<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>senai-demirci &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/senai-demirci/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "senai-demirci"</description>
	<pubDate>Tue, 07 Oct 2008 01:15:10 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Sevap biriktirilebilir mi?]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=3033</link>
<pubDate>Sun, 21 Sep 2008 14:04:58 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.tr.wordpress.com/2008/09/21/sevap-biriktirilebilir-mi/</guid>
<description><![CDATA[


Ayağımızı kaydıran tuhaf bir bahanedir. Ben sizin adınıza itiraf ediyorum. “Nasılsa ço]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;"><a href="http://minikkelebek.files.wordpress.com/2008/09/i5i0.jpg"></a></p>
<p style="text-align:center;"><a href="http://minikkelebek.files.wordpress.com/2008/09/lilyumi1.jpg"></a></p>
<p style="text-align:center;"><a href="http://minikkelebek.files.wordpress.com/2008/09/ok.jpg"><img class="aligncenter size-large wp-image-3039" title="ok" src="http://minikkelebek.wordpress.com/files/2008/09/ok.jpg?w=470" alt="" width="470" height="350" /></a></p>
<p>Ayağımızı kaydıran tuhaf bir bahanedir. Ben sizin adınıza itiraf ediyorum. “Nasılsa çokça sevabım var, ucundan kıyısından yenirse çok şey kaybetmem herhalde…” Böylece birikmiş sevaba güvenip günahın avuçlarına bırakırız kendimizi. Peki ya sevap biriktirilebilir mi? Üste üste konulabilir mi sevaplarımız?</p>
<p>Bir şeyi biriktirmemiz için harcadığımızın kazandığımızdan az olması gerek değil mi? Bir şeyi üst üste koyabilmek için elimizde kalanın elimizden çıkandan çok olması gerek değil mi? Bir iyilik edebilmemiz için bedenimiz için yapılan harcamalar, dünyamızın ayakta durması için gerekli masraflar, bizim ürettiğimiz iyilikten çok çok fazladır. Mesela, bir an sadece bir defalık “Elhamdulillah…” diyerek nefesimizle, sesimizle ürettiğimiz şükür için, yıllar yıllar öncesinden peygamberler gönderilmiş olması, onların sözünün ve sesinin yüzyıllar içinde milyonlarca güzel insanın akıl almaz çileleriyle bize ulaştırılmış olması gerekir. Ayrıca, o andaki şükrü üretebilmemiz için bize doğduğumuz (hatta doğumumuzdan da önce) andan itibaren sayısız nimet verilmesi, sevdiklerimizle ve hatıralarımızla o an’a taşınmış olmamız gerekir. O an şükrettiğimiz şeyi tadacak zevk, duygu, dil, damak, dudak, mide, göz, koklama gibi sayısız yeteneklerimizin hazır edilmesi gerekir. Ayrıca, o şükre yetecek nefeslerimiz verilirken, güneşin tepemizde duruyor, yıldızların üzerimizde bekliyor, dünyanın altımızda dönüyor olması gerekir…. Üretim hızımız tüketim hızımızdan çok çok az… Hem sonra ne kadar kaliteli ürün ortaya çıkardığımız da şüpheli. Ne kadar sahici söyledik “Elhamdülillah”ı? Anlamına kendimizi ne kadar kattık? Hem sonra, “Elhamdülillah…”diyebilenler arasında olmakla da yeni “Elhamdülillah”lar demelere borçlandığımız ortadayken, ürettiğimiz hamdleri stokladığımızı söyleyebilir miyiz? Ürettikçe daha çok hamd ham maddesini borçlanmıyor muyuz bize hamd etmeyi öğreten ve hamd edilesi nimetler veren Tedarikçimize?</p>
<p>Üst üste koyabilmek için sevaplarımızı elimizden kalanın elimizden çıkandan fazla olması gerekiyor? Ya gıybetle yakmışsak elimizdekileri? Ya hasetle yiyip bitirmişsek depoladıklarımızı? Ya ürettiklerimizin hepsi de defolu diye pazara sürülmemişse?</p>
<p>Nasıl olur da sevabımıza güveniriz şu halde?</p>
<p><strong>Senai Demirci</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Oruç diye/bildiğim.... / Senai Demirci]]></title>
<link>http://ramazangunlugu.wordpress.com/?p=254</link>
<pubDate>Sun, 14 Sep 2008 22:51:34 +0000</pubDate>
<dc:creator>hd</dc:creator>
<guid>http://ramazangunlugu.tr.wordpress.com/2008/09/15/oruc-diyebildigim-senai-demirci/</guid>
<description><![CDATA[Oruç diye/bildiğim&#8230;.
Bir iğne oruç.. Beni bana dikiyor, yeniden dokuyorum insan olan yanı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Oruç diye/bildiğim....</strong></p>
<p><strong>Bir iğne oruç..</strong> Beni bana dikiyor, yeniden dokuyorum insan olan yanımı. Dudağımı dudağıma teğelliyor; yalan ve boş sözü değdirmiyor nefesime. Bencilliğimin yakalarından tutup cömertliğin düğmelerine ilikliyor beni; yeniden b/akıtıyor hiçliğime, hiçlikten geldiğim gerçeğine...</p>
<p><strong>Bir mühür oruç. </strong> Mekanın üzerine kutlu bir vaktin hükmünü basıyor, her köşeyi kutsuyor, her şehri Kâbe'nin eteğine taşı(rı)yor. Mevsimlerden de geçse, ömrün farklı yıllarına da uğrasa, bizi bir sofranın başında bir bir çocuk ediyor, kalplerimizi binbir çocuk sevincine kilitliyor. Kalbimizi meleklerin bile göremediği, şeytanın bile bozamadığı o görünmez, o gösterilmez, yalnızca O'na görünür sadrın içine<!--more--> koyuyor, sahtelikten çıkarıp yeniden piyasaya sürüyor. Eşyanın sıradanlığını çekip alıyor elimizin altından, yine ama yeni, eski ama taze lezzetlerle damgalıyor.</p>
<p><strong>Bir yokuş oruç. </strong> Şükrün ırmağını akıtıyor çölleşmiş tenimizin vadilerinden. Sabrın yokuşlarında susatıp suya kandırıyor nankörlüğümüzü yeniden.</p>
<p><strong>Bir yoldur oruç.</strong> Çıkar/çıkmaz sokakların hepsini Mekke'ye çıkarıyor. Şehrin kirlerini bir suskunluk avazında temizliyor. Yetim bıraktığımız umudumuzu, sokağa terkettiğimiz merhametimizi yeniden eve alıyor. Yola koyuyor içimizin şefkat kervanlarını. Kuraklaşmış, çoraklaşmış dünyanın göbeğinde, iftar saatlerinde serinlediğimiz, iftarı bekleyerek sevindiğimiz, bölüşerek sevindirdiğimiz bir vahaya uğratıyor nefislerimizi.</p>
<p><strong>Bir elbisedir oruç.</strong> Bizi ilk defa niyetimizle giyindiriyor. Güvendiğimiz eylemlerimizi bir kenara bıraktırıp, eylemsizliğin, hiçbir şey edememenin loş köşelerine çekiyor. Sıcak teması kaybettiğimiz vicdanımızın eşiğine yeniden çağırıyor bizi. Bir ihramı giyer gibi, O'nu görürcesine yaşadığımız ihsan kumaşını atıyoruz omuzlarımıza. Kıyıda köşede, kimsenin görmediği yerlerde, gözlerden uzakta da olsa, yalnız ve yalnız O'na teveccüh etmenin, yalnız ve yalnız O'ndan iltifat beklemenin estetiğine bürünüyoruz.</p>
<p><strong>Bir kapı oruç.</strong> Bize açılan. Sonsuz bir kabullenişin odasına doğru eşsiz bir aşinalıkla ayaklarımızı buyur eden ahşap bir kapı. Anamızın ekşi ayranını özlercesine, babamızın şefkatli bakışını beklercesine, bir susamlı pidenin kokusunda erircesine, bir kutlu emre seve seve itaat edercesine masumiyetimizin evine yeniden ayak bastığımız bir kapı. Bizden açılan bir kapı. Cimriliğimizi sürpriz bir merhametle dikiş yerlerinden yırtarak, biriktirdiklerimizi elimizin altında faydasız kılarak kalbimizi başkalarına doğru aralayan..</p>
<p><strong>Bir yağmur oruç.</strong> Sokaklara gökyüzü insin diye. Çocukluklarını yetim bırakmış büyüklerin de alnına çocukça sevinçler dokunsun diye. Dağlarca büyümüş, kayalarca katılaşmış kalplerin arasından yeniden sular sızsın diye... İçimizde öldürdüğümüz acımalar, küllendirdiğimiz merhametler bir damlanın dokunuşuyla filizlensin, göğe ağaç ağaç ağsın diye. Yetim başını okşayan meyvelerle, komşuyu da hatırlayan çiçeklerle, eksildiğimizi/eskidiğimizi açık eden kokularla dal budak salsın diye...</p>
<p><strong>Bir taştır oruç.</strong> Yolumuzu kesen. Hırslarımızın ayaklarına dolanan. Emellerimizin önüne dikilen. Başımıza bir mezar taşı gibi dikilip toprak olduğumuzu hatırlatan. Eşyanın yüzünü bizden çeviren bir soğukluk, katılık gibi ağırlaşan. Hazzın kabını dokunulmaz kılan bir duvar gibi yükselen. Kimi katı kalpleri utandırırcasına, bir Mûsa asâsı gibi dokunan. İmsakla, iftarla, ezanla sonsuz yumuşayan, çatlayan, tozlaşan, ağlayan, ağlatan...</p>
<p><strong>Bir topraktır oruç</strong>. Bir saksılık toprak gibi pencere önünde. İçinde hayallerin yeniden sulandığı... Her kıpırtısında çocuk sevinçlerinin yeniden uyandığı... Bir o kadar tanıdık, bir o kadar yeni...</p>
<p>Kendince, keyfince bir mutluluk adası. İçimizi bir saksılık toprak kadar olsun geniş tuttuğumuzun habercisi. Küçük sevinçler gölgesi....</p>
<p><strong>Bir saklambaç oyunu oruç.</strong> Kendimizi kendimizden gizler gibi görünmez bir niyetin köşelerinde beklediğimiz. Bencilliğimize sobelendiğimiz. Sonsuza kadar sevabımızı saydırdığımız ebemiz. Az pencereli yalnızlıklar. Şehvetimizi sarkıttığımız kuyular. Hırslarımızı yatırdığımız kuytular.</p>
<p><strong>Bir oda oruç.</strong> Bir bir buluştuğumuz. Yeniden göz göze geldiğimiz. Dört duvarı sohbetle yeniden buluşturduğumuz. Sofranın beklentisinde, bir yudum suyun sesinde, bir sıcak ekmeğin kıyısında kalbimizi yeniden sedirlere yatırdığımız. Ruhumuzu baş köşeye buyur ettiğimiz.</p>
<p><strong>Bir sızı oruç.. </strong> Tenin çatlaklarından sızan can akışı. Bedenin yaralarından taşan kalp ağrısı. Ruhun tenden dışarı sızması... Kabuğun çatlaması... Tohumun uyanması.</p>
<p><strong>Bir dönüş oruç.</strong> Yar'e verdiğimiz söze dönüş... Suskularca konuşan. Söz verdiğimiz Yâr'e dönüş...Çığlıklara sarılan.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bugün, günlerden “af/ertesi” ]]></title>
<link>http://serdarselcuk.wordpress.com/?p=171</link>
<pubDate>Sun, 14 Sep 2008 22:10:17 +0000</pubDate>
<dc:creator>serdar selçuk</dc:creator>
<guid>http://serdarselcuk.tr.wordpress.com/2008/09/14/bugun-gunlerden-%e2%80%9cafertesi%e2%80%9d/</guid>
<description><![CDATA[Ne zamandır unuttuğumuz bir sevincin bizi yeniden kucakladığı anlar yaşadık oruç akşamları]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div id="post_message_623475"><strong><em><span style="font-family:Book Antiqua;"><span style="font-size:medium;">Ne zamandır unuttuğumuz bir sevincin bizi yeniden kucakladığı anlar yaşadık oruç akşamlarında. Ne zamandır kalbimize düşmeyen lekesiz huzurlar demledik oruç akşamlarında. Ne zamandır yanımıza yöremize uğramayan çocukça coşkuları avuçladık iftar sofralarımızda. Oruç, bize, her birimize, tek tek, içimizde unuttuğumuz, elini bıraktığımız, suskunluğa terk ettiğimiz içimizdeki çocuğu hatırlatarak gitti. İftar sofralarına ne kadar çocuk/ça oturduk, bir hatırlasanıza.</p>
<p>***</p>
<p>Oruç, zamanı yeni bir tatla yaşattı bize. Günün başköşeleri oruca göre belirlendi. Yeni düzenle akmaya başladı şehirde zaman. Köylerde çocukların gözleri belki ilk defa minare uçlarından sevinçler kopardı, ezan sesinden coşkular devşirdi. Ezanlar, sevinçten kanatlar olup kalplerimize dokundu. Her iftar öncesi çoğaldık, bir/leştik, biricikleştik. Bizi her yanımızdan kucaklayan, hücre hücre sarıp sarmalayan bir huzurun arefesinde bulduk kendimizi. Bir mukaddes çağrının eşiğinde sakinleştirdik kalbimizi. Bir Rahmanî sofranın ortasında yeniden tanıştık ruhumuzla. Bir kalbin açılıp kapanması gibi, kutsiyetin nabzını tuttuk, sımsıcak, kıpır kıpır. Orucun nehrinde aktık; iftar sofralarına toplandık, iftar sofralarından dağıldık. Oruç, uğradığı her mekanı kutsileştirdi. Orucun tutulduğu her yer Mekke’leşti. Oruçla varılan her mekan Medine’leşti.<br />
***</p>
<p>Modernite, insanı eylemlerinin büyüklüğüne endeksler. İnsanın önemini ete kemiğe indirger, varlığını eylemlerine yaslar. Böylece insanı amansız ve vicdansız bir koşu bandında nefes nefese bırakır. Oysa, İslam, insanı niyetiyle tartar: “ameller niyetlere göredir.” Eylem bedenden çıkar. Niyet ise kalptendir. Kalbini kalıbına katmıyorsan, ne edersen et, yaptığın geçersiz ve anlamsızdır kutlu elçiye(asm) göre. Niyet, kalıbı kalbe bağlar, dili gönülle ilişkilendirir. Niyeti olmayan insan vicdanıyla temasını kaybeder. Vicdanı olmayan insan ise, Rabbinin nazarından kaçırır kendini. Hükümsüzleştirir ruhunu. Sahteleştirir kalbini. Huzuru çoklukta arar. Doymayı eşyanın vefasız yüzünden umar. Ömrünü faydasız bilgilerin boğuculuğunda geçirir, kalbini huşusuz ve hayretsiz bir sığlığa hapseder, dilini vicdanına değmeyen kuru çağrıların kuytusunda eskitir. Oruç, bedenin eylemi olarak edilgen bir ibadettir; yememe/içmeme üzerinden yürür. İşte, oruç, bizi bu eylemsizliğin öznesi eylerken, eylemin gürültüsü ardında susturduğumuz niyetin sesini yükseltti. İlk defa, oruç sayesinde, niyetimizi eylemimizin önüne geçirdik. Oruçla, kalbimizi kalıbımıza galip getirdik. Belki, ilk defa, modern zamanlara açıkça karşı durduk. Oruç tuttuk. Oruca tutulduk. Oruca tutunduk.</p>
<p>***<br />
Oruç, yalnızlaştırdı bizi. Gurbete düşmüşçesine, eşyanın uzağına attı bizi. Her şey var ama bize faydasız. Herkes burada ama bizden habersiz. O’ndan başkası çare olamadı bize. O’nun izninden başkası doyuramadı bizi. O’nu bir bilerek çokluğu terk ettik. Bir’e vardık. Bir’e kandık. Bir’e uyandık. Bir’e kaldık. Hep arayıp durduğumuz o duruluk hali, özlemiyle yandığımız o uzlet hali orucun dokunuşuyla gerçekleşti. Oruca tutunarak o yalnızlıkta durduk ve durulduk.<br />
***</p>
<p>Orucun ertesindeyiz artık. Bize uğradı oruç. Pencere önümüzde durdu. Rahmet günlerinden geçirdi bizi. Mağfiret gecelerinde uyandırdı. Cehennemden kurtuluşumuza vesile günler doğurdu üzerimize. Zamanın zirvesi sessizce gelip dayandı gözlerimizin kıvrımlarına. Kadrimizin bilindiği “o gece”nin içinden geçtik. “O gece” umuduyla, en az “bir ömür”lük umutlar içtik nefes nefes. Pişmanlıklarımızı taşıdık dilimize. Kendimizi utandıracak itiraflar yaptık içimizin içine. Nefsimizi kendimize gammazladık. İlk defa aramızı ayırdık nefsimizle. Haylaz arzularına, yersiz heveslerine “dur!” diyebildik. Merhamet edilmişliğimizin ertesindeyiz artık. Affedilmenin sonrasındayız. Cehennemden kurtuluşu izleyen günlerdeyiz. İnşaallah, tertemiz vardık bayrama. İnşaallah, ak pak bir sabaha uyandık bayramda. O paklığın ve berraklığın hep farkında olarak yaşayalım bundan böyle. Bize yeni baştan açılmış o beyaz sayfaya leke kondurmama özeni ile yürüyelim orucun ertesine.<br />
***<br />
Öyle bir ay ki giden, sonsuz müjdelerin göğsüne yasladı hüzünlerimizi. Öyle bir ay ki giden, mağfiret yağmurlarının yüzünde yıkadı suçlarımızı. Öyle bir ay ki giden, rahmet bulutlarının gölgesinde avuttu korkularımızı. Öyle bir ay ki Ramazan, vahyin sonsuz kıpırtısını taşı(r)dı göğsümüze…</p>
<p>Özlemeye değmez mi?</p>
<p>Senai Demirci</span></span></em></strong></div>
<p><!-- / message --><!-- sig --></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Oruç diye/bildiğim.... ]]></title>
<link>http://serdarselcuk.wordpress.com/?p=169</link>
<pubDate>Sun, 14 Sep 2008 22:07:04 +0000</pubDate>
<dc:creator>serdar selçuk</dc:creator>
<guid>http://serdarselcuk.tr.wordpress.com/2008/09/14/oruc-diyebildigim/</guid>
