<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>makaleler &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/makaleler/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "makaleler"</description>
	<pubDate>Thu, 15 May 2008 14:03:05 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[ÇÖPÇATAN]]></title>
<link>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=455</link>
<pubDate>Thu, 15 May 2008 10:43:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>yüksel karakuş</dc:creator>
<guid>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=455</guid>
<description><![CDATA[Merhaba sevgili okurlar sitemizde yepyeni bir uygulama başlatıyoruz çöpçatan servisi artık cid]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Merhaba sevgili okurlar sitemizde yepyeni bir uygulama başlatıyoruz çöpçatan servisi artık ciddi niyetli bay bayan arkadaşlarımıza evlilik yolunda elimizden geldiğince her konuda birlik beraberlik içinde hakkaniyetli dayanışma örneği sunarak yardımcı olmaya yuvalarını yapmaya çalışacağız inşallah hayırlısıyla güzel bir gelecek hazırlayacağız. Evet bunun için gerçekten ciddi samimi dürüst evliliğe bir yuva kurmaya niyetli bay bayanlar kişisel bilgilerini bırakarak kendilerine yardımcı olmalarımızı sağlayabilirler "çöpçatan" sayfamız ve linkimiz altında buluşmak dileğiyle sağlıklı günler</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[AKP VE REFAH ARASINDA PARTİ KAPATMA FARKLILIKLARI]]></title>
<link>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=454</link>
<pubDate>Wed, 14 May 2008 19:28:43 +0000</pubDate>
<dc:creator>yüksel karakuş</dc:creator>
<guid>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=454</guid>
<description><![CDATA[Refah ile AK Parti davası arasındaki 4 önemli
fark
Kapatma davasıyla
 
ilgili Avrupa Birliği]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:medium;"><span style="font-size:x-large;">Refah ile AK Parti davası arasındaki 4 önemli</p>
<p>fark</p>
<p></span><strong><span style="font-size:medium;"><strong>Kapatma davasıyla</p>
<p><font size="4"> </p>
<p></font></strong></span></strong><strong>ilgili</strong> <strong>Avrupa</strong> <strong>Birliği'nin</strong> <strong>tepkisine</strong> <strong>öfke</strong> <strong>duyanlar,</strong> <strong>kapatılan</strong> <strong>Refah</strong> <strong>Partisi</strong> <strong>örneğini</strong> <strong>veriyor.</strong></p>
<p>Refah Partisi'nin kapatılmasının AİHM tarafından onaylanmış olmasına dikkat çekiyorlar ve "Şimdi niye farklı bir tepki var?" sorusunu yöneltiyorlar.<br />
Onlara en güzel cevabı, Türkiye'nin temel AB reformları konusunda büyük çaba harcamış, emek vermiş emekli Büyükelçi Volkan Vural veriyor.<br />
Vural, Milliyet gazetesinden Devrim Sevimay'la yaptığı röportajda aradaki farkı şöyle özetliyor:<br />
<strong></strong></p>
<p><strong>"1</strong> <strong>Orada</strong> <strong>şiddete</strong> <strong>yakın</strong> <strong>bir</strong> <strong>olay</strong> <strong>vardı.</strong> Bu dava konusunda öyle bir olay yok.<br />
<strong></strong></p>
<p><strong>2-O</strong> <strong>zamanlar</strong> <strong>aday</strong> <strong>ülke</strong> <strong>değildiniz.</strong><br />
<strong></strong></p>
<p><strong>3-</strong>Şu anda Türkiye'deki AB projesine sahip çıkan tek parti görüntüsünü AKP veriyor.<br />
<strong></strong></p>
<p><strong>4-AKP</strong> <strong>karşıtı</strong> <strong>kesim</strong> <strong>aynı</strong> <strong>zamanda</strong> <strong>AB</strong> <strong>karşıtı.</strong> Cumhuriyet mitinglerinde kürsüden yapılan konuşmalardaki içine kapanık, hafif militarist hava çok rahatsız ediciydi."<br />
Bu değerlendirme, Türkiye'de kimi konularda ciddi endişeleri olduğunu, mesela Anadolu'daki kimi şehirlerdeki içki yasağından son derece rahatsız olduğunu açıkça söyleyen deneyimli bir uzmana ait.<br />
Kendisiyle AB'ye posta koyan kimi "kanaat önderleri" arasındaki farkı anlatırken kullandığı üslup da dikkat çekici: "Ben kaygılarımı bir dille anlatmak zorundayım ve bu dilin de demokratik bir dil olması lazım. Yani bunu bir demokrasi çerçevesine oturtmam lazım."<br />
Bu, AB'ye üstü örtülü biçimde savaş açanlarla bu reform sürecini destekleyen, bu sürecin Türkiye'nin yararına olduğuna inanan kesim arasındaki temel fark.<br />
<strong></strong></p>
<p><strong>Bugün</strong> <strong>gelinen</strong> <strong>noktada</strong> <strong>büyük</strong> <strong>sermaye</strong> <strong>ve</strong> <strong>medyanın</strong> <strong>bir</strong> <strong>bölümü,</strong> <strong>bu</strong> <strong>süreci</strong> <strong>soğutmak,</strong> <strong>Türkiye</strong> <strong>ile</strong> <strong>AB</strong> <strong>arasına</strong> <strong>mesafe</strong> <strong>koymak</strong> <strong>çabasında.</strong><br />
<strong>Demokratik</strong> <strong>süreç</strong> <strong>öncelikli</strong> <strong>dertleri</strong> <strong>değil.</strong></p>
<p>Kendi endişeleri, korkuları uğruna demokrasiyi feda etmekten çekinmiyorlar, hala demokratik sürecin kazaya uğramasını içten içe destekliyorlar.<br />
Ancak AB'den kopmuş bir Türkiye'nin nerelere savrulacağı konusunda bir fikir beyanında bulunmuyorlar.</p>
<p>Kuzey Irak'taki terör yuvalarına yaptığı harekatlar bugün tüm dünyada anlayışla karşılanıyor çünkü Türkiye bir yandan terörle silahlı mücadelesini sürdürürken, bir yandan da demokratik sistem içinde bu meseleye çözüm arıyor.<br />
Demokratik sistemi kazaya uğramış, bölgenin sorunlarına siyasi, kültürel, ekonomik çözümleri bu sistem içinde aramayan bir Türkiye'ye dünya tepkisini hayal bile etmiyorlar.<br />
1 Mayıs ve Nevruz olayları, demokratik sürecin tartışmaya açıldığı bir Türkiye'nin tablosunu gözler önüne serdi.</p>
<p>Tercih bizim. <strong>Ya</strong> <strong>Avrupa</strong> <strong>değerlerini</strong> <strong>kabul</strong> <strong>edip</strong> <strong>bu</strong> <strong>yolda</strong> <strong>mücadele</strong> <strong>edeceğiz</strong> <strong>ya</strong> <strong>da</strong> <strong>üçüncü</strong> <strong>sınıf</strong> <strong>bir</strong> <strong>ülke</strong> <strong>olmaya</strong> <strong>evet</strong> <strong>diyeceğiz.</strong></p>
<p> </p>
<p></span></p>
<p> </p>
<p><span style="font-size:medium;font-family:Verdana;"><font face="Verdana" size="4">kaynak:</p>
<p></font></span> </p>
<p><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;">ERGUN BABAHAN</span><span style="font-family:Times New Roman TUR;"> (sabah)</span></span></p>
<p><span style="font-size:medium;font-family:Verdana;"> </p>
<p></span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[AMAN DİKKAT : UYUŞTURUCU-ALKOL-SEKS EŞİTTİR 16 YAŞ]]></title>
<link>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=453</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 22:18:22 +0000</pubDate>
<dc:creator>yüksel karakuş</dc:creator>
<guid>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=453</guid>
<description><![CDATA[Yine mi araştırma?
Ama abi bu defa çok çetrefillidir!
Yapma yahu! Neymiş konu?
Avrupalı gençl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yine mi araştırma?</p>
<p>Ama abi bu defa çok çetrefillidir!</p>
<p>Yapma yahu! Neymiş konu?</p>
<p>Avrupalı gençlerin cinsel hayatlarını hareketlendirmek için neye başvurduklarıdır?</p>
<p>Haydaaaa! Cinsel hayatları zaten varmış ama hareketlendirmek için yapıyorlarmış ha?</p>
<p> </p>
<p>KAYNAK : ONPUNTO</p>
<p>Evet, abi!</p>
<p>Peki, ne yapıyorlarmış?</p>
<p>İçki ve uyuşturucuya başvuruyorlarmış.</p>
<p>Hangi yaş gruplarını kapsıyormuş?</p>
<p>Abi, 16-35 yaş arası erkek ve kadınlarmış. Düzenli olarak gece kulübü ve barlara giden 1341 denek varmış.</p>
<p>İyi tamam buraya kadar anlaşılmıştır. Oranlar neymiş?</p>
<p>Erkeklerin yüzde 33’ünün, kadınların yüzde 23’ünün cinsel aktivite öncesi içki ve uyuşturucu kullandıkları ortaya çıkmış.</p>
<p>Yapma yahu! Bu kadar çokmuş ha?</p>
<p>Evet, abi!</p>
<p>Peki, hangi ülkelermiş?</p>
<p>İngiltere, Almanya, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Yunanistan, İtalya, Portekiz, İspanya ve Slovenya.</p>
<p>Anlaşılmıştır. Peki, alkol, uyuşturucu, cinsel aktivite başlama yaşı kaçmış?</p>
<p>Abi! İşte burası çok çarpıcıdır.</p>
<p>O kadar kötü mü?</p>
<p>Hem de nasıl! Avusturya’da 16 yaşına gelen gençlerin yüzde 50’si alkol, uyuşturucu ve cinsel aktivite start alıyormuş. Diğer ülkelerde yüzde 40, yüzde 37 ve yüzde 30 olarak sıralanıyor.</p>
<p>AB ülkeleri için durum vahimmiş! Bizim ülkemizde böyle bir araştırma yapılmış mı?</p>
<p>Abi! Öyle dört başı mamur bir araştırma hatırlamıyorum. Kırık-dökük bazı araştırmalar Türkiye için de iyi sinyaller vermiyor. Çok korkutucu bir tablo yok ama yükselen trend hep uyuşturucu ve alkol yaşının düştüğünü gösteriyor.</p>
<p>Ne yapmak lazım geliyor?</p>
<p>Abi! Orasını bilmem! Devlet var, hükümet var, kurumlar var, sosyal kulüpler var, psikologlar var, danışmanlar var, rehberler var, var oğlu var… Çözümü bulmak onlara düşer, değil mi?</p>
<p> </p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kur'an-ı Kerim'e göre insanın yaratılışı nasıldır?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1492</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 19:11:53 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1492</guid>
<description><![CDATA[Kur`an-ı Kerim, insanın muhtelif yaratılış devrelerinden bahseder. Bunu ana hatlarıyla ikiye a]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Kur`an-ı Kerim, insanın muhtelif yaratılış devrelerinden bahseder. Bunu ana hatlarıyla ikiye ayırmak mümkündür. Birisi; ilk insan Hz. Adem (as)`ın, ikincisi de diğer insanların yaratılmasıdır. Bu farklı yaratılışlara bazen ayrı ayrı ayetlerde, bazen de aynı ayette dikkat çekilir. Nitekim Mü`minun suresinde;</p>
<div style="padding-left:40px;"><strong>"Andolsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yarattık. Sonra onu (Hz. Adem`in nesli olan) insanı sarp ve metin bir karargahta (rahimde) bir nutfe (zigot) yaptık. Sonra o nutfeyi alaka (yapışan şey) haline getirdik, derken o alakayı mudga (bir çiğnem et) yaptık, o bir çiğnem eti kemik(lere) çevirdik (ve) o kemiklere de et (kaslar) giydirdik. Sonra onu başka yaratılışla inşa ettik (can verdik, konuşma verdik)..." </strong><br />
(Mü`minun, 12-14).</div>
<p>Görüldüğü gibi, insanın ilk yaratılıştan itibaren geçirdiği devreler safha safha nazara verilmektedir. Bunlardan kendi yaratılış devrelerimizi anlamak, ilk yaratılışa da ışık tutacaktır.</p>
<p>Yukarıdaki Ayet-i Kerimede geçen yaratılışla ilgili hususlara, bir hadis-i şerifte de işaret edilir:</p>
<div style="padding-left:40px;">"<strong>Her birinizin yaratılışı ana rahminde nutfe olarak 40 gün derlenip toparlanır. Sonra aynen öyle (40 gün daha) alaka (yapışan şey) olur. Sonra yine öyle (bir 40 gün daha) mudga (et parçası) halinde kalır. Ondan sonra melek gönderilir. Ona ruh üfler</strong>..."<br />
(Mehmet Sofuoğlu, Sahih-i Müslim ve Tercemesi, VIII, 114).</div>
<p>Bu hadiste, zigot, morula ve blastula safhaları, derlenip toparlanma devresi (nutfe) olarak ifade edilmiştir. Bugün embriyoloji ilminin tespiti de yukarıda bahsedilen gelişim devrelerine paralellik gösterir. Yumurtalık kanalında döllenen yumurta, ana rahmine doğru inmeye başlar. Daha inerken bile bölünmektedir. Ana rahmine gelen yumurta, plasenta (eten=eş) oluşunca mukoza ve kasları içine iyice yapışarak gömülür. Bir başka ifade ile tohum gibi ekilir. Bu safha, ayet ve hadislerde "alaka" (*) (yapışan şey) kelimesiyle ifade edilir.</p>
<p>Buradaki embriyo, çıplak gözle görülmeye başladığı zaman, küçük bir et kütlesi (mudga) halindedir. Bulunduğu yerde gelişir ve kademe kademe bir insan şeklini almaya başlar.</p>
<p>Bugün ilim, insanın yaratılışı hakkında Kur`an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin ortaya koyduğu hükümlerin ancak bir kısmını tesbit edebilmiştir. Mesela; his ve duygular, bu maddi gelişimin hangi safhasında vücutta yerini almaktadır? İlim buna henüz bir cevap bulamamıştır. Peygamberimiz (sav) ise, 120 gün sonra ruhun geldiğini bildirmekle, insan vücudunu süsleyen duyguların göreve başladığı zamana işaret etmiştir.</p>
<p>Zigot teşekkülünden itibaren 120 gün kadar cenin sadece büyüme kanununa tabidir. Yani, bu devre içinde hücreler bölünür ve farklılaşır. Aynı büyüme kanunu, bitki ve hayvan embriyolarında da cereyan eder. Bir başka ifade ile cenin, 120 gün sonra insan mertebesine yükselir. Nitekim bu duruma ayette; "<strong>... sonra onu bambaşka bir yaratık (insan) yaptık...</strong>" (Mü`minun, 14) beyanı ile dikkat çekilir.</p>
<p>Hz. Adem (as)`in topraktan yaratıldığını bildiren pek çok ayet vardır. "<strong>Allah sizi (Hz. Adem`i) bir topraktan, sonra bir meniden (Hz. Adem`in neslini) yarattı.</strong>" (Fatır, 11). Şu Ayet-i Kerimelerde de insanın topraktan yaratıldığı belirtilir: 3/59; 18/37; 22/5; 35/11; 40/67; 30/20.</p>
<p>İlk insanın yaratılışında da günümüzdeki yaratılış gibi çeşitli devreler yer alır. "<strong>O`dur ki her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı.</strong>" (Secde, 7).</p>
<p>Şu ayette de bu çamurun mahiyetinden bahsedilir:</p>
<div style="padding-left:40px;">"<strong>Andolsun biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş cıvık balçıktan yarattık...</strong>"<br />
(Hicr, 26).</div>
<p>Bu Ayet-i Kerimelerden, yaratılışın; toprakla başladığını, daha sonra bunun çamur halini aldığını anlamak mümkün. Bu çamur da süzülerek çamur özü hasıl olmuştur.</p>
<div style="padding-left:40px;">"<strong>Andolsun ki biz insanı çamurdan süzülmüş bir hülasadan (özden) yarattık</strong>."<br />
(Mü`minun, 12).</div>
<p>Daha sonra balçık halini alan bu çamur özünün zamanla değiştiği ifade edilir.</p>
<div style="padding-left:40px;"><strong>"İblis: `Ben bir salsaldan (kurumuş çamurdan) değişken bir balçıktan (Hamein mesnun) yarattığın insana secde edemem` dedi"</strong><br />
(Hicr, 33).</div>
<p>Bazı müfessirler "<strong>insanı bir nutfeden yarattık</strong>" hükmünün, Hz. Adem (as) için de geçerli olabileceğini ileri sürerler. Onlara göre bu balçıktan nutfe hasıl edilmiştir. (Elmalılı, V, 3058).</p>
<p>Bu safhaya kadar olan gelişmeler, günümüzdeki ceninin ilk dört aylık (120 günlük) durumuna benzerlik gösterir. Midedeki besinlerden spermanın süzülerek çıkarıldığı gibi, çamur da süzülerek çamur özü (sülale) hasıl edilmiştir. Bir müddet bu halde kalan çamur özü, balçık şeklini (Hamein mesnun) almış ve daha sonra katı hale (salsal) sokulmuştur. Bu devreden sonra kuruyan bu balçığa insan şekli verildiğini anlıyoruz. "... sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: "<strong>Adem`e secde edin" dedik...</strong>" (`Araf, 11).</p>
<p>Nuh suresinde ise, gerek ilk insan ve gerekse insan neslinin merhale merhale yaratılışına da işaret edilir: "<strong>Halbuki O, sizi çeşitli merhaleler halinde yarattı.</strong>" (Nuh, 14).</p>
