıdığı bir kuş türünün yuva yaptığını görünce, ne zaman yumurtlaması gerektiğine karar verir. Artık, yavruya bakacak kuş belirlenmiştir. (Guguk kuşu, güvercin büyüklüğündedir. Yavrusunu büyütmek için seçtiği kuşlar ise genellikle serçe gibi kendisinden küçük kuşlardır.)</p>
<p align="justify">Guguk, bakıcı kuşun yumurtlamaya başladığını görür görmez harekete geçer. Kuş yumurtladıktan sonra yuvadan ayrılır ayrılmaz, hiç vakit kaybetmeden yuvaya gider ve kendi yumurtasını bırakır. Ama burada çok akıllıca bir şey daha yaparak, yuvanın gerçek yumurtalarından birini aşağı atar. Bu, yuvanın sahibi olan kuşun şüphelenmesini engelleyecektir.</p>
<p align="justify">On iki günlük bir kuluçka devresi geçirip yumurtadan çıkan guguk yavrusu, dört gün sonra gözlerini ilk kez açtığında, ona çok müşfik davranan -ama aslında kendisinin olmayan- ebeveynleri ile karşılaşır. Yumurtasından çıkar çıkmaz ilk işi de, ebeveynlerin olmadığı bir zamanda, yuvadaki diğer yumurtaları aşağı atmaktır. Bakıcı ebeveynler kendilerinin sandıkları yavruyu büyük bir özenle beslerler. Yavrunun yuvadan ayrılacağı altıncı haftaya doğru karşımıza ufak iki kuşun (ebeveynin) doyurduğu koca bir kuşun, yani guguğun ilginç görüntüsü çıkar.</p>
<p align="justify">Yavru guguk kuşunun yuvadan ayrılma zamanı geldiğinde, hemen uçup gitmez. Önce yuvayı bir daha kullanılamayacak şekilde bozar, sonra ayrılır."</p>
<p align="justify">(Guguk kuşu ile ilgili bu bilgiler noktasına virgülüne dokunmadan bir internet sitesinden alınmıştır.)</p>
<p align="justify"><strong>***</strong></p>
<p align="justify">Pazartesi günü, Kürt kökenli bağımsız adaylara oy verecek olan bir tanıdığımla sohbet ettim. Dedim ki: Kürtler, oldukça dindar insanlar. Ama adaylarınızın çoğu sosyalist... Sence, burada bir çelişki yok mu? Bir temsil sorunu...</p>
<p align="justify">"Adalet ve Kalkınma Partisi'nde durum daha mı farklı" diye sordu. "Bir tabanına bak, bir de milletvekili adaylarına..."</p>
<p align="justify">Aynı akşam, bir televizyon kanalının ana haber bülteninde, robot AKİMO ile ilgili bir haber vardı. Adalet ve Kalkınma Partisi, seçim çalışmalarında kullanmak için AKİMO'yu 22 Temmuz'a kadar kiralamış. Ve AKİMO sokağa indi, hemen çevresini meraklı bir kalabalık sardı. Sistemi nasıl çalışıyor, bilmiyorum. Fakat konuşuyor, sorulara cevap veriyor. Sonra karşısına sakallı bir hacı amca dikildi. Hacı amcamız altmış, altmış beş yaşında. AKİMO'ya dokunuyor, gülüyor, bir şeyler söylüyor, onunla konuşmak istiyor. Çevresindekiler de, AKİMO'ya "bak hacı amca, hacı amca" diye sesleniyor. AKİMO'nun ağzından çıkan tek şey ise şu: <strong>"Göremiyorum. Göremiyorum." </strong></p>
<p align="justify">Orada bir espri vardı, kabul ediyorum. Ama siz de şunu kabul edin: Dört buçuk yıllık iktidarı boyunca, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin mütedeyyin camiaya karşı takındığı tutum, daha farklı değil.</p>
<p align="justify">Mesela: Adalet ve Kalkınma Partisi'nin türban sorunuyla ilgili en ufak bir hamle bile yapmadığı gördük. Bir başka gördüğümüz şey ise, erkeklerle kadınların karışık namaz kılması değil miydi? (Bu işi Cüneyt Zapsu'nun eşi organize etmişti.) Namazda, kadınların bir kısmının başı açıktı. Bu bir teklif miydi, yoksa tehdit mi, anlayamadık</p>
<ul>
<li>İbrahim Tenekeci<br />
<a href="mailto:i_tenekeci@yahoo.com">i_tenekeci[at]yahoo.com</a></li>
<li>Milli Gazete - 10.0.7.07</li>