<description><![CDATA[Bir iğne oruç.. Beni bana dikiyor, yeniden dokuyorum insan olan yanımı. Dudağımı dudağıma t]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div id="post_message_623471"><strong><em><span style="font-family:Book Antiqua;"><span style="font-size:medium;">Bir iğne oruç.. Beni bana dikiyor, yeniden dokuyorum insan olan yanımı. Dudağımı dudağıma teğelliyor; yalan ve boş sözü değdirmiyor nefesime. Bencilliğimin yakalarından tutup cömertliğin düğmelerine ilikliyor beni; yeniden b/akıtıyor hiçliğime, hiçlikten geldiğim gerçeğine...</p>
<p>Bir mühür oruç. Mekanın üzerine kutlu bir vaktin hükmünü basıyor, her köşeyi kutsuyor, her şehri Kâbe'nin eteğine taşı(rı)yor. Mevsimlerden de geçse, ömrün farklı yıllarına da uğrasa, bizi bir sofranın başında bir bir çocuk ediyor, kalplerimizi binbir çocuk sevincine kilitliyor. Kalbimizi meleklerin bile göremediği, şeytanın bile bozamadığı o görünmez, o gösterilmez, yalnızca O'na görünür sadrın içine koyuyor, sahtelikten çıkarıp yeniden piyasaya sürüyor. Eşyanın sıradanlığını çekip alıyor elimizin altından, yine ama yeni, eski ama taze lezzetlerle damgalıyor.</p>
<p>Bir yokuş oruç. Şükrün ırmağını akıtıyor çölleşmiş tenimizin vadilerinden. Sabrın yokuşlarında susatıp suya kandırıyor nankörlüğümüzü yeniden.</p>
<p>Bir yoldur oruç. Çıkar/çıkmaz sokakların hepsini Mekke'ye çıkarıyor. Şehrin kirlerini bir suskunluk avazında temizliyor. Yetim bıraktığımız umudumuzu, sokağa terkettiğimiz merhametimizi yeniden eve alıyor. Yola koyuyor içimizin şefkat kervanlarını. Kuraklaşmış, çoraklaşmış dünyanın göbeğinde, iftar saatlerinde serinlediğimiz, iftarı bekleyerek sevindiğimiz, bölüşerek sevindirdiğimiz bir vahaya uğratıyor nefislerimizi.</p>
<p>Bir elbisedir oruç. Bizi ilk defa niyetimizle giyindiriyor. Güvendiğimiz eylemlerimizi bir kenara bıraktırıp, eylemsizliğin, hiçbir şey edememenin loş köşelerine çekiyor. Sıcak teması kaybettiğimiz vicdanımızın eşiğine yeniden çağırıyor bizi. Bir ihramı giyer gibi, O'nu görürcesine yaşadığımız ihsan kumaşını atıyoruz omuzlarımıza. Kıyıda köşede, kimsenin görmediği yerlerde, gözlerden uzakta da olsa, yalnız ve yalnız O'na teveccüh etmenin, yalnız ve yalnız O'ndan iltifat beklemenin estetiğine bürünüyoruz.</p>
<p>Bir kapı oruç. Bize açılan. Sonsuz bir kabullenişin odasına doğru eşsiz bir aşinalıkla ayaklarımızı buyur eden ahşap bir kapı. Anamızın ekşi ayranını özlercesine, babamızın şefkatli bakışını beklercesine, bir susamlı pidenin kokusunda erircesine, bir kutlu emre seve seve itaat edercesine masumiyetimizin evine yeniden ayak bastığımız bir kapı. Bizden açılan bir kapı. Cimriliğimizi sürpriz bir merhametle dikiş yerlerinden yırtarak, biriktirdiklerimizi elimizin altında faydasız kılarak kalbimizi başkalarına doğru aralayan..</p>
<p>Bir yağmur oruç. Sokaklara gökyüzü insin diye. Çocukluklarını yetim bırakmış büyüklerin de alnına çocukça sevinçler dokunsun diye. Dağlarca büyümüş, kayalarca katılaşmış kalplerin arasından yeniden sular sızsın diye... İçimizde öldürdüğümüz acımalar, küllendirdiğimiz merhametler bir damlanın dokunuşuyla filizlensin, göğe ağaç ağaç ağsın diye. Yetim başını okşayan meyvelerle, komşuyu da hatırlayan çiçeklerle, eksildiğimizi/eskidiğimizi açık eden kokularla dal budak salsın diye...</p>
<p>Bir taştır oruç. Yolumuzu kesen. Hırslarımızın ayaklarına dolanan. Emellerimizin önüne dikilen. Başımıza bir mezar taşı gibi dikilip toprak olduğumuzu hatırlatan. Eşyanın yüzünü bizden çeviren bir soğukluk, katılık gibi ağırlaşan. Hazzın kabını dokunulmaz kılan bir duvar gibi yükselen. Kimi katı kalpleri utandırırcasına, bir Mûsa asâsı gibi dokunan. İmsakla, iftarla, ezanla sonsuz yumuşayan, çatlayan, tozlaşan, ağlayan, ağlatan...</p>
<p>Bir topraktır oruç. Bir saksılık toprak gibi pencere önünde. İçinde hayallerin yeniden sulandığı... Her kıpırtısında çocuk sevinçlerinin yeniden uyandığı... Bir o kadar tanıdık, bir o kadar yeni...</p>
<p>Kendince, keyfince bir mutluluk adası. İçimizi bir saksılık toprak kadar olsun geniş tuttuğumuzun habercisi. Küçük sevinçler gölgesi....</p>
<p>Bir saklambaç oyunu oruç. Kendimizi kendimizden gizler gibi görünmez bir niyetin köşelerinde beklediğimiz. Bencilliğimize sobelendiğimiz. Sonsuza kadar sevabımızı saydırdığımız ebemiz. Az pencereli yalnızlıklar. Şehvetimizi sarkıttığımız kuyular. Hırslarımızı yatırdığımız kuytular.</p>
<p>Bir oda oruç. Bir bir buluştuğumuz. Yeniden göz göze geldiğimiz. Dört duvarı sohbetle yeniden buluşturduğumuz. Sofranın beklentisinde, bir yudum suyun sesinde, bir sıcak ekmeğin kıyısında kalbimizi yeniden sedirlere yatırdığımız. Ruhumuzu baş köşeye buyur ettiğimiz.</p>
<p>Bir sızı oruç.. Tenin çatlaklarından sızan can akışı. Bedenin yaralarından taşan kalp ağrısı. Ruhun tenden dışarı sızması... Kabuğun çatlaması... Tohumun uyanması.</p>
<p>Bir dönüş oruç. Yar'e verdiğimiz söze dönüş... Suskularca konuşan. Söz verdiğimiz Yâr'e dönüş...Çığlıklara sarılan.</p>
<p>Senai Demirci</span></span></em></strong></div>
<p><!-- / message --><!-- sig --></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hatalar Bizden Yanadır]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=2985</link>
<pubDate>Mon, 08 Sep 2008 09:41:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.tr.wordpress.com/2008/09/08/hatalar-bizden-yanadir/</guid>
<description><![CDATA[
Hata, kusur, noksan, kötülük ve benzeri şeyleri aramaya sıra geldiğinde, asla uzaklara gitmem]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;"><a href="http://minikkelebek.files.wordpress.com/2008/09/00008555.jpg"><img class="size-large wp-image-2986  aligncenter" title="00008555" src="http://minikkelebek.wordpress.com/files/2008/09/00008555.jpg?w=470" alt="" width="373" height="404" /></a></p>
<p>Hata, kusur, noksan, kötülük ve benzeri şeyleri aramaya sıra geldiğinde, asla uzaklara gitmemeliyiz. Sorgulamalarımız bu yanda, beri tarafta kalmalı. Soruları ve suçlamaları kendimize yöneltmeliyiz. Nefsimizin karnında, dünyanın dalgalı denizinde, zamanın zifirî karanlığında çaresizken,Yunus Âleyhisselâm’ın ardına düşmekten başka çaremiz yok. Bir Yunus istiğfarı ile, başkalarını değil yalnız kendimizi ‘zalimlerden olmuş’ bilmeliyiz. Yusuf’un (as) çile kuyusuna insek de, zindanına düşsek de, “nefsim muhakkak kötülüğü ister; Rabbim merhamet ederse başka” demekten ötesi yok. Diğerlerinden önce kendimizi musibeti hazırlayan cinayette pay sahibi görmeliyiz. ‘Onlar’dan önce, ‘bizim’ tarafta cinayetin izlerini sürmeliyiz. Diğerlerinin cinayetlerini kendilerine bırakmalı ve biz kendimizi de hatalı bilmeliyiz. Kendimizde, kendi tarafımızda düzeltilecek şeyler bulmalıyız.</p>
<p>Yeni başlangıçları ciddi sorgulamalar hazırlar. Yeni başlangıçlar, yeni niyetler, taze şevkler, musibetin ardında saklı ‘mükâfat’ı hak ettirir.Musibeti getiren ‘cinayet’i keşfedemeyen, musibetin getirdiği ‘mükâfat’ı hak edemez. Kendi cinayetlerimizi gördüğümüz pencereden yeni bir sabahın ışıklarını bekleyebiliriz. Kendi pişmanlıklarımızın enaniyetimizin kabuğunda açtığı gedikten taze bir filiz olup yeniden doğabiliriz. Yeter ki, cinayetlerimizi görelim, yeter ki pişmanlıklarımızı yanımızdan eksik etmeyelim. Hiç kimse, hiç kimse önünde küçük düşmekten korkmadan, hiçbir topluluk bir diğerine karşı kaybetme utancı yaşamadan, hiçbir cemaat itibarını kaybetme telaşına düşmeden, hiçbir fikir önderi de fitne kaygısının ardına saklanmadan bu kıyamet öncesi hesaplaşmada yer almalı. Kural o ki, herkes kusuru kendisinde, kendi yanındakilerde, kendi tarafında, kendi tarzında arayacak. Cinayetler hep beride aranacak, kusurlar burada bulunacak, hatalar bu yakada görülecek.</p>
<p>Yunus Âleyhisselâm’ın musibet karşısındaki o eşsiz tavrı, bireysel düzeyde, cemaatler ve topluluklar düzleminde uygulamaya konulacak. Yusuf Âleyhisselâm gibi, nefsimizin mutlaka kötülüğü istediğini itiraf ederek, Rabbimizin rahmetiyle terbiye olunmayı hak edeceğiz. Kendimizi temize çıkarıp karşıdakileri karalamak değildir Yunusvârî duruş. Nefsimizin kötülüğünü görebilmektir Yusufleyin bakış. Kendimizi karalayıp, başkalarını masum görmemiz gerek. Kendimizi temize çıkarma kaygısı bizi kör ediyor. Kendi tarafımızı ezelden haklı görme telaşı bizi sağırlaştırıyor. Her defasında haklı çıkmak, ‘biz dememiş miydik!’ kalkanının arkasında eleştiri oklarını savuşturmak, bizi derin bir anestezi gibi uyuşturuyor.</p>
<p>Yaramız olsun ve gocunalım ne çıkar. Hatalarımız olsun ki, istiğfarın tadına varalım. Bir gün, geri dönüp bakınca, pişman da olabilelim meselâ. ‘Bir daha asla!’ bile diyebilelim. Geçmişte şaşırmış da olabilelim meselâ, ki doğruluğumuz sahih olsun. Katı, kırılmaz, yıkılmaz, dokunulmaz zırhların içinden çıkalım. İnsan tenimizle kalabalıklara karışalım. Islanabilir, yaralanabilir, kanayabilir, acıyabilir insan bedenimizle yürüyelim yeryüzünde. Günaha ve hataya bağışıklığımız yok; hatırlayalım; aksini de üstü kapalı da olsa iddia etmeyelim. Nihayet yeryüzüne cennetten indirilmiş insanlarız ve ‘kan dökebilir’ ve ‘fesat çıkarabilir’ olarak buradayız. Bırakın biraz da mahçup olalım, pişman olalım, utanalım, üzülmüş olalım ki, sevincimiz de, hamdimiz de, sürurumuz da, haklılığımız da sahici olsun.</p>
<p>Dört köşeli kalıplar içinden sıyrılalım, pürüzsüz şablonlardan çıkalım. Yalın bir eda ile, hatadâr bir adem olarak var olalım. Yüreğimiz bütün savunmalardan uzakta kalsın. Aklımız ak ve karalar arasında tereddütle bekleyedursun. Kur’ân’ın ‘az daha gönlünü kaptıracaktı’ diye ifade ettiği, kalıplardan uzak, yapmacıksız Yusuf (as) tereddüdünü biz de paylaşıyor olalım. Sırça köşkümüzden çıkalım, rüzgârda savrulalım, ayağımıza diken batsın, yalın ayak kalalım, susayıp aç da kalabilelim. Hem sonra, itiraflarımız da olsun, sancılarımızı açık edelim. Sözümüzü hak ile batıl arasından zahmetle ve gayretle çıkarmış olalım. Söylediklerimizi yüreğimizde pişirmiş de söylemiş olalım. Acının içinden geçerek konuşalım, şüphelerimizi yanımızdan eksik etmeden tebliğ edelim. Kendimizi de onarıma muhtaç görelim. Herkesle aynı kumaştan olduğumuzu bilelim. Biçimli olmak adına, buzdan kalıplara girmeyelim. Çözülelim, eriyelim, dağılalım, toprağa karışalım. Böylece, başka dudaklara kolayca erişebiliriz belki. Başka yüreklere hiç dirençsiz akabiliriz belki.</p>
<p>Ne çıkar, bizim de cinayetimiz olmuş olsun. Bahçemizde kocaman bir pişmanlık gülü büyüsün. Kan rengi olsun, dikenleri olsun. Cinayetimizi hatırlatsın. Ama mutlaka muştu kokusu versin.</p>
<p><strong>Dr. Senai Demirci</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ve Işık Yırtıldığında...]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=2982</link>
<pubDate>Mon, 08 Sep 2008 09:35:05 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.tr.wordpress.com/2008/09/08/ve-isik-yirtildiginda/</guid>
<description><![CDATA[
Kendinizi alabildiğine geniş ve uzun bir beyaz sayfa üzerinde gezinen minicik ancak bilinçli bi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;"><a href="http://minikkelebek.files.wordpress.com/2008/09/ballinap2.jpg"><img class="size-full wp-image-2983  aligncenter" title="ballinap2" src="http://minikkelebek.wordpress.com/files/2008/09/ballinap2.jpg" alt="" width="300" height="379" /></a></p>
<p>Kendinizi alabildiğine geniş ve uzun bir beyaz sayfa üzerinde gezinen minicik ancak bilinçli bir canlı olarak farzedin. Sayfanın üzerinde yaşıyor olduğunuz için sadece sayfanın boyutlarını biliyorsunuz. Yani, en fazla iki boyutu algılayabiliyorsunuz. Kâğıdın enini ve boyunu biliyorsunuz. Kağıdın yüzeyine dik duran ve kâğıdın yüzeyinin dışındaki üçüncü bir boyuta aşina değilsiniz. Oysa, yaşadığınız ve aşina olduğunuz iki boyutun dışındaki bir üçüncü boyut daha vardır. Üçüncü boyutta yaşayan biri sizin gezindiğiniz her noktaya dilediği mesafeden müdahalede bulunabilir. Örneğin elindeki bir kalemle kâğıdın her noktasına dilediği biçimde ulaşabilir ve sizin gezindiğiniz her noktaya yazılar yazabilir. Ancak siz gezindiğiniz sayfanın yüzeyine üçüncü boyuttan yapılan müdahaleleri bulunduğunuz iki boyut içinde yorumlayabilirsiniz. Örneğin sayfa üzerinde sağdan sola doğru yürüyorsanız, üçüncü boyuttan uzanan kalemin yazdığı harfleri ya da kelimeleri bir sıraya koyarsınız. Diyelim ki, kalem “Ağaçlar meyve veriyor” cümlesini yazıyor. Siz önce “ağaçlar” kelimesini görürsünüz, sonra “meyve” kelimesini algılarsınız. Sizin yaşadığınız iki boyutta, “ağaçlar” “meyve”den önce gelir, “meyve” “ağaçlar”dan sonra gelir. Kalemin ucundaki yazıyı gören ancak kalemin kendisini görmeyen biri olarak, gezindiğiniz bu sayfa üzerinde olup bitenleri yorumlamaya kalkıyorsunuz. Sayfa içinde gezindikçe benzer her cümlede “ağaçlar”ın önce, “meyve”nin ise sonra geldiğini görüyorsunuz. Buna göre, “meyve” kelimesini sayfa üzerinde yazılması için, önce “ağaçlar”ın yazılması gerektiğini düşünüyorsunuz. Çünkü her defasında böyle gördünüz. Buradan yola çıkarak, “ağaçlar” yazılmadan, “meyve” yazılamayacağı sonucuna varıyorsunuz. “O halde,” diyorsunuz, “ağaçlar meyvenin sebebidir.” Meyveyi yapan ağaç olmalıdır size göre.</p>
<p>Oysa, siz zavallı iki boyutunuzda bu sonuca varırken, üçüncü boyutun farkında olan biri, tebessüm ederek, bulunduğunuz sayfaya “ağaç” ve “meyve” kelimelerini yazan kalemin ya da kalem sahibinin dilerse “meyve”yi “ağaç”tan önce yazabileceğini söyler. Bu kalem sahibi sırf gramere uysun diye, önce “ağaçlar”ı, sonra “meyve”yi yazar. Doğrusu, “ağaçlar” kelimesini sana göre önceden yazmış olması, sonradan “meyve” kelimesini yazmasını kolaylaştırıyor değildir; “ağaçlar”ı da, “meyve”yi de ayrı ayrı ve özel olarak yazar. Sırf sizin hatırınız için iki kelimeyi “birlikte” ve “birbiri ardısıra” yazıyordur. Aslında kalem sahibi, sizin yaşadığınız iki boyutun her noktasına eşit mesafededir ve her noktaya dilediği anda erişir ve müdahale eder. Böyle düşününce çok net olarak, her defasında önceden gördüğünüz adına “sebep” dediğiniz kelimelerin, her defasında sonradan gördüğünüz adına “sonuç” dediğiniz kelimelerin yazılışına kendilerinden bir katkısı olmadıklarını görebilirsiniz. Bulunduğunuz sayfada sebep ve sonuç olarak algıladığınız kelimeler vardır ama sebeplerin sonuçlar üzerinde hiçbir etkisi yoktur, gramer gereği sebepler sadece sonuçlardan önce gelir.</p>
<p>Diyelim ki, bir gün bulunduğunuz sayfa ortasından bir yerden delindi ya da sayfa üzerinde incecik bir kıvrılma oldu. O gün, bu sayfa üzerinde olup bitenlerin hiç de zannedildiği gibi olmadığını dehşetle kavramaya başlarsınız. Herşey bulunduğunuz düz iki boyuttan ibaret değil ve öncelik ve sonralık gibi kavramlar sırf sayfanın kâğıdının devamlılığından kaynaklanıyormuş meğer! Sayfa kendi üzerine katlanabiliyorsa, sonra bildiğiniz bir şeyin önceden de önceye gelebildiğini görebilirsiniz. Sayfa delinebiliyorsa, her zaman kolayca ulaşabildiğiniz iki nokta arasındaki mesafenin, yani size göre iki an arasındaki mesafenin, mesela sebep ile sonuç bildiğiniz iki kelime arasındaki aralığın kendi kudretinizle aşılabilir olmadığını görebilirsiniz. Sebep-sonuç arası sonsuzdur ve sonuç sebepten önce gerçekleşebilir.</p>