<p>İlk insanın bu safhaya kadar bitki ve hayvanlarda görülen büyüme, gelişme ve farklılaşma kanunlarına tabi olduğu söylenebilir. Artık bundan sonra ceninde olduğu gibi, yeni bir yaratılış safhası başlayacaktır. Yani, ruh bedene gelecektir. Çünkü, insanın terkip ve tesviyesi tamamlanmıştır..</p>
<div style="padding-left:40px;">"<strong>..sonra onu bambaşka bir yaratık (insan) yaptık...</strong>"<br />
(Mü`minun, 14).</p>
<p>"<strong>Onun (şeklini) düzeltip ona ruhumdan üflediğim zaman kendisi için derhal (bana) secdeye kapanın</strong>"<br />
(Sa`d, 72).</div>
<p>Şu Ayet-i Kerimede de yaratılışın bütün safhalarına işaret edilir:</p>
<div style="padding-left:40px;">"<strong>Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmek hususunda herhangi bir şüphe içinde iseniz şu muhakkaktır ki biz sizi(aslınızı) topraktan, sonra (onun neslini) insan suyundan (spermadan) sonra alaka (yapışan şey)`dan daha sonra da hilkati belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık (ve bunları) size (kudretimizin kemalini) apaçık gösterelim diye (yaptık) sizi dileyeceğimiz muayyen bir vakte kadar rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz</strong>."<br />
(Hacc, 5).</div>
<p>Bu Ayet-i Kerimenin son bölümündeki hükümler, yani yaratılışta tabi olduğumuz kanunlar, günümüzde aynen cereyan ediyor. Bu bize, ayetin başında zikredilen topraktan yaratılmanın da vuku bulduğunu ifade etmez mi? Bütün bunlarla Cenab-ı Hak, dilediğini dilediği şekilde yaratacağını göstermiştir.</p>
<p>İnsan vücudundaki elementlerin büyük bir kısmı toprakta mevcuttur. Özellikle balçık ve yapışkan çamurda karbon (C—4) ve (N—3) molekülleri eksi değerlidir. Bunlar, topraktaki oksijen, fosfor ve hidrojenle kolaylıkla birleşerek insan vücudunun teşkilinde önemli görev almış olabilir. Ama bütün bunlar, bir kudret olmadan nasıl şekilden şekle girecektir?</p>
<p>Günümüz insanı her şeyi, kendi akıl ölçüleriyle değerlendirmeye çalışır. Eline bir avuç çamur alır, bundan insanın nasıl yaratılabileceğini düşünür. Bir çamura, bir de kendisine bakar. Arada hiç benzerlik yok. Ona göre bundan, ya tuğla veya çömlek yapılabilir. Çünkü kendi gücü buna yetmektedir.</p>
<p>Aslında tek hücreden insan yaratılması, çamurdan insan yaratılmasından daha kolay değildir. Gözle görülemeyecek kadar küçük bir hücreden, dokuz ayda şuur ve akıl sahibi bir insan süzülüyor. Zigotun bebek haline gelinceye kadar geçirdiği değişiklikleri adım adım takip etmek mümkün. Ama, hadisenin izahını nasıl yapacağız? Hangi kudret kalbi tanzim ediyor; baştan gözü, ağızdan dişi çıkarıyor? Hem de, Hz. Adem (as)`den beri bütün insanlarda aynı kanunlar hükmünü icra ediyor. Şunu itiraf etmek durumundayız ki, insanın yaratılışı gerçekten bir mucize. İster ilk insan, isterse günümüz insanı olsun, bu hüküm hepsi için geçerli.</p>
<p>Meselenin anlaşılmasındaki güçlük, sanırım yanlış kıyastan ileri geliyor. Biz, kainattaki hadiselerin cereyan tarzını devamlı kendi güç, kuvvet ve ilmimizle mukayese ediyoruz. Tabii ki, sonuçta işin içinden çıkamıyoruz. Halbuki bu hadiselere Cenab-ı Hakk`ın kuvvet, kudret ve ilmi noktasından bakmak gerek. O zaman, her şeyin gerek vücuda gelmesi, gerekse ortadan kalkması o kadar kolay olur ki, şüpheye mahal kalmaz.</p>
<p>İlk insanın yaratılışını açıklamak hususunda evrimciler çıkmaz yoldadırlar. Bunu kendileri de itiraf ediyorlar. O halde, "<strong>Yapan bilir, bilen konuşur</strong>" kaidesince, yapanın beyanına kulak vermek gerekiyor. O, insanı topraktan yarattığını bildiriyor. "<strong>Muhakkak sizi topraktan yarattık...</strong>" (Hacc, 5). Hem de en güzel şekilde. "<strong>Biz insanı en güzel biçimde yarattık</strong>" (Tin, 4). On defa evrimcileri dinleyenlerin, hiç olmazsa bir defa da Yaratan`ın fermanlarına nazar etmesi gerekmez mi?</p>
<p>(*) "Alaka" kelimesinin manalarından birisi "kan pıhtısı" diğeri de "yapışan" veya "asılıp tutunan şey"dir. "Yapışan şey" ceninin bu safhasına daha uygun düşmektedir.</p></div>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Adem Tatlı</strong></div>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İslam alimlerinin evrim görüşü nasıldır?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1491</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 19:11:03 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1491</guid>
<description><![CDATA[İslam alimlerinin, canlıların yaratılışı ve gelişmesiyle alakalı düşünceleri zaman zaman]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">İslam alimlerinin, canlıların yaratılışı ve gelişmesiyle alakalı düşünceleri zaman zaman yanlış değerlendirilmektedir. Bunda bazı tabir ve terimlerin değişik anlaşılmasının rol oynadığı muhakkak. Farklı değerlendirmeye sebep sadece bu değil, tabii. Bilhassa evrimciler, onların bu konudaki görüşlerini istismar ediyorlar. Bu tip yanlış anlaşılmalara ve istismara mani olmak için, İslam alimlerinin konuyla alakalı eserlerinden bazı pasajlar vererek hakikati açıklamaya çalışacağız.</p>
<p>Bilindiği gibi evrim; <strong>"kademeli olarak gelişme ve değişme" </strong>demektir. Lügat manası böyle olmakla beraber, terim manası, bir türden bir başka türün veya bir varlıktan başka bir varlığın yavaş yavaş ve tesadüfen meydana gelmesidir. Bütün canlıların tek bir menşe (orijin)'den türeyip silsile halinde birbirinden tesadüfen geliştiğini savunan teori de evrim teorisidir. Bu evrim felsefesinin dayandığı prensipleri dört kategoride toplamak mümkündür.</p>
<p>Bunlar:<br />
1— Tedricilik (kademeli gelişme), yani, evrim hadiseleri uzun zaman içinde ve adım adım cereyan etmiştir.<br />
2— Bir türden başka bir tür veya bir varlıktan başka bir varlık hasıl olmuştur.<br />
3— Günümüzdeki bütün varlıklar, tek bir hücrenin farklılaşmasıyla meydana gelmiştir. Yani tek hücreden omurgasız çok hücreliler, onlardan balık, balıktan kurbağa, kurbağadan sürüngen, sürüngenden kuş ve memeli ve neticede maymundan insan hasıl olmuştur.<br />
4— Bütün hadiseler, tesadüfen ve kendi kendine cereyan eder.</p>
<p>Burada hemen şunu ilave edelim ki, İslam alemindeki her alimin şahsi görüş ve düşüncelerini, yorum ve içtihatlarını İslam adına kabul etmek doğru değildir. Bu sahada çalışanlar iki grupta mütalaa edilebilir. Birinci gruptakiler, İslami kaynaklardaki hükümlerin tefsir ve yorumunu yaparlar. Diğer grubu da felsefeciler teşkil ederler. "İslam alimleri" deyince, daha ziyade birinci gruptakiler anlaşılmalıdır. Çünkü, felsefeciler başka kaynakların etkisinde de kalmış olabilirler.</p>
<p>Şu hususu da belirtmek yerinde olacaktır. O da yaratılışçı görüştür. Varlıkların meydana gelişini tamamen ilmi esaslarla açıklamaya çalışan ve evrimci düşünceye zıt olarak ortaya çıkmış bir görüştür.</p>
<p>Esasen şu anda, geçmişteki Müslümanların evrim konusundaki değerlendirme ve düşüncelerini aktüel hale getiren evrimcilerdir. Yaratılışçılar bu konunun fenni sahada tartışılmasını istemektedirler. Fakat evrimciler, zaman zaman dinden de medet istiyorlar. Kendi evrim teorilerine İslam alimlerinden destek arıyorlar. Bu çabaları her şeyden önce iddialarını destekleyen ilmi delillerinin bulunmadığını gösterir.</p>
<p>Türlerin orijinini ve getirdikleri değişiklikleri mantıkla çözmek mümkün değildir. Bu hususta isabetli bir şey söyleyebilmek için ya deney ve tecrübeye dayanacaksınız, ya da vahye. Bu konunun fiilen ele alındığı 150 yıldır, yapılan deney ve elde edilen tecrübeler, tatmin edici bir netice hasıl etmemiştir. İnsanın topraktan yaratılışının dışında dini bir hüküm de yoktur. Dolayısıyla, yirminci asrın sağladığı her türlü bilgi birikimine rağmen, türlerin menşei hakkında kesin bir şey söylenemezken, günümüzden asırlarca önceki alimlerin bu sahada fazla bilgi sahibi olması elbette mümkün değildir. Kaldı ki, çoğu zaman herhangi bir vahye veya deneye dayanmayan bir felsefecinin görüş veya düşüncesi bize ne dereceye kadar delil olacaktır? Bir başka ifadeyle, bize, evrimin felsefesi değil, delilleri lazımdır. Evrim, bir felsefecinin ne "var" demesiyle var olur, ne de "yok" demesiyle yok olur.</p>
<p>Evrimcilerin iddialarına geçmişten delil aramalarına elbette kimsenin bir diyeceği olamaz. Ancak, geçmişteki bu mana ve mefhumların nasıl ifade edildiğine dikkat edilmesi kaydıyla. Şimdiye kadar yapıla geldiği gibi uydurma terimlerle mesele izaha kalkışılır, değişim ve başkalaşımı ifade eden her kelime yerine "evrim" kullanılırsa, belirli bir sonuca varmak mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla evrim görüş ve düşüncelerinin kritiği yapılırken, bilhassa bu konuda geçmişte kullanılmış Arapça ve Osmanlıca kelimelerin manası iyi anlaşılmalıdır. Nitekim bu hassasiyetin yeterince gösterilemeyişinden dolayı, her sahada olduğu gibi, burada da, kavram kargaşasına yol açılmıştır. Bu ifade ve terimleri tam yerinde kullanmayanlar, belki de farkında olmayarak bütün İslam alimlerinde evrimci düşüncenin hakim olduğu imajını uyandırmışlardır.<br />
Bu hususta mefhum anarşisine, kavram kargaşasına mani olunması veya en azından asgariye indirilmesi, evrim terminolojisine gereken hassasiyetin gösterilmesiyle mümkündür.</p>
<p><strong>EVRİM TERMİNOLOJİSİ</strong></p>
<p>Evrim konusunda aynı mana ve mefhumların aynı kelimenin farklı kimseler tarafından değişik manalarda kullanılması halinde, karşılıklı ithamların ötesinde bir sonuca varmak mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Evrimin karşılığı olarak kullanılan ve fakat değişik mefhumları ifade eden kelimelerden bazıları şunlardır:<br />
<strong>Tekamül: </strong>Tekamül kelimesi, evrimin manasını karşılamamaktadır. Çünkü tekamül bir canlının kendi iç bünyesindeki değişikliklerle belirli bir seviyeye ulaşması, kemale ermesidir. Mesela elma çekirdeği tekamül eder, elma ağacı haline gelir. Tek hücreden ibaret olan zigot tekamül ederek Allah'ın izniyle yetişkin bir insan olur.</p>
<p>Biyolojide bir canlının embriyodan itibaren olgun hale gelinceye kadar geçirdiği safhalara "ontogeny" denir. Tekamül bunun yerine kullanılmalıdır. Bir canlının ilk yaratılışından itibaren günümüze kadar geçirdiği farz edilen ve ilmi tahkikle açıklanmaya çalışılan ve henüz nazariye olmaktan ileriye gidemeyen safhalara da filojeni denir. Evrim de bunun karşılığı olarak alınmalıdır.</p>
<p>Bu manada kainattaki bütün varlıklar tekamül kanununa tabidir.</p>
<p><strong>İstihale: </strong>Evrim meselesinin münakaşa sahasına geçmesinden sonra bu polemiğe temas eden İslam alimleri, istihale kelimesini kullanmayı tercih etmişlerdir. Daha önceki alimler de bu kelimeyi kullanmışlarsa da, onların bu kelimeye yükledikleri mefhum ile evrim kelimesinin ifade ettiği mana arasında hiç bir irtibat yoktur. Esasen evrim yeni bir mefhum olduğu için Arapça’da tam oturmuş bir karşılığı yoktur. Bu sahadaki bazı otoriteler, evrimin tam karşılığı olarak tatavvur kelimesinin kullanılabileceğini ileri sürerler. Nitekim Arapça lügat "el-Müncid"in Darwin maddesinde bu teori, "Tatavvur teorisi" olarak adlandırılmıştır.</p>
<p>Netice olarak şu kesinlikle söylenebilir ki, tekamül ve istihale kelimeleri, evrim mefhumunu karşılamaktan çok uzaktırlar. Bu ıstılahların tam oturmamış olmasını, evrim teorisinin yeniliğinden başka, teoriye yapılan tali ilavelerle kazandığı farklı manada aramak gerekir.</p>
<p><strong>Tahavvül: </strong>Bu konuda yanlış değerlendirmelere sebep olan kelimelerden biri de tahavvüldür. Bunun ifade ettiği mana da "evrim" kelimesiyle karşılanmaya çalışılmaktadır. Tahavvül kelimesinin yerine de "evrim"in kullanılması mümkün değildir. Çünkü, tahavvülle izah edilmeye çalışılan, atom veya moleküllerin bir mertebeden başka bir mertebeye geçişidir. Buraya kadar yapılan açıklamaların ışığında, bu husustaki görüşleri en çok istismar edilen İslam alimlerinin evrimi değerlendirişlerini görelim. Düşünceleri farklı kimseler tarafından değişik şekillerde yorumlananların başında şüphesiz İbrahim Hakkı Hz.leri gelir.</p>
<p>İbrahim Hakkı Marifetnamesi'nde meseleyi şöyle nakleder:<br />
<strong>"Allah'ın emriyle felekler ve yıldızlar hareket edip dört unsur, (ateş, hava, su ve toprak) birbirlerine karışır ve birleşir. Bu karışım ve birleşmeden önce madenler meydana gelir. Bundan da bitkiler, maden ve bitkilerin birleşmesinden de hayvanlar meydana gelir ve hayvan soyu kemalini, en uygun şeklini bulunca insan hasıl olur" </strong>(1).</p>
<p>İbrahim Hakkı Hz.leri burada tahavvülat-ı zerrat'tan (atom ve moleküllerin hal değiştirmesi) bahsetmekte, bu elementlerin kademe kademe hangi mertebelerden geçerek insan vücudunda yer aldığına işaret etmektedir. Nitekim, bu ifadelerinden bir kaç paragraf sonra meseleyi iyice açıklığa kavuşturmakta ve şöyle demektedir:<br />
<strong>"O akıcı vücut, bitki alemine girerken bazı afetler, hastalıklar ona saldırır ve bu yüzden bitki olmaz. Yahut bitki olurken kemale gelmeden, olgunlaşmadan evvel bozulur. Bitkilik vasfını kaybeder ve hayvanlara yem olmaktan çıkar. Yahut hayvana yem olacak duruma gelir. Fakat yenmeden evvel yok olur gider ve bu yolda, bu suretle nice yıllar gecikir. Bazen de bir hayvan, insanın yemesine elverişli bir duruma gelmişken yenmeden evvel bozulur ve bu yüzden hayvanı insan mertebesine naklettirmeye, dönüşmeye engel olur. Bazen de bozulmadan insan mertebesine naklolur"</strong> (2).</p>
<p>Bu ifade hiç bir yoruma yer bırakmayacak kadar açıktır. Burada nazara verilmek istenen husus; elementlerin tahavvülat (hal değiştirme)'la bir mertebeden diğerine geçtiğidir. Topraktan bitki vasıtasıyla alınan faraza bir sodyum atomu, çiçekte canlılık kazanmakta, koyunda daha hareketli bir hale geçmekte, insan bünyesine gelince en yüksek mertebeye ulaşmış olmaktadır. Şimdi fennen tesbit edilen de bunun haricinde bir şey midir? Vücudumuzda görev yapan atom ve moleküller, bitki ve hayvani gıdalardan aldığımız elementler değiller mi? Aslında toprakta bulunan elementlerden doğrudan istifade edemediğimiz için bitki ve hayvanlar devreye girmektedir. İslam alimleri bu geçişi tasvir etmektedirler.</p>
<p>İbrahim Hakkı, canlıların yapı benzerliklerine göre sınıflandırıldığına da dikkati çekmekte ve madenlerle bitkiler arasında ara varlığın mercan, bitkilerle hayvanlar arasındakinin hurma, hayvanlarla insanlar arasındakinin de maymun olduğuna işaret etmektedir.</p>
<p>Görüldüğü gibi, bu bir sınıflamadır. Canlıların hikmetle ve kademe kademe yaratıldığına, bunlar arasında yapı benzerliklerinin bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Darwin'in, "tabii seleksiyonla basit bir türden yüksek yapılı organizmaların tesadüfen teşekkül ettiği" görüşüyle yukarıdaki ifadeler, birbirleriyle iltibas edilmeyecek kadar açıktır.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen, belirtmeye çalıştığı görüşlerde yanlış anlaşılma söz konusu ise, mesuliyet yine O'na ait değildir. Çünkü İbrahim Hakkı eserinin çoğu yerinde başkalarının görüşlerini nakleder. Nitekim bu konuya da; "Ey aziz, hikmet ehli demişlerdir ki" sözüyle başlamış ve böylece bu hususla alakalı mesuliyeti onlara yüklemiştir. İşin aslı da odur. Çünkü bunlar ayet ve hadislerden değil, hikmet ehlinden nakillerdir.</p>
