<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>kirik-testi-ve-kursu &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/kirik-testi-ve-kursu/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "kirik-testi-ve-kursu"</description>
	<pubDate>Fri, 05 Sep 2008 12:17:28 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[İnâyet Altındayız!..]]></title>
<link>http://pirlanta.wordpress.com/?p=185</link>
<pubDate>Tue, 27 May 2008 15:44:51 +0000</pubDate>
<dc:creator>gerçekler</dc:creator>
<guid>http://pirlanta.wordpress.com/?p=185</guid>
<description><![CDATA[Cenâb-ı Hakk&#8217;ın inâyetini celbeden vesileler ve onu inkıtaya uğratan sebepler nelerdir? ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><img style="float:left;" src="http://tr.fgulen.com/images/stories/kiriktesti/tr_kiriktesti_15551.jpg" border="0" alt="İnâyet Altındayız!.." hspace="6" width="118" height="90" /><strong><span class="dropcap">C</span>enâb-ı Hakk'ın inâyetini celbeden vesileler ve onu inkıtaya uğratan sebepler nelerdir? İnâyet-i ilahiyenin kesilmemesi için bilhassa hangi hususlara dikkat edilmelidir?</strong></p>
<p>"İnâyet" kelimesi lütuf, ihsan ve iyilikte bulunmak, imdada yetişmek, görüp gözetmek ve himaye etmek manalarına gelmektedir. Tasavvuf'ta, Allah'ın kuluna yardım etmesine ve onu her türlü kötülükten korumasına inâyet denilmektedir.</p>
<p><strong>İlâhî İnâyet</strong></p>
<p>Kur'an hadimleri arasında bir ıstılah olarak kullanılan inâyet tabiri ise, Cenâb-ı Hakk'ın hususî iltifatıyla gayet ehemmiyetli bir davada istihdam edilmek; iman hizmetinde çoğu zaman hiç beklenmedik nimet ve ihsanlara mazhar kılınmak; en zor zamanlarda ve en kötü şartlarda dahi ihtiyar ve iktidar haricinde bir dest-i gaybî tarafından korunup kollanmak; hatta <em>"Belki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır."</em> (Bakara, 2/216) ayet-i kerimesi sırrınca, zâhiren çok çirkin görünen hadiselerde bile maddî manevî pek büyük semere verecek neticelere ulaştırılmak manalarının bütününü ihtivâ etmektedir.<!--more--></p>
<p>Hakkında açılan davaları, mahkumiyet kararlarını, sürgünleri ve hapis cezalarını dahi hep hayra yoran ve her fırsatta talebelerine "Merak etmeyiniz, biz inâyet altındayız. Zâhirî zahmetlerin ardında büyük rahmetler var." diyen Nur Müellifi, işte bu inâyet anlayışını seslendirmiştir. Hapishane hayatını bile ilahî kaderin emri, tensibi ve sevkiyle medrese-i Yusufiye kongresine iştirak etme olarak değerlendirmiştir. Kur'an hadimlerinin ilahî himayeye mazhar kılındıklarını, her zaman Cenâb-ı Hakk'ın gözetimi altında bulunduklarını, şayet musibetlere sabır ve tevekkülle mukabele ederlerse, bir dirhem zahmetin bir batman rahmet ve sevabı netice vermesi suretinde çok kıymettar manevî faydalara nâil olacaklarını müjdelemiştir.</p>
<p>Aslında, kendisini i'lâ-yı kelimetullaha adayan ve bu yolla Allah'ın rızasını tahsil etmeye çalışan insanların hepsi ilahî inayete mazhardır; Peygamberler başta olmak üzere dava-yı nübüvvetin her temsilcisi istisnasız Cenâb-ı Hakk'ın görüp gözetmesi altındadır. Nitekim, Kur'an-ı Kerim'de değişik vesilelerle bu hakikate işaret edilmektedir. Ezcümle; Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'e <em>"Rabbinin hükmüne sabret. Muhakkak ki, Sen bizim gözetimimiz altındasın. Rabbini hamd ile tesbih et."</em> (Tûr, 52/48) denilmektedir. "Sana kimse ilişemez; çünkü, sen gözümüzün önündesin, bizim nezaretimizde sıyânet edilmektesin!" hitab-ı sübhanîsinin birinci muhatabı Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz'in, hicret esnasında, mağaranın ağzına kadar yaklaşan düşmanları görünce Habîb-i Ekrem adına endişelenen Hazreti Ebu Bekir'e "Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir!" deyişi de işte o maiyyeti, o inâyeti, o riâyeti, o kilâeti ve o vekâleti ifade etmektedir.</p>
<p><strong>Hazreti Nuh'un Gemisi ve Allah'ın İnâyeti</strong></p>
<p>Mevlâ-yı Müteâl'in Hazreti Nuh'a, <em>"Artık halkından, daha önce inanmış olanlar dışında, hiç kimse iman etmeyecek. Öyleyse o kâfirlerin yaptıklarından dolayı kederlenme de, Bizim gözetimimiz altında ve vahyimiz doğrultusunda, gemiyi yap ve o zalimler lehinde Ben'den hiçbir ricada bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaklardır."</em> (Hud, 11/36-37) şeklindeki hitabında da ilahî inayetin nazara verilmesi söz konusudur.</p>
<p>Nuh Aleyhisselam'ın gemisi bütün olumsuz şartlara rağmen batmamış, o azgın dalgalar arasında yol alarak kazasız belasız sahile çıkmıştır. Oysa, yer kabuğunda kırılmaların meydana geldiği, bazı kara parçaları denizlerin altında kalırken suyu tamamen çekilen bir kısım denizlerin de toroslara dönüştüğü ve yeryüzünün bambaşka bir şekle bürünmesine sebebiyet veren jeolojik hareketliliklerin cereyan ettiği öyle bir hengamda bir geminin suyun üzerinde selametle ilerleyebilmesi mümkün değildir. Günümüzün teknolojisiyle inşa edilen bir transatlantiğin dahi o türlü bir musibetin üstesinden gelmesi neredeyse imkansızdır. Bundan dolayıdır ki, meseleyi sebepler açısından değerlendirirken, Elmalılı Hamdi Yazır gibi bazı âlimler Hazreti Nuh'un gemisinin daha sonraki dönemlerde kaybolan çok ileri bir teknolojinin eseri olduğunu söylemişler; mevzuyla alâkalı ayet-i kerimede geçen "vefâret tennûr - tennur kaynadığı zaman" ifadesindeki ocak ve fırın manasına gelen "tennûr" kelimesinden o geminin buharla çalıştığına dair istinbatta bulunmuşlardır.</p>
<p>Hazreti Nuh'un ve tâbilerinin mucizevî kurtuluşlarına vesilelik eden gemi (ya da gemiler) nasıl bir teknolojinin ürünü olursa olsun, asıl üzerinde durulması gereken husus o geminin hem inşasının hem de seyr ü seferinin "bi a'yuninâ - Bizim gözetimimiz altında" iltifatına mazhar kılınmasıdır. Hazreti Nuh, gemisini inâyet-i ilahiye ile yapmış, onun üzerinde maiyyet-i sübhaniye sayesinde yol almış ve nihayet Cenâb-ı Hakk'ın riâyetinde hedefine varmıştır. Dümeninde ilahî inâyetin sevkettiği bir el bulunan o gemi dev dalgalara rağmen batmamıştır.</p>
<p>Başka bir münasebetle, Sadi Şirazi, "Ne gam o gemidekilere ki, dümende oturan sensin ya Muhammed!.." der. Evet, kaptanlığını İnsanlığın İftihar Tablosu'nun (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptığı bir gemi de asla batmayacaktır; zira, Habib-i Ekrem ve onun tayfası her zaman Cenâb-ı Hakk'ın koruyup kollamasına mazhardır.</p>
<p><strong>İnâyeti Celbeden Vesileler</strong></p>
<p>Bu itibarla, i'lâ-yı kelimetullah yolunda ve Allah'ın rızası peşinde koşturan insanlar umumi manada Cenâb-ı Hakk'ın inâyeti altındadırlar. Bununla beraber, bir kısım sıfatlar vardır ki, bilhassa onlar inâyeti celbeder ve Mevlâ'yı Müteâl'in hususî lütuflarına zemin hazırlarlar. Bu sıfatların başında özellikle Enbiyâ-yı izâm efendilerimize ait evsâf-ı âliye gelir; hususiyle sıdk, emniyet, tebliğ, fetanet ve ismet vasıfları en mühim inâyet vesileleridir.</p>
