<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>siyeri-nebi &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/siyeri-nebi/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "siyeri-nebi"</description>
	<pubDate>Tue, 07 Oct 2008 01:30:58 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Eğitimci Olarak Hz. Muhammed ]]></title>
<link>http://yukarikayalar.wordpress.com/?p=1498</link>
<pubDate>Sat, 19 Apr 2008 00:42:16 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://yukarikayalar.tr.wordpress.com/2008/04/19/egitimci-olarak-hz-muhammed/</guid>
<description><![CDATA[
Eğitimci Olarak Hz. Muhammed 

Hz. Peygamber&#8217;in temel görevinin dinî ve dünyevî tüm mes]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://img443.imageshack.us/img443/2508/muhammedst8.jpg" alt="" width="540" height="340" /></p>
<h2><strong><span style="color:#0000ff;">Eğitimci Olarak Hz. Muhammed</span> </strong></h2>
<p><strong><br />
Hz. Peygamber'in temel görevinin dinî ve dünyevî tüm meselelerde insanları  eğitmek olduğu söylenebilir. Bu bakımdan bizzat kendisi; "Ben ancak bir muallim  olarak gönderildim" buyurmuştur (İbn Mâce, Mukaddime 17). Hz. Peygamber'in  eğitimi, insanlara her yönde faydalı bilgilerin kazandırılması ve kazanılan  bilgilerin kişilerin hayatına yansıyarak faydalı hâle gelmesi esasına  dayanıyordu. O, bir taraftan Cenâb-ı Hakk'ın emrine uyarak; "Rabbim, benim  ilmimi artır!" (Tâhâ, 20/114) diye bilgisinin artırılması için Allah'a yalvarır  ve bu uğurda çaba sarfederken, diğer taraftan; "Allahım, bana öğrettiğinle  faydalanmayı nasîbet!" (İbn Mâce, Mukaddime 23) diye yakarıyor; "Faydasız  ilimden Allah'a sığınırım" (Müslim, Zikr 73) diyerek de bilgiden maksadın  faydalanmak ve faydalı olmak olduğunu belirtiyordu.</strong></p>
<p><strong>Bu ölçüler içerisinde Peygamber Efendimiz ashâbını Medine'ye hicretten önce  Mekke döneminde Dâru'l Erkam'da, Hicretten sonra da Mescidü'n-Nebî'de ve  Suffa'da yoğun bir şekilde eğitim ve öğretime tâbi tutmuştu. Tabiatıyla eğitim,  bütün bir hayatı ilgilendirdiğinden; Hz. Peygamber evlerde, çarşıda, pazarda,  yolda, bir sefer sırasında, harp halinde iken vesâir durumlarda gerekli olan her  yerde, her fırsat ve vesile ile eğitim görevini yerine getiriyordu. Eğittiği  kişilerin şahsî ihtiyaçları, ferdî farklılıkları, kâbiliyet ve kapasiteleri Hz.  Peygamber tarafından göz önünde tutuluyordu. Peygamber Efendimiz, kendisi  hâricinde eğitim ve öğretim için görevliler de tayin etmişti. Okuma-yazma, basit  matematik, Kur'an tilâveti, temel dinî bilgiler, hayatta uygulanacak pratik  mâlumât bu şekilde öğretmenler tarafından veriliyordu. O sıralarda Arap  Yarımadası'nda okuma-yazma seviyesi son derece düşük olduğundan, yeterli  müslüman öğretmenin bulunmadığı ilk yıllarda Hz. Peygamber, gayr-i müslim  öğretmenlerden istifâde etmekte bir beis görmemişti. Meselâ Bedir gazvesinde  müşriklerden elde edilen esirler arasında okuma-yazma bilenlerin, hürriyetlerine  kavuşabilmeleri için, on müslümana okuma-yazma öğretmeleri şart koşulmuştu. İlk  yıllarda müslüman çocukları okuma-yazma öğrenmek üzere Medine Yahudilerine ait  okullara gönderilmişti. Peygamber Efendimiz kadınların eğitim ve öğretimi ile de  meşgul oluyordu. Haftanın sadece kadınlara ayırdığı bir gününde onlara  konuşmalar yapıp ders veriyor, sorularını cevaplandırarak problemleri ile  ilgileniyordu. Ayrıca Hz. Âişe başta olmak üzere Rasûlüllah'ın zevceleri ve  Ashâbın âlim hanımları öğretim faâliyetlerinde Hz. Peygamber'e yardımcı  oluyorlardı. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz henüı o sırada okuma-yazma bilmeyen  zevcesi Hz. Hafsa'ya okuma-yazma öğretmek üzere bir görevli tayin etmişti. </strong></p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Komutan Olarak Hz. Muhammed</span><br />
</strong><br />