<p>İbrahim Hakkı Hz.leri ilk insanın yaratılışıyla alakalı olarak da şu ifadeyi kullanmıştır: "Cinlerin yaratılışından 20 bin yıl sonra Cenab-ı Hak. Hz. Adem (as)'i yaratmak isteyince Azrail (as)'i yeryüzüne gönderip ona, yedi iklimden toprak aldırmış ve sonra Cebrail (as)'i gönderip o kuru toprağı yoğurtup hamur haline getirtmiş ve 40 gün o şekilde bekletmiştir. Sonra Cenab-ı Hak bu hamura, Numan vadisinde, en güzel şekilde suret vermiş ve kendi ruhundan başına üfürerek diriltmiş ve melekleri ona secde ettirip, yeryüzünde evlatlarına peygamber yapmıştır" (3).</p>
<p>Şimdi bu fikirleri, dile getiren bir alimi, insanın maymundan evrimleştiğini savunan bir kimse olarak takdim etmek, İbrahim Hakkı'yı kendi adına konuşturmak olur ki, bu da en azından tarafsız ilim ahlakıyla bağdaşmaz.</p>
<p>O'nun, bütün canlıların en uygun tarzda yaratıldığını belirten şu ifadesi de oldukça dikkat çekicidir:<br />
"Cenab-ı Hak, her şeyi münasip, yerli yerinde ve güzel bir ortamda yaratmıştır. Her canlıya yaraşan ve yarayan ve her organın durumuna uygun olan mizacı, tabii bir yapıyı ona vermiştir. Ve bütün alemde olan mizaçların en uygununu ve en mükemmelini insana ihsan etmiştir. Her organa en uygun ve yararlı mizacı, tabiatı, yapıyı vermiştir." (4).</p>
<p>Bu ifadeleri kullanan birisinin evrimci olması mümkün mü? Esasen insanoğlunun ilk yaratılışına izah araması tabii bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla İslam alimleri de müşahedeye uygun yorum getirmişlerdir. Geçmişteki ilim, günümüzdekinden farklı bir yoruma imkan vermiş de olabilir. Bu bakımdan yaratılış meselesine izah getirmeye yönelik yeni ilmi buluşlara, eski düşüncenin hükümleriyle karşı çıkmanın makul bir izahı yoktur.</p>
<p>Son devrin Diyanet işleri başkanlarından A. Hamdi Akseki de evrim meselesini şöyle değerlendirir:<br />
"...Ahadis (hadisler) ve asar (selef alimlerinin sözleri) ile Ayat-ı Kerime'nin hey'et-i umumiyesinden bilistidlal Hz. Adem'in ilk insan ve ilk peygamber olduğuna ve topraktan yaratıldığına itikad ediyoruz. Cumhur-u müsliminin ve ehl-i sünnetin mezhebi budur" (5).</p>
<p>Bu konudaki görüşü istismar edilenlerden birisi de merhum Hamdi Yazır'dır. Aslında O'nun bu konuyu değerlendirişi, hiç bir yoruma yer bırakmıyacak kadar açıktır. Şu ifadeleri meseleyi gayet güzel açıklar:<br />
"Bütün hayvan vücutları mükemmel bir tasnif ile tertip edildiği zaman görünüyor ki, aralarında noksanlıktan kemale doğru, yani, basitten mürekkebe giden bir derecelenme vardır. Bununla beraber her bir cinsin diğer cinsten hasıl olduğuna dair bir tecrübeye, bir şahide de rastlamıyoruz. İnsan insandan doğuyor, aslan aslandan, at attan, maymun maymundan, köpek köpekten vs. Böyle olmakla beraber, bu tecrübeye rağmen, aynı menşeden, yani topraktan gelmeye dayanılarak burada da bir mantık yapılıyor. Hayvan cinslerinin birbirine benzemesini, istihale veya tekamülle basitten yüksek yapılının hasıl olduğuna bağlıyorlar. Bu suretle bir gün gelmiş ki, hayvanın biri ve mesela bir takdire göre maymunun biri veya birkaçı, insan doğuruvermiş ve insanlar bunlardan türemiş. Biz daima göğsümüzü gere gere ve ilmi yoldan hiç ayrılmayarak deriz ki, aynı menşeden gelme davası doğrudur. Evvela bütün hayvanat için bu menşein aslı maddedir, basit unsurlar ve elementlerdir. Bir başka ifade ile topraktır. Bu maddeden hayatın meydana gelebilmesi ise, ilim, irade, kuvvet, kudret sahibi harici bir sebebe bağlıdır ki, o basit şeyden canlı hasıl olabilsin. Çünkü, noksandan, kendi kendine bir kamil hasıl olamaz. Mesela bir okkalık siklet (ağırlık) iki okkalık sıkleti sürükleyemez. Çıktığı, sürüklediği farz edilse, bir şeyin yok iken sebepsiz, illetsiz meydana geldiğini kabul etmek lazım gelir. O zaman akıl, ilim ve fen yoktur.</p>
<p>...Aralarında mertebe yakınlığı bulunan hayvan cinslerini, tecrübenin aksine olarak, birbirinden istihale ettirmek veya doğurtmak ne tabiidir, ne de zaruridir... "Kurbağalar balıktan doğmuş" demek için, görülmüş bir misale ihtiyaç vardır. Gözlenmiş bir numune olmadığı ve mantıki bir zaruret de bulunmadığı halde böyle bir hüküm, elbette fenni ve felsefi bir hüküm değildir.</p>
<p>Bunun hangisinin hangisinden doğduğunu mantık bildiremez. Bunu ya müşahede (gözlem) ya tecrübe veya vahiy bildirir. Halbuki şimdiye kadar balıktan kurbağa, maymundan insan doğduğu asla görülmemiştir. Ve bu iddia tecrübe mahsulü olan Pastör nazariyesine de tamamen muhaliftir... Vahiy ise bize, ...Siz insansınız. İnsan olunuz, kardeş olunuz, hepiniz bir babanın evladısınız diyor... Bütün bunlardan yakini olarak bildiğimiz bir şey varsa, o da ilk insanın arzın sinesinde doğmuş olmasıdır" (6).</p>
<p>İslam'ın bu konuya bakışını şu cümleler ne güzel dile getirmektedir:<br />
"Alemde görünen şu nakışlar, şu cilveler bütün isimleri kudsiyye ve cemile olan Celal sahibi Cemil bir Zatın tazelenen sanatlarıdır, tahavvül eden nakışlarıdır. Hikmetle değişen mühürleridir...<br />
Meyveler, güzel tad, koku ve şekilleriyle iştahımızı açıp, kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Ta ki, nebati hayat mertebesinden hayvani hayat mertebesine terakki etsinler."</p>
<p>Görüldüğü gibi, İslam alimlerinin bu konudaki görüşleri tahavvülat-ı zerreye (elementlerin hal değiştirmesine) dayanmakta, topraktan canlılar tarafından alınan elementlerin, onların bünyelerinde kazandığı mertebelere dikkat çekilmektedir.</p>
<p>El-Cahız, İhsan-üs-Safa, İbn-i Miskeveyh, Nizam-i Aruzi Semerkandi, Nasır-ı Tusi, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Muhammed Kazvini, İbn-i Haldun, Kınalızade Ali Efendi, Abdü'l-Kadir-i Bidil gibi İslam alimleri ve felsefeciler bu konuyla alakalı olarak, ufak tefek ifade farklılıklarının ötesinde, esasta aynı manaları tekrar ettikleri için onların görüşlerine yer vermeye gerek görmedik.</p>
<p>Esasen İslam alimlerinin evrim diye bir problemi yoktur. Çünkü onlar, alfabenin 29 harfini bilen ve bununla istediği kelimeyi yazabilen birisinin, "balık" yazdıktan sonra, "kurbağa" yazmak için muhakkak "balık" kelimesindeki harfleri kullanmasının gerekli olmadığını çok iyi bilirler. Dolayısıyla balığı yaratan bir kudretin, kurbağayı da, maymunu da, insanı da ayrı ayrı yaratabileceğini düşünürler. Ve onlar; "Neviler için birer evvel baba lazımdır... Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei (başlangıcı) en başta bir babada kesildiği gibi, nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir" görüşünü kabul ederler.</p></div>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Adem Tatlı</strong></div>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İlk insan topraktan mı yaratılmış, maymundan mı gelmiştir?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1490</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 19:09:57 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1490</guid>
<description><![CDATA[İnsanın kendi geçmişi ile ilgilenmesi, şüphesiz aklın gereğidir. Dünyaya nereden ve nasıl ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">İnsanın kendi geçmişi ile ilgilenmesi, şüphesiz aklın gereğidir. Dünyaya nereden ve nasıl geldiğini bulmaya çalışması gayet tabiidir. Ancak, bu tip soruları nasıl çözecek, konu ile ilgili dokümanları neyle tartıp değerlendirecektir? Sadece mücerret akıl bu soruları cevaplandırmaya kafi midir?</p>
<p>Bu konunun açıklığa kavuşması için önce aklın çalışma prensibinin bilinmesi gerekir; Akıl, hadiseleri değerlendirme ve yorumlamada, duyu organlarıyla alınan bilgileri mantık süzgecinden geçirir. Duygu organlarının görevi farklı olduğu gibi, tesir sahaları da sınırlıdır. Kulağımızla bütün sesleri işitebiliyor muyuz? Hayır! Sadece titreşimleri 20 ile 20.000 arasındaki sesleri alabiliyoruz. Nitekim göz de ancak belli dalga boyundaki ışıkları seçebiliyor. Yedi renkli bir daireyi hızla döndürünce beyaz görürüz. Beyaz ışık da renk tayflarına ayrılınca yedi renk olarak karşımıza çıkar. Demek ki, göz aldanabiliyor. Bir başka misal; sıcak sudan çıkan elimizi ılık suya batırınca, bu suyun soğuk olduğuna hükmederiz. Ama hakikatte su ılıktır.<br />
Aslında burada aldanan ne gözdür, ne de el. Beyin, bu duyu organlarından gelen bilgilere dayanarak hükümler çıkarmıştır. Yani, her iki halde de yanılmış olan beyindir.</p>
<p>Herhangi bir konu hakkında akıl; “tüme varım” ve “tümden gelim” metotlarıyla değerlendirme yapar ve bir hükme varır. Bu hüküm gerçek bir hüküm olmayabilir de. Zira, daha sonra duyu organlarının akla vereceği malzemenin değişmesiyle aklın ortaya koyacağı kıymet hükümleri de değişebilecektir. Çünkü, tesir sahaları sınırlı olan duyu organlarından elde edilmiş bilgilerin de eksik olacağı tabiidir. Yetersiz bilgi ile aklın yeterli hüküm çıkarması beklenebilir mi? Bundan dolayı bir çokları tarafından bilim; "Her an yanlışlığı ispatlanabilen değer hükümleri" olarak tarif edilir.</p>
<p>150 yıl önce ses ve şekillerin nakliyle ilgili bilgiler şimdikinden çok eksikti. Bu bilgilerle o zaman, görüntülerin nakledilemeyeceği hükmü çıkarılmıştı. Demek ki çevreden elde edilen bilgilerin değişmesine paralel olarak, aklın ortaya koyduğu değer hükümleri de değişiyor.</p>
<p>O halde, ilk insanın yaratılışı hakkında öyle bir hüküm ortaya koymalıyız ki, zaman ve zemine bağlı olarak değişmesin. Yani, gerçek bir hüküm olsun.</p>
<p>Akıl yaratılışı tek başına ne dereceye kadar kavrayabilir? Bu sorunun isabetli cevaplandırılması, mes'elenin çözümünü yarı yarıya kolaylaştıracaktır.</p>
<p>Aklın nüfuz edebildiği saha belirli ve sınırlıdır. Bu alan dışında kalan ve aklın tek başına çözemediği problemler, metafiziğin konusunu teşkil ederler.</p>
<p>İşte aklın nüfuz sahası dışında olan metafizik konularından birisi de "yaradılış”tır. Konu, ilk insanın yaratılışı olunca, iş daha da zorlaşır. Aklın burada tek başına varacağı sonuçta hata payı büyük olacaktır. Akıl bu vadide yalnız gidemez. Giderse hatalı sonuçlara varması kaçınılmaz olur. Çünkü, bir anlama aleti olan aklın idrak sahası sınırlıdır, dardır. Onun için aklın burada ilahi beyan ve hükümlere, yani külli bir akla ihtiyacı vardır. O da Kur'an-ı Kerim'dir.</p>
<p>Yaratılışı sadece akla güvenerek çözmek isteyenler de çıktı. Hem de büyük bir gürültü ile. Ama sonuç ne oldu? Sonunda "Çıkmaz yol"a girdiler. İnsanın, bir takım hayvanların evrimiyle ve tesadüfen ortaya çıktığını iddia eder oldular ve bu düşünce günümüzde bir doktrin, bir felsefe şeklini aldı. "Evrim felsefesi" olarak kendisine bir hayli taraftar da buldu. Bu felsefenin bazı ateşli taraftarları, işi daha da ileri götürdüler. Öyle ki, evrim bunların elinde bir inanç sistemi haline geldi. Evrime inanmayan aydınlar, bu ilim çevrelerince aforoz edildiler. Orta çağda mı? Hayır! Yirminci yüzyılda.<br />
Şunu hemen ifade edelim ki, evrimciler yaratılışı değil, evrimi kabul ederler. Onlara göre; tek hücre zamanla değişikliğe uğrayarak günümüzdeki milyonlarca çeşit canlı hasıl oldu. Tabii insan da bunlar arasındaydı ve bu değişiklikten o da nasibini aldı.</p>
<p>Bu değişiklikler nasıl oldu? Bunu kim yaptı? Evrimcilere göre bu soruların cevabı gayet basittir. Bu farklılaşma onlara göre; tesadüfen olmuştur. Bu durumun ise çok uzun zamanda cereyan ettiğini söylerler. Mesela; ne kadar zamanda? Bu zaman öyle bir süredir ki, tetkiki mümkün değildir. Faraza, iddia ettikleri değişikliğin, ileri sürdükleri zamanda cereyan etmediğini ortaya koysanız, evrimci sizi başka geçmişlere havale eder.</p>
<p>Evrimciler, bırakın yeni canlıların ortaya çıkışını, insan türünün ırklarını bile açıklayamıyorlar. Meşhur evrimci T. Dobzhansky, bununla ilgili olarak şöyle diyor:<br />
"Darwin'den bu yana bir asır geçtiği halde, insan türündeki farklı ırkların orijinine ait problemi çözemedik. Mesele hala bir asır önceki kadar karışık." (*)</p>
<p>Bir kimse, ırkların orijinini dahi izah edemeyen bir teoriyle, bütün canlıların yaratılışı ve geçirdiği değişiklikler gibi derin meseleleri nasıl açıklayacaktır? Anlaşılan odur ki, evrim teorisine ilmi delillerle yaklaştıkça, bu teorinin müdafaası imkansız hale gelecektir.</p>
<p>Meşhur bir evrimci olan Simpson, insanın yaratılışıyla ilgili olarak şöyle der:<br />
"İnsan, kainatta anlama kapasitesine ve potansiyeline sahip tek varlıktır. Şuursuz ve akılsız maddelerin bir ürünüdür. Dünyaya gelişini kendisi başarmış olan insan, sadece kendisine karşı sorumludur. İnsan, kainatta yaratıcı, kontrol ve tayin edici bir güce sahip değildir. Fakat, kendisinin ustası ve amiridir. Bu bakımdan insan, kendi kaderini kendisi tayin ve idare etmelidir."</p>
<p>Simpson, evrim felsefesini açıklarken akıl ve mantık sınırını zorlamakta, bir cümlede söylediğini diğerinde yalanlamaktadır. İnsan, hem "...Kainatta anlama kapasitesine ve potansiyeline sahip tek varlık" olarak kabul ediliyor, hem de "şuursuz ve akılsız maddelerin ürünüdür" deniyor. Şuursuz ve akılsız bu maddeler, şuurlu insanı nasıl meydana getirecek?<br />
Maddelerin kendilerinde "anlama ve şuur" yok ki, insana verebilsin.</p>
<p>Paragrafın devamında "dünyaya gelişini kendisi başarmış bir insan" deniyor. Bir yaşında ancak ayağa kalkabilen ve 5-6 yaşında çevresini tanımaya başlayan insanın, kendisini yokluktan meydana getirmesine imkan var mı? Başlangıçta yok olan insan nasıl kendisini meydana getirecek?</p>
<p>Simpson yazısına şöyle devam ediyor: "insan kainatta yaratıcı, kontrol ve tayin edici bir güce sahip değildir. Fakat kendisinin ustası ve amiridir." Hem insanın kainatta bir güce sahip olmadığı, hem de kendisinin ustası olduğu iddia ediliyor. Kainata sözü geçmeyen insan, nasıl kendisinin ustası olacak? Zira, insanın var olabilmesi için yer küreye, güneşe, aya, havaya, kısacası bütün bir kainata gerek vardır.</p>
<p>Meseleleri doğru değerlendiremeyeceği düşüncesi ile 18 yaşına kadar kendisine kanuni ehliyet tanınmayan insana Simpson, anne karnında ve hatta önceki safhalarda kendi kendini idare ettiriyor.</p>
<p>En basit bir hücre içinde bile, yüzlerce olay bir anda cereyan ediyor. Milyonlarca hücreden meydana gelen ve hücreleri devamlı değişip tazelenen insanın, kendisini idaresi elbette düşünülemez. Kalbin çalışması, sinir sisteminin işlemesi, kanın temizlenmesi ve besinlerin sindirim için hazırlanıp taşınması gibi yüzlerce olayın cereyanı insanın isteğine mi bağlı? Hayır. İnsanın hiç müdahalesi olmadan bu hadiseler devam ediyor. Simpson'un kendisi de bu kanunun dışında değil.</p>
<p>Atom ve moleküllerden varlıkların teşkili ve kainatta cereyan eden bütün hadiselerin idaresi; ancak, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir yaratıcının, kainatta her an tasarrufta bulunmasıyla mümkündür.</p>
<p>Meşhur evrimcilerden L. Zuckerman da çalışma prensiplerini şöyle dile getirir: "Saf ilmi düşünceyle, fizik ve kimya kanunları ışığında işe başlıyoruz. Fakat, hemen objektif hakikatlerden uzaklaşarak kıyas ve tahmine dayanan sahaya kayıyoruz. Hissi bir sezişle veya izah tarzıyla insanın fosil tarihiyle ilgili hükmü veriyoruz."</p>