<p>Şimdi, biz dört boyutta (üç mekan boyutu+bir zaman boyutu) insanlar olarak, alışageldiğimiz önceler ve sonralar üzerine hükümler kurmuşuz. Yeryüzünde ağaçlar meyvelerden önce yazılıyordur ve bize göre ağaç meyvenin sebebidir. “Meyveyi ağaç yapıyor olmalıdır!” “....çünkü ağaç olmazsa meyve olmaz!”. Bütün hükümlerimiz önce ve sonra kavramlarımıza bağlıdır. Doğrudur; yeryüzü sayfasında önce “ağaçlar”ı görürüz, sonra “meyveleri” görürüz. Ama sadece görürüz. Görmek ise ışığın gözümüze ulaşma hızıyla sınırlıdır; tıpkı sayfanın iki boyutuna mahkum olmuş bir canlı gibiyizdir bu durumda. Ağacı önceden görmek, meyveyi sonradan görmek bizim dört boyuttaki kısıtlılığımıza bağlıdır. O da, sayfanın eni boyu gibi, ışığın bize ulaşma hızına bağlıdır.</p>
<p>Işık hızı, içinde sırayla geziniyor olduğumuz sayfanın kâğıdına benziyor. Bugünlerde kâğıdın delindiğini ya da katlandığını duyuyoruz. Işık hızının gerçekten aşılmış olması ya da aşılmamış olması değil sorunumuz. Işık hızının, ne kadar hızlı olursa olsun “sınırlı” olmasını sorun etmeliyiz. Sınırlılılık, bizi bağlıyor ve öncelik ve sonralık hükümlerimizin ve dolayısıyla sebep ve sonuç ilişkilerine dair yorumlarımızın geçici ve deneyimlerimize bağımlı olduğunu gösteriyor. Geçici olmayan ve gördüklerimizden ötede olan gerçek ise, bildiğimizden başka... Sebepleri bu kâinat sayfasına zaman içinde sonuçlardan önce yazan zamanın dışındadır ve sebepleri sonuçları yapsınlar diye değil, sırf şimdilik kuralı öyle koyduğu için önceden yazıyor. Sonuç sebepden önce de yazılabilirdi. Ve aslında sonuçlar sebepsiz de yazılabilir. Şimdi gördüklerimiz, göreceklerimizin hepsi değil yani!</p>
<p>Hele bir ışıktan kâğıdımız yırtılıversin de!</p>
<p><strong>Dr. Senai Demirci</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Suyun yedi rengi]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=2975</link>
<pubDate>Mon, 08 Sep 2008 08:41:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.tr.wordpress.com/2008/09/08/suyun-yedi-rengi/</guid>
<description><![CDATA[
Su hayatımızdır&#8230;
Su cansızdır olabilir ama can susuz olamaz. Canlı olan herşeyin kader]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;"><a href="http://minikkelebek.wordpress.com/files/2008/09/000000.jpg"><img class="aligncenter size-large wp-image-2976" title="000000" src="http://minikkelebek.wordpress.com/files/2008/09/000000.jpg?w=470" alt="" width="470" height="352" /></a></p>
<p style="text-align:left;">Su hayatımızdır...</p>
<p>Su cansızdır olabilir ama can susuz olamaz. Canlı olan herşeyin kaderi su üzerine yazılmıştır. Nerede can varsa orada bir su arayışı vardır. Madde sanki suyun dudağından emer gibidir hayatı. Hayat ateşi, önce suyun duru ayinesine düşer, öylece görünür olur. Onun içindir ki, bir canlıya baktığımızda yarıdan fazla suyu görürüz aslında. Her canlı bedeni su üzerine yazılmış yazı gibidir. Öyle ki yüreğimizin yüreğinde her an bir su şelalesinin ritmik akışını duyarız, beynimizin çeperlerinde suya yazan bir kalemin vuruşlarını ağırlarız. Şah damarımızdadır su. Şah damarımızdır su. Su kanımızdır. Su, yüreğimizde ‘can suyu’muzdur. Su hayatımızdır. “Ab-ı hayatımız”dır. Su, Muhyi’den ihya dokunuşu, Hayy’den diriliş nefhasıdır.</p>
<p>Su yakınımızdır...</p>
<p>Tohumlar bir damla suyun dokunuşu ile uyanır. İnsan günışığına suyun dokunuşu ile uzanır. Su bizi bize yakınlaştırır, eşyayı birbirine yakın eyler. Su varoluşumuzun ele avuca gelmez ilmeği gibidir. Suyun aktığı yerde, suyun coştuğu yerde, suyun uğradığı yere yakın durur hayat; suya tutunur ve yeşeriverir, canlanır ve neşelenir. Suyun yokluğu eşyayı birbirine uzak eyler, canlıları tarif edilmez bir ayrılığa düşürür, bitimsiz bir boşluğa iter. Su yakınlıktır. Tüm dağılmışlıklar suyun billur dokunuşunda kristalleşir, tüm uzaklıklar suyun serin yüzünde son bulur. Su varlığın tanıdık sahili, buluşmaların şeffaf gülü, birleşmelerin tanıdık köprüsüdür. Su sahilimiz, gülümüz, köprümüzdür. Yakınlığı “aramızdan su sızmıyor” diye tarife kalkanlar, aramızda su olmasaydı bütün yakınlıkların, birleşmelerin ve buluşmaların eriyeceğini hatırlamalı.. Su, Mahbub’dan yakınlık müjdesi, Vedud’dan dostluk habercidir .</p>
<p>Su rengimizdir...</p>
<p>Renksizdir su ancak tüm renklerin boyalarını ödünç aldığı da sudur. Suyun olmadığı bir dünyada rengin elbette sözü edilemez. Gülün alı, yaprağın yeşili, göğün mavisi.. hepsi suyun yüzünde gerçekleşir. Suların çekildiği yerde renkler ölür. Su varoluşun rengi ve ahengidir. Tüm renkler su üzerine yazılmış gibidir. Rengahengimizdir su... Su, Mülevvin’den gözümüze gökkuşağı, Musavvir’den gönlümüze ahenk boyasıdır.</p>
<p>Su suretimizdir...</p>
<p>Su biçimsizdir ancak biçimlerin biçimlendiği kalıptır. Suyun olmadığı yerde bozulma, çürüme, pörsüme, erime başlar. Su hiç biçime girmese de, eşyanın biçimlenmesinde ve suretlerin güzelleşmesinde vazgeçilmezdir. Su, girdiği her kabın biçimini alırken, kalıbımızı giyinmeye hazırlanır, kalbimizi okşamaya koşar. Yüzümüzün güzelliği suyun gezinişiyledir, gözümüzün nuru suyun yoklayışıyladır, kalbimizin kalbi suyun akışıyladır, kalıbımızın kalıbı suyun suretiyledir. Su, Cemil’den güzellik dokunuşu, Latif’ten estetik okşayışıdır.</p>
<p>Su lezzetimizdir...</p>
<p>Tadı tuzu yoktur, ancak hayatın tadı tuzu suyla gelir. Tuz suda kıvama erişir, şeker suda tadını bulur. Hayatın tüm lezzetleri suyla gerçekleşir, suyla hissedilir hale gelir. Hiç bir lezzet suya uğramadan gelmez damağımıza.. Dudağımıza kurulmuş sofra, dilimize sunulmuş çeşni gibidir su. Her nimet bu sofraya uğrar, her lezzet bu çeşniye katılır. Eşsiz baharatımız, vazgeçilmez katığımızdır su. Su, Rezzak’tan dilimize çeşni lütfu, Rahman’dan cismimize tat sunağıdır.</p>
<p>Su şiirimizdir...</p>
<p>Su sadedir, ancak karmaşanın buluştuğu yerdir. Su çoktur, ancak eşsizdir. Kolay elde edilebilir gibidir ancak tek bir damlası bile taklit edilmez bir cevherdir. Bir şiir gibi, sade ama bi’tanedir, “sehl-i mümteni” söyleyişi gibi basitlik içinde kainatın en karmaşık ilişkilerini anlatır gibidir. Sadelik ve güzellik suda buluşmuşlar ve orada öylece beraber kalmış gibidirler. Şiir söze su verip onu çelikleştirmek ise, su da sözün kılıç gibi keskin ve elle tutulur halidir. Su şiiri anlatmaya yeter belki, ama henüz hiçbir şiir suyu anlatabilmiş değildir. Oysa, su kâinattaki her olayın kafiyesi, varlığın gözümüz önünde akıp duran şiirinin doyumsuz nakaratıdır. Su kainatın konuşmasının ahengi, varoluşumuzun şiirli üslubudur. Su Mütekellim-i Ezelî’den dudağımıza dökülmüş cismanî bir şiir, Rahman-ı Rahim’den yüreğimize indirilmiş müşfik bir sözdür.</p>
<p>Su herşeyimizdir...</p>
<p>Su hiçbirşeye benzemez ama herşeye de benzer. Herkese yakındır, herkesledir. Herşeyin yanındadır ve herşeyin özüne girer, herşeyin yüreğine sokulur, herşeyin cisminde bekler.. Bununla birlikte herşeyden ayrı kalır, ayrık durur. Hiçbir şey suyu bulandırmaz; hiçbirşeyin kiri onun duruluğuna dokunmaz. Yine su olarak kalır, bozunmaz, dağılmaz, özünü bulandırmaz. Herşeyin yanında durur, ancak herşeyden duru kalır su. İnsan yüreğini her an yokladığı gibi, gökleri dolaşıp el değmedik coğrafyalara uğrar. İşte böylesine herşeydir su. Herkesle ortaklık kurmaya hazırdır ancak bi’tanedir. Herbirimizin yanında ancak herbirimiz için özeldir. Su, Ehad’den boynumuza dolanmış eşsiz incidir, Samed’den gözümüze takılmış paha biçilmez pırlantadır.</p>
<p><strong>Senai Demirci</strong><a href="http://minikkelebek.files.wordpress.com/2008/09/000000.jpg"></a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ya Hayat, Ya Evrim]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=2978</link>
<pubDate>Mon, 08 Sep 2008 08:00:47 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.tr.wordpress.com/2008/09/08/ya-hayat-ya-evrim/</guid>
<description><![CDATA[
Bir fare kapanı ne zaman fare tutar? Bir uçak ne zaman uçar? Bir göz ne zaman görmeye başlar?]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;"><a href="http://minikkelebek.files.wordpress.com/2008/09/kucuk_bilgin.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3063" title="kucuk_bilgin" src="http://minikkelebek.wordpress.com/files/2008/09/kucuk_bilgin.jpg" alt="" width="362" height="450" /></a><a href="http://minikkelebek.files.wordpress.com/2008/09/1184952926gercek-dunya.jpg"></a></p>
<p>Bir fare kapanı ne zaman fare tutar? Bir uçak ne zaman uçar? Bir göz ne zaman görmeye başlar? Bu soruların cevabını aşağı-yukarı tahmin edersiniz. Yine de, bu yazıda çıkacağımız uzun ve muhtemelen zorlu yolculuk için, cevapları beraber verelim. Bir fare kapanının fare yakalayabilir olması için en azından tam bir fare kapanı olması gerekir. Fare kapanının yarısı fare tutmaz. Bir uçağın da uçuyor olabilmesi için tam bir uçak olması gerekir. Uçağın üçte biri ya da üçte ikisi uçmaz. Sözgelimi, uçağın üçte biri uçmaya yetseydi, o ‘üçte birlik’ kısmına ‘uçak’ diyecektik ve uçağın diğer üçte ikisine ihtiyaç duymayacaktık.</p>
<p>Buraya kadar, az-buçuk muhakemesi olan bir insanla anlaşabilirsiniz. Ancak, fare kapanı ve uçak için sorduğumuz soruyu bir de göz için sorarsak, bazı akıllı insanlarla—en azından evrimcilerle—anlaşamayabilirsiniz. Gözün yarısı görebilir mi? Gözün yarısı görmeye yetiyorsa, diğer yarısına ne ihtiyaç var? Görmeye yeten bir ‘yarım göz,’ neden kendini illa da tamamlamak istesin? ‘Yarım göz’ denen şey görme işlevi görmüyorsa, yarım da olsa, göz olarak nitelendirilemez ki, göz olmaya doğru ‘evrimleşiyor’ olsun.</p>
<p>Evrim teorisinin mimarı Darwin’in korktuğu da tam bu durumdu: “Eğer çok sayıda ardarda gelen ve gözle görülür küçüklükteki değişikliklerle oluşamayacak kadar kompleks bir organın var olduğu ortaya konulmuş olsaydı, benim teorim yerle bir olurdu. Ama ben böyle bir organ bulamadım.” (Türlerin Kökeni, Charles Darwin)</p>
<p>Darwin’in bulamadığı organı artık bütün dünya biliyor: hücre. Darwin’in zamanında bütün canlı yapıların temelinin bir hücrenin karmaşık ve bütüncül işlevlerine dayandığı bilinmiyordu. Bir hücre, Darwin’in korkarak belirttiği gibi ‘kompleks bir organ’dır; dolayısıyla ‘ardarda gelen ve gözle görülür küçüklükteki değişikliklerle’ oluşması mümkün değildir. Tıpkı bir fare kapanının fare tutması, bir uçağın uçması gibi, ancak tamam olduğunda işlev görür. Eksik olduğunda işlevsizdir. Bir diğer deyişle, yarım hücre diye birşey mevcut değildir. Bir hücre ya vardır, ya yoktur. Bir hücrenin fonksiyonlarını yarıya bölmeniz mümkün değildir.</p>
<p>Darwin ve takipçilerinin, biyokimyacıların bugünlerde ‘eksiltilemez karmaşıklık’ ya da ‘indirgenemez karmaşıklık’ diye seslendirdiği bu gerçekten haberlerinin olmaması ya da biraz daha kötümser bir bakışla, haberli olmamak istemeleri normal karşılanmalı. Çünkü, onların evrimin ‘doğal seleksiyon’una olan inançları bir hücrenin işleyişine olan inançlarından daha kuvvetli görünüyor. Doğal seleksiyon, tam da hücrede görünen gerçeğin tersini, bir sistemin zaman içinde kendi kendine deneye yanıla birbirine eklenebilen rastgele olumlu değişikliklerle oluştuğunu öngördüğüne göre, evrimcilerin önünde, görülmemesi gereken bir hücre var demektir. Ne çare ki, her canlı hücrelerden ibarettir.</p>
<p>Aslında, Darwin’in ‘doğal seleksiyon’ fikrinin temelleri Darwin’den de öncesine dayanıyor ve Darwin’den sonra da sürmesine şaşırmamak gerek. ‘Evrim teorisi’ gibi bir anlayış, herşeyi parçalarına ayırarak anlamaya çalışan ‘indirgemeci’ bakış sayesinde başını gerçeğin arasından uzatabiliyor. Çünkü, hayatın bütünlüğe dayalı gerçeği, bu parçalanmışlık içinde unutuldu; kendi-kendine, rastgele, zaman içinde, yavaş yavaş, dereceli olarak gelişen bir hayat senaryosunun üretimine kapı açıldı. Gerçekte ise, hayatın hiçbir yanı parçalanmaya izin vermiyor. Hiçbir hücre, parçaların üstüste yığılması, rastgele biraraya gelmesi, uzun zaman içinde seleksiyonla seçilip ayakta kalması şeklindeki bir sanal tarihin uzantısı olmaya müsait değil.</p>
<p>Hücrelerin moleküler yapısına dair bilgilerin ortaya çıkması, yeryüzünde canlılığın tâ başından beri bir ‘belirlenmişlik’ içinde olduğunu gösterir. Meselâ, canlı organizmaların karbon atomu üzerinde inşa edilmesi, karbon atomunun tâ başından beri var olan net özellikleriyle ilişkilidir. Örnek vermek gerekirse, suyun hayatı ağırlamaya müsait oluşu, tâ öteden beri kesin olarak belirlenmiş moleküler özelliklerine bağlıdır. En azından, karbon ve su için konuşursak, bu iki mikro-yapının hayata elverişliliği tıpkı bir bilgisayar komutunun dijital kesinliğine benzer. Bilgisayarda bir komut ya 0’dır ya da 1’dir. Bilgisayarın yapısı ne kadar karmaşık olursa olsun, ne kadar çok bilgi işleniyor olursa olsun, bilgi aktarımında 0 ve 1 arasında bir komut yoktur. Şu halde, karbon ve suyun özel yapılarının hayatın gerçekleşmesi için olumlu bir komutu temsil ettiklerini görüyoruz. Karbon ve suyun yapısı hayata ‘evet’ anlamında ‘1’ diyorlar; yani hayatın var olması yönünde başından beri var olan kesin bir iradenin olduğunu gösteriyorlar. Bu iradeden sonrası, hayata doğru giden kasıtlı bir inşadır, iradeye dayalı bir varediştir; rastgele, kendiliğinden, sürpriz biçimde, deneye yanıla süren bir ‘evrilme’ tasvirine denk düşmez.</p>
<p>Ne var ki, evrim teorisinin öne sürdüğü ‘doğal seleksiyon’ anlayışı, ‘1’ ve ‘0’ arasında bir boşluk icad ediyor. Tüm bir hayatın bir belirsizliğin içinden geçen uzunca zamanların ‘hoşgörüsü’ sayesinde, ardarda gelen ‘şanslı’ kazanımların birikmesiyle gerçekleştiğini öne sürüyor.</p>
<p>Darwin’in Kara Kutusu (Aksoy Yayıncılık, 1998) adlı kitabı yazarak aklı başında bilim adamlarının var olduğunu da hatırlatan biyokimyacı Michael J. Behe, son birkaç yıldır aklı evrimde kalmış meslektaşlarına işte bu 0-1 netliğini anlatmaya çalışıyor. Hayatın karmaşasının indirgenemez bir bütün olduğunu hatırlatıyor. Behe, özetle, bir hücrenin ya bütün olarak tâ başından var olması gerektiğini ya da hiç var olamayacağını söylüyor. Bir hücrenin fonksiyonlarının karmaşık ve birbirini sıkı sıkıya tamamlayan görüntüsü, hücrenin yarısının ya da birazcık azının evrim süreci içinde bir zamanda gerçekleşmesine izin vermiyor. Çünkü, bir hücre ancak yüzde yüz tam olduğunda fonksiyon görür, yoksa fonksiyonsuz kalır, fonksiyonsuz olduğu için de,—eğer varsa—doğal seleksiyon sürecinde işe yaramadığı için eleniyor olmalıdır. Behe’nin ‘eksiltilemez fonksiyon’ dediği bu gerçek, evrimcileri hayli şaşırtıyor ve ürkütüyor; çünkü Behe ne klasik evrim karşıtları gibi çok eskilere gidip fosillerden delil getirmeye kalkıyor, ne de Batılı ‘yaratılışçı’ların yaptığı gibi düşüncelerini evrenden kopuk, eşyadan ayrık olarak öne sürüyor. Behe ‘şimdi ve burada’ gördüklerinden hareketle evrimin rastgeleliğine karşı duruyor.</p>