<p>Ömrünü doğruluk ve sadâkat çarkı üzerinde döndürüp durarak, Cenâb-ı Hakk'a, Rasûlullah'a, iman davasına, dinî hayata ve inananlara sâdık kalan; güvenilirliği şahsiyetiyle bütünleştirerek, elinden dilinden kimseye zarar gelmeyeceğini her tavrıyla ortaya koyup herkese emniyet telkin eden; hem tebliğ hem de temsil ile Din-i mübînin ulvî hakikatlerini anlatmayı ve her fırsatı "emr-i bi'l-mârûf, nehy-i ani'l-münker" istikametinde değerlendirmeyi hayatının gayesi bilen; irşat vazifesinde, akıl, mantık, kalb, gönül, his ve sair duygulardan hiçbirini ihmal etmeyerek, bedevîsinden en medenîsine kadar herkesi vahyin aydınlatıcı tayflarından nasiplendiren; bütün bunları yaparken de günahlara girmemek, laubali davranmamak ve ciddiyetsizliğe düşmemek için azamî gayret göstermek suretiyle tam bir iffet âbidesi olarak yaşayan her insan ilahî inayetin celbi ve temâdîsi adına çok önemli vesilelere tutunmuş demektir.</p>
<p>Evet, Enbiyâ-yı izâmın sıfatlarını zılliyet planında temsil eden insanlar inâyete liyakat kesbetmiş sayılırlar. Bu âlî vasıfları korudukları sürece onlar da hususi hıfz ve riâyete nâil olurlar.</p>
<p>Diğer taraftan, sıfat açısından olduğu gibi amel bakımından da inâyetin bir kısım vesileleri vardır:</p>
<p>Bu amellerin başında Allah'a teveccüh gelir. Güne bakan çiçeklerin güneşe yöneldikçe adeta gülümsemeleri ve daha bir serpilip gelişmeleri misillü, insanlar da ancak yüzlerini Cenâb-ı Hakk'ın dergahına çevirirlerse hem şahsî hayatları hem de iman hizmetine müteallik işleri zaviyesinden inkişaflara erişebilirler. İnsan, hiçbir zaman gözünü O'nun kapısından ayırmamalıdır ki seviyesine göre nazar ve teveccüh esintilerinden istifade edebilsin. Yoksa, O'na teveccühte kusur eden, nazar-ı merhamet ve şefkatten mahrum kalır; ubûdiyetle O'na yaklaşma azminde olmayan da hizlâna uğrar. "Bana bir karış yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım." beyanı da bu hakikati ifade eder. Bu itibarla, ilâhî inayete mazhariyet, bilhassa Cenâb-ı Hakk'a tam teveccüh, teveccühte devam ve O'nun da bu mütemâdî yönelişe karşı merhamet teveccühleri sayesinde gerçekleşir.</p>
<p>İman hizmeti adına yapılan işler ve elde edilen başarılar ölçüsünde mahviyet ve tevazuun artması da inâyet-i ilahiyenin temâdîsi için çok önemli bir davetiyedir. Hâlis bir mü'min, her muvaffakiyetin Cenâb-ı Hakk'ın lütfu, bereketi ve ihsanıyla olduğuna yürekten inanmalı; böylece hem şirkten kurtulmalı, hem nefis ve şeytanın bencillik adına pompalayacağı vehimlerden uzak kalmalı, hem de acz ü fakr duyguları içinde her zaman Mevlâ-yı Müteâl'e gönül bağlamalıdır. Evet, haddini bilmek ve acz ü fakr hisleriyle O'na yönelmek, ilâhi rahmet ve inâyetin imdada yetişmesi için en makbul bir niyazdır.</p>
<p><strong>Hakk'ın İnâyetine Sunulan En Güçlü Dilekçeler</strong></p>
<p>Sâniyen; Allah'ın (celle celâluhu) inâyetine kapı aralayan diğer husus sebeplere riâyettir. İnsan, esbâb dairesinde yaratıldığından, Müsebbibü'l-esbâba tam itimat etmekle beraber, her zaman sebepleri yerine getirmekten de mesuldür. Aslında, esbâba teşebbüs, fiilî bir duadır. Sebepleri gözetmek, isteneni îcad etmek için değil, beklenen neticeyi lisan-ı hâl ile Cenâb-ı Hak'tan dilemek için bir vaziyet almaktır. Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in mücahede meydanında bir taraftan Mevlâ-yı Müteâl'e dua dua yalvarması, diğer yandan da birbirinden farklı fevkalâde tabyalar kurarak ve üst üste iki zırh giyerek sebepler planında gerekenleri yapması bu mevzuda çok önemli bir derstir.</p>
<p>Sâlisen; Allah'ın inayetine çağrı sayılabilecek önemli dinamiklerden bir başkası, ulaşılmak istenen hedef (rıza-yı ilahî) istikametindeki gayretlerin hiç kesilmemesi, hep sürüp gitmesidir. Zira, çok çalımlı başladığı halde temsilcilerinin ya yorulmalarından, ya bıkmalarından, ya da ülfete takılıp çalışmayı bırakmalarından dolayı kısa sürede yıkılıp giderek birer tarihî malzemeye dönüşmüş nice dâvâlar vardır. Aksine, birkaç sâdık ve vefalı mümessilin, Cenâb-ı Hakk'ın inâyetine davetiye mahiyetindeki sabırlı ve mütemâdi cehdleri sayesinde zamanla gelişip boy atmış ve dört bir yana yayılmış mefkureler de az değildir.</p>
<p>Râbiân; inâyet-i ilâhiyenin çok büyük bir vesilesi de vifak ve ittifaktır. Hazreti Üstad'ın yaklaşımıyla; kendi değerleri itibarıyla toplanınca sadece on altı eden dört tane dört, eğer sırr-ı uhuvvet, ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verirlerse, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kıymeti kazanırlar. Bunun gibi, on altı fedakâr kardeşin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi de ihlâs sırrı ile öyle ziyadeleşir ki, ayrı ayrı duran dört bin kişinin gücünden daha fazla olur. İnsanlık tarihine dikkatle bakılırsa, bu hakikate şahitlik eden pek çok hâdise görülebilir.</p>
<p>Bu cümleden olarak; Mute'de mücahede etmek üzere yola çıkan Zeyd b. Hârise komutasındaki müslümanların sayısı en fazla üç bin idi. Karşı cephede ise, Roma'nın mekanize birliklerinin de desteğiyle oluşan neredeyse yüz bin kişilik bir ordu vardı. Öyle ki, mü'minlerin herbiri otuza yakın düşmanla savaşmak mecburiyetindeydi. Buna rağmen, hususiyle savaşın sonuna doğru komutayı devralan Hazreti Hâlid'in vesilesiyle ve tabii ki Allah'ın inayetiyle, müslümanlar düşmana bir hayli kayıp verdirmiş ve bol ganimet elde ederek Medine'ye sağ-salim geri dönmüşlerdi. Evet, Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin azamî ihlas içinde, aynı maksat etrafında bir araya gelmeleri ve vazife tutkusuna bağlı olarak, kardeşlik sırrıyla tek çizgi üzerinde birleşmeleri, onlara maddi güçlerinin çok çok üstünde bir kıymet ve manevî kuvvet kazandırmıştı.</p>
<p>Kezâ; Cenâb-ı Hakk'ın inâyetine sunulan en güçlü dilekçelerden birinin vifâk ve ittifak olduğu, en son Çanakkale destanında ve topyekün millî mücadelede de açıkça müşahede edilmiş; fakr u zaruret içindeki bir milllet, ihlas sırrı ve uhuvvet bağı ile el ele verince, kendisinden kat kat büyük orduları yenmişti. <em>"Allah'ın (kudret) eli, hepsinin ellerinin üstündedir."</em> (Fetih, 48/10) ayet-i kerimesiyle ve <em>"Allah'ın inâyet ve kudreti cemaatle beraberdir."</em> hadis-i şerifiyle vurgulanan hakikat bir kere daha tecelli etmişti.</p>
<p>Sözün özü; her Kur'an talebesi belli ölçüde inâyet-i ilahiyeye mazhardır. Şu kadar var ki, bu inâyetin celbi ve devamı için, hem hususiyle sıdk, emniyet, tebliğ, fetanet ve ismet sıfatlarıyla muttasıf olmak, hem de bilhassa Allah'a teveccüh, esbâba riâyet, hizmette temadî ve ittifak arayışı misillü sâlih amellere yapışmak gerekmektedir. Bu hususlara dikkat eden bir Hak eri, iman hizmetinde hiç umulmadık anlarda sürpriz ihsanlara mazhar kılınacak, en olumsuz şartlarda dahi bir gizli el tarafından korunup kollanacak ve zâhiren çok çirkin görünen hadiselerde bile maddî manevî pek büyük muvaffakiyetlere ulaştırılacaktır.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Şeytan O'nun (sav) suretine giremez]]></title>