<p>Yine evrimcilerden Gould, çaresizliğini şu soru ile dile getiriyor: "Cedlerle nesiller arasında geçiş gösteren hangi deliller var?" O'nun bu sorusuna evrimci anatomi profesörü Kitts şöyle cevap veriyor: "Paleontolojinin (Fosil bilgisi), evrimle ilgili delilleri sağladığına dair parlak sözlerine rağmen, evrimcilerin problemleri çözülememiştir. Bunların en önemlisi, fosiller arasındaki boşluklardır. Evrim için türler arasında geçiş formu gereklidir. Halbuki paleontoloji bunu temin edememiştir."</p>
<p>İnsanın sorası geliyor. Madem evrim için geçiş formu gereklidir. Bu geçiş formları da bulunamamıştır. O halde niçin evrimi müdafaa ediyorsunuz?</p>
<p>Evrimcilerin bu şekildeki itirafları daha da çoğaltılabilir. Ama dikkat edilirse görülecektir ki, iddia ettikleri evrim fikrini destekleyen hiç bir delil yoktur. O halde niçin bu görüşlerinde ısrarlıdırlar? Tek cümle ile; bir Yaratıcıyı kabul etmemek için.<br />
Evrimcilerin temel felsefesini şöyle özetlemek mümkündür: Sanat var, fakat sanatkar yok. Eser var, usta yok. Kitap var, fakat bunu yazan yoktur.</p>
<p>Evrimcilerin görüş ve düşüncelerinin nereye dayandığını Gish, şu ifadelerle en iyi şekilde dile getiriyor: "Evrim felsefesi, evrimcilerin kendi dünya görüşleri içerisinde yer alan bir inanç sistemidir, bir dindir."</p>
<p>Aslında evrim felsefesi materyalizmle iç içedir. Gish bu konuya şu sözlerle dikkat çekmektedir: "Bir çok ilim adamının evrimi kabul etmesinin sebebi, bu teorinin, bütün canlıların yaratılışını materyalist ve tabiatçı bir düşünce ile izah etmesindedir. Çünkü bunlar, materyalizme ve tabiata inanırlar." Nitekim bununla ilgili olarak meşhur evrimci Dobzshansky de şöyle der: "Bugün materyalist felsefe, mevcut biyoloji ilimlerinden çoğunun temelini teşkil eder."</p>
<p>Evrim teorisinin bütün ilim adamları tarafından kabul edildiği sık sık tekrarlanır. Aslında, bu, münakaşayı kazanmak için uydurulmuş ve alışkanlık haline getirilmiş bir yoldur.</p>
<p>İnsanın atası olarak ileri sürülen fosiller arasında beş tanesi çok fazla tartışma konusu yapılmaktadır. Üzerinde en çok tartışma yapılan bu fosillere kısaca temas edeceğiz.</p>
<p>1— Java Adamı<br />
Java adamı olarak ileri sürülen varlık, şu parçalardan meydana gelmiştir: Yarım kafatası, uyluk kemiği, iki büyük ve bir küçük azı dişi.</p>
<p>Bu parçalar bir yerde ve aynı anda mı bulunmuştur? Hayır. Birbirinden uzak mesafelerde ve 1891-1898 yılları arasında toplanmıştır. Yani, sekiz yıl arayla...</p>
<p>Java adamı resimleri tamamen uydurmadır.<br />
Son yapılan araştırmalarda bu kafatasının şempanzeye, büyük iki azı dişinin orangutana, küçük azı dişi ile uyluk kemiğinin de insana ait olduğu anlaşılmıştır.<br />
Nitekim fosilleri bulan Dubois de, hayatının sonuna doğru gerçeği itiraf etmiş ve Java adamı olarak ileriye sürdüğü yaratığın gibbon maymunu olduğunu açıklamıştır. Ama artık ok yaydan çıkmış, Java adamı evrimciler katında müstesna yerini almıştır.</p>
<p>Orta öğretim ve hatta yüksek öğretim kitaplarında hemen hepimizin zaman zaman şahit olduğu; yüzü kıllı, alnı çekik, burnu ve çenesi ileriye doğru çıkmış Java adamının gerçekle ilgisi yoktur. O halde bu resim ve şekiller nedir? Bunlar tamamen hayal mahsulü olarak çizilmiş veya elle yapılmış modellerdir.</p>
<p>2— Pekin Adamı<br />
Bu yaratığın; üç azı dişi, kafatası parçası ve iki alt çeneden meydana geldiği iddia edilir. "İddia edilir" diyoruz. Çünkü, adı geçen bu fosillerden iki diş hariç, diğerleri mevcut değildir. Şu anda sadece bu iki dişle evrimci Weidenreich tarafından yapılmış modeller bulunmaktadır.</p>
<p>Pekin adamına ait fosillerin kaybolduğu ileri sürülür. Bunların kayboluş hikayesi ise anlatana göre değişmekte, gerçek durumu hiç kimse bilmemektedir. Bazı evrimciler, 1921-1928 yılları arasında Dr. Black tarafından bulunan bu fosillerin, İkinci Dünya Harbi esnasında Japonlar'ın Pekin'i istilası sırasında kaybolduğunu iddia ederler. O sıra Pekin'de görevli bulunan O'Connel ise, Japonlar'ın buraya gelmediğini, bu fosilleri evrimcilerin kendilerinin imha ettiğini belirtir. Ona göre, eldeki materyaller iddia edildiği gibi maymunla insan arasında geçişi gösteren bir varlığın fosilleri değildir. Kafatası, o devirde avcıların avladıkları orangutan maymununa aittir. Bu hakikati gizlemek için evrimciler, eldeki fosilleri kendileri imha etmişlerdir.</p>
<p>Yapılan araştırmalar da Pekin adamının, insanın evrime uğramış bir atası değil, orangutan benzeri bir maymun olduğunu ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Şimdi bir biyoloji kitabına baksanız, Pekin adamına ait düzgün bir baş modeli veya kafatası iskeleti ile çene kemiği ve dişlerin resmini görürsünüz. Bunlar gerçeği değil, evrimci Weidenreich'in hayalindeki varlığı yansıtırlar. Çünkü, hakikatte ne böyle bir varlık yaşamış ve ne de fosili bulunmuştur.</p>
<p>3— Piltdown Adamı<br />
İngiltere'de bulunduğu 1912 yılından 1960'lı yıllara kadar hakkında ciltlerle kitap yazılmış bir varlık da Piltdown adamıdır. Bu kitaplarda insanın maymundan nasıl evrimleştiği, adı geçen fosil delil gösterilerek enine boyuna anlatılır. Bu izahlar zaman zaman inandırıcı da olmaktadır. Zira, mevcut fosiller içinde en idealidir. Bütün kafatası ve çene kemikleri ile dişler tamdır. Bu fosil, bir müze müdürü olan Woodward ile tıp doktoru Dawson tarafından bulunmuş ve takriben 500 bin yıl önce yaşamış olduğu bildirilmiştir.</p>
<p>1955 yılından sonra fluor testine tabi tutulan bu fosilin öyle iddia edildiği gibi eski değil, çok yeni olduğu ortaya çıktı. Daha sonra üzerinde yapılan detaylı araştırma ile eldeki materyalin sahtekarlık belgesi olduğu görüldü. Hem öyle bir sahtekarlık belgesi ki, kafatası ve dişler insana, çene ise 10 yaşındaki bir orangutan maymununa ait. Bu insan dişleri, maymunun çene kemiğine uydurmak için eğelenmiş. Bununla da kalınmamış. Kafatası ve çene kemiklerine, eskiye ait olduğu görüntüsünü vermek için potasyum dikromat ile lekelendirilip Piltdown semti yakınında bir çukura gizlice gömülmüş. Tabii bir müddet sonra da buradan merasimle çıkarmak için.</p>
<p>Bu sahtekarlığın ortaya çıkmasıyla ne değişti? Hemen hemen hiçbir şey. Sahtekarlığı yapanlar ölmüştü. Mes'uliyeti kimse üzerine almadı. Bu fosilleri ilim alemine takdim edenler ise, Afrika ve Avustralya'da yeniden arzularına uygun fosil aramaya başladılar. Bunlar zaman zaman insanın atasına ait olan fosiller bulduklarını iddia ediyorlar. Bu fosillerin insanın atası ile bir ilgisinin olmadığını anlamak için tekrar 40-50 yıl beklemeye bilmem gerek var mı?</p>
<p>4— Nebraska Adamı<br />
Evrimciler tarafından insanın atası olarak ileri sürülen fosillerden birisi de Nebraska adamıdır. Tennessee'de H.F. Osborn tarafından 1922 yılında ortaya atılmıştır. Bu varlığa ait delil nedir? Sadece bir azı dişi. Bu dişin takriben bir milyon yıl önce yaşadığı farz edilen Prehistorik (Tarih öncesi) insana ait olduğu iddia ediliyordu. William Bryan, tek azı dişi ile insanın atası hakkında hüküm vermede acele edilmemesi gerektiğini bildirince bütün şimşekleri üzerine çekti. Evrimciler kendisini, geri kafalı olmakla itham ettiler. Fakat yıllar sonra yapılan detaylı araştırmalarla bu dişin bir domuza ait olduğu ispatlandı.</p>
<p>5— Hong Kong Adamı<br />
Bu adamın da tuhaf antropolojik bir hikayesi vardır. Von Koenigswald, bir Çin dükkanından bir miktar fosil diş satın alır. Bunlardan üç dişi ayırır, bir kenara koyar. Bu hususta kendisine Weidenreich de yardımcıdır. Neticede bu üç dişe dayanarak bir fosil adam tayinine karar verirler. Buna bir de isim gereklidir. O da bulunur, "Hong-Kong Adamı." (*)</p>
<p>Sonuç olarak denilebilir ki, canlıların silsile halinde birbirinden hasıl olduğu görüşü tutarsız, tamamen sathi ve subjektiftir. İnsanın geçmişi ile ilgili iddialar da bu paraleldedir. Hiç bir ilmi delili ve tutarlılığı yoktur. Üstelik bugün evrimcilerin bazı sahtekarlıklarının ortaya çıkmış olması, kendilerine güveni iyice sarsmıştır.</p>
<p>Anlaşıldığı kadarıyla, bütün canlılar ve hususan insan, doğrudan mükemmel şekliyle yaratılmıştır.<br />
Evrimcilerin yanıldığı noktalardan birisi de, bütün hayvan ve insanları; göz, kulak, burun vb. gibi organlardan ibaret olarak değerlendirmeleridir. Bir türden bir başkasının teşekkül ettiği iddia edilirken, bunların his ve duygu dünyasını da gözden uzak tutmamak gerekir.</p>
<p>Ceset veya vücut, canlıların elbisesi gibidir. Her canlının cesedi de ruhuna, hissiyatına uygundur. Koyunun bedenine münasip ruhu ve aslanın da yine ruhuna uygun bir bedeni vardır.</p>
<p>Koyunun ruhu ottan hoşlanır. Ona aslanın pençesini takmakla duygularını değiştirebilir miyiz? Bütün vücut üyelerini değiştirsek bile, ruhunu değiştiremediğimiz sürece, o yine ot peşinde koşan munis bir koyun olarak kalacaktır.<br />
İnsan da böyledir. Onun da cesedi, ruhunun elbisesidir. Bedeniyle ruh duyguları arasında tam bir uygunluk vardır. İnsanda yazma hissi mevcuttur. Elleri de buna uygun olup kalemi tutacak şekildedir.</p>
<p>Görüldüğü gibi, maddeten ve manen mükemmel insan bedeninin; "Bir takım hayvani bedenlerin evrimiyle meydana geldiği"ni ileri sürmek, bu noktadan da tutarsızdır.</p>
<p>Batı'da evrim teorisinin lehinde büyük bir kampanya yürütülmektedir. Bu kampanyanın hangi ölçülerde sürdürüldüğü, aşağıdaki bir kaç misalle bir nebze anlaşılacaktır, sanırım.</p>
<p>Önde gelen biyoloğlardan A. N. Field, 1971 yılında yayınladığı "The Evolution Hoax Exposed" isimli eserinde şu görüşlere yer verir:<br />
"...Evrimin ispat edilmiş bir vakıa olduğu, halkın boğazına takılırcasına her fırsatta tekrar edilmektedir... Evrim teorisinin, ilim kisvesi altında bir şebeke tarafından yürütüldüğü bilinmektedir."</p>
<p>Meşhur bir anatomi profesörü olan Thomas Dwight'ın ifadeleri de oldukça dikkat çekici. Bakın ne diyor:<br />
"Evrim konusunda kurulmuş olan diktatörlük, meselenin dışında olanların tahmin edemeyeceği kadar despot hale gelmiştir. Sadece düşünce sistemimizi etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda terör çağlarını aratan bir baskıyı da sürdürüyor. Acaba bilim dünyası liderlerinden kaç tanesi bu konudaki düşüncelerini aynen açıklayabilir?"</p>
<p>İngiltere Kraliyet Derneği üyesi Paleontolog Merson Davis, 1926 yılında Victoria Enstitüsü yayınlarından birinde şunları yazmaktadır:<br />
"Bugünlerde evrime karşı çıkmak, başkalarının da söylediği gibi para kazandırmıyor... Acaba kaç kişi Avrupa çapında meşhur zoolog Fleischmann'ın, evrimin ilmi olarak kabullenemeyeceğini ifade eden sözlerinden haberdardır? Fleischmann'a hiç kimse doğrudan doğruya karşı çıkmamıştır. Fakat üstü kapalı bir şekilde kınanmış ve kısa zamanda unutturulmuştur. İlim adamları, bu ve buna benzer hadiselerle karşılaştıkça bu konudaki fikirlerini beyan etmeyip kendilerini saklamaktadırlar."</p>
<p>1928 yılında Paul Shorey, Amerika'da yayınlanan Atlantic Montly dergisinde aşağıdaki görüşlere yer verir:<br />
"Sadece gazete idarehanelerinde değil, Kuzey Amerika'daki bütün üniversitelerde hiç bir şey 'EVRİM' kadar kutsal olamaz. Bunun tenkidi mümkün değildir. Bir profesör, Hıristiyanlığa, ABD anayasasına, George Washington'a, kadın haklarına, evliliğe veya özel mülkiyete serbestçe dil uzatabilir. Fakat evrime asla... Bu, müsamahasızlık ve geri kafalılık olur."</p>
<p>Sir Ambrose Fleming'i sanırım tanımayan yok gibidir. Bu zat, radyo yayınlarını sağlayan termo iyonik radyo lambasını keşfetmiştir. 1934 yılında İngiltere'de teşekkül eden evrimi protesto hareketinde Fleming de vardır ve evrimi çürütecek bir metni radyoda okumak için BBC (İngiliz radyo ve televizyon kurumu) idaresinden müsaade ister. Fakat BBC müdürü C. A. Siepmann bu teklifi reddeder. Gerekçesi de şudur:<br />
"Memlekette önde gelen bilginlerin çoğunluğunun desteğini sağlayabilmemiz için bu tip yayın yapılmaması, BBC'nin umumi politikasıdır."</p>
<p>Evrim lehindeki bu baskı, meşhur biyolog Prof. Sir William Batenson'u ise hayata küstürmüştür. Batenson, Amerikan ilmi İlerleme Birliği'nin Toronto'da yapılan kongresinde evrimi destekleyen delilin bulunmadığını dile getirmiştir. Lakin, tarafsız bir şekilde ortaya koyduğu bu düşüncesinden dolayı meslektaşlarının üzücü ve devamlı protestosuyla karşılaşması, O'nu büyük bir ümitsizliğe itmiş ve sonunda mesleğini terk etmiştir.</p>
<p>Dünya çapında meşhur evrimcilerden Douglas Dewar 1912 yılında "Türlerin Teşekkülü" adlı evrimi destekleyen bir kitap yazar. Bu kitabı, devrin başkanı Roosevelt tarafından da tavsiye görür. Dewar bu yayınından sonra araştırmasını daha da genişletir ve Hindistan kuşlarını detaylı şekilde inceler. Neticede, ani mutasyonlarla (değişme) türlerin değişmediği kanaatine varır ve evrim teorisini reddeder. Daha sonra "İnsan Özel Yaratık" adlı kitabını neşreder. Bu kitabının bir yerinde şöyle der:<br />
"Evrimcilerin basını ele geçirmelerinin önemini pek az insan idrak etmiştir. Bu gün pek az dergide evrim teorisini reddeden makale çıkar. Hatta dini dergilerin bile bir çokları insanın hayvan soyundan geldiğini kabul eden modernistlerin elindedir... Genellikle bütün gazetelerin yazı işleri müdürleri evrimi, ispat edilmiş bir vakıa olarak bilmekte ve bu teoriye karşı herkesi cehalet, ya da delilikle suçlamaktadırlar... Hemen hepsi, evrimciler tarafından çıkarılan ilmi mecmualar ise, evrim mefhumuna ufak bir gölge düşürecek yazıyı bile yayınlamak istememektedirler... Kitap neşredenler ise, yürürlükte olan böyle bir teoriye karşı çıkıp da üzerine hücumlar toplayacak veya rağbet görmeyecek bir kitabı basmazlar. Hatta basım masrafları yazara ait olsa bile... Bununla yayınevinin itibar kaybedeceğini düşünürler. Böylece halk, meseleyi tek yönlü olarak bilmektedir. Halktan birisi, evrimi, yer çekimi kanunu gibi ispat edilmiş bir gerçek olarak bilir."</p>
<p>Batıdaki bu taassubun uzun sürmemesini dileriz.</p>
<p>Evrim teorisini müdafaa edenlerin büyük bir kısmının esas maksadı, insanın maymundan geldiği safsatasını zihinlerde yerleştirmektir. Bunu doğrudan söyleyemedikleri için, ilim kisvesi altında evrim teorisini ileri sürüp, bunu ispata çalışırlar.<br />
Akla şöyle bir soru gelebilir: Niçin ısrarla insanın maymundan geldiği iddia ediliyor? Bu sorunun bir kaç cevabı olabilir.<br />
Birinci ve en önemlisi; inançları sarsarak, materyalist felsefeyi ve inançsızlığı bütün dünyaya yaymaktır. Gerek Kur'an-ı Kerim'de ve gerekse İncil ve Tevrat gibi diğer semavi kitaplarda; insanın ilk atasının Hz. Adem olduğu bildirilir. Onun da topraktan yaratıldığı beyan edilir. Dolayısıyla dini inancı sarsmanın yollarından birisi, bu semavi hükme ters düşen felsefeyi ileri sürmektir.</p>
<p>Evrim nedir? İleri sürdüğü deliller nelerdir? Teori nedir? Bu teorinin leh ve aleyhindeki düşünceler nelerdir? Bütün bu soruların cevabını anlama ve araştırma safhasında olmayan gençlerin zihinleri, biyolojiden tarihe varıncaya kadar bütün derslerde evrim felsefesinin bombardımanı altındadır.</p>
<p>Evrim felsefesinin özellikle insanın geçmişi ile alakalı görüşü, ilim kisvesiyle bir kanun gibi devamlı telkin edilir. Ayrıca, evrim anlatıldıktan sonra, din ve ilmin çatıştığı tekerlemesinin de hemen ilave edildiğini unutmamak icap eder. Belki de bu genç, din ile ilmin değil, gerçekte evrim felsefesinin ortaya koymaya çalıştığı hayal mahsulü ile dinin çatıştığını, hayatı boyunca öğrenme imkanı bulamayacaktır.</p>