</ul>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Seçim Sizin!..]]></title>
<link>http://milligorus.wordpress.com/2007/07/03/secim-sizin/</link>
<pubDate>Mon, 02 Jul 2007 22:50:13 +0000</pubDate>
<dc:creator>fngn</dc:creator>
<guid>http://milligorus.wordpress.com/2007/07/03/secim-sizin/</guid>
<description><![CDATA[22 Temmuz seçimlerine sayılı günler kaldı. Bu seçim, Türkiye&#8217;nin yatağını değiştir]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>22 Temmuz seçimlerine sayılı günler kaldı. Bu seçim, Türkiye'nin yatağını değiştirme konusundaki son şanslardan biri olabilir.</strong></p>
<p>Refah-yol Hükümeti, Türkiye'nin yatağını değiştirme konusunda ciddi adımlar atmış; D-8 oluşumunu kurmuş, İslam ülkelerine resmi geziler düzenlemiş, İslam ortak pazarından, İslam riyalinden bahsetmiştir.</p>
<p>Dış güçlerin ve onların içerideki uzantılarının Refah-yol hükümetini saf dışı bırakma çalışmaları, işte bu meseleden dolayıdır.</p>
<p>22 Temmuz seçimleri, Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın da dediği gibi, iki zihniyetin seçimi olacaktır: <strong>Türkiye'nin Batı'ya (Hıristiyan medeniyeti) akmasını isteyenler ile Doğu'ya (İslam medeniyeti) akmasını isteyenler...</strong></p>
<p>Seçim sizin...</p>
<ul>
<li><strong><em>İbrahim Tenekeci</em></strong></li>
<li><strong><em>Milli Gazete</em></strong></li>
</ul>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Milli Görüş Nedir..?,Ne Değildir..? - İbrahim Tenekeci]]></title>
<link>http://milligorus.wordpress.com/2007/06/15/milli-gorus-nedirne-degildir-ibrahim-tenekeci/</link>
<pubDate>Fri, 15 Jun 2007 11:50:02 +0000</pubDate>
<dc:creator>fngn</dc:creator>
<guid>http://milligorus.wordpress.com/2007/06/15/milli-gorus-nedirne-degildir-ibrahim-tenekeci/</guid>
<description><![CDATA[Millî Görüş hareketini bugüne kadar doğru değerlendirenlerin sayısı çok az. Bu harekete g]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p align="justify">Millî Görüş hareketini bugüne kadar doğru değerlendirenlerin sayısı çok az. Bu harekete gönül vermiş birçok kişinin bile, sağlıklı bir değerlendirme yaptığını söyleyemeyiz.</p>
<p align="justify"><strong>Her şeyden önce, Millî Görüş hareketi, Türk siyasi tarihinde bir ilktir. Akışı tersine çeviren ilk siyasi yapılanma da odur.</strong></p>
<p align="justify">Cumhuriyet'ten sonra, mütedeyyin devlet yönetiminden tasfiye edilme süreci başlamıştır. Yine de bu camia pes etmemiş; üstü örtülü ve çekingen bir şekilde, bazı partilere "<strong>adam</strong>" sokmaya çalışmıştır. "Demokrat Parti'ye bir adamımızı sokarsak, bu bizim için büyük bir kazançtır" denilmiştir. Veya Adalet Partisine... Hele bu "adam" bir de bakan falan olursa, mücadele büyük bir zaferle sonuçlanmış olur.</p>
<p align="justify">Ne CHP'nin karşısına dikilen DP, ne de onun devamı olan AP, itiraz ettiği şeyden farklı değildir. Mütedeyyin insanların bu iki partiye yönelmesi, onların aklına bir "şey" getirmiştir, o kadar. Menderes bu potansiyeli erken fark etmiş ve milliyetçi, mukaddesatçı, muhafazakâr gibi ‘sihirli' kavramlarla mütedeyyin insanları kendine çekmiş, daha doğrusu onları kullanmıştır.</p>
<p align="justify">Demirel de bu taktiği ustaca kullananlar arasındadır. Özal da öyledir.</p>
<p align="justify">Adnan Menderes'ten Demirel'e kadar, dindar insanların oy verdiği liderlerin hayatlarını incelersek, bu kişilerin dindar insanlarda olan hassasiyetlerin bir gramını bile taşımadıkları görülecektir. Sadece Demirel'in "<strong>Türbanlılar Arabistan'a gitsin</strong>" sözü bile, bunun ispatı için yeterlidir.</p>