<link>http://pirlanta.wordpress.com/?p=170</link>
<pubDate>Fri, 23 May 2008 21:23:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>gerçekler</dc:creator>
<guid>http://pirlanta.wordpress.com/?p=170</guid>
<description><![CDATA[
Şeytan O&#8217;nun (sav) suretine giremez  
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)&#8217;i rüya]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://pirlanta.files.wordpress.com/2008/05/tr_15505.jpg"><img src="http://pirlanta.wordpress.com/files/2008/05/tr_15505.jpg?w=198" alt="" width="198" height="104" class="alignleft size-medium wp-image-171" /></a></p>
<p><strong>Şeytan O'nun (sav) suretine giremez  </strong></p>
<p>Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)'i rüyada görmek, muhakkak bir hayır ve bereketin ifadesidir. Çocukluğumda kıbleye doğru yatarak, adeta dileniyor gibi iştiyakla "Ne olur Ya Resûlallah, seni bir rüyamda görmek istiyorum!" deyip inlediğim olmuştur.<br />
Belki de aynı iştiyakı şimdi de vicdanımda hissediyorumdur... Etmiyorsam demek ki kalbim pek kararmış. Cenab-ı Hak, kalb kasvetini izale buyursun! </p>
<p>Efendimiz'i görmek çok mühimdir. Resûl-i Ekrem bir hadislerinde, "Beni rüyasında gören hakkıyla görmüş demektir." buyurur. Bazıları bu hadisi, "Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)'i burada gören orada da görür; görür ve şefaatinden istifade eder. Havz-ı Kevseri'nin başına gider, orada onun eliyle kevser içer." şeklinde yorumlamışlardır. <!--more--><br />
Bazıları da hadisi, "Efendimiz'i rüyada gören, aynıyla görmüş demektir." şeklinde anlamışlardır. Zira hadisin sonunda, "Şeytan benim suretime giremez." buyurulmaktadır. Bununla beraber ulema tarafından meselenin daha farklı yorumları da yapılmıştır. Yorumlardan biri şöyledir: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), herkese değişik şekilde görünür. Hatta Efendimiz'i birkaç defa rüyasında gören bir kimse O'nu farklı ruh haletleri itibarıyla her defasında farklı suretlerle görmüş de olabilir. Mesela bir defasında tıraşlı bir çehre olarak, bir defasında büyük gözlü, mukavves burunlu, açık alınlı, siyah saçlı ve başka bir defasında da ise saçlarında beyazlık olarak görmüş olabilir. Bundan dolayı, "Efendimiz'i her gören onu görmemiştir" diyenler de olmuştur. İmam Rabbani gibi bazı mudakkik ve muhakkikler, "Efendimiz'i doğru görebilmek için evvela O'nu Ravza-i Tâhire'de, sâniyen şemailine uygun olarak görmek gerekir." demişlerdir. Vâkıa, Efendimiz'in belli bir sûreti ve şemâili vardır. Allah Resûlü, orta boyludur. İri kemiklidir. Parmakları kalındır. Adeta bir pehlivan tipindedir. Göbekli değildir. Göğsüyle karnı aynı hizadadır. Alnı gayet geniştir. Burnunda tatlı bir kavis vardır. Yüz hatlarıyla fevkalade sevimlidir. Dişleri inci gibidir ve hiç dökülmemiştir. Dudakları lâl ü güher gibi bir parlaklık içindedir, vs... İşte İmam Rabbani, Allah Resûlü'nün bu şekilde şemailine uygun olarak görülmesi gerektiğini ifade etmiştir. Ancak âlimlerin büyük ekseriyeti, bir kimsenin Efendimiz diyerek rüyasında gördüğü kişinin Allah Resûlü olduğunu söyleye gelmişlerdir. Zira bizzat Efendimiz, "Şeytan benim suretime giremez." buyurmuştur. </p>
<p>Allah Resûlü'nün rüyalarda farklı suretlerde görülmesi meselesine gelince, herkes O'nu rüyasında biraz mir'ât-ı ruhuna (ruh aynası) göre, biraz da altında kaldığı hadiselerin tesirine göre görür. Kiminin mir'at-ı kalbi dev aynası gibidir, o ona göre görür. Kimisininki mukavves bir ayna gibidir o da ona göre müşahede eder. Bunları bir ölçüde mir'at-ı ruh belirler. Kimisinin kalbi dupdurudur, berraktır, orası apaçık bir visal koyudur, o, böyle dupduru bir keyfiyetle görür. Kimisi de bir kısım his ve pas içindedir, böyleleri için de bu tür hisler, görmeyi bulandırır. </p>
<p>Burada istidradi olarak insanların kafasına takılan bir mevzuya da açıklık getirmekte fayda var. Efendimiz'i rüyada gören değil, saadet asrında hakikaten gören kişi sahabi olur. En makbul sahabi tarifini yapan İbn Hacer, sahabiyi şu ifadelerle tanımlamıştır: Sahabi, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)'i gören, kurb-u huzura müşerref olan, sohbet-i nebeviden az dahi olsa istifade eden kimsedir. </p>
<p>Dahası bir kimse, değil rüyada, temessül etmiş olarak bile Efendimiz'i görse sahabi olmaz. Mesela Hafız Suyuti, Allah Resûlü'yle yetmişin üstünde temessülen görüştüğünü ifade etmektedir. Suyuti, bir ruh degajmanıyla (ruhun bedenden imtisaliyle) doğrudan doğruya Efendimiz'le buluşma temin ettiğini ve açıktan açığa konuştuğunu dile getirmektedir ki, bu bir rüya değildir. Bu, ruh âlemine ait bir şey de değildir. Belki hakikat-i Ahmediye ile Suyuti'nin hakikati yüz yüze gelmiştir. Buna rağmen Hafız Suyuti sahabi değildir. Pek çok kimse Suyuti gibi temessülen Efendimiz'i görmüştür. </p>
<p>Bunlardan biri de Hallac-ı Mansur'dur. Hallac, bu müşahedesini şöyle anlatır: Kürsüde "Benim şefaatim, ümmetimden günah-ı kebair işleyenleredir." hadisini okurken aklımdan şöyle bir şey geçti: "Ya Resûlallah, niye himmetini dûn tutuyorsun? Küfür işleyenlere de şefaat ederim demiyorsun da sadece günah-ı kebair işleyene şefaat ederim diyorsun?" O esnada Resûl-i Ekrem karşımda temessül etti. Başımdan sarığımı açtı, boynuma doladı ve şöyle buyurdu: "Zannediyor musun ki söylediğimi ben kendimden söylüyorum?" </p>
<p>Hâsılı, Efendimiz'i rüyasında veya temessülen gören bir kimse sahabi olmaz. Sahabi olabilmek için on dört asır ötede yaşamak gerekir. Ancak sahabinin arkasında olunabilir ki, o da bu asırda dîn-i mübîn-i İslam'a hizmetle mümkündür. </p>
<p>Allah (celle celêlühü) bizim mazhariyetlerimizin şükrünü edaya, selef-i sâlihîne karşı da saygı ve vefaya muvaffak kılsın. </p>
<p>ÖZETLE </p>
<p>1- Efendimiz (sas)'i rüyada görmek, muhakkak bir hayır ve bereketin ifadesidir. Resûl-i Ekrem bir hadislerinde, "Beni rüyasında gören hakkıyla görmüş demektir." buyurur. </p>
<p>2- "Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)'i burada gören orada da görür; görür ve şefaatinden istifade eder. Havz-ı Kevseri'nin başına gider, orada onun eliyle kevser içer." </p>
<p>3- Efendimiz'i rüyada gören değil, saadet asrında hakikaten gören kişi sahabi olur. İbn Hacer'e göre sahabi, Efendimiz'i gören, sohbet-i nebeviden az dahi olsa istifade eden kimsedir. </p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Keşke Kur'an'ı tam duyabilsek!  ]]></title>
<link>http://pirlanta.wordpress.com/?p=162</link>
<pubDate>Fri, 16 May 2008 14:59:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>gerçekler</dc:creator>
<guid>http://pirlanta.wordpress.com/?p=162</guid>
<description><![CDATA[






Keşke Kur&#8217;an&#8217;ı tam duyabilsek!