<p>Bazılarının evrimi savunmasının diğer bir sebebi de mesuliyetten kaçma hissidir. Çünkü, yaratılışı kabul, bir Yaratıcının varlığını gerektirir. Yaratıcıyı kabul edince ardından O'nun emir ve yasaklarına riayet gelecektir. Bu sorumluluktan kaçmanın tek yolu, yaratılışı tesadüf ve sebeplere havale etmektir.</p>
<p>(*) Daha fazla bilgi için: Fosiller ve Evrim, Tercüme; Â. Tatlı, Cihan Yayınları, 1984.<br />
(**) Daha fazla bilgi için: Şişli, N. ve ark. Genel Biyoloji, MEB Yayınları, 1979, Ankara.</p></div>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Prof. Dr. Adem Tatlı</strong></div>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İnsanlık tarihi ne zaman başladı? ]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1487</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 19:02:51 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1487</guid>
<description><![CDATA[Dünyanın şu andaki nüfusu bu konuda bize bir fikir vermektedir. İlk insan on beş bin yıl önc]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyanın şu andaki nüfusu bu konuda bize bir fikir vermektedir. İlk insan on beş bin yıl önce yaratılmış olsa, tarih boyunca ortalama ömrün hep 70 yıl olduğu kabul edildiğinde, dünya nüfusunun şimdi 1 trilyon civarında olması gerekir. Şu andaki teorik anlayışa göre yüz binler yıl olduğu ileri sürülen insanlık tarihinin 15 bin yıldan daha kısa olması gerekiyor.</p>
<p>Bu da kafi gelmemekte, atalarımızın ilk zamanlar 600-1000 yıl gibi uzun ömürlü olduklarını kabul etmek durumundayız. Geriye doğru gittiğimizde, Hz. İsa döneminde dünya nüfusunun 250 milyon kadar olduğu hesaplanıyor (Miller, C.Tyler. “Living In the Environment” Kaliforniya A.B.D. 1975). Dünya nüfusuna tesir eden veba gibi salgınlar ve savaşlarda ölenlerin ancak nüfusun yüzde bir buçuğuna karşılık geldiği kabul ediliyor. Bu durumda insanlığın ömrünün yüz binler yıl olduğu iddiası da geçerliliğini kaybediyor. Sadece nüfus artış hızı bile insanlığın ömrünün 10 bin yılı geçemeyeceğini gösteriyor.</p>
<p>Bugünkü tarih hesaplamalarında kullanılan metot, yetersiz bir metottur. En güvenilir ve doğru kaynak, Kur’an ve Hadislerin haberleri olmalıdır. Zaten ilmin doğru sonuçları ile Kur’an’a ait gerçekler birbiriyle her zaman mutabık kalmış, birbirini çürütmemiştir... Çünkü kainat ve Kur’an, Allah’ın iki ayrı kitabıdır. Yeter ki her iki kitabı da doğru anlayalım ve yorumlamayı bilelim. Bazen görülen yanlışlıklar, yorumlayanların yetersizliğinden ileri gelmektedir.</p>
<p>Peygamberimiz “Ben insanlığın ikindi vaktinde geldim.” buyuruyor. Diğer bir hadisinde ise “Benim ümmetimin ömrü 1500 seneyi pek geçmeyecek.” buyurmuş. Günün dörtte ya da beşte biri olan ikindiden akşama kadar ki vakti 1500 yıl kabul ettiğimizde, insanlığın ömrünün 6000 - 7500 yıl arasında olduğu ortaya çıkar. Diğer bir meşhur hadis rivayetinde ise bu açıkça ortaya konmuştur: “Adem’den kıyamete kadar insanlığın ömrü yedi bin senedir.” Görüldüğü gibi bu iki hadis birbirini doğrulamakta ve tamamlamaktadır.</p>
<p><strong>Zafer dergisi</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hayatımızda dinimizin gereği bazı davranışları yaptığımızda "hangi asırda yaşıyorsunuz?", "bunlar eskide kaldı", "modern olun", "sosyal olun" gibi tepkiler alıyoruz. Bunlara nasıl cevap vermeliyiz?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1485</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 19:00:12 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1485</guid>
<description><![CDATA[“Geç onları, sen hangi asırda yaşıyorsun?”, “Onlar Arap toplumunda var olan şeyler”, ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">“Geç onları, sen hangi asırda yaşıyorsun?”, “Onlar Arap toplumunda var olan şeyler”, “Onlar çoktan geçmiş şeyler”, “Sen şimdiye gel, bugün Modern bir toplumdayız” gibi benzeri sözler sünneti hafife almak, Peygamberimize karşı bir tavır içinde olmak, İslamî âdet ve alışkanlıkları toplum hayatından kaldırmaya, uzaklaştırmaya, unutturmaya yönelik bir yaklaşım şeklidir.</p>
<p>Öncelikle sünnet nedir, ne değildir, ne anlama gelir ve ne demektir?</p>
<p>Her şeyden önce sünnet, Peygamberimizin takip ettiği yoldur. Peygamberimizin İslam’ı yaşayış ve uygulayış biçimidir ve hayat tarzıdır.</p>
<p>Sünnet, Peygamberimizin ne zaman, nasıl hareket ettiğini gösteren bir metottur. Peygamberimizin izinden gitmektir, onu taklit etmek, onun gibi yaşamaya çalışmaktır.</p>
<p>Başka bir ifadeyle sünnetin içeriği şöyledir:</p>
<p>Peygamberimiz, İslam’ı nasıl anlatmış, nasıl yaşamıştır? Kur’an’ı nasıl okumuş, nasıl hayatına geçirmiştir? Nasıl namaz kılmış, nasıl oruç tutmuş, nasıl zekât vermiştir? Nasıl dua etmiş, Allah’ı nasıl zikretmiş, O’na nasıl şükretmiştir?</p>
<p>Resulullah Efendimiz nasıl konuşmuş, neleri konuşmuş, nerede susmuş? Nasıl yemek yemiş, nasıl su içmiş, nasıl oturmuş, nasıl yatmış, nasıl kalkmış? İnsanlarla ilişkileri nasıl olmuş, dünyayı nasıl görmüş, nasıl değerlendirmiştir?</p>
<p>İşte bunlara benzer soruların cevabıdır sünnetin içeriği…</p>
<p>Demek ki, sünnet, bir pusuladır, bir haritadır, bir kılavuzdur, bir yol göstericidir, bir rehberdir. Bunun için sünnet bilinmeden yola çıkılmaz.</p>
<p>Bir hadis-i şerifte, “<strong>Ümmetimin bozulmaya yüz tuttuğu bir zamanda kim benim sünnetime tutunursa yüz şehidin sevabını kazanabilir</strong>” buyuruluyor. (et-Tergib ve’t-Terhib, 1:41)</p>
<p>Ümmetin bozulmaya yüz tutması, günahların açıkça işlenmesidir, çekinmeden haramlara girilmesidir, utanıp sıkılmadan edep ve ahlak dışı davranışların sergilenmesidir, Allah’ın emir ve yasaklarının göz göre göre çiğnenmesidir, sünnete ters düşen bir hayatın teşvik edilmesidir, sünnetin yerini bid’atların almasıdır.</p>
<p>Bid’at, sünnetin terk edilip, onun yerine konan İslam’a aykırı davranışlar, alışkanlıklar, kurallar ve işlerdir.</p>
<p>Peygamberimiz bid’at hakkında da şöyle buyuruyor:</p>
<p>“<strong>Her bid’at dalalettir, sapkınlıktır. Her dalalet ve sapkınlık da cehennem ateşindedir.</strong>” (Müslim, Cum’a 43)</p>
<p>Yani, İslam tamamlanmıştır ve hiçbir eksikliği kalmamıştır, bütün kuralları da Peygamberimiz tarafından tespit edilmiştir.</p>
<p>Bunun için İslam’ı ve sünneti eksik ve noksan görerek, İslam’a yeni şeyler eklemek, bid’atlar katmak dalalettir ve sapkınlıktır.</p>
<p>Bu açıdan “O eskidenmiş”, “Hangi çağda yaşıyoruz?”, “Şimdi medeni olmak lazım”, “Uygarca yaşamak gerek” gibi bahanelerle ve ileri sürülen gerekçelerle sünnetin “modasının geçtiğini” söyleyip durmak, dinin ikinci kaynağına dil uzatmaktan başka bir şey değildir.</p>
<p>Mesela, yemek ve sofra adabında pek çok sünnet vardır. Yemeğe Besmele ile başlamak, sağ elle yemek, önünden yemek gibi sünnetler birer Peygamber âdetidir ve içlerinde pek çok hikmet ve faydalar vardır. Hem işlenmesiyle büyük bir sevap vardır, hem de sağlık açısından insan bedenine çok faydası vardır.</p>
<p>Bu sünnetleri küçümser, tenkit eder veya reddeder anlamında konuşmak ve dile dolamak, uygulama esnasında da bile bile aksini yapmak, mesela sol elle yiyip içmeye devam etmek, Batı âdet ve geleneklerine uymak sünnete karşı bir saygısızlıktır.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretlerinin anlatımıyla, “<strong>Sünnete ittibâ etmeyen, tembellik ederse hasâret-i azîme, ehemmiyetsiz görürse cinayet-i azîme, tekzibini işmam eden tenkit ise dalâlet-i azîmedir</strong>.”</p>
<p>Yani sünnete uymayan bir kişi tembellik ederse büyük bir kayıp içine girer. Sünneti önemsiz görürse, büyük bir cinayet işlemiş olur. Sünneti yalanlamaya kalkışır, tenkit ederse bu sefer de büyük sapkınlığa düşmüş olur.</p>
<p>Çünkü Kur’an, Allah’a itaatle Resulullah’a itaat etmeyi, Allah’ın emrini yerine getirmekle Peygamberimizin sünnetine uymayı aynı kategoride değerlendiriyor. Bir âyette de, “<strong>Allah Resulü size neyi emretmişse onu yapın, sizi neden yasaklamışsa ondan uzak durun</strong>” (Haşr, 59:7) buyuruluyor. Bu açıdan sünnetin kaynağı Kur’an’dır.</p>
<p>“<strong>O peygamber kendi istek ve arzusu istikametinde konuşmaz, onun söyledikleri kendisine vahyedilenden başka bir şey değildir</strong>.” (Necm, 53:3-4)</p>
<p>Bunun için her türlü günahın serbestçe işlendiği ortamlarda en küçük bir sünneti işlemek bile çok büyük bir önem kazanıyor.</p>
<p>Çünkü bir sünneti işlediğimiz zaman hemen aklımıza Peygamberimiz gelir. Peygamberimizi hatırlamakla da Allah’ın huzurunda olduğumuzu anlarız, Allah’ı yakınımızda ve kalbimizde hissederiz.</p>
<p>Diyelim ki, yemek yerken sağ elimizle yedik. Her gün birkaç defa yaptığımız bu davranış, bizi bakın nerelere götürüyor? Çünkü biliyoruz ki, Peygamberimiz bir şey yiyip içerken hep sağ elini kullanmıştır.</p>
<p>Bu davranışı Peygamberimiz yaptığından dolayı yaptığımız için sıradan olmaktan çıkıyor, bir ibadet oluyor, bize sevap üstüne sevap kazandırıyor.</p>
<p>Böylece, yemek içmek başta olmak üzere, bütün davranışlarımızı sünnete göre yaparsak, Peygamberimizin nasıl işlediğini öğrendikten sonra uygularsak, günlük hayatımızın tamamı ibadet haline gelir, yirmi dört saat devamlı ibadet yapmış oluruz.</p>
<p>Sünnet denince sadece Peygamberimizin yaptıkları gelmemeli. Sünnetin kaynağı üçtür:</p>
<p>Peygamberimizin sözleri, fiili ve hali…</p>
<p>Fiili; Peygamberimizin yaptıkları, işleri, işledikleri, hareketleri ve uygulamalarıdır.</p>
<p>Hali ise, Peygamberimizin tutumu, davranış biçimleri, yaşantısı ve insanî halleridir.</p>
<p>Sünnetin bu üç kaynağı da üç kısma ayrılır:</p>
<p>Farzlar, nafileler ve güzel âdetler.</p>
<p>Peygamberimizin farz ve vacip olarak yaptıklarını aynen yapmaya zaten mecburuz.</p>
<p>Meselâ, Peygamberimiz namaz kılmış, oruç tutmuş, zekât vermiş, günah işlememiştir. Bu ibadetlerin her biri birer farzdır.</p>
<p>Her Müslüman’ın bu ibadetleri yapması gerekir. Böylece hem bir farzı yerine getirmiş oluruz, hem de Peygamberimizin yaptığını yapmış olmakla sünneti işlemiş oluruz.</p>
<p>Bir hadiste Peygamberimiz, kendisinin nasıl namaz kılmışsa, bizim de o şekilde namaz kılmamızı emretmiştir. Bu durumda, farzla birlikte sünneti de işlemiş oluyoruz.</p>
<p>Sünnetlerin bir de nafile kısmı vardır. Bu da iki kısımdır:</p>
<p>Birincisi, ibadetlerin içinde yer alan sünnetlerdir.</p>
<p>Abdestin sünnetleri, namazın sünnetleri, orucun sünnetleri ve haccın sünnetleri gibi…</p>
<p>Meselâ abdest alırken ağzımıza ve burnumuza su vermek sünnettir. Namazda elimizi bağlamak sünnettir. Oruç tuttuğumuz günlerde sahura kalkmak, iftar yapmak sünnettir.</p>
<p>Bu sünnetler değişmez ve değiştirilemez. Değiştirilmeye kalkılırsa bid’at işlenmiş olur, İslam’ın ruhuna aykırı hareket edilmiş olur.</p>
<p>Bu farz olmayan sünnetler işleyince çok büyük sevap kazanılır. Fakat terk edince bir azap ve gazap söz konusu değildir. Ancak değiştirilmesi, yerine başka bir şeyin konulması bid’attır ve çok büyük bir hatadır.</p>
<p>İkinci tür sünnetler de, Peygamberimizin oturması, kalkması, yemesi, içmesi ve yürümesi gibi günlük âdetleridir. Bu hallerde de onu taklit etmek, onun yaptığı tarzı benimseyip uygulamak hayatımıza feyizler ve bereketler getirecektir.</p>
<p>Kur’an da Allah’ın sevgisini Resulullah’a (a.s.m.) uymaya bağlıyor ve diyor ki:</p>
<p>“<strong>De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir</strong>.” (Âl-i İmran, 3:31)</div>
<p><strong>Mehmet Paksu</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Merak Hissimiz Ne Durumda ?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1481</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 18:47:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1481</guid>
<description><![CDATA[&#8220;MERAK, İLMİN HOCASIDIR.&#8221; derler. Çok doğru bir söz&#8230; Merakınız yoksa bir ş]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">"<strong>MERAK, İLMİN HOCASIDIR.</strong>" derler. Çok doğru bir söz... Merakınız yoksa bir şey öğrenemezsiniz. Öğrendiklerimize dikkat edelim: Hepsi bir meraktan sonra elde edilen bilgi ve becerilerdir.</p>
<p>Merak duygumuzu ölçecek bir cihazın olup olmadığını bilmiyorum; ancak hayalî bir senaryo ile, merak duygumuzun ne durumda olduğunu öğrenebiliriz. İşte senaryomuz:</p>
<p>Yakın arkadaşlarımız, isteğimiz üzerine, bizim ve evimizdeki kedimizin gözlerini bağlasınlar. Bir otomobile bindirsinler. Gözlerimizi açmadan, oto yolculuğundan sonra vardığımız yerde bizim ve kedimizin gözlerini açsınlar.<br />
Yolculuk süresince bize ve kedimize herhangi bir yiyecek vermemiş olsunlar. Vardığımız yere aç susuz ve yol yorgunluğuyla varmış olalım. Açlığımızı gidermek için bize ve kedimize yiyecek versinler. Kedimiz 10 saatlik açlıktan sonra kendisine verilen yemeği afiyetle yiyecek, sonra yatıp uyumak için güzel bir yer arayacaktır. Bize gelince... Biz de ikram edilen yemeği yiyeceğiz. Yorgunluğumuzu gidermek için yatıp uyuyacağımız bir yere biz de ihtiyaç duyacağız. Bunlar, kedimizle ortak ihtiyaçlarımız...</p>
<p>Biz kedimizden ayrı olarak gözü kapalı olarak geldiğimiz yerin neresi olabileceğini merak eder ve gittiğimiz yerde gözümüz açıldıktan sonra gördüğümüz eşyaları inceleyerek nereye gelmiş olabileceğimizi çıkarmaya çalışırız. Nereye gelmiş olabileceğimizi araştırmaya başladığımız an bizde merak hissinin var ve fonksiyonunu yerine getiriyor olduğuna kanaat ederiz.</p>
<p>Eğer bize ikram edilen yemeği yer ve bizim için hazırlanan odada istirahate çekilir, bu arada nereye gelmiş olabileceğimizi hiç düşünmeyecek olsak, merak hissimizin felç olduğunu anlayabiliriz. Hele hele nereye gelmiş olduğumuzu hiç düşünmediğimiz hâlde "Yarın sabah kahvaltıda acaba ne ikram edecekler, öğle yemeğinde neler yedirecekler?" gibi yemeye içmeye ait şeyleri merak ediyorsak, bizi insan yapan vasıfların komaya girdiğini anlayabiliriz. Bu vurdumduymaz hâlden kurtulmanın çaresi, arzu etmek, düzelmemiz için ilk adım olacaktır.</p>
<p>Evet, bir insan merak etmeli ve demeli: “Ben neyim, nereden geliyorum, bu âlem neyin nesi?. Buradan nereye gideceğiz...”</p>
<p>Bu dünyada yemek, içmek, uyumak, çiftleşmek çoğu canlı ile ortak özelliklerimizdir. Bizi insan kategorisine dahil eden, tüm canlılar üzerinde tasarruf yetkisi veren, onları kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda kullanmamızı sağlayan sadece akıldır. İnsan bu akıl ile merak etmeli ve bulunduğu eşsiz konumu anlamaya çalışmalıdır. Yoksa aklımızın dışındaki diğer ortak özelliklerimizle malesef diğer canlılardan bir farkımız olmayacaktır.</p></div>
<div class="content content_12" style="padding:10px;"><strong>Yakup Yasir</strong></div>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hayat Görüşü]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1480</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 18:46:08 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1480</guid>
<description><![CDATA[Hayattan gaye nedir?