<p align="justify">Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın ortaya çıkmasından önce, mütedeyyin insanlar mevzi kapmanın peşindeydi. Sonrasında ise bir cepheden bahsedilmiştir.</p>
<p align="justify">Evet, sahneye biri çıkmış ve çekinmeden, korkmadan, "<strong>İnananlar buraya gelsin</strong>" demiştir. Bu, muhteşem bir çağrıdır. Benzeri, Cumhuriyet'ten bu yana hiç görülmemiştir.</p>
<p align="justify">Daha düne kadar falanca partiye bir adam sokmayı başarı olarak gören mütedeyyin insanlar, bugün parti sahibi olmuştur. Böylece, akış tersine çevrilmiştir: Bir veya birkaç partiye adam sokmak yerine, doğrudan iktidara gelmek...</p>
<p align="justify">Bu, aynı zamanda, Alafranga-Alaturka mücadelesidir. Medyayı ve birçok ciddi imkânı elinde tutan alafranga zihniyetin yıllardır Erbakan Hoca ile uğraşması boşuna değildir. (Şimdi Beyaz Türkler, Siyah Türkler diyorlar. Bu ayrımı yapmakla, bir anlamda, alafranga olduklarını da gizlemiş oluyorlar. Mason veya Dönme olduklarını gizledikleri gibi...)</p>
<p align="justify">Kuşkusuz, Millî Görüş'ün tarihi yazıldığında, daha kapsamlı bir değerlendirme yapılacaktır. Bizimkisi, işaret etmekle yetinmek...</p>
<p align="justify">Millî Nizam'la başlayan süreçte, inançlı kesimin büyük kazanımları olmuştur.</p>
<p align="justify">Fakat her kazanç, beraberinde bazı sıkıntıları ve imtihanları getirir. (Mesela: Müslümanlar, önceden kolejlere iyi gözle bakmıyor ve oraları misyoner yetiştiren ecnebi okulları olarak görüyordu. Kolejlere, alafranga aileler çocuklarını veriyordu. Bugün ise, birçok dindar aile çocuklarını koleje gönderiyor. Hatta yurt içindeki kolejler dar geliyor da, Avrupa ve Amerika'daki kolejlere gönderiyorlar.)</p>
<p align="justify">Millî Görüş'ün hesaba katılması gereken bir güç olmasından sonra, Türkiye'de Müslümanlar lehine çok olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Bunu kimse inkar edemez. Her şeyden önce, inançlı insanlar kurum çatısı altında toplanmış; gazeteler, dergiler çıkarılmış, televizyon kurulmuş, dernek ve vakıfların sayısı artmıştır. Toplumsal anlamda da ciddi düzelmeler yaşanmıştır. Mesela, 1970'lerde mini etek modası varken, bugün o mini etekler sadece podyumlarda ve birkaç semtte ancak giyilebiliyor.</p>
<p align="justify">Aynı dönemde porno film furyası her yeri sarmıştı, dönemin en önemli oyuncuları bile bu filmlerde görülebiliyordu; şimdi ise böyle filmlerde oynamak, utanç vesilesi oluyor. O dönemde, başını örten talebeler parmakla gösterilirken, bugün, binlerden bahsediyoruz. O yıllarda genç olanlar hızla dinden uzaklaşıyordu, şimdi ise tam tersi. O yıllarda Amerika ve İsrail dost olarak biliniyordu, şimdi, halk onları en büyük tehlike olarak görüyor. (Hüsrev Hatemi'den bir anı: "<em>Bir arkadaşımla İnci sinemasına gitmiştik. O yıllarda, film başlamadan önce ‘Dünya haberleri' gösterilirdi. Bu haberler sırasında, İsrail askerlerinin bir Mısır tankını, içindeki ölü Mısırlılarla birlikte ele geçirdikleri ve ellerindeki İsrail bayrağını açarak tank üzerine çıktıkları gösterildi. Salondaki alkış gürültüsü kulaklarımdan hala gitmiyor.</em>")</p>
<p align="justify">Kuşkusuz, Millî Görüş'ün Türkiye'ye ve inançlı insanlara hizmetleri bunlarla sınırlı değil...</p>