<p>Dr. Behe, Darwin’in evrim teorisinin bir haricî yakıştırmadan ibaret olduğunu, hayatın aslını ve özünü kaçırarak biçimlendiğini anlatırken bilgisayar örneğini veriyor. Bilgisayarın içini hiç bilmeyen biri, bilgisayarın düğmesine basıldığında, prize takıldığında, klavyesinin tuşlarına basıldığında ekranında birtakım işlemler yapıldığını zaman içinde öğrenebilir. Zaten, birçok bilgisayar kullanıcısı için bilgisayar dış kasasından ibarettir. Çoğu insan, kasanın içinde ne olup bittiği, işlemlerin nasıl sürdüğü konusunda kafa yormak zorunda değildir. Aynı şekilde, Darwin de, hayatı hep dışarıdan bir kasadan seyredegeldi. Sadece gördüklerinden yola çıkarak, hayatın oluşumuna kendince bir senaryo çizdi. Kasanın dışından, bazı şeylerin rastgele olabileceği, uzun zaman içinde şans eseri gelişebileceği izlenimine izin veren bir görüntü çıkarsadı. Ancak kasanın içinde olup bitenler kesin hesap ve kasıtlı tasarım işidir. Kasanın dışarıdan görünen fonksiyonu, kasanın içindeki eksiltilemez karmaşıklığa bağlıdır. Kasanın dış görüntüsü ne olursa olsun, kasanın içi her zaman için tamamlanmış durumdadır; çünkü bilgisayarın birazı ya da az eksiği fonksiyon görmez.</p>
<p>İşte hücrenin iç yapısı ve moleküler fonksiyonları ‘kasanın içi’ ya da Behe’nin kitabının başlığında öne çıkardığı ismiyle Darwin’in henüz açmadığı ‘kara kutu’ydu. ‘Kara kutu’ açıldığında, hiçbir şeyin Darwin’in gördüğü gibi olmadığı ve olamayacağı rahatlıkla anlaşılacaktı. Behe, olabildiğince anlaşılır bir dille, ‘eksiltilemez karmaşa’ dediği hücre bütünlüğünü mütevazi bir fare kapanı örneğiyle anlatıyor:</p>
<p>“Fare kapanının işlevi fare yakalamaktır ve fare kapanı birçok ayrı parçadan oluşmaktadır: bir zemin oluşturmak için tahta bir platform, fareyi yakalama görevini gerçekleştirecek metal kapan, fareyi yakalamak üzere metal kısmı platformun üzerine kapatacak uçları uzatılmış yay, hafif bir basınç meydana geldiğinde hemen kapanan hassas yakalayıcı ve tuzak çalıştıktan sonra yakalayıcıyı ve kapanı tekrar hassas eski durumuna getirecek bağlantıları tutan metal çubuk.”</p>
<p>Sistemin ‘eksiltilemez karmaşıklıkta’ olup olmadığını anlamanın yolu, bir sistemin işlevi için bütün parçalarının gerekli olup olmadığı sorusudur. Bu örnekte cevap açıkça ‘evet’tir. Eğer fare kapanı dediğimiz şeyi fare tutma fonksiyonuna göre tanımlıyorsak, bir fare kapanı ya tam aksamıyla birlikte vardır ya da hiç yoktur. Bu da, fare kapanının başından bir bütün olarak belirlenmiş olmasını gerektirir.</p>
<p>Şimdi aynısını canlıların alabildiğine karmaşık fonksiyonları için düşünün. Bir hücrenin hataya tahammül edebilir bir yapısı var mıdır? Bir hücre, meselâ hücre zarı olmaksızın işleyebilir mi? Bir hücrenin içindeki fonksiyonlar, meselâ su molekülünün yapısının hatalı ya da eksik duruşuyla tamam olabilir mi? Bu soruların cevabı, açıkça ‘hayır’dır. Tıpkı bilgisayar komutu gibi; keskin ve net; 1 ya da 0; ortası yok.</p>
<p>Evrim teorisinin muhakemesini izlersek, bir sistemin zaman içinde kendi kendine gelişmeye açık olması, rastgele değişimlerden yararlanıyor olabilmesi için, gelişiminin herhangi bir aşamasında bir ‘işe yarıyor’ olması gerekir. Behe’nin ‘minimum fonksiyon’ dediği bu kural, değil son derece karmaşık bir canlı için, basit bir fare kapanı için bile geçerli değildir. Uygunsuz malzemeyle yapılan bir fare kapanı, bu minimum fonksiyon kriterine uymaz, işe yaramaz; yani fare tutamaz. Fare tutamayan bir malzeme yığını da, kimse tarafından ‘fare tutabilir bir fare kapanı’ olmak üzere evriltilmez ya da sözümona doğal seleksiyonun elinde saklanamaz.</p>
<p>Burada çok ince bir noktaya işaret etmemiz gerek. Mesele, parçaların biraraya gelmesi değildir; parçalar biraraya rastgele geliyor olsa bile, biraradalığın bilinçli bir tasarıma konu edilmesi, bir bütünlük iradesinin parçaların yanında hazır olması gerekir. Bunu gösterebilmek için, dünyanın ilk küçük botuna ait motorun tasarlandığını ve pazara sürüldüğünü düşünelim. Motor kusursuzca işlemektedir: Benzini ekonomik olarak yakmakta, bütün gücü yaymakta ve pervaneyi hareket ettirmektedir. Ama pervane saatte sadece bir devir yapmaktadır. Bu etkileyici bir teknolojik beceridir, ancak benzini pervanenin yakınında bir yerde, bir teneke kutu içerisinde yakmak motoru çalıştırmak için yeterli olmayacaktır. Sorun motor ile benzinin yan yana durmasıyla bitmiyor. Motor ve benzinin anlamlı bir tasarım niyetiyle bütünleşmeleri gerekiyor. İşte indirgemeci bilim anlayışının bütünü parçalara ayıra ayıra göremediği ya da gözden kaçırdığı gerçek budur. Bütünleme niyeti, bir amaç etrafında tasarlama iradesi, ancak parçaların fonksiyon bütünlüğünü görmek üzere baktığınızda farkedilebilir.</p>
<p>Bu noktada, motor minimum bir fonksiyon görmektedir. Ancak, minimum da olsa, bir fonksiyonun varlığından motor ile benzin arasında anlamlı bir ilişkinin tasarlanması sayesinde sözediyoruz. Zaman içinde maddenin rastgele etkileşiminden farklı olan, işte bu ilişkilendirmedir. Bu kasıtlı ilişkilendirme maddeyi aşan ve maddeyi bağlayan bir yönelimdir; ya başından vardır ya da hiç yoktur. Motor örneğinde, motoru ‘motor olmak üzere’ tanımlayan bu ilişkilendirmedir. Yoksa, bir motoru meydana getiren birbirinden habersiz ve bağımsız parçalar, üzerlerinden ne kadar süre geçerse geçsin, ne kadar çok şanslı mutasyonlara maruz kalırsa kalsın ‘motor olmak üzere’ yönelemezler. Tam da burada, ‘evrim’ fikrinin devreye girip motorun zaman içinde geliştiği; daha güçlü, daha ekonomik, daha hızlı, daha sessiz motorların bu motorun ardından geldiği söylenebilirdi. Ancak, bir ‘motor’ yapma fikri, başından belirlenmiş olmalıdır, bu belirleniş zamandan bağımsız olarak gerçekleşir. Eğer ‘motor yapma’ iradesi başından var olmasaydı, benzinin yanışı ile motorun mekanizması arasında bir irtibat kurulmaz; benzin yanabilir, ama motor bir işe yaramazdı. Benzinin yanmasını ve motorun hareketini anlamlı ve fonksiyonel kılan işte bu ‘bütünleme’ ve ‘ilişkilendirme’ iradesidir.</p>
<p>Şimdi baştaki sorulara dönebiliriz: Bir göz de, en az bir fare kapanı kadar, en az bir uçak kadar, bütün aksamıyla tamam olduğunda işgörür. Yarım ya da eksik bir halden rastgele ve zamanla tamam olan birşey yoktur hayatta. Öyleyse evrimin, doğal seleksiyon ve mutasyon gibi rastgele mutasyonlar ve deneme-yanılmalar üzerine kurduğu senaryoda rol alacak herhangi bir canlı yoktur. Hayat için ‘ya hep ya hiç’ kuralı geçerlidir. Hayat, baştan bellidir; yaşamanın karmaşık fonksiyonları bir defalığına ve net olarak belirlenmiştir. Madde üzerinde hayattan yana kasıtlı bir yönlendirme yapılmıştır. ‘Ya hep ya hiç’ seçeneklerinden birincisi seçilmiş ve hayat ‘hep’ten ve ‘tamam’ olarak var edilmiştir.</p>
<p>Allah’tan hayat ‘hep’ var edilmiş de, şimdi, burada, güzel ve eksiksiz bir hayatın orta yerinde, nefes nefese hayatın nasıl başladığını tartışıyoruz. ‘Hiç’ seçeneği gerçekleşseydi, şimdi hayatta olmayan evrimcilerle, hiç yürümeyen bir hayatı tartışmak hayli sıkıcı olurdu!</p>
<p><strong>Dr. Senai Demirci</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Beş N Bir Allah ]]></title>
<link>http://serdarselcuk.wordpress.com/?p=165</link>
<pubDate>Fri, 05 Sep 2008 17:42:39 +0000</pubDate>
<dc:creator>serdar selçuk</dc:creator>
<guid>http://serdarselcuk.tr.wordpress.com/2008/09/05/bes-n-bir-allah/</guid>
<description><![CDATA[Başımız bakışımızla derttedir. İki göz kapağını kaldırınca başlıyor bakış ancak bu]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div id="post_message_620561"><span style="font-family:Book Antiqua;"><span style="font-size:medium;">Başımız bakışımızla derttedir. İki göz kapağını kaldırınca başlıyor bakış ancak burada bitmiyor. Neyi gördüğümüz, nasıl baktığımız ile çok yakından ilişkilidir. Bakış biçimimiz gözümüze vuran ışık kadar aydınlatıcı ya da körelticidir. Eşyadan gözümüze yansıyan ışık, insan aklına hep aynı renklerle varmıyor. Göze vuran görüntüler, sanki bir büyük prizmadan geçer gibi, ayrı yönlerde, ayrı tonlarda ve ayrı biçimlerde düşüyor insan aklına. İnsan, baktığı ile kalmıyor.<br />
Bakmak, her zaman kasıtlı bir akıl eylemi ile birliktedir: “Görmek”. Görmek, bakmaktan farklı olarak, göze değen ışıkla değil, akla düşen merakla gerçekleşir. Işıktan, işaretten, şekilden, renkten fazlasıdır aklın gördüğü. Akıl, gözün gördüğünden ötesini arar. Gözün gördüğünün ne gösterdiğini “görmek” ister. Göze düşen görüntünün işaret ettiğini bulmak ister. Görünür olanın derinine geçmek ister. Görüntüden asla varmak ister. Gözün gördüğüyle yetinmez. Bakışımızın ötesini dert edinir. Bakışımızı başımıza dert eder.</p>
<p>Öyleyse nasıl bakmalı? Bakmak için elimizdeki tek veri gördüklerimizdir. Bakmaya başladığımız yerde gördüklerimiz vardır. Eşya, yani şeyler, bakışımızın ilk durağıdır. Eşya ve olaylar ne ise, öyle görünür gözümüze. Eşyayı ve olayları olduğu gibi gördüğümüzü varsayarız. Olduğu gibi görmeye o kadar alışığızdır ki, dilimizden “Ne?” ve “Nasıl?” soruları eksik olmaz. Bu iki sade soru, sanki damağımıza ve dimağımıza yapışık gibidir. Gördüklerimizin mahiyeti, yani, ne olduğu/nasıl olduğu, bu sorularla açığa çıkar. Bu sorular olmasaydı, dış dünya ile ilgili hiçbir algıdan, farkındalıktan söz edemezdik. Bu ikisine “Nerede?” “Ne zaman?” “Niçin?” sorularını da eklersek, eşya ve olaylarla ilgili algımızı en geniş sınırlarına yakınlaştırmış oluruz. Dış dünyanın bilincimize sızdığı gözenekler gibidir bu sorular. Haberciler, N ile başlayan bu beş soruya “Kim?” sorusunu ekleyerek, her olay için “beşNbirK” formülünü uygular. Yani, bir olayla ilgili N’li beş, K’lı bir soruya doğru cevap veriliyorsa, olay aydınlanmış demektir.</p>
<p>Gelgelelim, kâniatla ilgili haberlerde sıklıkla N’li sorular sorulur ancak “Kim?”e gelince durulur. Kâinattaki olayların faili pek öyle aranmaz. Modern bilimciler, sadece N’li sorularla olayların aydınlatıldığını düşünürler. “Kim?” sorusuna cevap aranmaz. Dahası, “Kim?” sorusu sorulmayabilir ve hatta sorulmamalıdır. Bir şekilde, N’li soruların cevapları içinde “Kim?” sorusunun cevabı da yuvarlanır. Bir şey, bir şekilde, bir yerde, bir anda, bir nedenle oluyorsa, bu şey ya kendi kendine oluyordur ya şartlar öyle gerektirdiği için ya da hep böyle olageldiği için oluyordur. Bu türden cevaplar “Kim?” sorusunu başından gereksiz kılar.</p>
<p>Oysa, olaylara soracağımız her N’li soru, bizi K sorusuna götürdüğü gibi, K’nın cevabına da götürür. Yeter ki, bakışımızdan kaynaklanan N’li soruları, “görme”ye doğru yönlendirelim. Her N’li soru, aklımıza K’lı sorunun cevabını taşıyan bir ışın gibidir. Aklımızın retinası ışınlarla değil, işte bu N’li sorularla “görür”. Bakışımızın başımıza dert ettirdiği budur. N’li soruların sonunda K’nın cevabı da düşer zihnimize. N’li sorularla, önce failin Kim olmadığı anlaşılır, sonra da Kim olabileceği.</p>
<p>Gelin şimdi bir kâinat habercisi olalım. Çok bilinen bir örnek üzerinde, yağmur olayında, kâinattan nasıl sahih bir haber çıkarabileceğimizi görelim. Beş N’li soruyu sorarak başlıyoruz:</p>
<p>Ne? –Yağmur</p>
<p>Nasıl? –Gökten yere geliyor</p>
<p>Nerede? –Her yerde</p>
<p>Ne zaman? –Her zaman</p>
<p>Niçin? –Canlılar yaşasınlar diye</p>
<p>“İnsanlar, hayvanlar ve bitkilerin yaşaması için gökten su geliyor.”</p>
<p>HABERDE GÖZÜN GÖRDÜĞÜNÜ ANLATIYORUZ</p>
<p>Su, gökten yere geliyor.</p>
<p>Gelen su ile tüm canlılar hayatlarını sürdürüyolar.</p>
<p>Gözlemimiz bunu gösteriyor. .</p>
<p>Yani, sadece görüntüyü naklediyoruz.</p>
<p>“Gelen suda, insanlara, hayvanlara ve bitkilere acıyıp şefkat etmek rızk yetiştirmek gibi bir kabiliyet görünmüyor.”</p>
<p>BAKIŞIMIZA DÜŞEN GÖRÜNTÜ</p>
<p>AKLIMIZA SORULAR DÜŞÜRÜYOR</p>
<p>Bir gözlemden kaynaklanan N’li sorular, yeni sorular sordurtuyor.</p>
<p>Su, insana ve hayvana geliyor ama insana ve hayvana acıyıp şefkat ediyor olabilir mi?</p>
<p>Suyun, insana ve hayvana rızık yetiştirmek gibi bir kabiliyeti ya da niyeti olabilir mi?</p>
<p>Öyle görünüyor ki, su acımaktan, şefkat etmekten, rızk endişesi taşımaktan çok uzaktır.</p>
<p>“Demek ki, su (kendi kendine) geliyor değil gönderiliyor.”</p>
<p>VE AKLIMIZIN “GÖRDÜĞÜ”</p>
<p>Yağmur olayı ile ilgili N’li beş soru, bizi K’lı bir soruya ve bu sorunun muhtemel cevaplarına doğru götürüyor.</p>
<p>Su “geliyor” değil, “gönderiliyor.”</p>
<p>O halde suyu bir “gönderen” olmalıdır.</p>
<p>Suyu gönderen her kim ise, acıyıp şefkat eden biri olmalıdır.</p>
<p>Acıyıp şefkat eden suyun kendisi olabilir mi? Suyu taşıyan bulutlar olabilir mi? Bulutları taşıyor görünen rüzgâr olabilir mi?</p>
<p>Görünen o ki, bu üç sorunun cevabı da hayır!</p>
<p>Böylece failin kim olmadığını da görmeye başladık.</p>
<p>OLAYIN “PERDE ARKASI”</p>
<p>Suyun geldiği “gözle görünür” bir gerçektir. Bu görüntü beş N’li sorumuza cevap veriyor. Ayrıca, beş N’li sorunun cevabı da bizi bir K’nın cevabına götürüyor. Bu ‘görünür’den hareketle, ‘görünmez’i yani ‘gaybî’ olanı “görür” olduk.</p>
<p>Böylece, yağmur için sorduğumuz beş N’li soru, aklımıza, acıyıp şefkat eden, Rahman ve Rahim olan bir Allah’ı getiriyor. İşte şimdi yağmur haberimiz eksiksizdir. Olayın karanlıkta kalan yanı yoktur. Olayın faili görünürlerde değil ama biliniyor ve tanınıyor. Beş N, bir Allah’ı akla getiriyor.</p>
<p>Senai Demirci</span></span></div>
<p><!-- / message --><!-- sig --></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Senai Demirci-Kainatın Mayası Muhabbet]]></title>
<link>http://klip.wordpress.com/2008/09/02/senai-demirci-kainatin-mayasi-muhabbet/</link>
<pubDate>Tue, 02 Sep 2008 08:08:04 +0000</pubDate>
<dc:creator>klip</dc:creator>
<guid>http://klip.tr.wordpress.com/2008/09/02/senai-demirci-kainatin-mayasi-muhabbet/</guid>
<description><![CDATA[KainatÄ±n MayasÄ± Muhabbet
hasbihal tarafından gönderilen video
]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>[dailymotion id=k6X1GfuiFKCzy7cNRE]<a href="http://www.dailymotion.com/video/x1ten6_kainatan-mayasa-muhabbet_blog">KainatÄ±n MayasÄ± Muhabbet</a><br />