<strong> Kureyş müşrikleri başta olmak üzere İslâm düşmanlarının faaliyetleri ve İslâm'ın  varlığına müsaade ve müsamaha göstermeyen tavırları, İslâm'ın yeterli bir güç ve  otoriteye kavuştuğu Medine'ye hicretten itibâren düşmana karşılık vermeyi  gerekli kılmış ve bunun bir sonucu olmak üzere, Hz. Peygamber'in hayatında  savaşlar, kaçınılmaz olarak zaman zaman ortaya çıkıp hayatının sonuna kadar  devam etmişti. Bu sebeple tertiplenen askerî seferler göstermiştir ki; Hz.  Peygamber fevkalâde yüksek bir komuta güç ve dirâyetine, eşsiz bir askerî  kâbiliyete sahip idi. Savaş usûl ve taktikleri, hücum, savunma ve manevra  şekilleri konusunda mükemmel bilgileri, savaş araç ve gereçleri hususunda yeni  gelişmeleri tâkip ederek başarı ile uygulama hassâsiyeti vardı. Son derece  cesaretli ve şecâatli olduğundan Uhud ve Huneyn gazvelerinde olduğu gibi savaşın  en hararetli ve kritik anlarında şiddetli düşman hücumları karşısında Ashâbın  tereddüte düştüğü, bazılarının dağıldığı sıralarda bile sebat gösterir, en  tehlikeli anlarda ashâbı O'nun yanına sığınarak kendilerini korurlardı. Son ana  kadar savaşın kesin sonucu bilinemeyeceğinden, düşmanın muzaffer göründüğü  durumlarda bile metânetini kaybetmez ve akl-ı selîm ile düşünerek dağılan  kuvvetlerini toplayıp karşı taarruzu gerçekleştirerek üstünlük sağlardı.  İstihbârâtın askerlikteki önemini gayet iyi bildiğinden cihad öncesinde, savaş  sırasında ve sonrasında düşman faaliyetleri konusunda bilgiler toplamaya özen  gösterir, küffar arasında devamlı istihbârât elemanları bulundururdu. Zaman  zaman bu maksatla ve çevre emniyetini sağlamak üzere keşif kolları da  çıkarmıştır. Sefer sırasında, özellikle mola verildiği anlarda ani bir düşman  baskınından emin olabilmek üzere nöbetçiler çıkarır, Müslümanların birbirleriyle  anlaşmalarını sağlamak ve morallerini takviye etmek üzere savaş sırasında  kullanılacak ve İslâmi unsurlar içeren parolalar belirlerdi. Ayrıca Hz.  Peygamber'in her gazvesinde ve çıkardığı her seriyesinde sancak ve bayraklar  kullanılmıştır. O'nun yaptığı savaşlarda düşmanı tesirsiz hale getirecek baskın  ve pusulara yer verildiği gibi, gerektiğinde düşman kuvvetlerin arasını açacak  bir takım hilelere de başvurulabiliyordu. Özellikle soğuk harple düşmanı  yıpratma, psikolojik baskı altına alarak moral olarak mağlup etme ve böylece  direnme gücünü kırma usûlü Hz. Peygamber tarafından uygulanmıştır. Böylelikle  mümkün olan en az ölçüde kan dökülerek düşman etkisiz hale getirilmiş oluyordu.  Esasen Hz. Peygamber kan dökmekten asla hoşlanmazdı. Başlangıçta savaşın  çıkmaması için üzerine düşen tüm çabayı sarfediyor, sulh yollarını deneyip bu  hususta düşman tarafa mutlaka teklifte bulunuyordu. Bu bakımdan Hz. Peygamber  nazarında sulh asıl olup; harp, geçici idi. Yalnız Hz. Peygamber'in sulh  anlayışı, çevrede hakim batıl güçlerin, idâresi altında bulunan halk üzerinde  baskı kurarak, sultalarını sürdürüp zulüm ve haksızlık icrâ etmelerine seyirci  kalmayı; insanların inanç ve düşünceleri sebebiyle tâkip altında tutulup  baskıya, eziyet ve işkencelere mârûz bırakılmalarına göz yummayı gerekli  kılmıyordu. Hz. Peygamber'in sulh anlayışına göre; insanlar inançlarını  belirlemede tamamıyla serbest tutulmalı, hür irâdeleri ile diledikleri iman  çizgisini hiç bir baskı söz konusu olmaksızın bizzat kendileri belirlemeli  idiler. Elbette insanlara hak ve hidayet yolunu gösterecek İslâm tebliğcileri de  bu sulh vasatında hak ve hakikatın apaçık delillerini insanlara anlatarak,  onları gerçeklere eriştirme görevini yerine getirecekler, ama hiç kimseyi  İslâm'a girme konusunda zorlamayacaklardı. Ne var ki hakkın varlığım  hazmedemeyen bâtıl gücün temsilcileri İslâm'ın bu şekilde sulh içinde tebliğine  engel olduklarından ve inananları baskılar altında tutarak onlara hayat hakkı  tanımadıklarından, Hz. Peygamber açısından harp kaçınılmaz oldu. Bu durumunda  bile Hz. Peygamber kan dökülmesini istemiyor, bu konuda gerekli tedbirleri alıp  lüzumlu emir ve tâlimatlarını veriyordu. Meselâ düşmanla karşı karşıya gelinip  harp vaziyeti alındığı bir sırada dahi harp başlamadan önce düşman kuvvetlerini  İslâm'ı kabul etmeye mutlaka çağırır, bu teklif reddedilince sulha davet edip  andlaşma yapma yolunu deneyerek savaşa sebebiyet vermemek ister; yaptığı barış  ve itaat önerileri kabul edilmeyince savaşa artık düşman taraf sebep olduğu için  çaresiz karşılık verirdi. Ayrıca düşman saldırmadan, saldırıya geçmeme; harp  sırasında harbe katılmayıp geride kalan kadınlara, çocuklara, ihtiyarlara, din  adamlarına dokunmama; savaş anında düşmanın hayati organlarını değil, el, ayak,  bilek, dirsek, diz gibi mafsallarına hamlede bulunarak onları öldürmeksizin  hareket kabiliyetinden mahrum edip etkisiz hale getirme; esir olup emân dileyene  emân verme; câhiliye döneminde olduğu gibi düşman ölülerinin gözünü oyup  kulağın: burnunu kesip parmaklarını doğrayıp karnını yararak intikam duygularını  tatmin etme yoluna gitmeme; yine câhiliye devrinde sırf intikam olsun ve kalan  düşmanlara sıkıntı versin diye maktûl düşen düşman ölülerini kızgın arazide  kokuşup yırtıcı hayvanlara yem olarak bırakma şeklinde icra edilen gayr-i insânî  uygulamanın terkedilerek düşman ölülerinin de defnedilmesi gibi emirleri, O'nun  komutasında cereyan eden muharebelerde ve çıkardığı seriyyelerde verdiği tâlimat  arasında yer almaktadır. </strong></p>