<p align="justify"><strong>Evet, Türkiye'de Müslümanlardan bahsedildiği sürece, Prof. Dr. Necmettin Erbakan'dan da bahsedilecektir. Bu da, Allah izin verirse bin yıldan fazla sürecektir...</strong></p>
<p><strong></p>
<p align="justify">*** ***</p>
<p>Ahlâk ve merhamet üzerine bir deneme</p>
<p></strong></p>
<p align="justify">Hıristiyanlık, ‘<em>merhamet</em>' kavramı üzerine kuruludur. Bunu, "Demek ki o dönemde insanoğlu merhamet kavramından uzaklaşmıştı" şeklinde yorumlayabiliriz.</p>
<p align="justify">Hz. İsa, "<em>size bir tokat atana diğer yanağınızı da dönünüz</em>" diyor. Fakat bugünkü Hıristiyanlar, bırakın tokadı kabul etmeyi, kendisine tokat atmayı düşünmeyenleri bile, "<strong>önleyici saldırı</strong>" adı altında yok ediyor.</p>
<p align="justify">Hıristiyanların merhamet kavramından uzaklaşınca, nasıl bir şeye dönüştüklerini, yaklaşık sekiz yüz yıldır görüyoruz. Koskoca Amerika kıtasının yerlilerini kılıçtan geçirdiler, kalanları da zorla Hıristiyan yaptılar. Afrika'da benzer bir durum yaşandı. Hem sömürdüler, hem öldürdüler, hem de kurtarıcı rolüne bürünüp kalanları Hıristiyanlaştırdılar. Haçlı Seferleri sırasında sadece Maara şehrinde yaptıkları katliamı hatırlatmak, sanırım her şeyi özetleyecektir.</p>
<p align="justify">1900'den sonraki modern döneme baktığımızda, daha da azgınlaştıklarını görüyoruz. Sadece diğer dinlerin mensuplarına değil, kendi dindaşlarına da olmadık zulümler yaptılar. Mesela; Japonya'ya atom bombası atmakla veya İslâm coğrafyalarını işgal etmekle kalmadılar; kendi şehirlerini de acımasız bir şekilde yerle bir ettiler.</p>
<p align="justify">Bugünkü durum şu: Hıristiyanlar, sadece merhamet kavramını değil, neredeyse bütün insani değerleri yerle bir ettiler, yok saydılar. Artık onlar için sivillerin saklandığı bir sığınak ile bir askeri üs arasında fark yok. Ha silah imal eden bir fabrika, ha bebe maması üreten bir tesis... Hiç fark yok.</p>
<p align="justify">Düğün evini de bombalıyorlar, camiye sığınmış yaralıyı da öldürüyorlar. Dolayısıyla, insan olmanın gereklerini yapmadıkları gibi, hepsini toptan reddetmiş oluyorlar. (Bakınız: Irak hapishanelerinde yapılan işkence fotoğrafları.)</p>
<p align="justify">Merhamet kavramından uzaklaşan kişi, sadece acıma duygusunu kaybetmez. Her şeyini yitirir. Söz konusu olan Hıristiyanların ruhani lideri Papa bile olsa, bu durum değişmez. Merhametsiz kişi iftira da atar, yalan da söyler. İşte; "<em>İslâm'ın kılıç dini</em>" olduğunu söylüyor. İslâm "kılıç dini" olsaydı eğer, bugün nasıl İspanya'da bir tane Müslüman kalmamışsa; Balkanlarda da bir tane Hıristiyan kalmazdı...</p>
<p align="justify"><strong>Osmanlı Devleti, güvercinlerin deneylerde kullanılmasını yasaklarken; Avrupalılar, insanları kobay olarak kullanıyordu.</strong></p>
<p align="justify">İslâm dini ise ‘<em>ahlâk</em>' üzerine kuruludur. Demek ki İslâm yeryüzüne inmeden evvel, insanoğlu ahlâksızlık içindeydi. Roma İmparatorluğu'nun icraatlarına ve o dönemin insanlarının yaşantılarına baktığımız vakit, bu ahlâksızlığın ne anlama geldiğini görürüz.</p>
<p align="justify">Evet, İslâmiyet ‘ahlâk' üzerine kuruludur. Hem yüce Allah, hem O'nun son elçisi, "<strong>güzel ahlâkı</strong>" sever. Ahlâk, insanın yaratılış gayesini ilgilendiren her şeydir. Kısaca, İslâm'dır.</p>
<p align="justify">Peygamber Efendimiz, "Güzel ahlâkı tamamlamak için" gönderilmiştir. Müslümanlar, işte bu yüzden "önce ahlâk ve maneviyat" der, demek zorundadır.</p>