<a href="http://www.dailymotion.com/hasbihal">hasbihal</a> tarafından gönderilen video</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Senai Demirci-Yandım Kul Oldum, Yandım Kül Oldum, Yandım Gül Oldum]]></title>
<link>http://klip.wordpress.com/2008/09/02/senai-demirci-yandim-kul-oldum-yandim-kul-oldum-yandim-gul-oldum/</link>
<pubDate>Tue, 02 Sep 2008 08:06:08 +0000</pubDate>
<dc:creator>klip</dc:creator>
<guid>http://klip.tr.wordpress.com/2008/09/02/senai-demirci-yandim-kul-oldum-yandim-kul-oldum-yandim-gul-oldum/</guid>
<description><![CDATA[Yandım Kul Oldum, Yandım Kül Oldum, Yandım Gül Oldum
islamcokguzel tarafından gönderilen vide]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>[dailymotion id=k4BMsm2UGfpjtCI3q3]<a href="http://www.dailymotion.com/video/x691iz_yandm-kul-oldum-yandm-kul-oldum-yan_music">Yandım Kul Oldum, Yandım Kül Oldum, Yandım Gül Oldum</a><br />
<a href="http://www.dailymotion.com/islamcokguzel">islamcokguzel</a> tarafından gönderilen video</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ey oruç, tut beni!]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=2545</link>
<pubDate>Sat, 30 Aug 2008 19:03:46 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.tr.wordpress.com/2008/08/30/ey-oruc-tut-beni/</guid>
<description><![CDATA[
Hoş geldin ey suskun sevgilim;
Tut sözünü; sus. Mühürle dudağımı, sesimi tut, lâl eyle ç]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;"><a href="http://minikkelebek.files.wordpress.com/2008/08/sufivv81.jpg"><img class="size-full wp-image-2547 aligncenter" src="http://minikkelebek.wordpress.com/files/2008/08/sufivv81.jpg" alt="" width="409" height="471" /></a></p>
<p>Hoş geldin ey suskun sevgilim;<br />
Tut sözünü; sus. Mühürle dudağımı, sesimi tut, lâl eyle çığlıklarımı. Nahoş avazların uçurumlarından çek dilimi. Yalanların kuyularından çekip çıkar nefeslerimi. Göklü söz ağaçlarının bengisuyuna kat hecelerimi.</p>
<p>Hoş geldin ey yüzü gamzelim;<br />
B/akışının menzilinde tut gözlerimi. Tir-i müjgan dokunuşlarınla delik deşik et kibrimi. Gör(e)meyip de seni, göster(e)meyip de yanımda yöremde, görür gibi huzurunda tut çaresiz yetimliğimi.</p>
<p>Hoş geldin ay yüzlüm benim;<br />
Tut saçlarımın kakülünden, kaldır yüzümü yerden. Utancımı tebessümünün kıvrımlarına dola, yut. Pişmanlığımı gül yanağının yamaçlarına sar, uyut. Dağıt neşemin saçlarını, hüznün tenine yasla umarsızlığımı.</p>
<p>Hoş geldin ey hesapsız sevincim;<br />
Tut elimi. Avuçlarında tut uzanamadığım uçurum çiçeklerimi. Geri ver uzak dal uçlarına terk ettiğim huzur meyvelerimi. Tut Ferhad’ımın elinden, şirin vuslatların köyüne taşı yüreğimi. Tut Züleyha’mın elini, önü/ardı yırtık gömleklerin kuyusuna zindanına düşürme nefsimi.</p>
<p>Hoş geldin ey ruh ikizim;<br />
Tut, ardında tutulduğum aynalara tut yüzümü... Tut ki aynalarda avuntu bulamayan, bakışlarında kendini tanımayan, özlediğinde kendine varamayan, yüzünü yakmış bir hastayım. Gözbebeğinde tut beni. Ayıplamadan, tiksinmeden bakışının ışığından yüz ver bana. Tut ki resimli el ilanları asılmış bir kayıp çocuğum; duvar diplerine asılı umarsız bakışların kovduğu bir lüzumsuzum. Tut kolumdan, ardın sıra sürükle, yuvama götür. Tut ki mürekkebin hiç hatırını sormadığı yırtık bir kâğıt, kalemin hiç içmeyeceği unutulmuş bir sözüm. Aklında tut beni; diline dola, dudağına değdir, cümlede kullan, tut bir şiire kafiye eyle beni. Tut ki üzerindeki rakamları ciddiye alınmayan kalp parayım. Elinde tut, say beni, inci mercana sat beni. Işığa tut yüzümü; sahih kıl beni.</p>
<p>Hoş geldin ey son tesellim;<br />
Göz yaşımı yanağında tut, taç yapraklarına taşı ağlayışımı. Şehvetin kirinden sıyır, tenin tozundan ayıkla kalbimi.</p>
<p>Hoş geldin ey kalbimin göğü;<br />
Tut kanatlarımdan, rahmete yapıştır teleklerimi, yücelere yükselt bedenimi. Yağmurları tut sakla hüznümün bulutlarında.</p>
<p>Hoş geldin ey bin bahar neşesi;<br />
Tut elimden sımsıcak, karanfillerin kûyuna götür beni, güllerin suyuna kat demimi, demkeş eyle gönlünün pervazına kalbimi.</p>
<p>Hoş geldin ey ışıltılı libasım;<br />
Tut yakamdan, giy beni, giyindir beni, ört bencilliğimi, üşümeye terk etme bendeni. Omuzlarıma sarıl şal gibi, rızana razı eyle beni.</p>
<p>Hoş geldin ey kan davalım;<br />
Tut (i)ki yakamdan, tutukla beni, yetimlerin yüzüne çalıp pare pare eyle cimriliğimi. Bağla ayağımı yokluklara gitmekten. Bileklerimi kelepçele, yasakla ellerime biriktirmeyi.</p>
<p>Hoş geldin ey açlığım;<br />
Tut ve at sahte doymuşluklarımı, teni üzerimden sıyırıp ruhun semâsına savur beni. Çıplak bırak cümle duyarsızlıklardan. Yırt at yüreğimdeki yalancı tesellileri.</p>
<p>Hoş geldin ey sırdaşım;<br />
Tut beni, sobele. Saklandığım yerde bul beni. Şehrayinlere kat. Gizlice kaçır evden. Mahyaların ışığına kat gözlerimi. Kan/dillerin fısıltılarını lerzan gönüllere karıştır. Kanlıyı hunrîz ile barıştır ki ihanetler yatışsın, nefretler sönsün, yalnızlıklar sussun..</p>
<p>Hoş geldin ey gam telim;<br />
Tut getir o mahur besteleri. Notaların ahengine böl kırgınlıklarımı. Şarkı eyle, ezberinde tut kırık sözlerimi. Mızrabının ucunda titretiver yüreğimi, aşka sürgün et kelimelerimi, göklü salkımından emzir kuşluk vaktimin ümitlerini.</p>
<p>Hoş geldin ey güz yağmurum;<br />
Sağanağına tut bu çorak gönlü. Seline kat yangınlarımı. Damla damla denize at kanayan yanlarımı. İçimde uyuyan tohumları uyandır, baharlara taşı/r yüreğimi. Hüznümün sarı yapraklarını toprağa kat.</p>
<p>Hoş geldin ey orucum;<br />
Acıktım sana; sofrana oturt beni.<br />
Acıttım içimi; göğsünde avut beni.<br />
Aktım sana; damla damla yut beni.<br />
Aldandım sahte ışıklara; beşiğinde uyut beni.<br />
Ağular içtim bal kâselerinden; döşeğinde sağalt beni.<br />
Azaldım nisyanlar içinde; gözlerinde çoğalt beni.<br />
Ağına düştüm isyanların; tut elimi, doğrult beni.<br />
Ağzına düştüm yalanların; tut dilimi, doğruda tut beni.<br />
Ayartısına kandım anlık sevdaların; tut gözlerimi, körelt beni.<br />
Arı duru kalamadım, bulandım; el üstünde tut pişmanlıklarımı, durult beni.<br />
Tut beni...</p>
<p><strong>Senai Demirci</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA["GÜL, MUHAMMED (SAV) TERİDİR" ]]></title>
<link>http://serdarselcuk.wordpress.com/?p=158</link>
<pubDate>Fri, 29 Aug 2008 22:06:09 +0000</pubDate>
<dc:creator>serdar selçuk</dc:creator>
<guid>http://serdarselcuk.tr.wordpress.com/2008/08/29/gul-muhammed-sav-teridir/</guid>
<description><![CDATA[Gül ki, yanaklarında varlığın tazeliği al aldır; sanki yokluktan varlığa geçişiyle hâlâ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Gül ki, yanaklarında varlığın tazeliği al aldır; sanki yokluktan varlığa geçişiyle hâlâ heyecanlıdır, sanki ummadığı bir hayatı kazandığına utanmaktadır.</p>
<p>Gül ki, inceliği ve zerafetiyle, tazeliği ve yeniliğiyle, her an yoktan var edilme titrekliğine tanıktır.</p>
<p>Gül ki, sanki varlığına her dem sevinmekte, sanki karşılıksız gördüğü iyilikle mahcup olmakta, iste(ye)meden edindiği güzelliğe teşekkür için telaştadır.</p>
<p>Gül ki, görene her an yenidir, ilk defa var edilmiş gibi sürprizdir.</p>
<p>Gül ki, ilk defa görünüyormuş gibi gelir göze, şaşırtır, sevindirir, sevdirir.</p>
<p> </p>
<p>Gül ki, alıştığımız varlığımıza alışılmadık bir sevinç ekler, kanıksadığımız yaşayışımıza beklenmedik bir coşku katar, olağan sandığımız insanlığımıza olağanüstü bir övgü sunar.</p>
<p>Gül ki, var olma alışkanlığımızı yıkan bir oyun-bozan, yaşama sükûnetimizi dağıtan yağmur-boran, insan olma bıkkınlığımızı bozan sürpriz-armağandır.</p>
<p>Varlığımız, o nazenin gül kadar titrektir; her an yenilenir.</p>
<p>Hayatımız, o incecik gül yanağı gibi tazeciktir; her dem yeniden yeniye verilir.</p>
<p>İnsanlığımız, o latif gül kokusu gibi biriciktir; her an tenimizde misafirdir.</p>
<p>Öyleyse, bizi her an Var edene sonsuz minnettarlık içinde olmamız, her nefeste O'na teşekkürler sunmamız gerekir.</p>
<p>O (sav) gül tazeliğindeki ihyayı, gül titrekliğindeki varlığı her an farkedendir.</p>
<p>O (sav) gül yanağındaki kızıllık gibi, kendisine lâyık görülenler nedeniyle her an haya içindedir.</p>
<p> O (sav) işte bu yüzden "Muhammed"dir; içimizde en çok hamd edendir; kendisine verilene en çok teşekkür edendir.</p>
<p>O (sav) işte bu yüzden "Muhammed" ismini en çok hak edendir; hayreti ve minnettarlığı en heyecanlı, övgü ve senası en coşkulu olandır.</p>
<p>Öyle ki O (sav) varlığıyla baştan ayağa hayrettir, şükrandır.</p>
<p>Öyle ki O (sav) haliyle ve kavliyle ete kemiğe bürünmüş övgüdür, hamddir.</p>
<p>"Yaratıcısını en çok öven ve bu övgüsüyle de en çok övülen" Muhammed"(sav)dir.</p>
<p> </p>
<p>Ne ölçüde kendi varlığımıza şaşırıyor ve Yaradanımıza minnettarlığımızı ifade ediyorsak, o ölçüde hem Gül'e hem Muhammed (sav)'e benzeriz.</p>
<p><span class="small"><span style="color:#666666;">Senai Demirci </span></span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kadin dünyasina dogru]]></title>
<link>http://kumrum.wordpress.com/?p=43</link>
<pubDate>Fri, 29 Aug 2008 05:17:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>kumrum</dc:creator>
<guid>http://kumrum.tr.wordpress.com/2008/08/29/kadin-dunyasina-dogru/</guid>
<description><![CDATA[Ünal Livaneli . İbrahim Saraçoğlu . Abdullah Purtaş . Bülent Zülfikar . Farika Teymur Artır ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.kadinpenceresi.com/unal-livaneli/index.asp">Ünal Livaneli</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/ibrahim-saracoglu/index.asp">İbrahim Saraçoğlu</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/abdullah-purtas/index.asp">Abdullah Purtaş</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/bulent-zulfikar/index.asp">Bülent Zülfikar</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/farika-teymur-artir/index.asp">Farika Teymur Artır</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/gulay-atasoy/index.asp">Gülay Atasoy</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/mehtap-kayaoglu/index.asp">Mehtap Kayaoğlu</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/mine-izgi/index.asp">Mine İzgi</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/osman-denizhan-ozgun/index.asp">Osman Denizhan Özgün</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/erkan-topuz/index.asp">Prof. Dr. Erkan Topuz</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/mehmet-emin-ay/index.asp">Prof. Dr. Mehmet Emin Ay</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/osman-muftuoglu/index.asp">Prof. Dr. Osman Müftüoğlu</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/sait-camlica/index.asp">Sait Çamlica</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/senai-demirci/index.asp">Senai Demirci</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/vehbi-vakkasoglu/index.asp">Vehbi Vakkasoglu</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/yasemin-ucal/index.asp">Yasemin Uçal</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/yasemin-yalcin-aktosun/index.asp">Yasemin Yalçın Aktosun</a> . <a href="http://www.kadinpenceresi.com/yavuz-bulent-bakiler/index.asp">Yavuz Bülent Bakiler</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Gerçek bizi özgür kılar]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/2008/08/24/gercek-bizi-ozgur-kilar/</link>
<pubDate>Sun, 24 Aug 2008 18:58:21 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.tr.wordpress.com/2008/08/24/gercek-bizi-ozgur-kilar/</guid>
<description><![CDATA[
Evlerimiz varsa, yıkılabilir. Huzurumuzun sütunları devrilebilir. Umutlarımızın çatısı ç]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;"><img class="aligncenter size-full wp-image-2422" src="http://minikkelebek.wordpress.com/files/2008/08/bekleyis.jpg" alt="" width="333" height="500" /></p>
<p>Evlerimiz varsa, yıkılabilir. Huzurumuzun sütunları devrilebilir. Umutlarımızın çatısı çökebilir. Özlemlerimizin tül perdeleri yırtılabilir. Mutluluğumuza açılan kapılar kapanabilir.<br />
Sevdiklerimiz varsa, gidebilirler ve gidebiliriz. Yolumuzu ayrılıklar kesebilir. Kalbimizden kan çekilebilir. Göğsümüzde aşk sönebilir.</p>
<p>Paramız varsa, tükenebilir. Eksilebilir elde ettiklerimiz. Ayakkabılarımız çekilebilir ayaklarımızın altından. Yokluğun kollarına düşebilir bileziklerimiz. Yangına kaptırabiliriz şehrimizi.</p>
<p>Canımız varsa, çıkabilir. Yaralanabiliriz her ölüm haberinde. Hüzün toprağına bulanır ruhumuz toprağa verdiklerimizin donuk gözlerinde. İsmimiz silikleşebilir ömür defterinden yüzümüzdeki her kırışığın çentiğiyle.</p>
<p>Yıkılmışsa evimiz, devrilmişse huzurun sütunları, kaybedebiliriz diye üzerine titrediklerimizin prangasından kurtarırız kalbimizi. Ne suyun kesilmesi üzer bizi, ne kahvaltının keyifsizliğine takarız. Tek bir nefese indirgenmiş varlığımızı yeniden keşfederiz tükenmişliğin avuç içlerinde. Küflü raflar arasında hiç umulmadık zamanda bulunmuş bir mücevher gibi pırıl pırıl bir huzurun dizi dibinde buluruz kalbimizi. Köşeyi döndüğümüzde bir teselli bekler belki bizi. Hep yürüdüğümüz sokakta sek sek oynayan kız çocukları. Epeydir selamlaşmadığımız komşumuzun telaşsızca caddeye açılan penceresi. Azıcık ürktüğümüz sokak köpeğinin hırıltısı. Yan daireden sızıveren kızartılmış ekmek kokusu. Mutluluk olduğunu unuttuğumuz mutluluklar taze bir bebe çığlığı olup yeniden doğar bıkkınlığın rahminden. Sütunları ayakta tutmaya çalışırken unuttuğumuz, odamızı genişletme arzusuyla bir kenara ittiğimiz kuru ekmek tadını yeniden keşfederiz. Yıkılabilir olan yıkılmışsa, yıkılacakların korkusuyla yaşamaktan kurtuluruz. Yıkılmışlıktan sıyrılır ruhumuz.</p>
<p>Çekip gitmişse sevdiklerimiz, yitirmişsek yitirilecekleri, yalnızlığın buzdan odasında göğsümüzü inip kalkarken gördüğümüzde, belki ilk defa yaşatıldığımızı fark ederiz. Sayabiliriz nefeslerimizi. Gürültüler bittiğinde, koşturmalar kesildiğinde, çamurlar silinip tozlar dağıldığında, bir yudumcuk soğuk suya hazırlandığını hissederiz çatlak dudaklarımızın. Belki ilk defa su içeriz.</p>
<p>Çökmüşse duvarlar, dağılmışsa oyuncaklar, ezilmişse şehrimizin yüzü bir titreyişte, titreye titreye yeniden eve döneriz. Sabaha ertelenmiş sıradan bir öpücük serinliği, duymazdan gelinmiş öylesine bir “anne!” çağrısı, nasılsa vakit var diye yüz üstü bırakılmış tek kırıntılık bir sevgi ifadesi, hiç yoktan eve geç kalındığı için ıskalanmış bir kapı arkası kız çocuğu neşesi yaldızla yazılır sıradanlığın defterine. Büyüttüklerimizin üstünü çizeriz bir anda, küçük gördüklerimizin altı çizilir gönlümüzde. Ters yüz ettiğimiz dünya düzelir. Alt üst ettiğimiz önceliklerimiz hak ettikleri yere yerleşir.</p>