İnsanlık, düşünmeye başladığından beri, öncelikle, “Hayatın gaysi ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><strong>Hayattan gaye nedir?</strong><br />
İnsanlık, düşünmeye başladığından beri, öncelikle, “Hayatın gaysi nedir?” sorusunu sormuştur. İlk feylesoflardan bize nitikal eden insanlık tecrübesi bu sorunun cevaplarıyla ilgili.</p>
<p>Sanki bütün dinler, hususen İslam dini, mahiyet itibarile özde bu soruya cevaptan ibarettir. Çünkü bu soru, sadece insanı değil, insanı kuşatan eşyayı da izaha yaramaktadır: Dinimize göre, hayatın gayesi önce Yaratıcıyı tanımak sonra O’na kulluktur, bu suretle dünyada mânen tekâmül edip, ebedî hayatı kazanmaktır; bu sebeple dünya, ahiretin tarlasıdır; dünyada yaşanan acılar, tatlıdır, bolluklar, darlıklar ahiret için birer imtihandır. İslam’ın hayat görüşünü bir kaç esasta hülasa edebiliriz:<br />
1) İnsanlar ibadet için yaratılmıştır: “Cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyât suresi,56).<br />
2) Herşey imtihandır: “Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için ölümü de hayatı da yaratan O’dur” (Mülk suresi,2).<br />
3) Hayat boş bir oyalanma da olabilir: “Doğrusu dünya hayatı, oyun ve oyalanmadır. Eğer iman eder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, O size ücretinizi verir. O, sizin mallarınızın tamamını sarfetmenizi istemez” (Muhammed suresi, 36).<br />
4) Hayat Allah’ın rızasına vesile kılınabilir: “Bilin ki, dünya hayatı oyun, oyalanma, süslenme, aranızda övünme ve daha çok mal ve çocuk sahibi olmaktan ibarettir. Bu, yağmurun bitirdiği, ekincilerin de hoşuna giden, bir bitkiye benzer, sonra kurur, sapsarı olduğu görülür, sonra çer çöp olur. Ahiette çetin azab da vardır. Allah’ın hoşnutluğu ve bağışlaması da vardır. Dünya hayatı ise, sadece aldatıcı bir geçinmedir” (Hadîd suresi,20).</p>
<p>Şu hadîste, ahiret hayatını esas alan kimsenin, kendini nasıl değerlendirmesi gerektiği anlatılmaktadır: “Dünyada “garip” veya “yolcu” ol” (1). “Garîb”, öz vatanında olmayan, gurbette yaşayan demektir. Böyle birisi için çevresi hep yabancıdır, bir an önce asıl vatanına gitmek, evine barkına, ailesine, dost ve akrabalarına kavuşmak ister. Garîp, gurbete bağlanmadığı gibi “yolcu” da yol güzergahına bağlanmaz, hedefi asıl vatanıdır. Öyleyse mü’min, dünyayı sâbit bir vatan görüp bağlanıp kalmamalıdır. Kişi, efendisinin bir iş için, bir yere yolladığı kimse gibidir, verilen işi hemen görüp çabucak dönme durumundadır (2).</p>
<p>Dünya fani, ahiret ebedi olduğu için, ebedi hayat düşüncesiyle “Allah yolunda bir iş için evden çıkış veya böyle bir işten dönüş, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır” (3). Keza “Cennette, kamçı genişliğindeki bir yer, (ebedî olduğu için) dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlıdır (tıpkı ebedi akan bir çeşme sâbit kalan bir dünya denizinden daha zengin olduğu gibi) (4).</p>
<p>Allah’ın rızası düşünülmeden, sırf dünya hayatı için yığılan malın, kişiye uhrevi bir hayrı yoktur. Çünkü kendisi dünyadan giderken bütün kazancı burada kalır: “Ölene üç şey (kabre kadar ) refakat eder, ikisi geri döner biri onunla kalır: Malı, ehli, ameli. Ehli ve malı döner, ameli onunla gider” (5). Mal haram yoldan kazanıldı ise? Elbette onun vebali var.</p>
<p>Biriktirilen maddî servetin gerçek değerini kavrama hususunda bir hatıram var: Yıllar önceydi. Merhum Naim Hoca’nın dükkanı soyulmuş dediler. Geçmiş olsun demek üzere – iki kişi otursa yeni gelen üçüncüye yer kalmayan- minik dükkanına uğradım. Her zamanki gibi neşeliydi, yine nükte ve beyitleriyle karşıladı. Doğrusu şaşırmıştım. Üzerinde, para pul altın nesi varsa içinde yer alan minnacık kasası da götürülen, Erzurum’un millî şahsiyetlerinden Naim Hoca’da, hiç de soyulmuş adam havası yoktu. Ben geçmiş olsun dedikten sonra hayretimi de dile getirdim ve sebebini sordum.</p>
<p>-Varisler üzülsün! dedi, Allah rızkımı hep verdi, yine de verecektir. Fazlası onlara kalacaktı.</p>
<p>Meğerse bu, üçüncü soygunmuş. Geçen yıl rahmetli olunca bir vesile ile bu hatıramı anlattığım zaman sohbette hazır bulunan bir Erzurumlu, Naim hoca’nın ölümünden önce, dükkanının sekizinci sefer soyulduğunu ilave etti.</p>
<p>Haram helal demeden yetmiş milyonluk milletinin fukaralığa atılması pahasına dalaverelerle zenginleyenler bu srrı kavrayabilirler mi?</p>
<p>Elbette bu bir iman işi. Allah’a ahirete iman işi.<br />
Son olarak belirtmek isteriz: Sadece ibadetler değil, “Allah’ın rızası düşünülerek yapılan hiçbir iş “dünya işi” değildir.</p>
<p><strong>Kaynaklar :</strong><br />
1-Buhari, Rikak3, Tirmizî, Zühd 17, Tuhfetu’l-Ahvazî 6,625.<br />
2-İbnu Hacer, Fethu’l-Bâri 14,9.<br />
3-Buharî, Rikâk 2.<br />
4-A. E. Aynı yer.<br />
5- Müslim, Zühd 5.</p>
<p align="justify"><strong>Prof. Dr. İbrahim Canan</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sıfır Almayalım, Sıfır Olalım]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1478</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 18:42:36 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1478</guid>
<description><![CDATA[Yalnızca tebessüm ettirmeyen, derin ve ince manalar yüklü bir fıkra.
Fıkra şöyleydi; Büyük]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div id="icerik" class="content content_12" style="padding:10px;">Yalnızca tebessüm ettirmeyen, derin ve ince manalar yüklü bir fıkra.<br />
<strong>Fıkra şöyleydi;</strong> Büyük makamda bulunan birisi, yanındakiler arasında dalkavukluğu(yağcı, yalaka) meşhur birisine “<strong>sıfır nedir?</strong>” diye sormuş. Cevap bir dalkavuğa yakışır şekildedir “Sizin huzurunuzda ben” demiş. Bu fıkrayı okuyunca müthiş etkilendim, bir kul olarak söylemem, vicdanımda his etmem gereken bir söz, dalkavuğun ağzında yankılanmıştı. Mülkün Sahibinin “Ey insanlar! Sizler Allaha karşı fakirlersiniz”(Fatır,15) fermanını düşündüm. Evet, gerçekte sıfır bendim. Allahın huzurunda bir sıfırdım. Elimde ne varsa, elim de, her şeyim de, onundu, ondandı.</p>
<p>Elimdekileri alsa geriye ne kalırdı ki? Ben ise, askerin kullanması için, emaneten verilen silaha, benim silahım demesi gibi, benim elim, benim gözüm diyordum. Bu vehmi bir söyleyişti, çünkü herkes düşünse anlayacaktı ki, benim gözüm demek, bana emanet edilen göz demekti. Gözümün yapılmasında, şimdiki işleyişinde en ufak bir emeğim olmamıştı ve olmuyordu ki sahipleneyim. İşte emanet olduğunu unutanlar sahiplendiler, sahiplenince de başkasının(Allahın) malını rızasına ve yaratılış gayesine uygun olmayan şekilde kullanmaya başladılar. <strong>Bana ait olmayan bir elbiseyle nasıl böbürlenebilirdim ki</strong>, ama sıfırlığımı hatırlayamadım ve emanete hıyanetler işledim, işlemekteydim…</p>
<p>Sıfır üzerine değerlendirmelere devam edelim.</p>
<p>Binlerce sıfır bir araya gelse, bir artma, bir değişiklik olmaz. Hapisteki birinin, diğer mahkûmlardan beklentisinin olması ne kadar saçma ise, hepimiz de mahkûmlar gibi aciziz. Sıfırlardan, mahkûmlardan, yüz çevirip, her şeyin sahibine <strong>“İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn ”</strong> ile yalvarıp, ondan yardım bekleyelim.</p>
<p>Bir mikrobun yere serdiği canlılar olarak acizliğini bilen, havanın, güneşin, rızıkların muhtaçlısı olarak, fakirliğini anlayan kullarından olduğumuzu ispat edelim. <strong>İddia ispat ister. </strong>İnsanın tam anlamıyla kendini unuttuğu, kendinden geçtiği, kendini <strong>sıfırladığı</strong> an ise <strong>secde</strong> idi. Bu bitiş yeri Âlemlerin sahibine en yakın olunan yerdi. <strong>“Sadakalar… fakirler içindir”</strong>(Tevbe,60) Ayeti, Allahın ikramlarının, kendini sıfır bilenlere, fakir bilenlere geldiğini ilan etmekteydi. <strong>Zengin olan, fakire yardım ettiği gibi, sonsuz “Gani” olan Allah ta, huzurunda kendini sıfır bilenlere burada da ötede verecekti.</strong></p>
<p>Kendini, Âlemlerin sahibinin huzurunda sıfır bilen, her şeyini ona borçlu, hatta her şeyin onun olduğunu anlayan bir insan, artık çalımlı yürür mü, desinler arzusu taşır mı, diğer sıfırlara tepeden bakar mı? <strong>Kendini diğer varlıklardan üstün görme kanserine yakalanır mı?</strong></p>
<p>Sıfırın zirvesinde oturan ve gerçek varlığa kendini sıfırlamakla ulaşılacağının dersini veren Peygamber Efendimiz den (s.a.s) ders alanlar, bize ibretlik sözler söylemişlerdir. Mesela: <strong>İmamı Rabbani bir hayvanı göstererek ben şu hayvan gibiyim derken bu inceliği dillendiriyordu.</strong> Bediüzzaman Said Nursi <strong>“Sözler’deki hakaik (gerçekler) ve kemalât (üstünlük, mükemmellik) benim değil Kur’ân’ındır. Ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir (sızma). Risaleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak Kur’ân’ın reşehat-ı meziyatına (Kur’ân’dan sızıntılar) mazhar olduklarını izhar etmeye (açıklamaya) mecburum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri (özellikleri) kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” </strong>derken bu anlayıştaydı ve Allah katında büyük olanlar, ellerindeki emanet olan, mallarını, mülklerini, ilimlerini, kısacası her şeylerini ondan bilmekle, onun bilmekle büyük olmuşlardı.</p>
<p>İlim dünyasında ve bilgisayar dilinde ki yazılar <strong>“nokta”</strong> ların bir araya gelmesiyle yazılır. Varlıkların aslı olan atom<strong> “nokta”</strong> dır. Ağacın özü olan çekirdek bir <strong>“nokta”</strong> dır. Allah’a en yakın yer ve an olan secdede <strong>“nokta” </strong>gibiyizdir. Nokta(.) ise eski yazı dilinde(arapça) sıfırdır. Yani her şey sıfırdan oluşur diyebiliriz. Kullandığımız yazı dilindeki <strong>sıfır(0)</strong> bile gururlu içi şişirilmiş bir sıfırdır. Hatta Kuran fatihada, fatiha besmelede, besmelede be harfinin noktasında gizlenmiştir. Nokta çekirdeğine ağacı sıkıştıran kudret, besmelenin be harfinin noktasına da Kuranı yerleştirebilir ve öyledir. Kendilerini sıfır bilenler ispatını da namazlarının secdeleriyle ilan ederler.</p>
<p>Nefsimizi ikna etmek için şöyle bir düşünelim, Televizyonlarda, gazetelerde, hemen her yerde ilanlar ile denilse ki “Falan şahıs, dünyanın en zenginidir” eğer O şahıs, her taraftaki bu ilanlara inansa ve var mı benden zengin kimse? dese, Ona demezler mi, cebine bir bak, sermayen nedir ki sen onlara inanıyorsun? Cebine baksa 5 lirası var, anlar ki gerçekte öyle zengin değilmiş, dünyadaki herkes sen zenginsin dese de, artık onu inandıramaz. <strong>“Bütün halk beni medh ü senâ etse, beni inandıramazlar ki iyiyim, sahib-i kemâlim.”</strong> Said Nursi.</p>
<p>Bizde nefsimizin hilelerine, çevrenin övgülerine karşılık, cebimize baksak ki, sermayemiz acizlik, fakirlik, mikroba yenilebilen zayıflıkta fani bir varlığız, o zaman haddimizi bilir, sıfır olduğumuzu anlar, secde ile imzamızı atarız.</p>
<p>Eğer, boyumuz 1,5 metre ise, sandalyeye çıkmamız gerçekteki boyumuzu değiştirmeyecektir. Eğer, gerçekte hiç bir şeye sahip olmayan “emanetçiler” isek, makamlara çıkmamız, mal bekçiliklerimiz bizim <strong>“sıfır” </strong>lılığımızı değiştirmez. Biz kendimizi kandırsak da.</p>
<p><strong>Ne mutlu kendini sıfır bilip, haddini bilenlere<br />
Ne mutlu sıfırlaşıp, saflaşan ve sonsuz zatı bulanlara.</strong></div>
<p><strong>Turan Tekin</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Şuurlu Müslüman ]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1477</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 15:27:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1477</guid>
<description><![CDATA[Dünyaya gelen her insanda nefsi emmare vardır. Yani emreden nefis&#8230; Nefsi emmare, istediği ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyaya gelen her insanda nefsi emmare vardır. Yani emreden nefis... Nefsi emmare, istediği şeyi zorla almaya çalışır. Dünyaya gelen çocuk, süt ister. Süt emmediği zaman ağlar, bağırır.<br />
Çocuk büyüdükçe istekleri de değişir. Mesela annesi, çocuğu alıp pazara çıkar. Çocuk tezgâhta bir bebek görür, onu ister, bebeği aldırana kadar ağlar, bağırır.</p>
<p>Bu hal devam eder...</p>
<p>İnsan büyüdükçe, canı haram şeyler de istemeye başlar. İşte bu isteklere, 'nefis' denir.</p>
<p>İnsanda şeytanla melek mücadele halindedir. Şeytan, kendisine göre bir hayat yaşamasını ister; melek, onu korumaya çalışır.</p>
<p>Şair diyor ki,</p>
<p>"Bin bir derde uğradım ben bile bile,</p>
<p>Neler çektim neler, bu kafa ile..."</p>
<p>İnsan, gençlik yıllarında nefsine mağlup oluyor. Yaşlandıkça, o mağlubiyetin acılarını çekmeye uğraşıyor. Alışkanlıklar köleliktir, azat olmaksa çok zordur.</p>
<p>Bizler henüz ölmedik, sağız. Bunun için dünyada yapılması gerekenleri yapmak zorundayız. Herkes iyiyle kötüyü karıştırarak bir dünya nizamı kuruyorsa, bizler de iyiler ve iyilikler harcı ile kendi dünyamızı kurup, düşüncelerimizi mücessem hale getirmeliyiz.</p>
<p>Devir cemaat devri... Fertler tek başına işe yaramıyor. Lafları dinlenmiyor</p>
<p>Bunların yapılması için fertlerin istekleri, fertlerin görüşleri bir yana bırakılmalı. Hislere veda etmeli. Nefsin mabedinden çıkmalı, yeryüzü bir mabet haline getirilmeli. Artık her meseleye ilmin eli yetişmeli. İlmi geri iten, karanlık gecede fenerini yere çarpan yolcudan farksızdır.</p>
<p>Alışkanlıkların bağlarından kurtulmanın çarelerini aramak zamanı gelmiştir. İlmin ve aklın hâkimiyeti gerekmektedir. Velhasıl, bir şeyler yapmak zarureti vardır.</p>
<p>Yediklerinizin, içtiklerinizin helal yoldan kazanılması dinin icabı değil midir? Başkalarından yardım almamak, tam tersine muhtaçlara yardım etmek, dindarlara düşmez mi?</p>
<p>Namaz kılıp, Allah'ın emirlerini tekrarlamak, onları hatırlamak, sonra camiden dağılıp, çarşıda pazarda İslam'ı tatbik etmek, dinden başka nedir?</p>
<p>Teraziyi doğru tutmak din değil midir? Başkalarını kandırmamak, çalışkan olmak, bilgili olmak, sıhhatli olmak... Bunların çarelerini araştırmak din değil midir?</p>
<p>Aynı zamanda bunların bütünü dünya işi değil midir?</p>
<p>Ey Müslüman,</p>
<p>Güneş zamanında doğuyor, zamanı gelince göçüyor, çiçekler belirli tarihlerde açıyor, fırtınaların ve kuyruklu yıldızların bile zamanı varken, hepsi bir mesai içinde hareket ederken, sen nasıl keyfî hareket edebilirsin ve nasıl olur da işini zamanında yapmayı din dışı sayabilirsin?</p>
<p>Yeryüzündeki nizamı görmez misin? Sular, topraklar ve hava temizleniyor. Elbette bunlar kendiliğinden olmuyor. Öyleyse nizamlı olmalısın ve temizliğin imandan geldiğini anlamalısın.</p>
<p>İslamiyet, diriler dinidir. Ölülerden herhangi bir şey istenmiyor. İslam'ın bütünü dünyada tatbik edilecek. Ahirette mükâfatı alınacak.</p>
<p>Şuurlu Müslüman, dünya işini ibadete çevirendir. Her hareketine ibadetin mührünü basandır. İslamiyet'i öğrenen ve yaşayandır. İfrattan ve tefritten kaçandır. Allah'a asker olup, yeryüzünü bir talimgâh bilendir.</p>
<p>Günah işlemek için sevaptan kaçanlara inat, sevabın yollarını açmak için âdetini ibadete çevir. Şu imtihan âleminde imtihanını ver.</p>
<p><strong>Hekimoğlu İsmail</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Allah c.c. ümit dolu insanları sever...]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1476</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 11:21:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1476</guid>
<description><![CDATA[Mü’min, bereketli toprak gibidir, yağan yağmuru emer ve etrafının yemyeşil gümrah olması i]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Mü’min, bereketli toprak gibidir, yağan yağmuru emer ve etrafının yemyeşil gümrah olması için vesilelerle doludur. Hayata bakışı, yürüyüşü, tepkileri ile bir mü’min Rahmanî esintilerin, peygamberî davranışların en mükemmel timsalidir.<br />
Mü’min, hayatın bir imtihan olduğunu peşinen kabul eden kişidir. Bilir ki, her nimet şükür, her musibet sabır ister. Her halinde, nimette de külfette de “sınandığını”, kendisini bir büyük Zât’ın “izlediğini” her an hisseder.</p>