 














Kur&#8217;an-ı Kerim, bazen de]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<table border="0">
<tbody>
<tr>
<td colspan="2">
<table border="0">
<tbody>
<tr>
<td class="metin"><span style="font-weight:bold;font-size:16px;">Keşke Kur'an'ı tam duyabilsek!</span></td>
<td align="right"> </td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
<tr>
<td class="spot-haber" colspan="2" valign="top">
<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="right">
<tbody>
<tr>
<td><img class="haberresim" src="http://medya.zaman.com.tr/2008/05/16/fethullahgulen.jpg" alt="" align="right" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Kur'an-ı Kerim, bazen değişik tenbih ve ihtarlarla gönüllere havf ve haşyet duygusu salar; bazen de iltifat ve müjdelerle kalblere reca hissi doldurur; kimi zaman insanı uzayın enginliklerinde gezdirir, kimi zaman da onun nazarını kendi gönlüne ve vicdanına çevirir; akla ve mantığa seslendiği aynı anda kalbe ve hissiyata da hitap eder.Kur'an-ı Kerim, bazen değişik tenbih ve ihtarlarla gönüllere havf ve haşyet duygusu salar; bazen de iltifat ve müjdelerle kalblere reca hissi doldurur; kimi zaman insanı uzayın enginliklerinde gezdirir, kimi zaman da onun nazarını kendi gönlüne ve vicdanına çevirir; akla ve mantığa seslendiği aynı anda kalbe ve hissiyata da hitap eder. Mesela, Hazreti Musa (aleyhisselam)'ın hayatına dair bazı hadiseleri defalarca hatırlatır; fakat her hadiseyi hemen her zaman farklı bir üslupla aktarır; surelerin umumi havasına ve o hadisenin ele alındığı yerdeki diğer ayetlerin muhtevasına göre değişik bir dil kullanır. Ayetin siyak ve sibakını (öncesini ve sonrasını) nazar-ı itibara alarak meseleleri başka başka kelimelerle dile getirir. Böylece, aynı mana ve muhtevaları farklı şekillerde ifade ederek, hem akla hem de kalbe sözünü dinletir; hem mü'mini hem de kafiri dize getirir; hem çok okumuş bir alime hem de mektep yüzü görmemiş bir kimseye derslerini verir.</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p><!--more--> Yağmurun, değişik mevsimlerde farklı yerlere çeşit çeşit şekillerde yağması; bazen ince ince çiselemesi, bazen de kar ve dolu halinde düşmesi, kimi zaman toprağı sulayıp bereket kaynağı olması, kimi zaman da sele dönüşüp her şeyi yıkıp geçmesi gibi, Kur'an'ın hakikatleri de muhatabın durumuna, yer aldığı surenin genel atmosferine ve öncesine-sonrasına göre farklı şekillerde seslendirilmektedir; bazen bir meltem gibi ruhları okşamakta, bazen de yıldırım ve gök gürültüsü olup kalblere ürperti salmaktadır.</p>
<p><strong>Kur'an okumak Allah'la konuşmaktır</strong></p>
<p>Bildiğiniz gibi, bir kitabı gelişigüzel açarak ilk tevafuk eden yeri okuyup ondan bir mesaj çıkarmaya tefe'ül denmektedir. Kur'an-ı Kerim'de, inançsızların anlatıldığı ve onların tehdit edildiği pek çok ayet bulunduğu için, tefe'ülünde bu ayetlerden biri çıkınca insanın ümitsizliğe düşme ihtimali olduğundan dolayı ve objektif bir kural olarak kabul edilemeyeceğini göstermek maksadıyla İslam uleması Kur'an ile tefe'ülde bulunmaya taraftar olmamışlardır. Bununla beraber, Şah Veliyullah Dihlevî gibi büyükler arasında Kur'an ayetleriyle tefe'ülde bulunanlar da vardır. Şahsen, objektif bir kural gibi kabul etmesem bile, benim de sıkıntılı anlarımda Kur'an ile tefe'ül ettiğim olur. Kur'an'ı açıp O'na sığındığım zaman, "Allah'ım, bu Senin kelamın; ben Senin hâlâ konuştuğuna inanıyorum. Sen bir dönemde Peygamber Efendimiz'le konuştun.. sahabe efendilerimizle konuştun.. Sen mekandan, zamandan münezzehsin; mekan da, zaman da Senin tasarrufun altındadır.. Sen her zaman konuşursun, Kur'an Senin her asra hitab eden beyanın. Bu Kitab-ı Hakîm, Efendimiz'e, ashab-ı güzîne ve selef-i salihîne çok hakikatlerin kapısını açtığı gibi bugünün insanlarına da bazı şeyler fısıldayabilir." der ve bu duygularla bazı ayetlere bakarım.. dikkatimi celb eden ayeti okur ve çok defa üzerimdeki bütün kasvetleri, bütün hafakanları birden atarım; tırnaklarımın ucuna kadar yeniden hayatiyete döndüğümü hissederim. Kaldı ki, bir hizb takib etme ve her gün Kur'an'dan bir bölüm okuyarak belli periyotlarla Kur'an'ı hatmetme daha farklı olur. Öyle inanıyorum ki, mesela her gün yarım ya da bir cüz okusanız, okuduğunuz o bölüm içinde, Cenâb-ı Allah sizin o günkü sergüzeşt-i hayatınıza, üzerinize akıp gelen bir kısım hadiseler karşısındaki teessürlerinize, sevinç ve mutluluklarınıza, keder ve elemlerinize dair bazı şeyleri mutlaka size ifade edecektir. Dertlerinize derman olacak bir hakikatin kapağını kaldırıp onu sizin ruhunuza duyuracaktır. Bugün okuduğunuz bölümde kapağı kaldırılmamış ve sizin için saklı kalmış hakikatler olabilir; fakat, yarın, ertesi gün ya da daha sonraki bir zaman aralığında okurken, tam ihtiyacınız olduğu anda bu defa da o saklı kalan hakikatler size göz kırpacak, onların üzerindeki kapaklar da inayet-i ilahiye ile kalkacaktır. Ve Kur'an size her gün bambaşka sırlar vererek vicdanınıza "Evet evet, bu Allah kelamı!.." dedirtecektir.. İşte, Kur'an'daki tasrifin bir de şahısların her an değişen ruh haletlerine hitap eden böyle bir yanı da vardır. O her zaman, her müracaat eden insana bir deva lutfeden bir şifa kaynağıdır ve bir iksirdir.</p>
<p>Maalesef, Kur'an-ı Kerim'i sürekli okuma alışkanlığımız olmadığı gibi, bir de dil problemimiz var; mukaddes kitabımızın dilini bilmiyoruz, kelam-ı ilahiyi anlamıyoruz. Fakat bu hiç aşılamayacak bir engel, asla çözülemeyecek bir problem değil. Kur'an'la daha fazla meşgul olmak ve ondan istifade etmek için bazı şeyler yapabilirsiniz. Mesela; Hanefi mezhebince tasvip edilmese bile, farzlarda olmasa da nafile namaz kılarken Kur'an-ı Kerim'den okuyabilirsiniz. O gün okuyacağınız bölümün manasını daha önceden güvenilir bir mealden öğrenebilir; özellikle geceleyin de Kur'an'ı yüksekçe bir yere koyarak yüzünden takip etmek suretiyle nafile namaz kılabilirsiniz. Bir hadis-i şerife dayanarak fukaha-yı kiram demişlerdir ki, "Bir insan Kur'ân okuduğunda, 'ben Allah'la konuştum' dese ve yemin etse, yemininde hânis (yeminini bozan, yalancı) olmaz." Dolayısıyla, siz de her gece Cenâb-ı Allah'la konuşabilirsiniz.. Keşke konuşsanız.. Cenâb-ı Hak da sizin gönlünüze mevhibeler yağdırsa, Kur'an'ın sırlarını size açsa.. "İyyake na'büdü ve iyyake nestaîn"in manasını tam duysanız.. "Yalnız Sana kulluk yapar ve sadece Senden yardım dileniriz" deseniz.. böyle söylerken, Biri tarafından duyulduğunuza tam inansanız, O'ndan medet umsanız. Yardım talebinde bulunurken kendisine yöneldiğiniz Zât'ın ihtiyacınızı giderebileceği itminanı içinde olsanız.. böylece, her gece Kur'an-ı Kerim'in engin dağ ve ovalarında, bağ ve bahçelerinde, cadde ve sokaklarında, çarşı ve pazarlarında dolaşıp dursanız.. sürekli onun gülünü, reyhanını koklasanız.. keşke..!</p>