<p>Paramız geçersizse artık bir ölümün eşiğinde, ne pazarlık iştahımız kalır ne kaybetme endişemiz. Paranın hayat etmediğini görürüz ilk defa. Biriktirme hevesi kayıp gider parmaklarımızın arasından. Sahip olma arzumuz küllenir dudak uçlarımızda. Çoğaltma hırsımız cansız düşüp yığılır ayak diplerine. Tuz buz olur güvendiklerimiz. Toza çamura bulanır allayıp pulladığımız hayallerimiz. Delik deşik olur inandıklarımız. Yeni baştan yazarız kalbimizi. Paraların çekildiği boşlukta, hırsların süpürüldüğü köşede, kaybedilecek hiçbir şeyin kalmadığı ıssızlıkta, nefesimizle baş başa kalırız. İlk defa.</p>
<p>Can çekilmişse tenden, bir heveslik arzu kalmamışsa gözlerde, bir nefeslik durak kalmamışsa yüzde, ne güzel teslim ederiz toprağa sevdiklerimizi. Bir gün bizim de toprağa güzelce teslim edilesi “sevdikler”den olacağımızı hesaba katmadan severiz, sevilmeyi bekleriz.</p>
<p>Sevdiklerimize acı ve beklenmedik bir “sensizlik” çoğaltıyoruz her adımımızda. Evlerimizde hazin yıkıntılar, ürkütücü viraneler ağırlıyoruz yiyip içtikçe. Ceplerimize ellerin iteceği, gözlerin savuracağı geçersiz paralar koyuyoruz her defasında. Canımızı acıta acıta kopacağımız, yüreğimizi yırta yırta ayrılacağımız bağlılıklar büyütüyoruz tattığımız her mutlulukta.<br />
Yıkılmasından korktuklarımızın yıkılmasının üzerinden, yitirilmesin diye üzerine titrediklerimizin yitirilmesinin ardından nice sabahlar geçti. Ve o sabahtan bu sabaha, her sabah bir melek kulağımıza şöylece fısıldadı: “lidû li’l mevti, vebnû li’lharâb.”*<br />
Bir bilebilseydik keşke, “gerçek bizi özgür kılar”...</p>
<p>(*) “Ölmek için doğuyorsunuz, harab olsun diye binalar yapıyorsunuz.”</p>
<p><strong>Senai Demirci</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hoş geldin.]]></title>
<link>http://umuthuzmeleri.wordpress.com/?p=408</link>
<pubDate>Fri, 22 Aug 2008 20:40:50 +0000</pubDate>
<dc:creator>yusra7</dc:creator>
<guid>http://umuthuzmeleri.tr.wordpress.com/2008/08/22/hos-geldin/</guid>
<description><![CDATA[
 
 
Hoş geldin ey suskun SEVGİLİM;
Tut sözünü; sus. Mühürle dudağımı, sesimi tut, lâl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align:center;"><span style="color:#813f6b;font-family:&#34;"><strong><span style="font-size:x-small;"><img class="alignnone size-medium wp-image-406" src="http://umuthuzmeleri.wordpress.com/files/2008/08/6dc8c5f5578f2865e1ee8ae6c939b3c0.jpg?w=300" alt="" width="300" height="231" /></span></strong></span></p>
<p style="text-align:center;"> </p>
<p style="text-align:center;margin:0;"> </p>
<p style="text-align:center;margin:0;"><span style="color:#993366;">Hoş geldin ey suskun SEVGİLİM;<br />
Tut sözünü; sus. Mühürle dudağımı, sesimi tut, lâl eyle çığlıklarımı. Nahoş avazların uçurumlarından çek dilimi. Yalanların kuyularından çekip çıkar nefeslerimi. Göklü söz ağaçlarının bengisuyuna kat hecelerimi.Hoş geldin ey yüzü gamzelim;</span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#993366;">B/akışının menzilinde tut gözlerimi. Tir-i müjgan dokunuşlarınla delik deşik et kibrimi. Gör(e)meyip de seni, göster(e)meyip de yanımda yöremde, görür gibi huzurunda tut çaresiz yetimliğimi.</span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#993366;">Hoş geldin ay yüzlüm benim;</span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#993366;">Tut saçlarımın kakülünden, kaldır yüzümü yerden. Utancımı tebessümünün kıvrımlarına dola, yut. Pişmanlığımı gül yanağının yamaçlarına sar, uyut. Dağıt neşemin saçlarını, hüznün tenine yasla umarsızlığımı.</span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#993366;">Hoş geldin ey hesapsız sevincim;</span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#993366;">Tut elimi. Avuçlarında tut uzanamadığım uçurum çiçeklerimi. Geri ver uzak dal uçlarına terk ettiğim huzur meyvelerimi. Tut Ferhad’ımın elinden, şirin vuslatların köyüne taşı yüreğimi. Tut Züleyha’mın elini, önü/ardı yırtık gömleklerin kuyusuna zindanına düşürme nefsimi.</span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#993366;">Hoş geldin ey ruh ikizim;</span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#993366;">Tut, ardında tutulduğum aynalara tut yüzümü... Tut ki aynalarda avuntu bulamayan, bakışlarında kendini tanımayan, özlediğinde kendine varamayan, yüzünü yakmış bir hastayım. Gözbebeğinde tut beni. Ayıplamadan, tiksinmeden bakışının ışığından yüz ver bana. Tut ki resimli el ilanları asılmış bir kayıp çocuğum; duvar diplerine asılı umarsız bakışların kovduğu bir lüzumsuzum. Tut kolumdan, ardın sıra sürükle, yuvama getür. Tut ki mürekkebin hiç hatırını sormadığı yırtık bir kâğıt, kalemin hiç içmeyeceği unutulmuş bir sözüm. Aklında tut beni; diline dola, dudağına değdir, cümlede kullan, tut bir şiire kafiye eyle beni. Tut ki üzerindeki rakamları ciddiye alınmayan kalp parayım. Elinde tut, say beni, inci mercana sat beni. Işığa tut yüzümü; sahih kıl beni.</span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#993366;">Hoş geldin ey son tesellim;</span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#993366;">Göz yaşımı yanağında tut, taç yapraklarına taşı ağlayışımı. Şehvetin kirinden sıyır, tenin tozundan ayıkla kalbimi.</span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#993366;">Hoş geldin ey kalbimin göğü;</span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#993366;">Tut kanatlarımdan, rahmete yapıştır teleklerimi, yücelere yükselt bedenimi. Yağmurları tut sakla hüznümün bulutlarında.</span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#993366;">Hoş geldin ey bin bahar neşesi;</span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#993366;">Tut elimden sımsıcak, karanfillerin kûyuna getür beni, güllerin suyuna kat demimi, demkeş eyle gönlünün pervazına kalbimi.</span></p>
<p style="text-align:center;">
<p style="text-align:center;"><span style="color:#993366;">Senai DEMİRCİ</span></p>
<div></div>
<div></div>
<div><strong><span style="color:#813f6b;font-family:&#34;"></span></strong></p>
<div><strong><span style="font-size:x-small;"> </span></strong></div>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<div><span style="font-size:x-small;"><span style="font-size:x-small;"></p>
<div><strong><span style="color:#813f6b;font-family:&#34;"><span style="color:#813f6b;font-family:&#34;"></p>
<div><strong><span style="font-size:x-small;"><strong></strong></span></strong></div>
<p></span></span></strong></div>
<p></span></span></div>
<p><span style="font-size:x-small;"><span style="font-size:x-small;"><strong><span style="color:#813f6b;font-family:&#34;"><span style="color:#813f6b;font-family:&#34;"><strong><span style="font-size:x-small;"> </p>
<p></span></strong></span></span></strong></span></span></p>
<div><strong><span style="color:#813f6b;font-family:&#34;"> </span></strong></div>
<div><strong><span style="color:#813f6b;font-family:&#34;"> </span></strong></div>
<p><strong><span style="color:#813f6b;font-family:&#34;"> </p>
<p></span></strong></div>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Mutluluk Nerede?]]></title>
<link>http://umuthuzmeleri.wordpress.com/?p=262</link>
<pubDate>Mon, 11 Aug 2008 21:19:18 +0000</pubDate>
<dc:creator>yusra7</dc:creator>
<guid>http://umuthuzmeleri.tr.wordpress.com/2008/08/11/mutluluk-nerede/</guid>
<description><![CDATA[
Uzun bir süredir tam da yaşamak istediğin hayatını yaşamaya başlayacağını düşünegeldin]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;"><a href="http://umuthuzmeleri.files.wordpress.com/2008/08/n804859298_487249_3683.jpg"><img class="aligncenter size-medium wp-image-263" src="http://umuthuzmeleri.wordpress.com/files/2008/08/n804859298_487249_3683.jpg?w=300" alt="" width="300" height="199" /></a></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#3c7699;">Uzun bir süredir tam da yaşamak istediğin hayatını yaşamaya başlayacağını düşünegeldin. Fakat bunun için önünde hep bir engel oldu; önce yapılması gereken bir şey, bitirilmesi gereken bir iş, çalışılması gereken bir süre, ödenmesi gereken borçlar. Bunların hepsi bittikten sonra hayatının başlayacağını düşündün. Fakat bu arada hayat kendi hızıyla akıp gitti. Hala daha o engelleri aşmaya çalıştığın bugünlerde bir de baktın ki, engellerle yaşadığın geçmişin hayatın ta kendisiymiş. Yoksa onları da tatlı bir nostalji duygusuyla anıyor ya da anlatıyor olamazdın. O halde şimdi hayatına bak. Engelleriyle, yapılması gereken işlerle, ödenmesi gereken borçlarla yıllar sonra tatlı bir nostalji olacak bir hayat yaşıyorsun. Hayatın tâ kendisidir şimdi yaşadığın. Engellerler, borçlar, bitmemiş işler, telaşlar, sıkışıklıklar... hepsi hayatın kendisi.<br />
Mutluluğu erteleyip durma. Mutluluğun varılacak bir yer değil; yürüdüğün yol olduğunu unutma. Unutma ki, zaman kimseyi beklemez. Ne okulun bitmesini, ne hiç borcunun kalmamasını, ne bir ev sahibi olmayı, ne çocuklarının büyümesini, ne emekli olmayı, ne baharın gelmesini bekle! Mutlu olmak için şimdiki zamandan daha uygun bir zaman yok!</span></p>
<p style="text-align:center;"><span style="color:#3c7699;"><br />
Senai Demirci</span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Patlamaya utanan bomba...]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=2325</link>
<pubDate>Wed, 06 Aug 2008 08:47:47 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.tr.wordpress.com/2008/08/06/patlamaya-utanan-bomba/</guid>
<description><![CDATA[Hepimizin yerine ölenlere rahmet duasıyla&#8230;
Hüzün akıyor caddenin tam ortasından. Üzgün]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hepimizin yerine ölenlere rahmet duasıyla...</p>
<p>Hüzün akıyor caddenin tam ortasından. Üzgün yüzler düşüyor karanlığın ortasına. Pişmanlıklar sarkıyor pencerelerden. Derken, uzakta siren sesleri duyuluyor. Sesler ateşliyor sanki her şeyi. Bomba gibi. Sokağı bir telaş alıyor. Şaşkınlık içinde sağa sola koşturuyor insanlar. Çocuğunu arayan annelerin sıcacık gözyaşları düşüyor kaldırım taşlarına. Annelerinin elini arıyor ürkmüş çocuklar. Kanlar içinde yere düşen çocuğunun başına eğiliyor bir baba. Babaannesinin ellerinden kopup yere yığılmış bir erkek bir de kız çocuğu cesedi duruyor dondurmacının önünde. Genç bir kadının elinde yeni doğacak bebeği için beğendiği elbise toza çamura bulanmış. Bir cenin ölüsü var ölü bir annenin karnında.</p>
<p>Ambulansların telaşlı ışıkları görünüyor caddenin başında. Yaralıları bırakmaya geliyor ambulanslar. Hastaneden sel halinde yaralılar getiriliyor. Sedyelerden indirilip sokağa, düştükleri yere konuyor kanlar içindeki adamlar, çocuklar, kadınlar. Balkona koşuyor Şeyma.. Merak dolu iri gözlerini dikiyor telaşın ortasına. Göğsündeki acıyı hissediyor sonra. Kana bulanıyor elbisesi. Nefesi daralıyor. Anlamıyor olup biteni. Yerdeki yaralıların ayağa kalktığını görüyor. Yerden siliniveriyor kan lekeleri. Sağlık görevlileri ambulanslara binip geri dönüyorlar. Uzak köşelerden yeni yeni ayağa kalkanlar görüyor Şeyma. Çocuklar kanlı elbiselerinin lekesi silinir silinmez kalkıp oynamaya başlıyorlar. Dondurmasını düştüğü yerden geri alıyor bir çocuk. Dudağındaki kan izlerinin yerini vanilya tadı alıyor. Birden rahatlıyor Şeyma. Göğsündeki paslı çivi hızla karanlığa doğru uzaklaşıyor. Her çocuğun hak ettiği sessiz nefesine, o tatlı bakışına yeniden kavuşuyor. Karanlıkta vınlayan çiviyi korkunç bir alev topu emiyor, kendine doğru çekiyor. Ambulansların hepsi kayboluyor bir anda. Bir köşede belirip giderek küçülen alevin yalazı susturuyor çığlıkların hepsini. Kırık cam parçaları yeniden yapışıyor vitrinlere. Dağılan bedenler toplanıyor bir bir. Canlar bedenlerine geri dönüyor. Bin mucize yaşanıyor sokakta. Sonra... O korkunç patlama sesi duyuluyor. Alevin bir vakum gibi geri çekildiği çöp kutusuna dönüyor sesin yankıları. Duvarlardan siliyor izlerini. Geriye doğru patlıyor bomba. İnsafsız metallerini geri topluyor masum insan yüzlerinden. Dağıttığı dehşeti bir anda yutuveriyor. Uslanıyor. Sessizce çekiliyor yuvasına. Utanırcasına patladığına, yerin dibine giriyor. Çöp tenekesine doğru büzüşüyor.</p>
<p>Gürültü sanki hakemin düdüğü gibi, koşturmayı bitiriyor, çığlıkları kesiyor. Hatıraları siliyor. Herkes bir anda unutuyor olan biteni. Ne korku kalıyor gözlerde ne de yürekleri parçalayan isyanlar. Telaşlı, neşeli, hüzünlü insan mırıltıları var artık sokakta. Satıcılar yeniden yerlerine geçiyor. Para üstleri denkleştiriliyor. Çocuk cıvıltıları çoğalıyor. Adımlar kaygısız. Huzurla yürüyor insanlar. Şeyma balkondan odasına dönüyor. Minicik kalbi umutla atmaya devam ediyor. Dedeler hiçbir şey olmamış gibi torunlarını gezdiriyor. Genç bir kadın doğacak bebeğine elbise beğeniyor.</p>
<p>Ne yaralı var ne ölü. Ne üzüntü var ne telaş. Bomba kimseye zerrece zarar vermiyor. Kimse bombanın kendine zarar vermediğini bile hatırlamıyor. Bir bombanın varlığından bile habersiz hale geliyor. Başkalarını öldüren bombalar kalıyor akıllarında sadece. başkalarına patlayan başka bombalar...</p>
<p>Kimsenin tanımadığı bir adam yaklaşıyor çöp kutusuna. Herkesin unuttuğu bombayı bir o hatırlıyor. Kimsenin ummadığı o korkunç telaşı, kimsenin hak etmediği o tanımsız acıları, kimsenin hesap etmediği o insafsız ölümleri bir tek o hesaplıyor. Yarım bırakılmış çocuk gülüşlerini, kanlara boyanmış kız çocuğu saçlarını, bir ömür evladına hasret baba hüzünlerini sadece o taşıyor caddenin ortasına. Patlamaktan utanan bombaya uzanıyor elleri. Dondurma yalayan çocukların arasından, torunlarını seven büyükannelerin yanından geçip karanlığa doğru çekiliyor.</p>
<p>Bomba ve adam başbaşa kalıyorlar. Bombanın düzeneği yavaşça bozuluyor. Parçalara ayrılıyor. Kesici metal parçaları uzaklaşıyor adamın ellerinden. Bombasız kala kalıyor. Şaşırıyor o an. Boşlukta kalıyor. Bombasızlığın ürkütücü sessizliğinde kendi infilakını yakınlaştıran düzeneğin tıkırtılarını duyuyor. Göğsünde ne zamandır atan kalbinin kıpırtısını fark ediyor. Bir annenin müşfik bakışlarıyla büyümüş göz bebeklerini süzüyor aynada. Avuçlarının boşluğunda bir yetimin saçlarını okşayacak şefkati arıyor. Parmak uçlarında bir yaralıya deva olacak yumuşak dokunuşu bulmaya çalışıyor. Nafile! Boşlukta çırpınıyor. Ruhunu arıyor et kemik yığının arasında.. Çılgın bir niyetin parçaladığı kalbinin bıraktığı boşluğa daldırıyor ellerini. İnsafsız nefretlerin körelttiği gözlerini arıyor insana ait olmaktan çıkmış yüzünde.</p>