<p>Hayatın lezzetleri olduğu gibi acıları da vardır. Bu yolda düzlükler olduğu gibi yokuşlar ve inişler de vardır. Hastalık-sağlık, gençlik-yaşlılık, hürriyet-esaret, zenginlik-fakirlik halleri imtihan terazilerinin kefelerini oluşturur. Bazen işler hep rast gider. Siz istemeseniz de işleriniz yolunu bulur, ummadığınız yerlerden imkanlar ve fırsatlar sizi kuşatır. İşte mü’min o an şükür secdelerine kapanır ve “küfran-ı nimet”e düşüp de isyan edenlerden olmaktan korkar. Yine, bir musibet anında hemen kendini toparlayıp, “Bu da geçer Yâ Hû” deyip, musibeti göndereni, kendisini imtihan edeni, bu musibetteki şahsi hatalarını düşünür teselli bulur.</p>
<p>İnsan maddeten, manen ve sosyal olarak geniş imkanlara sahip bulunurken, birden yapayalnız kalınca, işleri rayında giderken birden bozulunca bir anda sarsılıverir. Bazen öyle olur ki, kime el uzatsa eli boş kalır, kimden yardım istese herkes sırtını döner. İşte o noktada kişinin mayası ve altyapısı kendisini göstermeye başlar. Hayata baktığı pencere ve o pencerenin genişliği, o kişinin o sıkıntılardan kurtulmasına yol açacak fırsatların da büyüklüğüyle doğru orantılıdır. Mü’min o an Hz. Eyyûb (as) gibi olmalı, verenin de alanın da O (cc) olduğunu bilip, tevekkülle boyun eğmelidir. Mü’min, musibetle karşılaşınca, “İnna lillahi ve innâ ileyhi râciûn” (Biz muhakkak ki Allah içiniz, ve muhakkak ki yine O’na döndürüleceğiz.) der.</p>
<p>Toplum hayatında çevremize baktığımızda aynı musibetlerin ya da nimetlerin farklı insanlarda farklı tepkilere sebep olduğunu görürüz. Yağmurun her yere yağıp da her yerin yeşermediği gibi, musibetler ya da nimetlere olan insani tepkiler de aynı olmaz. Nimetin de musibetin de Sahibi’ni (cc) bilemeyenler başını taştan taşa vuran, karamsarlık vadilerinde çaresizce koşturan insanlardır.</p>
<p><strong>Hayır da şer de Allah’tan gelir </strong><br />
Mü’min, hayrın da şerrin de Allahü Teala’dan imtihan için gönderildiğini bilen insandır. O, dünyevi hırslara kapılarak asla gelecek kaygısına düşmez. Allah’ın kendisine daha güzelini, daha hayırlısını hem dünyada hem de ahirette vereceğini umar. Rabb’ini ne nimette, ne de külfette asla itham etmez. O, “Kahrın da hoş, lütfun da hoş!” diyebilen geniş gönüllü insanların iklimine dahildir. Onun, bu gibi olaylarda Allah’a karşı teslimiyeti daha da artar, her durumda Allah’a şükretmenin huzur ve mutluluğunu yaşar. Allah’ın kendilerini denediğinin bilinciyle Allah’tan daha hayırlısını umarlar. İman eden bir kimse, her şeyini dahi yitirmiş olsa, yine de en ufak bir ümitsizliğe kapılmadan, sabırla, şevkle her şeye en baştan başlayabilir. Sahip olduğu bu şevk, imanından, Allah’a karşı duyduğu sevgi ve güvenden, Kur’an ahlakını benimsemiş olmasından ve dünya hayatının geçiciliğini kesin olarak kavramış olmasından kaynaklanır.</p>
<p>Ümitsizliğe kapılmak Allah’ın beğenmediği bir davranıştır ve Kuran’da inkarcıların bir özelliği olarak tarif edilmektedir. Çünkü, Allah’ın yardımından, rahmetinden, bağışlayıcılığından ümit kesmek çok çirkin bir tavırdır ve Kur’an’da yasaklanmıştır. İman eden insan imanından kaynaklanan ümitvâr ruh haliyle huzurlu ve mutlu bir hayat sürer. Kendini Allah’a teslim etmeyenler ise daima ümitsizlik, endişe ve tasa içindedirler. Bundan dolayı iç karartıcı, mutsuz, sıkıntılı bir hayat sürerler.</p>
<p><strong>İnsanlar niye ümitsizliğe kapılır? </strong><br />
İnsanlar, istedikleri bir şeyi elde edemeyince, sevdikleri bir şeyi yitirince veya başlarına kötü bir olay geldiğinde ümitsizliğe kapılırlar. Bunun yanında, bu sıkıntılar vesilesiyle ahirette bağışlanmayı, cehennemden kurtulmayı, cennete gitmeyi ümit etmek akıllarına bile gelmez. Günlük hayatın telaş ve karmaşası içinde başlarına gelen her olumsuzluk onlar için bir üzüntü ve karamsarlık nedeni olur. Kur’an’dan gelen İlahî teselliden mahrum oldukları için şeytanın tüm vesveselerine kulak verir, sayısız endişe, kuruntu ve tasalarla gün ve gecelerini kendilerine zindan ederler.</p>
<p><strong>Ümitvar olmak mü’mine farzdır! </strong><br />
“Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.” (Yusuf Sûresi, 87) ayeti, ümitvâr olmanın bir mü’min için ne kadar önemli olduğunu anlatır bize. Ümitsizlik, boşvermişlik ve isyan duyguları Allah’ın beğenmediği ve kınadığı bir ahlaki tavırdır.</p>
<p><strong>Mü’min, her hâl ve şartta ümitvârdır</strong><br />
Ümitvâr olmak mü’minin en önemli vasfıdır. Rabb’imiz, “Lâ taknetû min rahmetillahi” buyuruyor. Rahmet, ahiretteki af ve mağfireti kapsadığı gibi, dünya sıkıntılarından kurtuluşu da ifade etmektedir. Kişi, imanı ölçüsünde Allah’tan umut eder, her olayın yalnızca Allah’ın dilemesi ile gerçekleştiğini bildiği için hiçbir konuda üzüntüye, ye’se ve ümitsizliğe düşmez. Allah’ın müminlerin dualarına cevap verdiğini bildiği için, en kötü görünen bir olayın bile sonunda mutlaka hayra dönüşeceğinden şüphe duymaz. Her şey Allah’ın “ol” demesiyle yaratılır. Hiçbir şey başıboş ve kendi haline bırakılmış değildir. Her şey Allah’ın belirlediği bir kader üzere yaratılır. Bunun bilincinde olan bir mü’min, en olumsuz şartlarda, en sıkıntılı gibi görünen durumlarda bile Allah’ın rahmetinden ve yardımından ümidini kesmez. Zorluklara sabreden, Allah’tan umudunu kesmeyen ve hiçbir şartta Allah’ın hükümlerinden taviz vermeyen insanlar hem dünyada hem de ahirette müjdelenmişlerdir.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Rabb’imiz, bizi şöyle müjdeliyor: </strong></p>
<p>* “İman edip salih amellerde bulunanlar ise; Biz şüphesiz onların kötülüklerini örteceğiz ve şüphesiz yaptıklarının en güzeliyle karşılık vereceğiz.” (Ankebut Sûresi, 7)</p>
<p>* “Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size Kendisi’nden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vaat ediyor.” (Bakara Sûresi, 268)</p>
<p>***</p>
<p><strong>Kim kadere teslim olur, iman ederse, her türlü kederden de kurtulur </strong><br />
“Kadere teslimiyet”; âni ölümler, kazalar, başarısızlıklar, çok istenen bir sınavı kaybetmelerde bizi sarsar ve sınayıverir. Mutlaka geçmek istediği dersten kalan bir kişi, bu dersin gereğini yapmamış, ama bunu da hayatının tek maddesi haline getirmişse bu sonucu kaldıramaz ve büyük bir üzüntüyle sarsılır. Çünkü bütün ümitlerini, hedeflerini, olayların kendi hesapladığı şekilde gelişmesine bağlamıştır. Fakat öncelikle yaşantısını kendisi buna göre ayarlamamıştır. Yanlış tevekkül uygulayıp, “tedbir”i ihmal etmiştir. Rabb’imiz, “kader” kitabı olan İmam-ı Mübin’inde kayıtlı olan bir hâli “kudret” kitabı olan Kitab-ı Mübin’de hakikat âlemine çıkarmıştır. Biz bu noktada şunu sorgulamalıyız: “Acaba, kadere kendim hakkımda nasıl bir fetva verdirdim!” Mü’minlerin böyle anlarda ne demesi gerektiğini Rabb’imiz bize şöyle öğretiyor: “De ki: Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlâ’mızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler”. (Tevbe Suresi, 51)</p>
<p><strong>“Hasbünallahü ve ni’mel vekil” ne demektir? </strong><br />
“Hasbünallahü ve ni’mel vekil” sözünü her duamızın sonunda söyleriz. “Başımıza gelecek her türlü belâ ve musibete karşı Allah bize yeter. O, ne güzel dost ve ne güzel bir vekildir.” demek olan bu söz, aslında mü’minin nasıl İlahi bir güvenceye sahip olduğunu da ifade eder.</p>
<p><strong>Başarısızlık, yarı yolda kalmak </strong><br />
Allah yolunda baskı ve eziyetlere sabretmek çok daha büyük ecirlere ve hayırlara vesile olmaktadır. Kişi, Allah rızası için çalışırken yarı yolda kalmış, başarısız olmuş da olabilir. O an ne düşünecektir? Kur’an’da; sürgün edilmiş, zindanlarda tutulmuş peygamberlerden, müminlerden bahsedilmektedir. Onlar acaba o anlarda ümitsizliğe kapılmışlar, işkenceler içindeyken “Yoksa yanlış yolda mıyım?” diye düşünmüşler midir? Asla. Onların özellikleri sabretmek ve Allah’ın hükmüne tevekkülle boyun eğmek, ezeli planda haklarında “şehadet” yazıyorsa, onu da bir şerbet bilip bir nefeste içmek olmuştur. Zindanlar bile kamil mü’minler için aynen Hz. Yusuf aleyhisselam için olduğu gibi “medrese-i Yusufiye” olmuştur. O önce bir kuyuya, sonra bir iftirayla zindana atılmış, kısa süre sonra bulunduğu memleketin en önemli idarecisi oluvermişti. Bütün bunları yapan ve onu sınayanın Rabb’i olduğunu o her zaman biliyordu.</p>
<p>İşte mü’minlerin bu her şartta gösterdikleri bu dini salabetleri ve ciddiyetleri onların “gerçek bir imanla” iman ettiklerini gösterir. En ağır hastalığa yakalansalar ya da şartlar en zor ortamlarda bulunmayı da gerektirse, her zaman ümitvâr, her zaman tevekküllü, her zaman Allah’ın yarattığı hikmetleri ve hayırları düşünen bir tavır içinde olurlar.</p>
<p><strong>Ümitsizlik, inananların vasfı değildir</strong><br />
Ümitsizlik, İlahi terbiyeden uzak yaşayan insanlarda sık rastlanan bir ruhi bozukluktur. Bu, insanların Allah’ın varlığını reddetmelerinden ya da Allah’ı gereği gibi tanıyıp bilmemelerinden kaynaklanır. İmandan ve dolayısıyla Kur’anî bilgiden yoksun olan bu insanlar etraflarında gerçekleşen tüm olayların tesadüfler sonucu meydana geldiğini düşünürler. İlahi takdir ve kader duygusu hayatlarında yoktur. Bu sebeple başlarına gelen her türlü olumsuz olay kendileri için bir keder ve umutsuzluk vesilesi olur. Sırf kendi oluşturdukları kuruntu, vesvese ve endişeler bile onları derin bir ümitsizliğe düşürebilir. Müslüman ise, hadiseleri hayra yoran, hayata iyi yönden bakabilen insandır. Çünkü, “güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır”. Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yaşamayanlar, Allah’tan gelen her şeye razı olan bir mü’minin rahatlığını taşımazlar. Sürekli endişe içindedirler. Her olayın kendi aleyhlerine gelişeceğini sanırlar.</p>
<p><strong>Peygamberlerin hayatı ümit sahneleriyle doludur </strong></p>
<p>Peygamberler, insanlar için her konuda olduğu gibi, her türlü zorluk karşısındaki ümit ve tevekkül dolu tutumları ile de en güzel örneği teşkil ederler. Peygamberler yalnızca Allah’ı dost edinen, Allah’ın hükümlerine içten bağlı, hayatlarının tamamını Allah için yaşayan insanlardır. Ve yaşamlarının her anında Allah’a güvenip dayanan, her zaman Allah’ın yardımının yanlarında olduğunu bilen kişilerdir. O halde onlara benzemeye gayret eden mü’minlerin de, güzel ahlakın her ayrıntısında olduğu gibi, ümit dolu olma konusunda da onları örnek almaları gerekir. Peygamberlere tuzaklar kurulmuş, iftiralar atılmış, yurtlarından sürülmüşlerdir. Ama her zaman Rabb’lerine iltica edip, normal bir insanın asla kaldıramayacağı sıkıntıları gönül hoşnutluğuyla göğüslemişlerdir.</p>
<p><strong>Ümit ve korku arasında olmalı </strong><br />
* Havf ve reca “ümit ve korku” demektir.<br />
* Mü’minin ümit ve korku arasında olması gerekmektedir. Allah’tan, Kur’an’da ve Efendimiz’in Sünnet’inde anlatıldığı gibi korkan bir insan Allah’ın emrettiklerinin dışına asla çıkmaz.<br />
* Allah’tan bağışlanmayı, cennete kabul edilmeyi umarken diğer yandan da büyük bir korku içindedir. Çünkü hiç kimsenin cennete mutlaka gideceğine dair bir garantisi yoktur. Çünkü Allah’ın rahmetinden şüphe edilemeyeceği gibi, Allah’ın azabından da kimse emin olamaz!<br />
* Mü’min ancak elinden geleni yapmakla ve Allah’ın rahmetini ümit etmekle yükümlüdür.<br />
* Samimi mü’minde, ümit ve korku doğal bir denge halindedir.</p>
<p><strong>Mustafa Aydın</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[SMTP Nedir?]]></title>
<link>http://teknobaycan.wordpress.com/?p=140</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2008 08:44:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>teknobaycan</dc:creator>
<guid>http://teknobaycan.wordpress.com/?p=140</guid>
<description><![CDATA[
E-posta gönderme protokolü (Simple Mail Transfer Protocol). Bir e-posta göndermek için sunucu i]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div>
<p style="text-align:justify;"><em>E-posta gönderme protokolü (<strong>S</strong>imple <strong>M</strong>ail <strong>T</strong>ransfer <strong>P</strong>rotocol). Bir e-posta göndermek için sunucu ile istemci arasındaki iletişim şeklini belirleyen protokoldür. Sadece e-posta yollamak için kullanılan bu</em> <em>protokolde...<!--more--></em></p>
<p style="text-align:justify;">Sadece e-posta yollamak için kullanılan bu protokolde, basitçe, istemci bilgisayar SMTP sunucusuna bağlanarak gerekli kimlik bilgilerini gönderir, sunucunun onay vermesi halinde gerekli e-postayı sunucuya iletir ve bağlantıyı sonlandırır.</p>
<p>E-posta almak için <a href="http://www.e-posta.us/?page_id=17" target="_blank"><span style="color:#8e553b;">POP3</span></a> yada IMAP kullanılır.</p>
<p>Ücretsiz hizmet veren büyük e-posta servisi sağlayıcıları da SMTP ve diğer e-posta gönderim ve kontrol protokollerini desteklemeye başlamışlardır.</p>
<p>Outlook, Eudora, Kmail, Thunderbird, Evolution, Sylpheed gibi e-posta istemcileri, e-postalarınızı gönderilmek üzere sunucunuza iletirken SMTP servisinden faydalanırlar.</p>
<p>25 numaralı port SMTP sunucusu için ayrılmıştır.</p>
</div>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bu Ülkeden Nefret Etmeyeceğim Sayın Başkan]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1468</link>
<pubDate>Sun, 11 May 2008 17:04:16 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1468</guid>
<description><![CDATA[Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, o sevimsiz bakışından bile ben burada doğdum, an]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, o sevimsiz bakışından bile ben burada doğdum, ankarada, bin yıllık bozkırın tam da ortasında dedemin havuç tarlaları var ve çanakkalede savaşan babasını anlatarak “ya Hak, ya hayyül kayyum” diyerek sallıyor çapasını, namaza gidiyor ezan okununca düğmesine basılmış gibi şapkasını ters çevirip kara davut, hayatüs sahabe, delailül hayrat okuyarak, zekatını kıtı kıtına öşürünü, zekatını, sadakasını kıtı kıtına, vergisini tam tamına dedem...</p>
<p>Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, başaramayacaksın bunu enver, talat, cemal, yakup cemil, ismet ve diğerleri başaramadıysa nasıl sen de başaramayacaksın sayın başkan, sevgilimin elini tutup elini tutup sevgilime başörtüler alacağım, yasinler okuyacağım dara düşünce yasinler okuyacağım, sen bilmezsin inşirah okuyacağım, istihare yapacağım sonra arkadaşlarla bir araya gelip Sezai bey, İsmet Özel, Nuri Pakdil falan sonra arkadaşlarla bir araya gelip tehlikeli uyruklarımızla belki “Allah” diyeceğiz...</p>
<p>Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, apoletlerinden nefret etmeyeceğim koşa koşa gittiğin amerikadan ama, nefret nefret nefret edeceğim her zaman...</p>
<p>Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, sevgilimin elini tutup elini tutup sevgilimle sinemalara, kitapçılara, balıkçılara gideceğim içmeyeceğim, zihnim açık olacak, dişlerimi sıkacağım, türkçe konuşacağım sahi sen en çok, zihnimin açık, dilimin türkçe olmasından korkuyorsun değil mi?</p>
<p>Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, benim param yok kalanlara peruk taksınlar diyerek kızımı bilmem nereye sekreterimle, metresimle, basın danışmanımla kırıştıramam<br />
motosikletim yok, egemen değilim, bağışlamaz beni halk ah, sahi, biz halkız sayın başkan, tâbi olanız, silah altına alınanız...</p>
<p>Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, oy vermeyeceğim aile planlamasına inanmayacağım, ucuz prezervatif dağıtmana dil uzatacağım dil uzatacağım senden ölümüne korkan, gölgesinden korkan o yavşaklara kızacağım sayın başkan, tıpkı senin şimdi bana kızdığın gibi işte bunu okudukça...</p>
<p>Bu ülkeden nefret etmeyeceğim sayın başkan, vazgeçmeyeceğim sevgilimden vazgeçmeyeceğim dedemin anlattığı Ali, Hamza, Muhammed, İsa, Musa ve Yusuf kıssalarından...</p>
<p><strong>İsmail Kılıçarslan</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[YENİ HEDEF : İNSAN BEYNİ]]></title>
<link>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=447</link>
<pubDate>Tue, 06 May 2008 21:59:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>yüksel karakuş</dc:creator>
<guid>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=447</guid>
<description><![CDATA[Beyin Kontrolü Nedir, Ne Elde Edilmek İsteniyor?