<p align="justify">Hıristiyanlar merhamet kavramından uzaklaşınca neye dönüşmüşlerse, Müslümanlar da ahlâk kavramından uzaklaşınca aynı şeye dönerler. Müslüman hanımların bilezik ve küpeleriyle kurulan televizyonun, bir Yahudi'ye satılması, bu uzaklaşmadan kaynaklanmaktadır. Müslümanların gayret ve imkânlarıyla bir makama yükselenlerin, iki gün sonra değişip başka bir şey olmaları da...</p>
<p align="justify">Bugün, ahlâktan uzaklaşmış Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında bir fark görülemiyor. Mesela Bodrum'da aynı plajda denize giren bir Hıristiyan ile bir Müslüman'ı ayırt edemezsiniz. Çünkü ikisi de aynı noktada buluşmuştur.</p>
<p align="justify">Günümüze baktığımızda, milletimizin hızla ahlâk kavramından uzaklaştığını görüyoruz. Daha doğru bir ifadeyle, bu milleti ahlâk kavramından uzaklaştırmak için her türlü oyun oynanıyor, numara çekiliyor. Ve ortaya çıkan tablo, hiç de iç açıcı değil: Parası için anne-babasını öldüren gençler, parmak kadar çocuklara kötü şey yapanlar, yetim hakkı yiyenler, devleti soyanlar, bir yere gelmek için orasını burasını açanlar, evli olduğu halde bir başkasıyla herkesin gözü önünde zina edenler vs...</p>
<p align="justify">Bunlar artık sıradan vakalar haline geldi. Öyle bir noktaya gelindi ki, artık hiçbir şey bizi şaşırtmıyor. Adeta insani reflekslerimizi kaybettik.</p>
<p align="justify">Bütün bunlar yetmezmiş gibi, insanlara ahlâklı olmanın faziletlerini anlatanlar, "irticacı" diye fişleniyor; başlarına olmadık işler açılıyor.</p>
<p align="justify"><strong>Evet; milletimizin tekrar onurlu ve şanlı günlere geri dönebilmesi için yapması gereken tek şey, Yüksek İslâm Ahlâkı'na sarılması; bu ahlâkın gereklerini yerine getirmesidir. </strong></p>
<p><strong></p>
<p align="justify">*** *** ***</p>
<p></strong></p>
<p align="justify"><strong>Müslüman her zaman güçlüdür</strong></p>
<p align="justify">Umutsuzca konuşanların sayısı her geçen gün artıyor. Haçlılarla baş etmek mümkün değil, diyorlar. Onlarla İslâm dünyası arasında büyük bir güç dengesizliğinin olduğundan dem vuruyorlar.</p>
<p align="justify">Onların binlerce tankı, topu, savaş uçağı, gemisi ve zırhlı aracı varmış. Müslümanlar ise bu imkanların çoğundan mahrummuş. Dolayısıyla, Müslümanların yenilgisi ve ülkelerinin işgal edilmesi kaçınılmazmış.</p>
<p align="justify">Güç dengesinin Haçlıların lehine olduğu doğrudur. Fakat bu, Müslümanların yenilgiye mahkum olduğu anlamına gelmez, gelmemelidir de.</p>
<p align="justify">Batı dünyası, Türklere ve Araplara, boşu boşuna tarihlerini unutturmaya çalışmıyor. Mutlaka o tarihte, Batılıların işine gelmeyen, hafızalardan silinmesi istenen bir şeyler var.</p>
<p align="justify">Bu "şey"lerin ne olduğunu öğrenmek için, C.W.C. Oman'ın Ortaçağ savaş sanatını anlattığı <em>Ok, Balta ve Mancınık </em>isimli eserine bakmamız gerekiyor. Kitapta, sadece Batılılara değil, Müslümanlara ait ciddi bilgiler de var.</p>
<p align="justify">Şimdi, İslâmiyet'in Arap yarımadasını aşıp Bizans ile komşu olduğu veya Haçlı Seferlerinin düzenlendiği yılları gözünüzde canlandırmaya çalışın.</p>
<p align="justify">Düşman, kafadan topuğa kadar zırhlara bürünmüş. Bu da yetmemiş ve atlarına bile zırh giydirmişler. Yine, çağın en önemli, en öldürücü silahlarına sahipler. Özellikle şövalyeler, tam bir savaş makinesine dönüşmüşler. Müslümanlar, işte böyle orduların karşısına çıkıyorlar. Gerisini, kitabın 32. sayfasından okuyalım: <em>"Araplar, zaferlerini ne silahlarının üstünlüğüne, ne de örgütlerinin mükemmelliğine borçluydular. Kadercilikten gelen fanatik cesaretleri sayesinde kendilerinden daha iyi silahlanmış, daha disiplinli askerlerin karşısına çıkabilmişlerdi..."</em></p>