<p>Utangaç bir bomba patlamaya hazır bir adamın parmak uçlarında buluyor kendini. Korkuyor adamdan. Düzeneği kuruldukça, şarapnel parçaları utanıyor varlıklarından. Bomba dışına doğru patlamaya hazırlandıkça, adam içine doğru dağılıyor. İnfılak ediyor. İnsafı paramparça oluyor; kan çanağı çukurlara savruluyor. Merhameti yüz üstü yere kapaklanıyor; vitrin camlarına, apartman duvarlarına yapışıyor. Adamdan geriye ne affa layık insaf kırıntısı ne çocuk gülüşleriyle uyanacak şefkat artığı kalıyor. Ebediyyen ağlayanı olmayacak, asla acınmayacak bir “bomba kurbanı” oluveriyor. Aramızda gezmesine şaşırıyoruz bu kurbanın. Aramızdan bombaları utandıracak patlamaya hazır insanların çıkmasıyla utanıyoruz. Ve ne yazık ki “Yeni bombalar yeni ‘insan’ ellerinde utana sıkıla patlamaya hazırlanmıyordur artık” diyemiyoruz. Çünkü utangaç bombaların elinde patlıyor adamlar...</p>
<p><strong>Senai Demirci</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hoş geldin kalbimize sevgili pişmanlık…]]></title>
<link>http://umuthuzmeleri.wordpress.com/?p=124</link>
<pubDate>Mon, 04 Aug 2008 23:02:37 +0000</pubDate>
<dc:creator>yusra7</dc:creator>
<guid>http://umuthuzmeleri.tr.wordpress.com/2008/08/04/hos-geldin-kalbimize-sevgili-pismanlik%e2%80%a6/</guid>
<description><![CDATA[     

Tenimizdeki çizik olmadan nasıl anlamıyorsak canımızın incinebilirliğini, pişman]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;">     <img class="aligncenter" style="width:536px;height:372px;" src="http://img378.imageshack.us/img378/712/zpperam8si6.jpg" alt="" width="509" height="372" /></p>
<div style="text-align:center;"><strong><span style="font-size:x-small;color:#205867;"></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:center;margin:0;" align="center"><span style="font-weight:normal;color:#205867;font-family:&#34;">Tenimizdeki çizik olmadan nasıl anlamıyorsak canımızın incinebilirliğini, pişmanlığın sızısı olmadan fark edemiyoruz içimizde saklı masumiyetin kırılganlığını.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:center;margin:0;" align="center"><span style="font-weight:normal;color:#205867;font-family:&#34;">Sessizce akıp giden suyun önüne çıkan bir çağlayan yahut kaya gibi suçlarımız; vicdanımızın sessiz bekçiliğini hatırlatırlar bize, girdaplar, fırtınalar katarlar masum sandığımız hayatımıza. Kendimizi masum ve günahsız, hatasız ve kusursuz bildiğimizde kalınlaşıveren, kalınlaştıkça da ruhumuzu sağırlığa hapseden demir perdeyi yıkar günahlar. Dokunulmazlığımız üzerine kurduğumuz sırça sarayın yıkılışını haber verir içimizde yükselen “ah!”lar. Gururun kalesinin yangına verilişine denk düşer hatamızın utancını kıpkızıl yüzümüze taşıdığımız anlar. Pişmanlığın o kekremsi tadı, o akrepsi sokulganlığı utançla tanıştırır bizi. Utançla tanıştığımızda da, utanabilen yanımızla, içimizde suskunca bekleyen vicdanımızla buluşuruz ilk defa. Film gibi hani… Sevdiğimizle çarpışmak gibi köşe başında; defterler kitaplar dağılırken havada, kalpler buluşur, gözler el ele tutuşur ya. O hata; o sakarlık, o dikkatsizlik, o sürçme, o ayak kayması, o kaza, utanabilen yanımızla tanıştırır bizi. “Ah!” ettiren her günah, bağışlanmanın ve affın, rahmetin ve gufranın serin pınarlarına susatır bizi.Hiç istemeden olmuş gibi, kaza ile değmiş gibi sokulur günah ve kirler ruhumuzun billur sularına. Paslı bir bıçak gibi bulandırıverir kalbin duru ayazmalarını. Sular üzerinde rüzgâr ürpertisi gibi, dudaklarımızda içli yakarışların kıpırtısını başlatır hatalar. Yağmurun çöllerin kumunu yarması gibi, içimizin de içinde sancılı itiraflara kuytular açar günahların darbesi. Vicdanımızın kulağının dibinde fısıltılı hesaplaşmalara çağırır bizi pişmanlıkların nefesi. Utandırır bizi. Utandırdığı gibi, utanabilir olduğumuzu da hatırlatır bize. Yüzümüz kızarır, başımız öne eğilir, mahcubiyetle kısılır gözlerimiz, belki gözyaşı dökeriz. Müşfik bir baba gibi teselli eder bizi pişmanlığımız: “Ağlıyorsun ya işte; o işi yapmayı yakıştıramadın kendine. Sen elinle ettiğinden fazlasısın. Sen bile isteye ettiğin günahtan daha yukarıdasın…” </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:center;margin:0;" align="center"><span style="font-weight:normal;color:#205867;font-family:&#34;">Kucağımızda hiç durmadan ağlayan bebek gibi, habire sızlanan bir hasta gibi buluruz pişmanlığı. Ne inkar edebilir, ne unutabilir ne acısını dindirebiliriz. Bırakalım öyle kalsın! Acısın. Kanasın. Ağlasın. Sızlansın. Dağlasın göğsümüzü. Yırtsın yüzümüzü. Kendi gözlerimizin içine baktığımızda, hemen yüzünü gösterip utandırsın bizi. Bizi bize gammazlasın. Acısına ihtiyacımız var pişmanlığın. Ya hiç acıtmasaydı günah kalbimizi? Ya pişmanlığın sızısı hiç yapışmasaydı yakamıza? Kurtulmak için çırpındıkça üzerimize atılıvermeseydi pıtraklar gibi? Kıvrandıkça, kıvrandıkça yine yeniden yakalamasaydı bizi bileklerimizden?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:center;margin:0;" align="center"><span style="font-weight:normal;color:#205867;font-family:&#34;">İyi ki öyle… Kaynağı saptanamayan ağrılarda hastalara, kural gereği, ağrı kesici verilmez. Çünkü ağrısı olmazsa, hasta çare aramaz. Kıvranmazsa, ağrının odağını bulmaya yönelik zahmetlere katılmaz, katlanmaz.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:center;margin:0;" align="center"><span style="font-weight:normal;color:#205867;font-family:&#34;">Pişmanlığın da soğuk sert taşlar gibi vurması beklenir ayaklarımıza. Hiç bitmeyen kışlar gibi soğuk buzlar düşürmesi gerekir alnımıza. Firari mahkûmlar gibi köşe bucak tedirginliklere mahpus etmesi istenir bizi. İlk fırsatta, saati geri alma telaşına düşmek, takvim yapraklarını yerine yapıştırma telaşıyla yanıp tutuşmak gerek. Günahı, ömrünün son deminde ak örtülere sarılmış adamı/kadını acı bir sırla kirletmek diye bilmek gerek.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:center;margin:0;" align="center"><span style="font-weight:normal;color:#205867;font-family:&#34;">“Kim aklar beni?” diye bütün kapılardan eli boş döndüğümüzde, “illâ O” diyecek çaresizliğin dizi dibine oturtmalı bizi pişmanlığımız. Rahmetin ve gufranın dergâhında kusurluluğumuzu ve günahkârlığımızı şefaatçi bilip öylece ümitlenmeliyiz Allah’tan. Hiç koşulsuz affedileceğimiz kapının eşiğinde umutla ve gözyaşıyla oturabilmeyi öğretmeli bize pişmanlık. Kimselere diyemediğimiz sırlarımızı kabuğunda sızlanan bir inci gibi rahmetin kucağına itiverme ihtiyacını tir tir titreyerek hissetmeliyiz pişmanlık göğsümüze sarıldığında. Ne kadar çok hata etmişsek etmiş olalım, sonsuz serin bir okyanusun maviliğinde kir pasımızı kimselere göstermeden yıkayıverme umudunu göğsümüzde cılız pınarlar gibi biriktirmeyi vaat eder bize pişmanlığımız.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:center;margin:0;" align="center"><span style="font-weight:normal;color:#205867;font-family:&#34;">Sevapça hiçbir şey edemediğimizi, ettiklerimizin de bize ait sayılmayacağını aniden görebilmek demektir günahların “ah!”ları. O’ndan korkup yine O’na kaçacak denli anaç ve müşfik olan rahmeti acıyan dudaklarımızla içmeyi sadece pişmanlığımız öğretir bize..</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:center;margin:0;" align="center"><span style="font-weight:normal;color:#205867;font-family:&#34;">O tatlı Şebnem Ferah şarkısı gibi, “Sil baştan başlamak gerek bazen. Hayatı sıfırlamak. Sil baştan sevmek gerek bazen. Her şeyi unutarak, yeni baştan sevmek gerek.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:center;margin:0;" align="center"><span style="font-weight:normal;color:#205867;font-family:&#34;">Sil baştan başlama telaşıyla affın boynuna sarılırız pişmanlığımızla. Sil baştan sevildiğimizi ummak adına rahmetin kucağına bırakırız gözyaşımızı. Sancıyan vicdanımızla, utanan yüzümüzle, ağlayan gözümüzle, titreyen dudağımızla içten bir özür, mahcup bir tövbe fırsatı sunar bize pişmanlığımız. Ya hiç olmasaydı pişmanlığımız? Hiç yakmasaydı canımızı? Ağrı hissedemeyen hastalar gibi yakardık rahmete yürüyen ayaklarımızı, kırardık affı avuçlayan ellerimizi.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:center;margin:0;" align="center"><span style="font-weight:normal;color:#205867;font-family:&#34;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:center;margin:0;" align="center"><span style="font-weight:normal;color:#205867;font-family:&#34;">   Senai Demirci</span></p>
<p> </p>
<p></span></strong></div>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[KIZ ÇOCUKLARINI DİRİ DİRİ GÖMME YÖNTEMLERİ!]]></title>
<link>http://umuthuzmeleri.wordpress.com/?p=111</link>
<pubDate>Mon, 04 Aug 2008 22:14:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>yusra7</dc:creator>
<guid>http://umuthuzmeleri.tr.wordpress.com/2008/08/04/kiz-cocuklarini-diri-diri-gomme-yontemleri/</guid>
<description><![CDATA[








SENAİ DEMİRCİ
Eskilerde bu iş basitçe yapılırdı. Kız çocuklarının iri gözlerin]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="457" align="center">
<tbody>
<tr>
<td height="50">
<p align="center"><span style="color:#ff99cc;"><img src="http://img114.imageshack.us/img114/6573/fairisle2yc6tw.jpg" alt="" /></span></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td>
<div><a href="mailto:s.demirci@zaman.com.tr"><span style="text-decoration:underline;"><span style="color:#ff99cc;">SENAİ DEMİRCİ</span></span></a></div>
<p>Eskilerde bu iş basitçe yapılırdı. Kız çocuklarının iri gözlerinin içinde sakladıkları umutlara hiç bakılmaksızın ellerinden tutulur, “Dayıya gidiyoruz!” yalanı masum yüreklerine tasma yapılır çöle doğru yürünürdü. Kız çocuğunu önceden hazırlanmış kuyunun içine itmeye gelirdi sıra. Kim bilir ne yöntemler bulmuşlardı? Belki, birlikte kuyuya bakılırmış gibi yapılır, kız tam bu gaflet anında arkadan ittirilirdi. Ayağı kayardı; belki kıvırcık saçları dolanırdı babasının ellerine, küçük bir serçe gibi ürperir, can havliyle babasının ayaklarına sarılırdı, üzerine alelacele atılan kumların arasında çaresizce babacığı ile göz göze gelmeye çalışırdı. Katran karası cehaletin, kahrolası törenin göğsünde çarpıp duran yüreğine yaşama aşkını çok gördüğünü bilmeksizin, kendisini kuyuya itmeye çalışan adamın eteğine bulaşan tozları “Babacığım, üzerin toz olmuş!” diyerek temizlemeye kalkardı. Babasından sımsıcak bir söz beklerken, cehaletin kirli tozları arasında nefessiz kalıverirdi, gözleri kururdu, yanağı çürürdü.Şimdilerde bu iş daha rafine usullerle yapılıyor. Kızlar, çağdaş, zarif, estetik kılıflar içinde toprağa gömülüyor. Söz gelimi, bu ülkede mayıs ayının 19’u yaklaştıkça, 15’lik, 16’lık kız çocuklarının etek boylarının azıcık aşağıya uzanacak olması “çağdaş” erkeklerin dindarlığın en bağnaz tonuyla çığlıklar atıp “büyük günah” kaygılarıyla dolup taşmalarına yol açar. Bu işin faillerini utanmaya çağırırlar; onlar da utanır ve yeniden etek boylarını kısaltıp, etekten arka kalan beden parçalarını görünür kılmaya gayretlenirler. Kız çocuklarının kimliğini, eteklerinin açıkta bıraktığı uzuvlara eşitlerler. Oysa, insan bacağı da topraktandır.</p>
<p>Kızlarının bütün kalbiyle sevdiğini bildikleri delikanlıyı, arabasına, maaşına, memleketine, ırkına göre değerlendiren dindar/laik babalar da kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekten tenzih ederler kendilerini. Kalbe düşen aşkın sonsuzluğunu hesap etmeyi düşünmezler; hesapları kızlarının hangi arabada seyahat edeceği, hangi topraklarda yaşayacağı üzerinedir. “Benim ‘şuralılara’ verecek kızım yok!” sözü, toprağı kızının kalbine tercih edenlere aittir. “Ne işin var elin Diyarbakırlısıyla?” itirazı, kız çocuğunun ruhunun yönelimlerini bir çırpıda yaptığı toprak hesabıyla sıfıra indirir. Hele de sırf kızının tercihidir diye, damat adayını baştan hiçe saymalar, hepten şüphe etmeler, kadınların ruhu olmadığına inanıp onları ateşe atan ortaçağ cahillerinden pek uzağa düşürmüyor kimi babaları.</p>
<p>Evlilik öncesi bir “kaza” olursa, oğlana gizlice “aferinler” çekip erkekliğin kazancı gören, kızları ise “yazıklar olsunlar!”a boğup kızlığın kaybı gören ikiyüzlü gelenek, kızları erkeklik hormonlarının önünde ezip büzüyor değil mi? Kızların varlığını ve iffetini bedenlerinin bütünlüğü üzerinden tanımlamak, başka türlü bir toprağa gömme eylemi değil mi? Suratına toprak atmakla aynı tarafa düşüyor değil mi? Tecavüze uğrayan kızı, ortadan kaldırılması gereken bir utanç olarak gören lanetli töre de, kızları erkeklerin hoyratlıkları altında kirli bir paspas gibi ezilmeye lâyık varlıklara indirger. Mağduru olduğu bir eylemden bile kız çocuğu sorumlu tutulur. Kendi isteği dışında olup biten vahşetin kiri ısrarla onun üzerine yapıştırılır. El sürülmeyecek bir kirle kaplanır kızların ruhu; öldürülüp toprağa konulmadan önce, diri diri çamura gömülür.</p>
<p>Kadını kişiliği üzerinden değil de, dişiliği üzerinden sivriltmeye eğilimli feministler de, kızlara saçlarının ahenkle dans edişi üzerinden prim veren gençlik rehberleri de, araba lastiği reklamında bile kadın bedeninin detaylarını çekim aracı haline getiren tüketim medyası da aynı şeyi yapar: Kızları topraktan bedenlerinin cilâlı imajları ardına saklar. Kadınların kalplerini susturur, ruhlarını yok sayar. Göğüs dekoltelerini koyar vesikalık fotoğrafları yerine, baldırlarını vitrine çıkarır duyguları yerine, dudaklarının kızıllığını, yanaklarının allığını yüceltir sözleri yerine.</p>
<p>Öylesine akıl almaz bir kamuflajla sürdürülür ki kız çocuklarını diri diri gömme eylemi, bazı kızlar saçlarını gizliyor diye koca koca adamlar tarafından itilip kakılır, aşağılanırlar; okuyup kafaları üzerinden değer kazanmaları engellenir, aşık olup yürekleriyle kendilerini ifade etmeleri ayıplanır. Ülkenin doğusunda, kız çocuklarını cahil babalarının toprak hesapları içine gömülmekten “kardelen” hülyasıyla kurtarmaya çalışanlar, ülkenin batısında okumuş ve muktedir adamların kıpır kıpır umutları, gül yüzlü sevinçleri devletçi önceliklerin betonuna diri diri gömmelerine, gencecik umutlarının üzerine “katsayı” farkından molozlar itmelerine, şiirler okumaya hevesli dudaklarının üzerine tonlarca “kamusal alan” kumları savurmalarına gönüllü körlük ederler. Körlüğümüze kör olmak kadar talihsiz bir körlük var mı?</p>
<table style="color:#000099;" border="0" align="right">
<tbody>
<tr>
<td height="10"> </td>
</tr>
<tr>
<td align="right">Sayı:</td>
<td>228</td>
</tr>
<tr>
<td align="right">Bölüm:</td>
<td>Yazarlar</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Birbirinize Elbisesiniz]]></title>
<link>http://paradies.wordpress.com/?p=787</link>
<pubDate>Sun, 03 Aug 2008 18:25:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>paradies</dc:creator>
<guid>http://paradies.tr.wordpress.com/2008/08/03/birbirinize-elbisesiniz/</guid>