<p><strong><span style="color:#0000ff;">Âile Reisi Olarak Hz. Muhammed </span></strong></p>
<p><strong>Hz. Peygamber, henüz gençlik yıllarında yirmi beş yaşında iken Mekke'de Hz.  Hatice ile evlenerek bir aile yuvası kurmuştu. O sıralarda birden çok kadınla  evlenmek, Araplar arasında son derece yaygın bir âdet olmakla beraber Peygamber  Efendimiz, Hz. Hatice vefat edinceye kadar başka bir kadınla evlenmemişti. Hz.  Hatice vefat ettiği zaman Peygamber Efendimiz elli yaşında idi. Daha sonraki  yıllarda özel bir takım sebep ve hikmetlerle Hz. Peygamber birden çok kadınla  evlendi. Bu evliliğin sebeplerini, İslâm düşmanlarının yaptığı gibi nefsânî ve  şehevânî arzulara bağlamak aslâ doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber'in çok  evliliği iddiâ edildiği gibi böyle bir sebebe bağlı olsaydı, bu evliliklerin Hz.  Peygamber'in söz konusu arzuyu daha ziyâde duyacağı gençlik yıllarında ve ilk  evliliğini hemen takip eden seneler içerisinde cereyan etmesi gerekirdi. Halbuki  Hz. Peygamber, tam yirmi beş yıl sâdece Hz. Hatice ile evli kalmış, onun  vefatından sonra kendisi elli yaşını geçmiş olduğu halde şartlar gerekli kıldığı  için yeni evlilikler yapmıştı. Bazan evlilik dolayısıyla temas kurulan ve  yakınlık sağlanan yeni kitlelere İslâm'ın iletilebilmesi düşüncesi, bazan  evleneceği zeki, kâbiliyetli ve bilgili eşi vasitasıyla kadınları İslâmi  esaslara göre daha rahat eğitebilme arzusu, bazan savaş dolayısıyla ortaya çıkan  şiddetli düşmanlık ve kini onlar arasından evlilik yaparak bertaraf edip muhâtap  kitlelerini celbetme lüzumu, bâzan İslâm hukûkunun getirdiği yeni bir hükmü  bizzat Hz. Peygamber'in tatbik ederek topluma örnek olma zorunluluğu gibi dinî,  siyâsî, hukûkî, sosyal bir çok sebep ve hikmet Hz. Peygamber'in çok evlenmesini  gerekli kılmıştı.<br />
Peygamber Efendimizin zevcelerinin toplam sayısı on bir olup şunlardı: Hatice  bint Huveylid, Sevde bint Zem'a, Âişe bint Ebûbekir, Hafsa bint Ömer, Zeyneb  bint Huzeyme, Ümmü Seleme bint Ebû Ümeyye, Zeyneb bint Cahş, Cüveyriye bint  eIHâris, Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyân, Safiyye bint Huyey ve Meynûne bint  el-Hâris. Reyhâne ve Mâriye ise câriyeleri idi.<br />
Hz. Peygamber'in zevcelerinden Hz. Hatice, Mekke'de peygamberliğin onuncu  yılında, Zeyneb bint Huzeyme ise Medine'de Hicretin dördüncü yılında vefat  etmişti. Bu sebeple Peygamber Efendimizin bir arada dokuz eşi bulunmuş ve bu  sayıya da vefatına yakın bir zamana varıncaya kadar uzun bir sürede evlilik  zarûreti çıktıkça aralıklarla ulaşılmıştır. Hz. Peygamber'in bu zevcelerinden  Hz. Aişe dışındakilerin tamamı Rasûlullâh ile evlendikleri sırada dul idiler ve  pek çoğunun eski eşlerinden çocukları vardı; üstelik çoğu yaşlı da idi. Bu durum  da, Hz. Peygamber'in evliliğini gerekli kılan özel bir takım sebep ve  hikmetlerin mevcut olduğunun delilidir.</strong></p>
<p><strong>Hz. Peygamber'in hanımlarının Mescid'e bitişik olarak inşa edilmiş birer odaları  vardı. Peygamber Efendimiz her gün sıra ile bir eşinin yanında kalırdı. Hepsine  karşı güler yüzlü davranır, ilgi gösterir, ev işlerinde onlara yardım eder,  söküklerini kendisi dikiverir, aralarında adâletle muâmelede bulunur, hiç birine  diğerinden ayrı davranmazdı. Zaman zaman onlarla şakalaşır, gönüllerini alırdı.  Hayatı boyunca Hz. Peygamber'den hanımlarına karşı kötü bir söz veya davranış  sadır olmamıştır.<br />
Peygamber Efendimiz, hizmetinde bulunan görevlilere, karşı da asla sert ve haşin  davranmaz; kendi yediklerinden onlara da yedirir, giydiklerinden onlara da  giydirirdi. Küçük birer odadan ibâret olan hâne-i saâdetleri son derece sâde,  ama temiz idi. Bazan bir hasır, bazan yünden dokunmuş bir ihram, bazan da içi  hurma lifleri ile doldurulmuş deri kaplı bir yatak Hz. Peygamber'in oda  döşemesini ve yatağını oluşturuyordu. Her konuda olduğu gibi bu hususta da lüks  ve israftan kaçınarak sadeliği tercih eden Hz. Peygamber, bazı zevcelerinde  görülen daha iyi imkânlarla daha müreffeh bir yaşayış arzu ve isteği üzerine  Kur'an'da da temas edildiği üzere "Şayet dünya hayatını ve süslerini  istiyorlarsa bağışta bulunarak kendilerini güzellikle salıvereceğini, ama şayet  Allah'ı, peygamberini ve âhiret yurdunu istiyorlarsa Allah'ın iyi davrananlar  için büyük bir mükâfaat hazırladığını (el-Ahzâb, 33/28-29) belirterek tavrını  açıkça ortaya koymuştu. Tabiî ki Hz. Peygamber'in zevceleri bu ikâz üzerine  beşer olma sıfatıyla bir an için içlerinden geçen daha rahat yaşama arzu ve  isteğini terkedip Hz. Peygamber'in yanında kalmayı ve O'nun sade yaşayışına  ortak olmayı dünya lüksüne tercih ettiler.</strong></p>