<p><strong>ÖZETLE </strong></p>
<p>1 - Kur'an-ı Kerim, bazen değişik tenbih ve ihtarlarla gönüllere havf ve haşyet duygusu salar; bazen de iltifat ve müjdelerle kalblere ümit hissi doldurur.</p>
<p>2 - Yağmurun, değişik mevsimlerde farklı yerlere çeşit çeşit şekillerde yağması gibi, Kur'an'ın hakikatleri de muhatabın durumuna göre farklı şekillerde seslendirilmektedir.</p>
<p>3 - Her gün yarım ya da bir cüz okusanız Cenâb-ı Allah dertlerinize derman olacak bir hakikatin kapağını kaldırıp onu sizin ruhunuza duyuracaktır.</p>
<p> </p>
<p>kaynak</p>
<p>zaman.com.tr</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dünyada ukba eksenli varlık: Anne]]></title>
<link>http://pirlanta.wordpress.com/?p=155</link>
<pubDate>Sun, 11 May 2008 11:50:55 +0000</pubDate>
<dc:creator>gerçekler</dc:creator>
<guid>http://pirlanta.wordpress.com/?p=155</guid>
<description><![CDATA[
Anne kendi dünyasında bir kutup varlıktır. Kâbe, topyekün kâinat hakikatinin; Mekke umum bel]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.samanyoluhaber.com/images/resim/gulen_0403.jpg" alt="" width="185" height="169" /></p>
<p>Anne kendi dünyasında bir kutup varlıktır. Kâbe, topyekün kâinat hakikatinin; Mekke umum beldelerin, dimağ bütün bir bünyenin ruhu, mânâsı, özü ve atlası olduğu gibi, anne de âile cüz-i ferdinin temeli, direği, esâsı ve Yaratıcı Kudret'in de en önemli bir malzemesidir.</p>
<table style="height:16px;" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="100%">
<tbody>
<tr>
<td class="metin" style="padding-right:10px;" colspan="2" valign="top">Yuvada her şey onun etrâfında döner, ona dolanır ve ona dönüşür. O ise kutup yıldızı gibi hep kendi çevresinde döner ve ucu gökler ötesi bir yörüngede yol alır. Evet anneler, dünyada ukbâ eksenli varlıklardır. Hilkatteki rol ve istihdamlarıyla elde ettikleri mükâfatları, çektikleri meşakkat ve sıkıntılarıyla gördükleri mukabele arasındaki tenâsübsüzlük (uyumsuzluk) bu gerçeğin en açık delili. Bunun böyle olduğunu anlamak için uzun boylu araştırmaya da gerek yok; onların bir ömür boyu neler ekip neler biçtiklerine, neler çekip neler bulduklarına göz ucuyla bakmak bile yeter sanırım. Simaları cennetteki hûrilerin yüzleri kadar uhrevî, bakışları meleklerinki kadar derin, duyguları da ruhânîlerinki kadar durudur annelerin.. onlar, suyu, toprağı, havası ötelerden getirilmiş mübârek bir zeminin gülleri gibi o kadar imrendirici, o kadar sevimli, o kadar büyüleyicidirler ki, insan dikkatle bakabilse onlarda cismâniyetini aşan, dünya ve içindekilerini aşan, hatta kendilerini de aşan bir sihrin bulunduğuna hükmeder.<!--more-->Duygu ve düşünceye açık mütecessis ruhlar, onların her zaman hisli, içli ve şefkatle köpüren dünyalarında, firdevsî düşüncelerle beslenmiş en tatlı rüyâların akislerini bulur ve insanî tasavvurları aşan bir zevk zemzemesine ulaşır. Biz hemen her zaman, onların ikliminde geceleri ayrı bir edâda, gündüzleri de başka bir üslupta sekîne televvünlü esintiler duyar ve gönüllerimize, göklerin merhametinin, şefkatinin ve şiirinin döküldüğünü hissederiz; hissederiz de, ufkumuzun bitevî meleklerle, ruhânîlerle kuşatıldığını sanırız. Kim bilir kaç defa, onların gecenin koynunda menekşe renkli füsûnlu çehrelerinde, hilkate esas teşkil eden bir ruh ve mânânın bütün zamanları ve mekânları aşıp bulunduğumuz yere sarkıtıldığını görmüş ve kökü sonsuzlukta engin bir rahmetin, onların tebessüm ve teessürleriyle iç içe parıldadığını hissetmiş; muğlâk, müphem fakat cezbedici bir kısım sâiklerle kendimizi onların kucaklarına atmak istemişizdir. Kim bilir kaç defa kırılmış-dökülmüş, buruklaşmış-garipleşmişizdir de, onların ümit ve itmi'nân tüten, o kuş yuvalarından daha sıcak, daha canlı, daha duru ve âdeta tılsımlı sînelerine kendimizi salmış, onların esrarlı mırıltılarıyla hazdan hazza kanatlanmış ve huzurla gerinmişizdir. Onlar, bizi, her bağırlarına basışlarında karşılık beklemeyen birer vefâ kahramanı misillü büyülü bir hâl alır; biz de onlarla her şeyi aşabileceğimiz hissiyle bir güven ve emniyet içinde gerilir, etrâfı süzer; hatta herkese meydan okuyor gibi bir tavra girer ve onlara sımsıkı sarılırdık.</p>
<p>Anne, gökler kadar derin.. ve içinde göklerin yıldızları kadar duygu ve düşüncelerin kaynaşıp köpürdüğü, köpürüp lav ırmakları veya yeraltı çayları gibi şuraya-buraya aktığı sırlı bir his yumağıdır. Evet o, acı-tatlı kaderiyle uyumlu.. sevinçlerle, kederlerle barışık.. beklentileri olmayan, beklentilere takılıp yavrularına gönül koymayan.. tabiatı İlâhî ahlâkla kristalize öyle bir vefa ve şefkat âbidesidir ki; ne çektiği mihnetlerin mahşerdeki ter lüccesine denk gelip gırtlağına dayanması; ne de evlat vefâsızlığının bir poyraz gibi esip rûhunu sarması; sarıp ona gurbetlerin en acısını yaşatması onu dize getiremez ve ona "pes" dedirtemez...</p>
<p><strong>Herhangi bir beklentiye girmeyen şefkat kahramanları</strong></p>
<p>Çocuğunun parçalayıcı neşterleri altında, ciğeri delik-deşik edilirken, bıçağı eline kaçırıp da "Anam!" diye inleyen bir kanlı kâtilin koluna "kuzum!" çığlıklarıyla sarıldığı hikâye edilen bir anne ciğeri üstûresini, çocukluğumdan beri ne zaman anmışsam hep ürpermiş ve bu mini damlada anne şefkatinin enginliğini duymaya çalışmışımdır. Hele, ebediyet ve ahirete inanan, dolayısıyla da bedenî ve cismânî olduğu kadar uhrevî ve rûhânî yanları da olan anneler!. Bunlar madde ve mânânın, cisim ve rûhun yerleşik âleminde, gönülleri evlatlarına karşı, tasavvurlar üstü öyle güçlü râbıtalara sahiptir ki; dünya ehlince çok köklü ve güçlü kabul edilen alâkalar bile ona nispeten zayıf bir gölgeden ibâret kalır. Ne var ki, imanı, imandaki sonsuzluk zevkini duymayanlara bunu anlatmak çok da kolay olmayacaktır. Evet, onlardaki samimiyetin hep böyle derin kalmasını, ihlâsın kesintisiz devam etmesini.. ve onların kalplerinin her zaman sevgiyle coşmasını, bakışlarının alâka ve güven vaadiyle içimize akmasını, fenâ ve zevâl vadilerinde yetiştikleri halde bu kadar ebedî ve mâverâî hislerle dolup-taşmalarını anlatmak oldukça zor olsa gerek...</p>