<description><![CDATA[
RABBİMİZ, Kur’ân’da eşleri birbirlerinin elbisesi olarak tarif eder. Bizim fıtratımızı ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://site.mynet.com/nazifsengul/mynet_resimlerim/gul_ve_yuzuk.jpg" alt="http://site.mynet.com/nazifsengul/mynet_resimlerim/gul_ve_yuzuk.jpg" /></p>
<p>RABBİMİZ, Kur’ân’da eşleri birbirlerinin elbisesi olarak tarif eder. Bizim fıtratımızı bizden iyi bilen Rabbimizin eşleri elbiseler diye tarif etmesi, hiç şüphesiz, sonsuz manalar içeriyor olmalı. “Elbise”nin anlamı ve çağrıştırdıkları üzerinden eşimizi anlamaya çalışabilir miyiz?:</p>
<p>Başkalarına elbisenizle görünürsünüz. Elbisenizin temizliği, sağlamlığı, rengi ve şıklığı dışarıya verdiğiniz mesajdır. Elbisenizin güzelliği ile kendinizi önemsediğinizi ve önemli olduğunuzu ifade edersiniz. Kirli, pejmürde, dağınık, sökük, yırtık bir elbise kendinize değer vermediğiniz anlamına gelir. Şu halde, “Elbisemden bana ne?” deme hakkınız yoktur. Kendinizi elbisenizle tanıtırsınız; o kimliğiniz olur, kişiliğinizi ortaya koyar. Elbisenizde olabilecek her türlü kusur, size mal edilir; kişiliğinizden kaybettir.<!--more--></p>
<p>Eşiniz de sizin başkalarına göründüğünüz kimliğinizdir. Onu yıpratırsanız, bakımını ihmal ederseniz, perişan hâle getirirseniz, önce kendinize zarar vermiş olursunuz. Kişiliğini kaybeden, özgüvenini yitiren, değer verilmeyen bir eş, sizin kendinizi böyle bir eşle yaşamaya mahkûm ettiğinizin göstergesidir. Bu da sadece eşinizi değil, kendinizi de önemsemediğiniz anlamına gelir.</p>
<p>Elbiseniz ayıplarınızı örter. Çıplak gezmek kadar utandırıcı bir şey yoktur herhalde… Şükür ki elbise sizi hem güzelleştirir, hem de bedeninizin saklamanız gereken kısımlarını örter. Bir bakıma sırdaşınızdır elbiseniz; en gizli saklı yerinize dokunur ama başkasına göstermez. İç yüzü çıplaklığınızı görür ama dış yüzünde bunu kimseye belli etmez. Hiç ummadığınız bir zamanda sökülüveren yahut içindekini gösteren bir elbise ayıplarınızı sergiler, sizi mahcup eder.</p>
<p>Eşler de birbirlerinin kusurlarını örtmek için vardır. Eşlerin kusur ve ayıpları, hata ve zaafları birbirine açıktır. Eşiniz, sizin hakkınızda başka kimsenin bilmediklerini bilir, sizde başka kimsenin görmediklerini görür. Elbette, bir “elbise” yahut “örtü” olarak, bu ayıpları ayıplamak için değil, örtmek, saklamak, ortadan kaldırmak için yanınızdadır. Eşinizin hata ve kusurlarını küçültüp saklamak yerine, daha da büyütüp ortaya çıkarmaya çalışıyorsanız, siz “elbise” değilsiniz. Bu yüzden eşinizi kimseyle kıyaslamayın; çünkü başkalarını sadece elbiseleri üzerinden görürsünüz; başkalarının elbiselerinin bildiğini bilemezsiniz.</p>
<p>Elbiseye siz değer katarsınız. İçine bir insan girdiğinde değer kazanır elbiseler. Hiçbir elbise paketinde kalsın diye dikilmez. Onu değerli kılan, bir insan bedenine uygun olması, bir insan tarafından giyilebilir olmasıdır. Bir başka deyişle, insan elbiseyi giyindiğinde, elbise de insanı giyinir. İçinde insan olan bir elbise adeta konuşur, işitir, görür, düşünür. Kendisinde kişilik olmayan bir insanı çok güzel bir elbise kişilik sahibi etmez. Elbise üzerinden sarkar, her haliyle o insana fazla geldiğini söyler.</p>
<p>Çoğunlukla “iyi” ve “ideal” bir eş ararız. Bu arayış kendimizin bu “iyi” ya da “ideal” eşe, “iyi” ya da “ideal” bir eş olup olamayacağımız detayını gözden kaçırtır. İyi bir elbiseyi giyinince, adam olunmayacağı gibi, iyi bir eş bulununca da, iyi bir evlilik garantisi yoktur. Öncelikle bu “iyi” eşe, “iyi” eş olmanız gerekir. Sonra da iki “iyi” eş olarak “iyi” bir ilişkiyi sürdürmenin ve geliştirmenin yollarını aramanız gerekir. Eşler birbirlerinin elbisesidir; yani birbirlerini giyinirler. Aralarındaki uyum onların ilişkilerinin şıklığı için vazgeçilmezdir. Eşiniz de elbiseniz olduğuna göre, sadece onu giyinmekle değer kazanacağınızı düşünmeyin. Elbiseye sizin de katacağınız bir şeyler vardır. Ona göre yürümesini, ona göre durmasını, ona göre davranmasını bilmeniz gerekir.</p>
<p>Elbise sizi korur. Elbisenin örtme fonksiyonuna ek olarak koruma fonksiyonu da vardır. Elbise soğuktan, aşırı sıcaktan, kir ve tozdan vs. korur. Canınızı ve teninizi tehdit eden şeyler karşısında, elbisenize daha sıkı bürünmeniz gerekir. Aksini yapıp böylesi tehditlerden elbisenizi sorumlu tutmanız haksızlık ve akılsızlık olur.</p>
<p>Hayatımız pürüzsüz ve sorunsuz değildir; eşler arasında soğukluğa sebep olabilecek sayısız sorun çıkar. Çünkü hayatı olduğu gibi, olumsuzlukları da içinde olacak şekilde paylaşmaya söz verdiniz. Bu durumda, eşinize olan sevginizin ve bağlılığınızın sorunlar ortaya çıkınca yitirilmesi değil, artması gerekir. Sorunlara karşı birbirinizi desteklemek üzere bir aradasınız. Çıkan her sorunun çözümü olarak boşanmayı düşünmek, dahası sorunlara evliliğin yol açtığını düşünmek, üşüyorum diye elbiseyi üzerinizden atmaya benzer. En çok o zamanlarda lazımdır size elbiseniz; yani eşiniz. Birbirinize sıkıca sarılmadığınız sürece gelen ilk rüzgâr elbisenizi üzerinizden sıyırıverir; eşinizle uzaklara düşersiniz.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Risale-i Nur Külliyatı / Sarı Çiçek]]></title>
<link>http://ugurakkafa.wordpress.com/?p=6</link>
<pubDate>Sat, 02 Aug 2008 10:10:32 +0000</pubDate>
<dc:creator>Uğur AKKAFA</dc:creator>
<guid>http://ugurakkafa.tr.wordpress.com/2008/08/02/sari-cicek/</guid>
<description><![CDATA[Yirmi Dokuzuncu Pencere
“Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 1]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<h2>Yirmi Dokuzuncu Pencere</h2>
<p><strong><span style="color:#cc6600;">“Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.”</span></strong> İsrâ Sûresi, 17:44.</p>
<p>Bir bahar mevsiminde, garibâne, mütefekkirâne seyahate gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir <strong><span style="color:#cc6600;">sarıçiçek</span></strong> nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri derhatır ettirdi.</p>
<p style="float:left;"><img src="http://www.nurakademisi.net/page_attachments/0000/0658/Sarı_çiçek.jpg" alt="" /></p>
<p><strong>Şöyle bir mânâ kalbe geldi ki:</strong> Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler Onun mühürleridir, sikkeleridir.</p>
<p><strong>Şu mühür tahayyülünden sonra şöyle bir tasavvur geldi ki:</strong> Nasıl bir mühürle mühürlenmiş bir mektup, o mühür, o mektubun sahibini gösterir.</p>
<p>Öyle de, şu çiçek bir mühr-ü Rahmânîdir. Şu envâ-ı nakışlarla ve mânidar nebâtat satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek Sâniinin mektubudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahrâ ve ova, bir mektub-u Rahmânî hey’âtını aldı.</p>
<p><strong>İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki:</strong> Herbir şey, bir mühr-ü Rabbânî hükmünde bütün eşyayı kendi Hâlıkına isnad eder. Kendi kâtibinin mektubu olduğunu isbat eder.</p>
<p>İşte herbir şey, öyle bir pencere-i tevhiddir ki, bütün eşyayı bir Vâhid-i Ehad’e mal eder. Demek herbir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hârika bir nakış, öyle mu’cizekâr bir san’at var ki: Onu öyle yapan ve öyle manidar nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette o olacaktır. Demek bütün eşyayı yapamayan, birtek şeyi icad edemez.</p>
<p>İşte ey gafil!</p>
<p>Şu kâinatın yüzüne bak ki: Birbiri içinde hadsiz mektubat-ı Samedaniye hükmünde olan sahaif-i mevcudat ve her bir mektub üstünde hadsiz sikke-i tevhid mühürleriyle temhir edilmiş.</p>
<p><strong>Bütün bu mühürlerin şehadetlerini kim tekzib edebilir ?</strong></p>
<p><strong>Hangi kuvvet onları susturabilir ?</strong></p>
<p>Kalb kulağı ile hangisini dinlesen, <strong><span style="color:#cc6600;">“Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına şehâdet ederim.”</span></strong> dediğini işitirsin.<br />
<strong>Said Nursi</strong></p>
<p>Risale-i Nur Külliyatı<br />
Envar Neşriyat / Sözler / Sahife : 682</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Umutlarını kuyuya attığın demde...]]></title>
<link>http://umuthuzmeleri.wordpress.com/?p=41</link>
<pubDate>Sun, 27 Jul 2008 19:24:19 +0000</pubDate>
<dc:creator>yusra7</dc:creator>
<guid>http://umuthuzmeleri.tr.wordpress.com/2008/07/27/41/</guid>
<description><![CDATA[Umutlarını kuyuya attığın demde bin Yûsuf tesellisidir o Gülsîma&#8230;



Geç kaldığın ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height:150%;text-align:center;"><span style="font-size:9pt;color:#000000;line-height:150%;font-family:Verdana;">Umutlarını kuyuya attığın demde bin Yûsuf tesellisidir o Gülsîma...</span></p>
<p style="line-height:150%;">
<div></div>
<p><span style="font-size:9pt;color:#000000;line-height:150%;font-family:Verdana;"></p>
[caption id="attachment_40" align="alignleft" width="300" caption="Geç kaldığın yerde bir Yûsuf sözlü bekler seni"]<a href="http://umuthuzmeleri.files.wordpress.com/2008/07/x1pphu2k6hcg6omrbytuhksndq_xgsmk51m6pfuqpx3uwkcawxzgudhr_vjb_otbfd2qi3y_mhathidbscyiamqpysnjfc0axmtowqbywkdtcimv5dtm-1bsq.jpg"><img class="size-medium wp-image-40 " src="http://umuthuzmeleri.wordpress.com/files/2008/07/x1pphu2k6hcg6omrbytuhksndq_xgsmk51m6pfuqpx3uwkcawxzgudhr_vjb_otbfd2qi3y_mhathidbscyiamqpysnjfc0axmtowqbywkdtcimv5dtm-1bsq.jpg?w=300" alt="" width="300" height="226" /></a>[/caption]
<p> </p>
<p> </p>
<p></span></p>
<p style="line-height:150%;">
<div style="line-height:150%;"><span style="font-size:9pt;color:#312e36;line-height:150%;font-family:Verdana;">O gül yüzlünün yüzünden kovulduğu andan sonra, hiç kimse ona bakmadı, hiç kimse onunla konuşmadı. Mekke'ye doğru yürüyen koca ordunun içinde, Ebu Süfyan ve oğlu yapayalnızdı. Geç kalmıştı... Geç kalmaya dair lügatlerde, meydanlarda, köşelerde, şiirlerde ne kadar acı söz söylenmiş ya da yazılmışsa, hepsi birden amansız arı vızıltıları gibi doluştu kulaklarına. Kaçırılmış şeylerin hepsi, ama hepsi, bir gülücük belki, bir güzel kucaklaşma, bir tatlı bakış, kardeşçe bir dokunuş omuzlarına indi.</span></div>
<div><span style="font-size:9pt;color:#312e36;line-height:150%;font-family:Verdana;">Geç kalmışlıkların cümle pişmanlıkları alev alev cehennem olup yakasına yapıştı. Dudakları kurudu. Sesi iç çekişlerine söz olamadı utancından. Geç kalmışların, gafillerin, haksız yere unutanların, kadir kıymet bilmeyenlerin yanı başında, eşsiz bir kadirşinaslıkla suskunca bekleyen o “Ah!” sesi bile, korkup geri çekildi dudaklarından. “Ah ki, ah çekemediğime ah!” Çöllerin bile birbirine eklenerek anlatamayacağı, dağların omuz omuza verseler de güç yetiremeyeceği uğursuz bir uzaklığın beri ucunda kalakalmıştı Görmek istediğine görünmemek için saklandı önce. Saklanmak zorundaydı. Çünkü dostluğuna geciktiğine göstereceği yüzü bir “düşman” yüzüydü. Kimliğini taşıyan yüzü “sevilmeyesi” bir yüzdü, bakışını besleyen gözü “bakılmayası” bir gözdü, umutlarını besteleyen sözü “güvenilmeyesi” bir sözdü. Saklanması o yüzdendi, o gözdendi, o sözdendi. Huzuruna vardı. Yüzünü mahçup gölgelerden çıkarıp usulca onun gözlerine bıraktı. Gül yüzünün coğrafyasında başını sokabilecek daracık bir kuytuya da razıydı ama....</span></div>
<p><span style="font-size:9pt;color:#312e36;line-height:150%;font-family:Verdana;"> </p>
<p></span></p>
<p style="line-height:150%;"><span style="font-size:9pt;color:#312e36;line-height:150%;font-family:Verdana;">Gülleri güldüren o yüz çevrildi yüzünden. Yüz bulamadı. “Kardeşim!” deyip de sarılması ne büyük cennetti ona. Cennete alınmadı. Eskiden olduğu gibi aynı memeden aynı ılık sütü içer gibi mesafesiz bir yakınlıktı umduğu. “Süt kardeşi”nin dudağındaki tek bir kıpırtı dağ gibi pişmanlıkları yıkabilirdi. Kirpiklerinin ucundan yol bulacak tek bir müşfik bakış, yüreğinin bütün yangınlarına su olabilirdi. “Benden yüzünü çevirince, yüzünü çevirdiği tarafa geçtim. Yine yüzüme bakmadı, öbür tarafa çevirdi yüzünü. Utandım. Yakın uzak her şey beni sıkmaya başladı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Ona çok sıkıntı vermiş, çok kırmıştım. O benden yüz çevirince, dostları da yüz çevirdi.” Gülücüklerimizin hepsini borçlu olduğumuz o yüz, o sabah, Ebu Süfyan bin Hâris'e dönmedi. O gül yüzlünün yüzünden dostluk görmeyi en çok istediği, en çok hak ettiği kişiydi. Amca oğluydu. Süt kardeşiydi. Çocukluk arkadaşıydı. Ne yazık ki O'nun müjdeli çağrısını ilk reddedenler arasında oldu. Bu çağrıyı O'nu dostlarını aç ve susuz bırakarak susturmak isteyen zorbaların yanında yer aldı amcasının oğlu. Daha da ileri gidip O'nu aşağılayan şiirler yazdı. O gül yüzlünün yüzünden kovulduğu andan sonra, hiç kimse ona bakmadı, hiç kimse onunla konuşmadı. Mekke'ye doğru yürüyen koca ordunun içinde, Ebu Süfyan ve oğlu yapayalnızdı. Ebubekir'e [ra] koştu önce.. Sonra Ömer'e [ra]... Cevapları aynı oldu: “Allah'ın elçisinin yüz çevirdiği kişiye ben dost olamam...” Olmadı.</span></p>
<p style="line-height:150%;"><span style="font-size:9pt;color:#312e36;line-height:150%;font-family:Verdana;">Amcası Abbas'a [ra] yalvardı. “Sana yakınlık gösterirsem, onu üzmekten ve kırmaktan korkarım...” cevabı umutlarının kanatlarını kırdı. Ali'ye [ra] gitti en sonunda. Sızlandı. Sızlandı. Ali'den [ra] de çare yoktu. Utancı kaldı sadece yanında. Neden sonra, Ali [ra] yaklaştı. Çareyi fısıldadı. Çöllerin hepsini kurutan, dağları yerinden oynatan bir umuttu dudağından dökülen: “O'na arkasından yaklaş ve Yusuf'a [as] kendisini kuyuya atan kardeşlerinin en sonunda pişmanlıkla söylediğini söyle....” Geç kalan adam, yüzünden yüzünü sakınan Gül Yüzlü'ye yaklaştı. Fısıldadı. Bir ayetti nefesine sımsıcak dolanan, sesine terü taze umutlar saran: “Vallahi, Allah seni bize üstün kıldı; biz sana yaptıklarımızla hatta ettik, suçluyuz.” [Yusuf, 91] Gül yüzlü ilk defa çevirdi yüzünü süt kardeşine. Geç kalan adam ilk defa sevindi. Ama utancı daha ağırdı. Yüzü yerdeydi. Yûsuf'un [as] kardeşlerine söylediği söz yeniden ete kemiğe büründü Muhammed [asm] diye göründü, utançla kanayan kardeş yüzüne serin bir gül tesellisi olup dokundu: “Bugüne kadar yaptıklarınızdan kınanmayacaksınız. Allah sizi bağışlasın. O merhametlilerin en merhametlisidir.” [Yusuf, 92] Geç kaldığın yerde bin Yûsuf tecellisidir; umutlarını kuyuya attığın demde bin Yûsuf tesellisidir o Gülsîma...</span></p>
<p style="line-height:150%;"><span style="font-size:9pt;color:#312e36;line-height:150%;font-family:Verdana;"> </span></p>
<p style="line-height:150%;text-align:center;" align="center"><span style="font-size:9pt;color:#312e36;line-height:150%;font-family:Verdana;">Senai Demirci</span></p>
]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