<p><strong>Peygamber Efendimiz, aile hayatında, özel yaşayışında ahlâkında, dini  tebliğinde, devlet idaresi ve askerî komutasında, eğitim ve öğretiminde,  kısacası tüm sözleri, hareketleri ve davranışlarında bütün müslümanlar için  güzel bir örnek idi. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: "Andolsun ki Rasûllâh'ta  sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok  zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır" (el-Ahzâb, 33/21).</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[En Sevgili’nin Hilyesi/Şemâili…]]></title>
<link>http://yukarikayalar.wordpress.com/?p=1322</link>
<pubDate>Wed, 13 Feb 2008 00:34:17 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://yukarikayalar.tr.wordpress.com/2008/02/13/en-sevgili%e2%80%99nin-hilyesisemaili%e2%80%a6/</guid>
<description><![CDATA[ 
En Sevgili’nin Hilyesi/Şemâili…
Sevgili Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p> <img src="http://img401.imageshack.us/img401/8351/allahmuhammedtx9.jpg" height="340" width="540" /></p>
<p class="MsoNormal"><b><span style="font-family:Arial;color:blue;">En Sevgili’nin Hilyesi/Şemâili…</span></b><b><span style="font-family:Arial;color:midnightblue;"></span></b></p>
<p><b><span style="font-family:Arial;color:blue;">Sevgili Peygamberimiz </span></b><b><span style="font-family:Arial;color:blue;">sallallâhü aleyhi ve sellem <span>Efendimiz</span>’i en iyi tanıyanlardan biri olan <span>Hazret-i Ali </span>kerramellâhü vecheh, onun güzel ahlâk ve mübârek şemâilini şöyle vasfediyor:</span></b><b><span style="font-family:Arial;color:midnightblue;"></span></b></p>
<p><b><span style="font-family:Arial;color:indigo;">“Resûlüllah (s.a.v.), son derece nezîh ve kibardı. Hiçbir şeye bağırıp çağırmazdı. Çarşı ve pazarda sâkindi. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi. Dâima affeder, müsâmahakâr davranırdı. Hiçbir şeye eliyle vurduğu görülmemiş, sadece cihad esnasında vurmuştur. Hiçbir kadın ve hizmetçiye vurmamış, hiçbir kimseden intikam aldığı görülmemiştir. Ancak Allâh’ın haram kıldığı şeyler müstesnâ... Allâh’ın haram kıldığı şeylerden biri çiğnendimi, ona öfkelenir, âdeta aslan kesilirdi.</span></b></p>
<p><b>İki şey arasında muhayyer bırakılırsa, kolay olanını seçerdi.</b></p>
<p><b>Hâne halkı arasında onlardan biri gibi olur, ev işlerine bakar, yardım ederdi. Kendi işini kendi görür, koyun sağar, temizlik yapardı.</b></p>
<p><b>Dilini gerektiğinde kullanır, boş sözlerle meşgul etmezdi.</b></p>
<p><b>İnsanları birleştirmeye çalışır, nefret ettirmezdi.</b></p>
<p><b>Her kavmin büyüğüne, onun haysiyetine yakışır şekilde itibar gösterirdi. Onlara, mevkilerine uygun tarzda adamlar gönderirdi.</b></p>
<p><b>Herkese güler yüz gösterir, ashâbını gözetir, hâl ve hatırlarını sorar, onları arardı.</b></p>
<p><b>İyiyi sever, çirkini beğenmezdi.</b></p>
<p><b>Her işte orta yolu tutar; ihtilâfı, aşırılığı sevmezdi.</b></p>
<p><b>Her şeye lâyık olduğu değeri verirdi. Hakka riâyete çok dikkat eder, hakkı aslâ çiğnemezdi.</b></p>
<p><b>İnsanların hayrını diler, hayatlarını korurdu. Herkese nasîhat eder, iyiliğini isterdi. Yardım edenleri, birbirinin hayrına çalışıp birlik olanları severdi.</b></p>
<p><b>Bir yere oturup kalkarken dâima Allâh’ı zikrederdi. Bir cemaatin yanına vardığında, nerede yer varsa oraya otururdu. Başkalarına (rahatsızlık verip omuzlarına) basarak dip sedire (baş köşeye) geçmek istemezdi, ümmetine de bunu tavsiye ederdi. Meclisinde eşitliğe çok dikkat eder, birini diğerine üstün tutmazdı. Bir şey sorana rahatlıkla cevap verir, herkesin ihtiyacını görmeye çalışır, koşardı. İnsanların hepsine bir baba gibi davranırdı...</b></p>
<p><b>“Hak hususunda (hukuk mevzuunda), onun nazarında bütün insanlar eşitti. Onun meclisi ilim, hayır, feyz, hayâ ve emniyet meclisi idi... Yüksek sesle konuşulmaz, kimsenin ayıbı söylenmez, kusurlar dile dolanmazdı. Herkes müsâvi idi, insanların biribirine üstünlüğü ancak takvâsıyla olurdu. Meclisinde küçükler sevilir, büyükler sayılır, ihtiyaçlar karşılanır, garipler barınır himâye görürdü.</b></p>