<p>Bir düşünün; bizim için onlar, ne uzun hazırlıklar dönemi geçirmiş!. Ne aşılmaz zorluklara toslamış ve neleri aşmış?. Ne çetin hadiselerle pençeleşmiş, ne kadar hayâl ve melâl ile oturup kalkmış?. Ne hülya ve rüyâlarla dolup boşalmış, ne kadar yeis ve inkisarlarla burkulmuş?. Ne zorluk ve sıkıntıları göğüslemiş ve kaç türlü çileyle preslenmiş?. Ne sancılar çekmiş ve ne kadar inlemiş? Kaç defa çığlık çığlığa ağlamış ve ne kadar ağlama dindirmiş?. Kaç defa merhametle coşmuş ve kaç defa merhamete ihtiyaç hissetmiş?. Hâsılı bizim için ne değerli şeyler harcamış ve ne emekler sarf etmiş.. sarf etmiş ve sonra da herhangi bir beklentiye girmemişlerdir... Evet bizi, varlığa ermenin hemen her safhasında kucaklayan, koklayan, öpüp öpüp okşayan, teessür ve infiallerimizi yatıştırıp sıkıntılarımızı paylaşan; yemeyip yediren, giymeyip giydiren, açlığını-tokluğunu, açlığımız-tokluğumuz içinde hissedip yaşayan, mutluluk ve saadetimiz adına insanüstü bir gayretle akla-hayale gelmedik zorluklara katlanan.. bize, vücudumuzun gelişmesi, irâdemizin kuvvetlenmesi, zekâmızın incelip keskinleşmesi, ufkumuzun uhrevîleşmesi yollarını gösteren.. bütün bunları yaparken de açık-kapalı herhangi bir beklentiye girmeyen bir varlık varsa, işte o da anadır.</p>
<p><strong>Allah, öyle bir sultanlık vermiştir ki annelere...</strong></p>
<p>Biz hayatımızın önemli bir bölümünü tâvusların renk renk tüylerinden daha güzel; çiçeklerin sihirli dünyasından daha büyülü, kuş yuvalarından daha sıcak ve daha canlı, en koruyucu seralardan daha koruyucu, daha emin onların kucaklarında, onların atmosferinde geçiririz. Evet biz, korumanın-kollamanın, neşesini-heyecânını, gösterişini-hesâbını, sistemini-yolunu onlarda görmüş, onlarda tanımış, onlarda duymuş ve onlarda tatmışızdır. Hele, ihtiyaç ve zaaflarımız; güçsüzlük, yetersizlik ve hayatın bir kısım aksilikleriyle birleşerek üzerimize çullanışında hep onlara sığınmış ve karşımıza çıkan handikapları hep onlarla aşmaya çalışmışızdır. Biz onlara sığınırken onlar da gönüllerinin bütün sıcaklığıyla bizi sînelerine basmış ve hafakan dolu gönüllerimize emniyet ve itmi'nân üflemişlerdir.. böyle durumlarda, zannediyorum hemen herkes, kendi gönlünden olduğu kadar, onların bakışlarından, tebessümlerinden, mimiklerinden kopup gelen bir his tufanını, bir şefkat esintisini ve sessiz bir şiiri dinler gibi olurdu.</p>
<p>Biz, onlarla geçen bu hisli, bu hülyâlı gün ve gecelerin içinde âdeta hep bir saadet rüyâsı yaşamışızdır. Günlerin masmavi saatlerinde hayâtın en tatlı nağmelerini, annelerin bam teli gibi ses veren sînelerinden duymuş ve şuurlarımızın ihâtası ölçüsünde "herhalde gerçek mutluluk da bu olsa gerek" demiş ve kendimizden geçmişizdir.</p>
<p>Anne, hilkat hadisesinin en önemli esâsı, insanlık dünyasının en bereketli rüknü ve bizim de gözümüzün aydınlığıdır. Biz hepimiz, medyûniyetin en altından kalkılmayanı ve sorumluluğun en ağırıyla onun karşısında iki büklümüz. İki büklümüz ve şerefimiz de gökler gibi bu kamburumuzda. Annenin pırıl pırıl çeliğine su veren kaynak, meleklerin ak güvercinler gibi başına konup kalktıkları cennet şadırvanları olsa gerek! Öyle olmasaydı rûhunun ışığı hiç gözlerimizi böylesine kamaştırabilir miydi? Onun ışığı değil, gölgesi bile pervâneleri yakar -kendi dünyamda o yüce mâhiyetin tedâi ettirdiği öldüren hislerin şokunu henüz üzerimden atabilmiş değilim- ziyâsı, -şimdilerde daha iyi hissediyorum- karanlık gönüllerimizi aydınlatan sırlı bir ışık kaynağıdır.</p>
<p>Anne, rûhundaki incelikle yürekliliği at başı götüren öyle bir şefkat kahramanıdır ki, şefkati, refeti ve zerâfetiyle ele alındığında bir tüy gibi yumuşak, bir ipek gibi de ince ve zarif olmasının yanında çocuklarını koruma ve kollama hususunda bir dişi aslan gibi sert ve parçalayıcıdır. Şu gök kubbe altında ne varsa onun eli hepsinin üstündedir.. ve cennete giden yol onun ayaklarının altından geçer. Allah, kitabında ona öyle bir ululuk ve sultanlık vermiştir ki, yeryüzü sultanlıkları ona nispeten, liyakatsiz başlarda kuru birer taçtan ibâret kalırlar. Zâten, onun ayağının altında yerini bulamamış başlardaki taçların da kalıcı hiçbir değeri olduğu söylenemez.</p>
<p>Ey ruhlar gibi ince, melekler kadar mâsum ve gökler kadar da derin, yüce ve değerli varlık, öteler sana kıymetler üstü kıymet vermekte ve senin nazını çekmektedir. Senin ününün bestesi tâ meleklerin oturup kalktığı yerlerde duyulmakta, hayatının şarkısı cennet yamaçlarında yankılanmaktadır. Sen her zaman duygu kancalarının ucu ciğerinde, din cevherinin gerdanlığı da boynunda yaşadın! Biz hepimiz senin kölelerin, sen ise şefkat, vefâ ve samimiyet ağıyla bizleri avlayıp esir eden taçsız bir sultansın! Eğer şu varlık âleminde her şeyin kendine göre bir rûhu, bir hayat cevheri varsa, bizim hayat cevherimiz de sen olmalısın! Allah, kıyâmet sabahında seni Zâtının ışıklarıyla aydınlatsın! Geleceğin, cennetin cuma yamaçları gibi neşeli ve vuslatın da kutlu olsun!</p>
<p>(*) Annesi Refia Gülen Hanımefendi'nin vefatından sonra Sızıntı Dergisi'ne (Eylül 1993) yazdıkları yazıdır.</p>
<p> </p>
<p> </td>
</tr>
<tr>
<td class="haberbilgi" style="padding-right:10px;" colspan="2" align="right"><a href="http://pirlanta.wordpress.com/wp-admin/ara.do?author=4D2E46455448554C4C41482047C39C4C454E20282A29">M.FETHULLAH GÜLEN </a></td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kadere Taş Atma!..(Kırık Testi,05.05.2008)]]></title>
<link>http://pirlanta.wordpress.com/?p=151</link>
<pubDate>Fri, 09 May 2008 14:54:07 +0000</pubDate>
<dc:creator>gerçekler</dc:creator>
<guid>http://pirlanta.wordpress.com/?p=151</guid>
<description><![CDATA[



Kadere Taş Atma!..