Dünya istihbarat örgütlerinin karşı tarafı ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:#ff0000;">Beyin Kontrolü Nedir, Ne Elde Edilmek İsteniyor?</span></p>
<p>Dünya istihbarat örgütlerinin karşı tarafı yönlendirmek için psikolojik operasyon yapabilmeleri en önemli hedefleridir. İstihbarat örgütleri özellikle CIA ve MOSSAD bu konuya büyük önem<br />
vermektedirler.<br />
Bir Çin atasözü vardır, "Yüz savaş kazanmak hüner değil, hüner savaşmadan güvenliği sağlamaktır."<br />
İstihbarat örgütleri bu konuya bilimsel olarak eğilmektedirler. Sürekli çalışmalarla yeni yollar araştırmaktadırlar.</p>
<p>Bugün MOSSAD'ın CIA'dan daha başarılı operasyonlar yapmasının iki nedeni vardır. Birincisi, Tevrat'ta Musa Peygamber'e Kenan ilinde casusluk yapmasının emredilmesi. İkincisi de, ideallerinin yüksek fakat güçlerinin az olması ve dünya bilim çevresinde önemli etkinliklerinin olmasıdır.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Tarihte buna örnekler var mı?</span></p>
<p>Bilinen ilk ve en önemli psikolojik operasyon örneği Hasan Sabbah'tır. Haşhaşi tarikatı da denilen bu örgütlenmede kişiler Haşhaşın etkin maddesi Eroinle keyif duygusuna ve cennet inancına şartlandırılıyor. Hasan Sabbah'a itaat ederlerse hep böyle yaşayacaklarına inandırılıyorlardı. Böylece intihar saldırılarını zevkle yapıyorlardı.<br />
1937'de Stalin'in Halk mahkemelerinde dâvâlıların îtiraflarında bazı kimyasallar kullandığı bilinmektedir. Hatta Macaristan Kardinalinin de bulunduğu bir dâvâda dâvâlılar devlete karşı bir tutum aldıklarını birden itiraf etmişlerdi.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Peki durum ahlâki midir?</span></p>
<p>Kesinlikle değildir. Mamafih, Dünya Af Örgütü 1992 yılında bir rapor neşretti. Bu durum "İnsanın zihni yetilerini bozmayı, yok etmeyi, değiştirmeyi hedefleyen sorgulama prosedürü ahlâki suçtur denildi. Fiziksel işkence sınıflandırması kadar insanlık dışıdır." düşüncesi<br />
benimsendi.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Hangi yöntemler uygulanıyor?</span></p>
<p>Klasik yöntem; psikolojik faaliyet, propaganda ve beyin yıkama yöntemidir.<br />
En sık kullanılan yöntem; kimyasal maddeler kullanılarak kişinin düşüncesini etkilemektir.<br />
Son yıllarda üzerinde çalışan ve durulan yöntem ise elektronik implantlar yerleştirilerek kişinin beynini uzaktan kumanda ile yönetme çabalarıdır.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Elektronik yöntemlere geçmeden önce kısaca kimyasal yöntemlerden söz eder misiniz?</span></p>
<p>Zihin kontrolü deneylerinde ilk kullanılan madde LSD idi. LSD psikokimyasal bir maddedir. Alan kişide olağanüstü psikolojik değişimler olur. Halüsinasyonlar görür, canlı, neşeli, güçlü duygu, düşünme ve davranışlar içerisine girer. Bu madde beynin ön bölgesinde DOPAMİN isimli zevk maddesini aşırı salgılamaktadır. Bu maddeyi alan bir kişi inandığı konuda olağanüstü eylemler gerçekleştirebilmektedir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşında hem Hitler hem Amerikan ordusu "Amphetamin" isimli uyarıcı kimyasalı kullanarak askerlerin savaş gücünü arttırmayı hedeflemişlerdir. Hatta Hitlerin milyonlarca psikoaktif madde kullanarak ordusunun hareket kabiliyetini çok hızlı hâle<br />
getirdiği bilinmektedir.<br />
İçkisine LSD veya uyuşturucu katan kişilerin kolay intihar ettikleri ve kolay insan öldürdükleri bilinen gerçeklerdir.</p>
<p>Bu konu da ABD'de gönüllüler, siyahlar ve eşcinseller üzerinde ilginç deneyler yapılmıştır. Deney yapılan kişilerde akıl hastalıkları, yaşayanlarda erken bunama, erken yaşlanma gözlemlenmiştir. Bu konuda Dr. Armen Victorian'ın kitabında ilginç kaynak ve bilgiler<br />
mevcuttur. Kitabın ismi "İnsan Davranışının Manipülasyonu, Beyin Kontrolüdür." Bu kitap Timaş yayınları arasında tercüme edilerek yayınlanmıştır.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Psikiyatride tedavi amacıyla kullanılıyor mu?</span></p>
<p>Psikiyatrik uygulamada tanı ve tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Narkoanaliz olarak tanımlanan bu yöntemde kişiye damardan kısa süre etkili barbibüratlar verilir. Kişi uyku uyanıklık arası bir boyuttadır. Bilinçaltının üstündeki baskılar aralanır. Kişiyle güven ilişkisi içinde psikoterapödik ilişki kurulabilirse bilinçaltı duygular, eğilimler, hatıralar, şartlanmalar ortaya çıkarılır.<br />
İlaçlı hipnoz da denilebilen bu yöntem kişinin bilinçaltı çatışmalarını analiz edip onun tedavisini gerçekleştirmek için kullanılır.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Hipnozla beyin yıkamak mümkün müdür?</span></p>
<p>Hipnoz bilimsel bir yöntemdir. Kişi hipnotik uykuya geçtiğinde vücut ve beyin uyur, fakat terapistle, kişi arasında seçici bir algılama alışverişi kanalı açılır. Böylece kişi yönlendirilir, düşünceleri, duyguları değiştirilebilir. Psikiyatride hastalıklı düşünceleri yok etmek, sağlıklı düşünceler kazandırmak, ego gücünü arttırmak için bu yöntemi kullanıyoruz.</p>
<p>Her bilimsel yöntem gibi hipnozda gösteri malzemesi veya siyâsî amaçla kullanılabilir.</p>
<p>Hipnozda ilk şart iki tarafın birbirine güvenmesidir. Daha sonra konsantrasyon gücü artırılır, uygun telkinde bulunulan kişi geçmişine götürülebilir, beyni yıkanabilir, yanlış şeylere inandırılabilir. Ancak kişiye hipnozda istemediği şeyi yaptıramazsınız. Bazı kişiler telkine çok yatkındır, kolaylıkla girerler. Fakat obsesif ve paranoid denilen güvensiz özelliği fazla olan kişileri hipnotik transa geçirmek çok güçtür.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Elektromanyetik etkileme mümkün müdür?</span></p>
<p>Evren "Radiant Enerji" denilen yayılan bir enerjiden oluşur, gözümüzle gördüğümüz spektrum bir dalga boyudur. Morötesi ve kızılötesi dalga boyları gözümüzle görülmez. Ancak röntgen filmlerinden, termal kameralara, yeraltı su havza haritalarına kadar bir çok alanda kullanılır.<br />
Her elektrik kaynağı bir radyasyon neşreder. Bazı radyasyonlar iyonlama yaparak hücre ölümlerine yol açar. Hidrojen atomu frekansına uygun mikrodalga ile MR gibi beyin tomografileri çekilir. Mikrodalga fırınlarda ışınların camı geçerek tabak içindeki suyu<br />
buharlaştırdığını biliyoruz.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Mikrodalga ile beyin kontrolü nasıl olur?</span></p>
<p>Mikrodalga ile uzaktan gürültü hissi oluşturmak mümkündür. Elektromanyetik ritmik vuruşlar kişinin başını elektrikli matkapla oyulduğu hissi uyandırabilir. Çok düşük frekans da (VLF), iyonlamanın olmadığı bir radyoaktivite ile baş ağrısı, çınlama, sinirlilik, depresyon, hâfıza kaybı hatta panik duygusu oluşturulabilir.Radyasyonun diş dökülmesi, kan kanseri, sakat doğumlara neden olduğu yaptığı bilinmektedir.<br />
İyonlanmanın olduğu radyasyonlar X ışınları Radyum gibi kanser tedavisinde kanserli hücreleri öldürmek için kullanılır. Bu ışınları uzaktan yönetmek mümkün olmamakta, fakat mikrodalga kaynağını 1-2 km. Uzaktan bir hedefe yöneltmek mümkün olabilmektedir. Kötü niyetli kişilerin elinde korkunç bir silah haline dönebilen bir teknoloji insanlık dışı amaçlarla kullanılırsa insanlığın sonu başlar.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Elektronik parça yerleştirmek mümkün mü?</span></p>
<p>İnsan davranışını kontrol etmek isteyenler hayvan deneylerinde bunu gerçekleştirmişlerdir.<br />
FM radyo kanalı ile sinyaller alabilen ve nakledebilen minyatür elektrotlar hayvan kafasına yerleştiriliyor. Maymunda cinsel saldırganlık, boğada âniden durma komutu verme deneyleri başarılı oldu. Yunus balıkları yönetilebildi.<br />
ABD'de beynin elektronik uyarılması zihinsel özürlülerde ve eşcinsellerde araştırılmıştır. James Olds isimli araştırmacı beynin hipotalamuş bölgesine elektronik implant yerleştirerek eşcinselleri kontrol etmeyi başardı. Hastalarda korku, heyecan, halüsinasyon oluşturarak davranışlarını ödüllendirdi veya cezalandırdı.<br />
Zihin özürlülere de benzer deneyler yapıldı. Bu çalışmalar çok tartışıldı. Bilimin iyiliği değil hastanın iyiliği ön planda tutulması etik kuralına göre çalışmalar durduruldu.<br />
FM radyo kanalında sinyaller alabilen ve nakledebilen bu uzaktan beyin elektronik uyarılması ateşli tartışmalara konu oldu. Hatta Fransa'da her doğan çocuğa kimliğini belirtir elektronik parça yerleştirerek ömür boyu nerede olup olmadığını izleyebiliriz tezi bile ortaya atıldı.</p>
<p>İnsanın robot gibi tuşlarla kontrol edilmesi çok tehlikeli bir gelişmeydi.</p>
<p>Elektronik implantı (Stimoreceiver) bulan Dr. Delgado beynin amigdal ve hipokampus gibi alanlarını canlandırarak neşe, tuhaf duygu, renkli görüntü gözlemlediğini kayıt ederek kitabında açıkladı.</p>
<p>Radyohipnotik beyinlerarası kontrol projesi elektronik hipnoz yapmayı amaçlamaktadır. Bu projede kişiye istemediği şeyler yaptırmak mümkün hale gelecektir. Tuşlarla kontrol edilen insana ne yaptırılmaz ki!</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Elektromanyetik enerjinin biyolojik bilimlerde kullanılması yeni bir gelişme midir?</span></p>
<p>Bugün psikiyatride beynin ürettiği sinyalleri kaydederek beyin fonksiyonel görüntülemesi yapılabilmektedir. Klasik EEG'nin bilgisayar devriminden sonra analog sinyallerin sayısallaştırılması ile beyin haritası çıkarılıyor. Beynin hastalıklı çalışan alanlarını görüntüleyebiliyoruz. Tanı ve tedaviyi güçlendirmek için işe yarayan bir yöntemdir. Hatta ilaç tedavisinin biyoyararlılığını hasta izlerken görselleştirmiş oluyoruz. Elektromanyetik enerjinin tedâvide kullanımı yeni gelişmelerdendir. TMS denilen bir yöntem ile ilgili araştırmalar hâlen sürmektedir. Beynin ön bölgesine elektromanyetik uyarı vererek Depresyonu tedâvi etme projesi Elektroşok tedavisine alternatif olarak işe yarayacak gibi görünmektedir.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Bir de duyu ötesi algı var. Bu konuda neler söyleyebiliriz?</span></p>
<p>Birleşik Devletler parapiskolojik araştırmalara büyük bütçeler ayırmaktadır. Beş duyuyu kullanmada insanın geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman hakkında bilgi edinmesi çok ilgi çeken bir konudur.<br />
Telepati, Durugörü (Clair-voyance), Altıncı his de denilen bu algılama biçimi hakkında şu anda bilimsel çalışmalarda sağlam deliller yoktur.<br />
Sesin, elektromanyetik frekansın, lazerin varlığı başka dalga boylarının varlığına kanıt olabilmektedirler. Zihni kontrol etmenin, ikizlerin, anne-çocuk arasındaki uzaktan duygusal etkilenmelerin nasıl olduğu henüz çözülemedi. Rüya laboratuarlarında telepati yolu ile kavram ve imaj uyandırıldığının gözlemlenmesi elektronik psikiyatri açısından devrim niteliğindeki çalışmalardır.<br />
Durugörü veya beden dışı sezgi denilen bir yöntemde de bazı denekler odada gizlenmiş nesnelerin yerini tespit etmeyi başarabiliyorlar. "Remote Viewing, remote sensing" denilen uzaktan görme ve hissetme özelliği olan insanların bunu nasıl başardıkları bilimsel ilgi alanına girmektedir. Uzaktan görüşün elektromanyetik işleyişi çözülebilirse insanlığın kaderi etkilenecektir.</p>
<p>Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz insanın zihninin uzaktan kontrol edilmesi dünya için sosyal ve politik etkileri çok fazla oluşacağı gelişmeleri getirecektir.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">"ZİHİNSEL KONTROL OPERASYONLARI: YENİ HEDEF BEYİN Mİ?.."</span></p>
<p>Son elli yıldır, zihin kontrol çalışmaları, psikolojik savaş yöntemleri dünyanın iki süper devletinin gündemine oturmuş durumda…<br />
Zihinsel dalgaların, elektromanyetik dalgaların insan beynini etkilediği bir gerçek…</p>
<p>Bakın Prof. Dr. Haluk Nurbaki bu konuda ne demiş:</p>
<p>"Düşünelim ki, hali vakti yerinde, zengin, her istediğini alabilen mutlu bir insan var. Ama bu insanı akşamleyin evine geldiği zaman bir huzursuzluk kaplıyor. Bunun sebebi, bu kişinin sahip olduğu imkanlara komşularının sahip olmaması üzerine komşularından gelen zihinsel dalgalardır. Daha önemli bir şey söyleyeyim, sevgisini kaybetmiş toplumlar içerisinde yaşayan insan, orada bulunduğu müddetçe zihni frekansları, sevgi yayınlarını kendiliğinden iptal eder. Toplumdan gelen kavga, huzursuzluk yayınları o kişinin de beynini işgal eder, onu da rahatsız eder. Dolayısıyla gerek bir alet vasıtasıyla, gerek şeytan-manevi etki- vasıtasıyla ve gerekse insan vasıtasıyla dalga hareketlerinden etkilenmek mümkündür.<br />
Her harf ayrı bir frekans yayar. Harfler düşünce haline geldikten sonra, yayın başlar. Yani ben mesela,"akrep" dedikten, beş harfi bir araya getirdikten sonra yayın haline geçer. Ondan önce yayın yoktur.<br />
Mesela "A" harfi bir hiçtir. Herhangi bir şeyi sesli olarak düşünmeden yani sessiz olarak düşündüğünüzde de bir yayın söz konusudur. Bu kanalla düşüncenin tespiti mümkün ama imkansız denecek kadar çok zor bir hadise…"</p>
<p>"Elektronik haberleşme alanında gerçekleşen akıl almaz ilerleme, bireyin özel hayatı için büyük bir tehlike yaratmaktadır" diyor, ABD Federal Mahkeme Başyargıcı Earl Warren…<br />
CIA da, senelerdir, "Uyuyan Güzel" kod adlı bir araştırma operasyonu yürütülüyor.</p>
<p>Amaç: "İnsan beyninin uzaktan kumandası, yönetilmesi ve yönlendirilmesi!.."<br />
CIA bu yöndeki çalışmaların sürdürüldüğünü ve son derece olumlu sonuçlar alındığını resmen açıklıyor.<br />
Servis hedefini anlatmak için örnekler veriyor: "Toplu bir ayaklanma halinde, karşı gösteri halindeki insanları kontrol altına almak, sakinleştirmek, teslim olmalarını sağlamak… Bir teröristin uzaktan kumandayla etkisiz hale getirilmesini sağlamak…"</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Peki nasıl olacak bu iş?</span></p>
<p>Elektromanyetik ışınlarla beyinin bazı hücrelerini yok ederek veya bir süre için uyuşturup etkisiz hale getirerek…<br />
Hedef beyin! İnsan beynini uzaktan kontrol altına alma çalışmaları Kaliforniya' daki laboratuarlarda, Moskova üniversitelerinin deney odalarında sürdürülüyor.<br />
Fareler, kediler, köpekler üzerinde başarılı olan yeni silahlar, insanoğlunu yönlendirmeye hazırlanıyor.<br />
Elektromanyetik ışınlar; metal, beton, su gibi engelleri rahatça aşabiliyor, yüzlerce metre uzağa iletilebiliyor. İnsan beyni hedef alındığı zaman, beyinin en en iyi koruma altındaki bölümlerine dahi ulaşabiliyor, etki yapabiliyorlar! İşte yarınların istihbarat silahı bu.<br />
Pentagon'un iddialarına göre, Ruslar bu alanda daha ileri gitmeyi, Amerikalıları geride bırakmayı başarmışlar. 1985'ten beri, bir kilometre mesafeden etkili olan, portatif ışın tabancasını istihbaratçılara ve askerlere teslim etmişler.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">DİJİTAL TERÖRİZME DOĞRU</span></p>
<p>Beynin uzaktan kontrolü ve yönlendirilmesi olarak tanımlanan digital terörizm, insanlığa yönelik yeni bir tehdit mi oluşturuyor?<br />
Kapsamlı ve ciddi bir şekilde, ilk olarak John St. Clair Akwei adındaki bir Amerikan vatandaş