<p><b>O, dâima güler yüzlü ve neşeli idi. Ahlâkı yüceydi. Yumuşak huylu idi, lûtuf ve ihsanda bulunmayı severdi. Katı yürekli aslâ değildi. Bağırıp çağırmaz, gürültü koparmazdı. Ayıplayıcı ve cimri değildi.</b></p>
<p><b>Sevmediklerinden yüz çevirir, hoşlanmadığı bir soruya cevap vermez, sükût ile karşılık vermiş olurdu.</b></p>
<p><b>Kendisi için dünyada üç şeyi terk etmiştir: Kavga, kibr u gurûr ve mâlâyânî (boş, lüzumsuz söz ve fiil).</b></p>
<p><b>İnsanlar hakkında da üç şeyi bırakmıştır; dolayısıyla kimseyi zemmetmez, kusurlarını araştırmaz ve ayıplamazdı; ancak sonu hayırlı olacaksa konuşurdu.</b></p>
<p><b>O söze başlayınca, yanındakiler başlarında kuş varmış da (âdeta onu uçurtup kaçırtmamaya çalışır gibi) sâkin sâkin dinlerlerdi. Ancak o sözünü bitirip susunca konuşurlardı. Onun yanında aslâ çekinmezlerdi. İçlerinden konuşan olursa sükûnetle dinler, sözünü bitirmesini beklerdi.</b></p>
<p><b>Ashâbı bir şeye gülerse, o da gülerdi; onların hayret ettiği bir şeyi, o da hayretle karşılardı. Bir yabancı gelip bir yanlışlık yaparsa, onun yaptığı kabalığa sabır gösterir, müsâmaha ile karşılardı.</b></p>
<p><b>Bir hâcet sahibi bir şey istese, onu vermelerini emrederdi. Kimsenin fazla övmesini istemez, kimsenin sözünü kesmezdi. Şayet haddi aşarsa, o zaman keser veya oradan ayrılırdı.</b></p>
<p><b>Gâyet sâkin, yumuşak tabiatlı, cömert, düzgün konuşan, muâşereti (geçimi) gâyet tatlı ve en şerefli bir âiledendi. Onu ilk defa gören kimseyi, bir heyecan kaplardı; fakat görüşüp konuşunca (rahatlar) ve onu severdi. Onu vasfedenler şöyle derlerdi: ‘Ondan önce de, ondan sonra da onun benzerini görmedim.”</b><b><span style="font-family:Arial;color:midnightblue;"> </span></b></p>
<p class="MsoNormal"><b><span style="font-family:Arial;color:midnightblue;"><i>(Şemâil-i Tirmizî’den hulâsa edilmiştir)</i></span></b><b><span style="font-family:Arial;"></span></b></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[KIBLENİN DEĞİŞMESİ]]></title>
<link>http://yukarikayalar.wordpress.com/?p=1300</link>
<pubDate>Wed, 06 Feb 2008 00:04:59 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://yukarikayalar.tr.wordpress.com/2008/02/06/kiblenin-degismesi/</guid>
<description><![CDATA[ 
KIBLENİN DEĞİŞMESİ 

İslâm&#8217;ın ilk yıllarında namaz, Beyt-i Makdis&#8217;e (Kudüs]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p> <img src="http://img211.imageshack.us/img211/4563/mescidkibleteynxz0.jpg" height="421" width="540" /></p>
<h2><b><font color="#0000ff">KIBLENİN DEĞİŞMESİ</font> </b></h2>
<p><b><br />
İslâm'ın ilk yıllarında namaz, Beyt-i Makdis'e (Kudüs'e) doğru kılınıyordu.  Ancak, Hicret'ten önce Rasûlullah (s.a.s.) Mekke'de namaz kılarken, mümkün  mertebe Kâbe'yi arkasına almaz; Kâbe, kendisiyle Beyt-i Makdis arasında kalacak  şekilde, Rükn-i Yemânî ile Rükn-i Hacer-i esved arasında namaza dururdu. Böylece  hem Kâbe'ye hem de Kudüsteki Mescid-i Aksa'ya yönelmiş oluyordu. Hicretten sonra  Medine'de Mescid-i Aksa'ya yöneldiğinde Kâbe'nin arka tarafta kalmasından  Rasûlullah (s.a.s.) üzüntü duyuyor, kıblenin Kâbe'ye çevrilmesini içten arzu  ediyordu.(160) Çünkü Kâbe, atası Hz. İbrahim'in kıblesiydi. </b></p>
<p><b><br />
Hicretten 16-17 ay kadar sonra, Şaban ayının 15'inci günü Hz. Peygamber (sa.s.)  Medine'de Selemeoğulları Yurdu'nda öğle namazı kıldırırken, ikinci rek'atın  sonunda;(161)<br />
"Yüzünü gök yüzüne çevirip durduğunu görüyoruz. Seni elbette hoşnut olduğun  kıbleye çevireceğiz. Hemen yüzünü Mescid-i Harâm'a doğru çevir. (Ey mü'minler)  siz de nerede olursanız, (namazda) yüzlerinizi, onun tarafına çeviriniz..."  (el-Bakara Sûresi, 144) anlamındaki âyet nâzil oldu. Hz. Peygamber yönünü hemen  Kudüs'ten Mescid-i Harâm'a çevirdi. Cemâat da saflarıyla birlikte döndüler.  Kudüs'e doğru başlanılan namazın, son iki rek'atı, Kâbe'ye yönelinerek  tamamlandı. Bu yüzden Selemeoğulları Mescidine "Mescid-i Kıbleteyn" (iki kıbleli  mescid) denilmiştir</b></p>
<p><b> </b></p>
<h3><b><font color="#0000ff">BEDİR SAVAŞI (17 Ramazan 2 H/13 Mart 624 M.)</font> </b></h3>
<p><b><br />
"Siz güçsüz bir durumda iken Allah size Bedir'de yardım etmişti". (Âl-i İmran  Sûresi, 123)</b></p>
<p><b><font color="#0000ff">a) Kureyş'in Gönderdiği Kervan </font><br />
Kureyş Medine'yi basıp Rasûlullah (s.a.s.)'i öldürmek, Müslümanlığı ortadan  kaldırmak için hazırlanıyordu. Yapılacak savaşın masraflarını karşılamak üzere,  Ebû Süfyân'ın başkanlığında büyük bir ticâret kervanını Medine yolu ile Şam'a  göndermişlerdi. Nahle Vâdisinde öldürülen Hadramî oğlu Amr'ın kardeşi Âmir,  Mekke sokaklarında çırılçıplak:<br />