Fethullah Gülen, Kırık Testi, 5.5.2008
 
Soru: İçinde bulunduğumuz ş]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<table class="contentpaneopen" border="0">
<tbody>
<tr>
<td colspan="2" valign="top">
<h3>Kadere Taş Atma!..</h3>
<p>Fethullah Gülen, Kırık Testi, 5.5.2008</p>
<p> </p>
<p align="justify"><strong><span class="style5"><img src="http://www.newbahar.com/images/stories/kirik_testi_kader.jpg" border="0" alt="Image" hspace="6" width="198" height="106" align="right" />Soru: İçinde bulunduğumuz şartları ya da maruz kaldığımız bir musibeti yakınlarımıza anlatırken, hiç farkına varmadan arz-ı hal ve vakayı rapor maksadından uzaklaşıp Cenâb-ı Hakk’ı kullarına şikâyet etmiş olmamak için hangi esasları dikkate almalıyız?</span></strong></p>
<p align="justify"><span class="dropcap">İ</span>mtihan dünyasında yaşayan insan, her zaman bir belaya, felakete ve derde mübtela olabilir. Bazen diğer insanlar ve arzî hâdiseler yol vermezler ona; bazen de çeşit çeşit musibetler, altından kalkılmayacak şekilde çetin cereyan eder. Ne var ki, hakiki bir mü’min, görüp duyduğu bütün olumsuzluklar karşısında ne sarsılır ne sendeler ne de tereddüde düşer. Her hâdiseyi müteâl iradenin bir muamelesi kabul ederek, başına gelenleri imtihan sayar; imtihanları tevekkül ve teslimiyetle karşılar, yolunu kesen töre bilmezlere insanlık dersi verir, her hareket ve davranışını ötelerden gelen emirlere uyma inceliğiyle değerlendirir ve sabr-ı cemil içinde Hakk’ın rızasını tahsil etme hedefine doğru ilerler. <!--more--></p>
<h3><span class="style5">Musibetlerle İmtihan</span></h3>
<p align="justify">Musibet karşısındaki temel disiplin, onun Cenâb-ı Hakk’ın emirber bir neferi olduğunu düşünmek ve şikayet ifade eden sözlerden kaçınmaktır. Husûsıyle musibetin gelip çarptığı ilk anlarda sızlanmaların şekvâya (şikayete) dönüşmemesi için sükûtu tercih etmek lazımdır. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Mü’minin sükûtu tefekkür, bakışı ibret ve konuşması da hikmet olmalıdır.” beyanı istikametinde, inanan bir insan, eşya ve hadiseleri ibret nazarıyla süzmeli, konuşmadan önce durup tefekkür etmeli ve dile geldiği zaman da hep hikmet incileri döktürmelidir. Aslında, hikmet tefekkürün bağrında gelişir; tefekkür de sükut serasında olgunlaşır. Dolayısıyla, bir bela ve musibet isabet edince yapılması gereken, irâdî olarak susmak, hadisenin çehresindeki kaderî yazıları okumaya çalışmak, düşünmek, ondan mesajlar çıkarmak, sonra kulluk âdâbına uygun şekilde konuşmak ve mutlaka sabırlı davranmaktır.</p>
<p align="justify">Her insan hemen her an türlü türlü musibetlerle karşı karşıyadır. Bilhassa iman dairesinde iç içe ızdıraplar ve küme küme mahrumiyetler saklıdır. Musibetin birinden kurtulurken, belini çatır çatır kıracak ikinci musibet, mü’minin başının üstünde hep hazırdır. Zira, insanların ebedî nimetlerden nasipleri, Hak yolunda çektikleri meşakkat ve çile nisbetinde olacaktır; âhiretteki mükafatın büyüklüğü ölçüsünde burada bir kısım zorlukların yaşanması normaldir. “Belânın en şiddetlisi Peygamberlere, sonra Hakk’ın makbulü velîlere ve derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” hadis-i şerifi de bu hakikati hatırlatmaktadır.</p>
<p align="justify">Aslında, Allah Teâlâ, her bela ve musibeti, neticesi itibarıyla mü’min kulları için bir rahmet vesilesi ve arınma vasıtası kılmıştır. Elverir ki, insan, zâhiren çirkin yüzlü hadiseler karşısında kadere taş atmasın ve Cenâb-ı Hak’tan şikayetçi olmasın. Nitekim, Kur’an-ı Kerîm’de, “And olsun ki, sizi biraz korku, biraz açlık ya da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiklikle imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele! Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına bir musîbet geldiğinde, ‘Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara, 2/155-156) buyurulmaktadır. Özellikle belaya maruz kalınan vakitlerde, bütün varlığı yaratan Hâlık-ı Kevn ü Mekân’ın kendi mülkünde dilediği tasarrufu yapabileceğini düşünmek ve “Biz Allah’a âidiz” diyerek malı, canı ve her şeyi Allah’a teslim etmek musibetlerin üstesinden gelmek için muazzam bir güç kaynağına dayanmak demektir. Bu itibarla da, musibetten hemen sonraki sükut ve tefekkür faslını, Allah’a iltica ve O’na arz-ı halde bulunma safhası takip etmelidir.</p>
<h3><span class="style5">Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in Arz-ı Hali</span></h3>
<p align="justify">İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) bilhassa Mekke döneminde çok büyük musîbetlerle karşı karşıya kalmıştır; kavmi tarafından yalanlanmış, işkencelere maruz bırakılmış, ölümle tehdit edilmiş ve hatta kendisine komplolar kurulmuştur. Diğer taraftan, kendisinin, ailesinin güzîde fertlerinin ve Ashab-ı kiramın esaretten işkenceye, hastalıktan ölüme kadar pek çok imtihanına şahit olmuştur. Fakat, Rehber-i Ekmel Efendimiz, hiçbir zaman kaderi tenkit manasına gelebilecek bir şikâyette bulunmamış; belki çok incindiği anlarda Mevlâ-yı Müteâl’e halini arz ederek O’nun rahmetine sığınmıştır.</p>
<p align="justify">Ezcümle; bir ümitle gittiği Taif’ten taşlanarak kovulunca, o müsamahasız atmosferden sıyrılıp bir ağacın altına iltica eder etmez, vücudundan akan kana, yarılan başına ve yaralanan ayaklarına aldırmadan Cenâb-ı Hakk’a el açarak söylediği sözler hem pek hazîn hem de kulluk âdâbı adına çok ibretâmizdir: “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikayet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa, işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musîbet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahud hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”</p>
<p align="justify">Hâşâ, biz Nebiler Serveri’nin kendi muhasebesini yaparken dile getirdiği bu ifadeleri lazımî manasıyla ele alamayız; bir yönüyle, O’nun kendi hakkındaki sözlerini zikrederken dahi su-i edepte bulunmuş sayılırız. Fakat, O’nun tevazu, mahviyet ve kulluk edebine riayet gibi hasletlerini hesaba katarak meseleye baktığımızda, nefsini yerden yere vurduğunu, meseleyi -hâşâ ve kellâ- kendi yetersizliğine bağladığını ve Cenâb-ı Hakk’ın inayetine, vekâletine, kilâetine sığındığını görürüz. Şayet, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in bu sözlerinden ibret alacaksak, kendi hesabımıza şu manaları çıkarabiliriz: “Rabbimiz, şu anda, bize yüklediğin misyon itibarıyla yerimizi doldurmuyoruz. Zayıfız, güçsüzüz ve halk nazarında da hor hakîriz. Söz ve davranışlarımız tutarsız, hemen her yaptığımız yanlış; adeta birer hatalar heykeliyiz. Eğer, Sen bize inayet etmezsen, şerrin ta kendisiyiz. Halimizi Sana şikâyet ediyor ve bizi ıslah eylemeni diliyoruz. Tamir et bizi Rabbimiz!..”</p>
<h3><span class="style5">Musibetler Karşısında Peygamber Edebi</span></h3>