<p align="justify">Bu savaşların nasıl bittiğini herhalde bilmeyeniniz yoktur.</p>
<p align="justify">Ve Türkler...</p>
<p align="justify">Türklerin karşısındaki rakipler daha donanımlıydı. Kosova, Varna, Niğbolu ve Mohaç'ta, yeniçerilerin karşısına, Hıristiyan dünyasının en seçkin askerleri çıkmıştı. Dışarıdan bakıldığında, durum ümitsiz gibi görünüyordu.</p>
<p align="justify">Bir yanda, tepeden tırnağı zırha bürünmüş, sağlam kalkanlara ve kargılara sahip düşman; bir yanda da yalın kılıç yeniçeriler.</p>
<p align="justify"><em>"Yeniçerilerin teçhizatı çok basitti. Savunma silahı taşımıyor, sadece sivri uçlu bir keçe başlık ve dizlerine kadar uzanan bol gri gömlek giyiyorlardı. Bir palası ve uzun bir kılıcı vardı. Sofuca bir disiplin, yakın dövüşte onu yenilmesi zor bir düşman haline getiriyordu."</em></p>
<p align="justify">Bu savaşların da nasıl bittiğini iyi biliyorsunuz. Üzerlerinde kuru bir gömlekten başka şey olmayan yeniçeriler; adeta yürüyen demir-döküm sobalara benzeyen düşmanı, ekin biçer gibi biçmiştir.</p>
<p align="justify">Bütün bu satırları okuduktan sonra, anlam ve önemini yitiren şeylerin başında, herhalde "<em>güç dengesi</em>" geliyor.</p>
<p align="justify"><strong>Ve bunun, Müslümanları ürkütmek, sindirmek, cesaretlerini kırmak için icat edildiğini de anlamakta zorlanmıyoruz.</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[üzülmedim diyemem]]></title>
<link>http://harictengazel.wordpress.com/2006/12/13/uzulmedim-diyemem/</link>
<pubDate>Wed, 13 Dec 2006 01:00:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>sepia</dc:creator>
<guid>http://harictengazel.wordpress.com/2006/12/13/uzulmedim-diyemem/</guid>
<description><![CDATA[ I
ey aşk, yaptığını beğendin mi:
yetimler gibiyim ziyafetten aç dönen
ters yakılan sigara]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p> I<br />
ey aşk, yaptığını beğendin mi:<br />
yetimler gibiyim ziyafetten aç dönen<br />
ters yakılan sigara, hemencecik söndürülen-<br />
yoksulluk ile vakit geçer mi…</p>
<p>uyanmış kalmışım, nasıl bir şey bu<br />
toprağa baktım, yerinde yoktu;<br />
şiirden aşağıya attım kendimi<br />
düşerken  düşündüm, ölmesem mi.</p>
<p>anlatıyorum, hiç konuşmadan,<br />
buğdayın içini dökmesi gibi…</p>
<p>II<br />
bugün dalgınım, dün de dalgındım<br />
aç bile değildim aynaya bakmasaydım<br />
dünden kalmış yemekleri yerken ki gönülsüzlük<br />
gibi burdayım…</p>
<p>burayı sevmiyorum, bahsetmişimdir.<br />
unufak olmak iyidir olmamaktan<br />
hiç böyle demedim, yarabbim bilir<br />
bu bozuk güzellik, kalbimi yoran…</p>
<p>bir sandalye çektim zor günlerin altına<br />
ah ama,</p>
<p>kimse yüz vermiyor bana, sandalye bile<br />
beni çağırıyor, yarım kalan ne varsa<br />
bana düşüyor, her yağmur tanesini<br />
suya götürmek, o serin ırmaklara</p>
<p>öyle ya</p>
<p>bir almanı herkes tanır, miğferi varsa<br />
moskofu da tanırlar, yatıp uyumamışsa<br />
bunları şunun için anıyorum burada<br />
kim tanır beni, şaşkınlığım olmasa</p>
<p>bağırıp duruyorum denizin ortasında,<br />
su buradan ne kadar uzakta…</p>
<p>İBRAHİM TENEKECİ&#124;</p>
]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