-"Vâh Emrâh, vâh Amrâh..." diyerek dolaşıyor, halkı savaşa ve intikama teşvik  ediyordu. Kervan döner dönmez, Medine'ye hücûm edeceklerdi.</b></p>
<p><b>Gönderdiği seriyyeler (keşif birlikleri) vasıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.s.),  Mekke'de olup bitenleri, yapılan hazırlıkları tamâmen öğrenmişti. Ebû Süfyân'ın  idâresindeki ticâret kervanından elde edilecek kazanç, Müslümanlarla yapılacak  savaş için kullanılacaktı. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.s.) Şam'a giderken engel  olmak üzere "Uşeyre" denilen yere kadar bu kervanı tâkip etmiş fakat  yetişememişti. Dönüşünü haber alınca, kervanı ele geçirmek üzere, Ramazan'ın  12'inci günü Abdullah b. Ümmi Mektûm'u imâm bırakarak 313 kişi ile Medine'den  çıktı. Yolda ensârdan Ebû Lübâbe'yi Medineye muhâfız tâyin ederek, geri çevirdi.  8 kişi de mâzeretleri sebebiyle izin aldıklarından 64'ü muhâcir, diğerleri de  ensârdan omak üzere 305 kişi kaldılar. 6 zırh, 8 kılıç, 3 at, 70 develeri vardı.  Binek yetişmediği için develere nöbetleşe biniyorlardı.<br />
Ebû Süfyan, dönüşte Müslümanların kervana saldırma ihtimâline karşı Mekke'ye  haberci göndererek korunması için yardım istemişti. Esâsen aylardan beri savaş  hazırlığı içinde olan Mekkeliler kervanı kurtarmak ve Müslümanlardan intikam  almak üzere Ebû Cehil'in komutasında 950-1000 kişilik bir ordu ile hareket  ettiler. Ebû Leheb'den başka bütün Kureyş ulularının katıldığı bu ordunun 200'ü  atlı, 700'ü develi, diğerleri de yaya idi. Zırh, ok, mızrak, kılıç gibi her  türlü savaş âlet ve silahları tamamdı. Ebû Leheb, hastalığı sebebiyle sefere  katılamamış, yerine bedel göndermişti. </b></p>
<p><b><font color="#0000ff">b) İki Tâifeden Biri </font><br />
Kervanı araştırdığı esnâda, yolda Safrâ yakınlarında Zefiran Vâdisi'nde  Kureyş'in büyük bir ordu ile kervanı kurtarmak üzere Medine'ye doğru yürümekte  olduğunu haber alan Rasûlüllah (s.a.s.) durumu Müslümanlara anlatarak: <!--more--><br />
-Kureyş Mekke'den çıkmış, üzerimize doğru geliyor. Kervanı mı tâkip edelim,  yoksa kureyş ordusunu mu karşılayalım, diye istişârede bulundu. Medine'den savaş  hazırlığı ile çıkılmadığı için, çoğunluk kervanın tâkibini istiyordu.(164)<br />
Rasûlullah (s.a.s.)'in bu duruma üzüldüğünü gören Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer sıra  ile ayağa kalkarak, Kureyş ordusuna karşı çıkmanın daha uygun olacağını  savundular. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu konuda ensâr'ın düşüncesini öğrenmek  istiyordu. Sonra ilk Müslümanlardan Mikdad b. Esved, Muhâcirler adına söz  alarak:<br />
-Biz, kavminin Hz. Musa'ya "Sen ve Rabbın gidin ve düşmana karşı savaşın. Biz  burada oturup bekleyelim,(165) dedikleri gibi demeyiz. Biz senin sağında,  solunda, önünde arkanda çarpışırız. Allah ve Rasûlünün emri ne ise ona itâat  ederiz. Sen nereye gidersen oraya gideriz,(166) dedi. Ensar adına konuşan Sa'd  b. Muâz da:<br />
-"Ey Allah'ın Rasûlü, biz sana imân ettik. Getirdiğin Kur'ân'ın hakk olduğuna  şehâdet ettik, sözlerini dinlemeğe ve itâat etmeğe, düşmana karşı seni korumağa  söz verdik. Sen nasıl istersen öyle yap. Seni hak Peygamber gönderen Allah'a  yemin ederim ki, sen bize denizi gösterip dalsan biz de dalarız, hiç birimiz  geri dönmeyiz. Biz düşmanla savaşmayı, harpte sebât göstermeyi biliriz. Allah'a  güvenerek düşman ordusunun üzerine gidelim..." (167) dedi. Rasûlullah (s.a.s.)  bu konuşmadan son derece memnun oldu.</b></p>
<p><b>-Öyleyse haydi Allah'ın bereketine yürüyünüz. Size müjdelerim ki, "Allah iki  tâifeden birini (kervanın ele geçirilmesi veya Kureyş ordusunun yenilgisini)  bize vâdetti".(168) Zaferimiz kesindir. Ben şimdiden Kureyş reislerinin harp  meydanında yıkılacakları yerleri görüyor gibiyim, buyurdu. Sonra da Bedir'e  doğru hareket etti.(169)<br />
Bedir deve yürüyüşü ile Medine'ye 3; Mekke'ye ise 10 günlük (80 mil) mesâfede  bir köydü. Her yıl burada panayır kurulur, bu sebeple Suriye'ye giden kervanlar  buradan geçerdi. Kureyş ordusu buraya Müslümanlardan önce gelip, suyun başını  tutmuştu. Ebû Süfyân idâresindeki 50 kişilik Kureyş kervanı ise, henüz  Müslümanlar Medine'den çıktıkları sıralarda, sâhil yolunu izleyerek Medine'den  uzaklaşmış, Kureyşlilere de geri dönmeleri için haber göndermişti. Fakat,  ordusuna çok güvenen Ebû Cehil, mutlaka savaşmak istiyordu. Bu yüzden Mekkeliler  geri dönmeyip, Bedir'e kadar ilerlemişler ve burada karargâh kurmuşlardı. </b></p>