<p align="justify">Diğer peygamberlerin başlarına da pek çok musibet gelmiştir; fakat, onların hepsi belalar karşısında kendilerine yakışan hal ve tavırları ortaya koymuşlar; Allah’a teveccühlerinde hep edepli ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Mesela; Hazreti Âdem, neticesinde yeryüzü çilehanesine gönderildiği o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdir buyurup onu infaz ettin.” şeklinde şikayette bulunmayı hiç düşünmemiş, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!” (A’râf, 7/23) sızlanışıyla kendi nefsinden şekvâ etmiştir. Hazreti Eyyub, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” demeyi dahi peygamber edebine muhalif saymış; “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiya, 21/83) mahiyetindeki iç çekişiyle yetinmiştir. Hazreti İbrahim, hastalıkları verenin kim olduğunu bildiği halde, hasîs işlerin Zât-ı Ulûhiyete isnadından sakınma mülâhazasıyla “Hastalığımda O’dur bana şifa veren.” (Şuarâ, 26/80) diyerek, doğrudan Hazreti Şâfî’nin şifa bahşedişine dikkat çekmiştir. Hazreti Musa, aç-susuz bir gölgeliğe sığındığında, “Yedir, içir, karnımı doyur!” demekten haya etmiş; sadece “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım!” (Kasas, 28/24) arz-ı halini seslendirmiştir.</p>
<p align="justify">Haddizatında, hiç kimsenin, hiçbir halinden şikayet etmeye hakkı yoktur. Çünkü şekvâ bir yönüyle, hak iddiasında bulunmak ve o hakkın zayi olduğunu ileri sürmek demektir. Oysa, hiç kimsenin Cenâb-ı Hak’tan bir alacağı olamaz. Bilakis, her insanın üzerinde Allah’ın pek çok hakkı mevcuttur ki, hâlâ onların şükrü eda edilmemiştir. Öyleyse, bir insanın, kendisi Mevlâ-yı Müteâl’in hukukuna riayet edemediği halde, bir de halinden şikayetçi olması ve böylece haksız bir surette hak iddia etmesi çok yanlıştır ve Allah’a karşı saygısızlıktır. Evet, Yüce Yaratıcı yegâne mülk sahibidir; O mülkünde istediği tasarrufu yapabilir. Hâlis bir kula yakışan, ilahî icraattan şikayet değil, her zaman kendisinden daha aşağı derecelerde bulunan biçareleri düşünüp haline hamdetmektir; mesela, eğer bir ayağı yoksa, iki ayağı da olmayanlara bakmak ve hamd duygusuna sarılarak şekvâdan kaçınmaktır.</p>
<p align="justify">Elbette âciz ve zayıf insan, musibet darbeleri karşısında şikayet edercesine ağlar. Fakat, şekvâ Allah’a olmalıdır; Allah’ı kullarına şikayet ediyormuş gibi bir tavır takınmak büyük hatadır. Musibetler karşısındaki şekvânın üslubu açısından, Hazreti Yakub’un (aleyhisselâm) “Ben derdimi ve hüznümü ancak Allah’a şikâyet ederim” (Yusuf,12/86) sözü çok güzel bir misaldir. İnsan, başına gelen belaları bile kendi hata ve günahlarından bilmeli; halini Cenâb-ı Hakk’a arz ederek ve nefsinin oyunlarından dert yanarak istiğfara yönelmelidir. Belki, “Allahım, iyi düşünemiyorum, dengeli olamıyorum, isabetli karar veremiyorum; sebeplere riayette bir sürü hata ettiğim gibi, Senin ile münasebetimi de koruyamıyorum. Öyle yetersiz, o derece tutarsız ve o ölçüde çaresizim ki, beni düzeltirsen ancak Sen düzeltirsin Allahım!..” diyerek rahmet-i ilahiyeyi celbetmenin yollarını araştırmalıdır. Hatta, insan falanın filanın tavır almasında ve kendisine haksızlık yapmasında bile bir hikmet aramalı; “Allahım, inanıyorum ki, Sen bana teveccüh ettiğin zaman, bütün gönül kapıları da benim için açılacaktır. Bana kusurlarımı telafi imkanı ver ve beni günahlarımdan arındır; böylece, bendeni kötü söz ve davranışlara muhatap olmaktan da kurtar!” diyecek kadar problemi kendi üzerine almalıdır.</p>
<h3><span class="style5">Bu Musibetlere Müstahakız!..</span></h3>
<p align="justify">Her türlü olumsuzluğu, ister sebepler açısından, isterse de Allah ile münasebetlerimiz zaviyesinden kendi hatalarımıza bağlamamız ve kendi kusurlarımıza vermemiz lazımdır. Zira, bu mülahaza, kadere taş atmamıza mani olur; üslup itibarıyla, -hâşâ ve kella- Allah’a suç isnat etmemizin ve dışta suçlu aramamızın da önüne geçer. Her musibet karşısında bu duygu ve düşünceyi esas almamız bizi birer tedbir ve dikkat insanı haline getirir.</p>
<p align="justify">Aksi halde, -hafizanallah- “Falan şunu yaptı, filan şöyle davrandı!..” diyerek sürekli atf-ı cürümlerde bulunmaktan ve etrafta mücrim aramaktan kurtulamayız. Ya da “Biz ne yaptık da bunlar başımıza geldi?” demek suretiyle ilahî icraatı ve kaderi tenkit etme küstahlığına düşmekten âzâde kalamayız. Aslında, “Bizim suçumuz ne, biz ne yaptık ki?” demek en büyük bir suçtur. İçinde yaşadığımız zaman ve şartlarda hemen her insan tepeden tırnağa bir kusur âbidesi olmuş gibidir. Herkes başına taşların yağması için mevcudiyetinin dahi yeterli olduğunu düşünmelidir. Evet, Hak karşısındaki konumunun farkında olan bir insan, başına gökten bir meteor gelip çarpsa ve kendisini yerin dibine batırsa, o zaman bile “Öyle günahkârım ki, bilmem bu taş hangi birine keffaret oldu; hem hamdolsun ki, Cenâb-ı Hak daha dünyadayken başıma taş yağdırdı da o günahımın vebalini Cehennem’e bırakmadı!..” demelidir.</p>
<p align="justify">Arz-ı hal ve vakayı rapor, hususiyle bütün bir heyeti alâkadâr eden meselelerde, işte böyle bir mülahazayla çok faydalı ve önemli olabilir. Şahs-ı manevînin bir ferdi diğer arkadaşlarına, “Başımızda şöyle bir musibet var. Acaba bu hangi mesâvîmize terettüp eden bir derttir? Hele gelin şurada bir saat istiğfar edelim; yeniden Allah’a müteveccih olup iman tazeleyelim. Galiba, bazı sebeplerde müşterek olarak kusurlar ettik; onları telafi etmenin bir yoluna bakalım. Sebepler dairesinde yaşıyoruz; esbab, izzet ve azametin perdesidir, Cenâb-ı Hak çok defa icraât-ı sübhaniyesini onlar vesilesiyle ortaya koymaktadır. Öyleyse, hangi sebepte kusurlu davrandığımızı belirleyelim ve hiç olmazsa bundan sonra aynı hatayı işlemeyelim!” diyerek kendisiyle beraber bütün heyeti muhasebe ve murakabeye çağırabilir. Aynı zamanda, böyle hâlis bir niyetle yapılan muhasebe, geçmişi sorgulamak da değildir; maziden ibret almaktır. Bu itibarla, hata ve kusurları telafi etmek, geçmişten ibret almak ve ona göre geleceğe dair planlar yapmak, projeler oluşturmak kasdıyla arz-ı hal ve vakayı rapor usûlüne başvurulabilir.</p>
<blockquote>
<p align="justify">Hâsılı, şikayetlerin ekserisi nankörlükten ve kanaatsizlikten kaynaklanır. Şükür, nimeti artırdığı gibi şekvâ da musibeti büyütür. İnsan, illa şekvâ edecekse, nefsini Cenâb-ı Hakk’a şikayet etmelidir; çünkü, kusur ondadır. Allah’ı insanlara şekvâ eder gibi, “Eyvah! Ahh!.. Of!..” deyip âciz insanların rikkatini tahrik etmek mânâsızdır. “Ben ne ettim ki, başıma bu geldi?” demek ise, Hak karşısında nasıl olunması gerektiğini bilememe cehaletinin neticesidir ve büyük bir küstahlıktır.</p>
</blockquote>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