<p><b>c) İki tarafın durumu<br />
17 Ramazan 2 H./13 Mart 624 M. Cuma sabahı iki ordu Bedir'de karşılaştı.  Araplar ötedenberi hep kabîlecilik gayretiyle savaşmışlardı. Bu savaşta ise din  uğrunda aynı kabîlenin insanları birbirleriyle çarpışacak, kardeş, amca, yeğen,  hatta, baba-oğul birbirlerini öldüreceklerdi.(170/1)</b></p>
<p><b>Müslümanların sancaktarı Mus'ab b. Umeyr'in kardeşi Ebû Azîz, Kureyş'in  bayraktarıydı. Utbe b. Rabîa'nın oğullarından Velîd kendi yanında, ikinci oğlu  Ebû Huzeyfe mü'minlerin arasındaydı. Hz. Ebû Bekir'in bir oğlu Abdullah  kendisiyle beraber, diğer oğlu Abdurrahman ise müşrik saflarındaydı. Rasûlullah  (s.a.s.)'in amcalarından Hz. Hamza kendi yanında, diğer amcası Abbâs ise karşı  tarafta yer almıştı. Hz. Peygamberi ömrü boyunca himâye etmiş olan amcası Ebû  Tâlib'in bir oğlu Hz. Ali Müslümanlar içinde, diğer oğlu (Ali'nin kardeşi) Âkil  ise müşrikler safında bulunuyordu. Rasûlullah (s.a.s.)in ilk hanımı Hz.  Hatice'nin kardeşi Nevfel ile damadı (kızı Zeyneb'in eşi) Ebu'l-Âs müşrikler  içinde yer almışlardı.(170/2)</b></p>
<p><b>Düşman ordusu sayı, silah, tecrübe ve maddi kuvvet bakımından Müslümanlardan kat  kat üstündü. Bulundukları yer de savaş için daha elverişliydi. Ancak, sabaha  karşı yağan yağmur, üzerinde rahat yürünemeyen kumlu zemini sertleştirmiş ve  Müslümanların su ihtiyacını gidermişti. Böylece Müslümanların moralleri  yükselmiş, Allahın yardımına sonsuz güven duymaya başlamışlardı. Kendileri için  ölüm-kalım demek olan bu savaşta, İslâm'ın izzeti ve üstünlüğü için Müslümanlar,  Allah'a duâ ediyorlardı. </b></p>
<p><b><font color="#0000ff">d) Savaş Başlıyor. </font><br />
Kureyş adım adım Müslümanlara yaklaşıyordu. Manzara pek hazîndi. Bir avuç  Müslüman, "Allah adını yüceltmek için", tepeden tırnağa silahlı koca şirk  ordusunun karşısına çıkıyordu. Rasûlullah (s.a.s.) yanına Hz Ebû Bekir'i alarak,  kendisi için hazırlanan gölgeliğe çekildi, ellerini semâya kaldırıp:<br />
-Yâ Rabb, işte Kureyş bütün gurûr ve azametiyle senin dinini ortadan kaldırmak  için geldi. Sana meydan okuyor, Peygamberini yalanlıyor. Yâ Rabb,  peygamberlerine yardım edeceğine dâir ahdini, bana verdiğin zafer va'dini  lütfet. Şu bir avuç mü'min telef olup yok olursa, bu günden sonra yeryüzünde  sana ibadet ve kulluk edecek kimse kalmayacak.. "diye dua ediyordu.<br />
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vecd içinde, kendinden geçerek, o kadar çok duâ etmiş ve  ellerini öylesine semâya kaldırmıştı ki, sırtından ridâsının düştüğünün farkına  varmamıştı. Hz. Ebû Bekir ridâsını örttü, elinden tutarak:<br />
-Ey Allah'ın Rasûlü, yetişir artık, duan arşı titretti, Allah va'dini yerine  getirecektir, dedi. Rasûlullah (s.a.s.)'in bu hâlini gören müslümanlar  heyecandan ağlıyorlardı. Nihâyet Rasul-i Ekrem (s.a.s.): "Taplulukları  bozulacak, arkalarını dönüp kaçacaklar" (el- Kamer Sûresi, 45) anlamındaki  âyet-i kerîmeyi okuyarak çadırdan çıktı.(171) Allah yardımını böylece  müjdelemiş, zaferin Müslümanların olacağını bildirmişti.(172)</b></p>
<p><b>Savaşı Kureyş başlattı. Batn-ı Nahl'e de kardeşi öldürülen Hadramî oğlu Âmir'in  attığı ok, Hz. Ömer'in azatlısı Mihca'a isâbet ederek şehit etti.<br />
Savaştan önce, her iki taraftan birer ikişer kişinin ortaya çıkıp çarpışarak  tarafları kızıştırması âdetti. Buna "mübâreze" denirdi. Kureyş reislerinden Utbe  b. Rabîa, kardeşi Şeybe ile oğlu Velîd; birlikte ilerlediler. Müslümanlardan  kendilerine karşı çıkacak er dilediler. Bunlara karşı Hz. Peygamber (s.a.s.)'in  emri ile Ubeyde, Hamza ve Ali çıktılar. Hamza Şeybe'yi, Ali de Velîd'i birer  hamlede öldürdüler. Sonra yaralı Ubeyde'nin yardımına koşup Utbe'nin de işini  bitirdiler.(173)</b></p>
<p><b><font color="#0000ff">e) Sonuç: Hakk'ın Bâtıla Zaferi </font><br />
Artık savaş kızışmıştı, müşrikler saldırıya geçtiler, mü'minler kahramanca  karşı koydular, Allah'ın yardımı ile müşrik ordusunu bozguna uğrattılar.(174)  Müşrikler savaş alanında 70 ölü, 70 esir bırakarak kaçtılar. Öldürülenlerden  24'ü Müslümanlara en çok düşmanlık gösteren Kureyş büyükleriydi. Savaşın  başkomutanı Ebû Cehil de ölenler arasındaydı.(175/1) Müslümanlardan şehit  düşenler ise 6'sı muhâcirlerden, 8'i de ensârdan olmak üzere 14 kişiydi. (175/2)</b></p>
<p><b>Bedir Zaferi Medine'de bayram sevinci meydana getirdi. Mekke ise mâteme büründü.  Ebû Leheb bir hafta sonra üzüntüsünden öldü. Fakat Kureyşîler, Müslümanlar  sevinmesinler diye yas tutmadılar.<br />
Zaferden sora Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Bedir'de üç gün daha kaldı. Şehitler  defnedildi. Meydanda kalan müşrik ölüleri açılan bir çukura gömüldü.</b></p>
<p><b>Kureyş eşrâfından 24 kişinin cesetleri ise pislik atılan susuz kuyulardan birine  atıldı. Rasûlullah (s.a.s.) Bedir'den ayrılacağı sırada bu kuyunun başına varıp,  içindeki cesetlerin herbirinin adını söyleyerek:<br />
-Ey filân oğlu filân, biz Rabb'ımızın bize va'dettiği zaferi gerçek bulduk, siz  de rabbınızın size va'dettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslendi. (176) Hz.  Ömer:<br />
-Ey Allah'ın Rasûlü, ruhları olmayan cesetlerle mi konuşuyorsun? dediğinde,  Rasûlullah (s.a.s.):<br />
-Allah'a yemin ederim ki, söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitiyor  değilsiniz, buyurdu.(177)</b></p>
<p><b><font color="#0000ff">f) Bedir Esirleri </font><br />
Hz. Peygamber (s.a.s.) yolda Safra denilen yerde, elde edilen ganimetleri  gazîlere eşit olarak paylaştırdı. Mâzeretleri sebebiyle ordudan ayrılmış olan 8  kişiye de pay ayırdı. Esirlerle ilgili henüz bir hüküm inmemişti. Medine'ye  gelince Rasûlullah (s.a.s.) bu konuyu ashâbıyla istişâre etti. Hz Ebû Bekir,  fidye (kurtuluş bedeli) karşılığında serbest bırakılmalarını; Hz. Ömer ise  hepsinin boyunları vurularak öldürülmelerini istedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) ve  ashâbın çoğunluğu Hz. Ebû Bekir'in teklifini uygun buldular.(178) Esirlerden  fidyelerini ödeyenler, hemen serbest bırakıldı, ödeyemeyenler ise, her biri  Medine'li 10 çocuğa okuyup yazma öğretme karşılığında hürriyetini kazandı.<br />
Bu olay, dinimizin ilme ve okuyup yazmağa ne kadar çok önem verdiğini;  Rasûlullah (s.a.s.)'in, Müslümanların düşmanı olan müşriklere bile öğretmenlik  yaptırmakta sakınca görmediğini göstermektedir.</b></p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p><font size="2">(164) Bkz. el-Enfâl Sûresi, 5-6<br />
(165) Mâide Sûresi, 24<br />
(166) Bkz. El-Buhârî, 5/4; Tecrid Tercemesi, 10-146 (Hadis No: 1562); İbn Hişâm  2/266; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/120<br />
(167) İbn Hişâm, 2/267; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/120; Müslim, 3/1403, (Hadis No:  1779) Kahire 1375/1955<br />
(168) Enfâl Sûresi, 7<br />
(169) İbn Hişâm, 2/267; Zâdü'l-Meâd, 2/217; Tecrid Tercemesi, 10/148-149<br />
(170/1) Karşı karşıya gelen iki topluluğun durumlarında sizin için ibret vardır.  Bunlardan biri Allah yolunda savaşan topluluk, diğeri ise onları (müslümanları)  kendilerinin iki katı gören kâfir topluluk. Allah dilediğini yardımıyla  destekler. Bunda gerçeği görebilenler için ibret vardır. (Âl-i İmrân Sûresi,13)<br />
(170/2) Bkz. Târih-i Din-i İslâm, 3/100-101<br />
(171) Bkz. el-Buhârî, 3/230; Müslim, 3/1384, (Hadis No: 1763) İbn Hişâm, 2/ 279;  İbn'ül-Esîr, a.g.e., 2/125; Tecrid Tercemesi, 8/385 (Hadis No:1228)<br />
(172) "Rabbın meleklere 'Ben sizinleyim, mü'minleri destekleyin' diye vahyetti  ve 'ben kâfirlerin kalplerine korku salacağım, artık onların boyunlarını vurun,  parmaklarını doğrayın' dedi" (el-Enfâl Sûresi, 12) " (Bedir'de) Rabbınızın  yardımına sığınıyordunuz. O, 'Ben size birbiri peşinden bin melekle yardım  edeceğim' diye cevap vermişti." (el-Enfâl Sûresi,9)<br />
(173) İbn Hişâm, 2/277; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/125<br />
(174) Siz Bedir'de düşkün bir durumda iken, Allah size yardım etmişti. (Âl-i  İmrân Sûresi, 123)<br />
(175/1) Bkz. Tecrid Tercemesi, 8/ 507-509 (Hadis No:1298)<br />
(175/2) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/136<br />
(176) el-Bûharî; 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161-164 (Hadis No: 177) ve 2/ 377-378  (Hadis No: 314)<br />
(177) Bkz. el-Buhârî 5/8; Tecrid Tercemesi, 4/734, (Hadis No: 673) ve 10/160  (Hadis No: 1567); İbn Hişâm, 2/292; İbnü'l-Esîr, 2/129<br />
(178) İbnü'l-Esîr, 2/136 "Yeryüzünde düşmanı yere sermeden esir almak, hiç bir  peygambere yaraşmaz. Siz dünya malını istiyorsunuz. Oysa Allah, âhireti  kazanmanızı ister. Allah azizdir, hakîmdir. Eğer Allah'ın geçmiş bir yazısı  olmasaydı, aldığınız fidyelerden dolayı size büyük bir azab dokunurdu" (el-Enfâl  Sûresi, 67-68)</font></p>
<p><font size="2">(160) Zâdü'l-Meâd, 2/147<br />
(161) Bkz. el-Buhârî, 1/15; Tecrid Tercemesi, 1/41 (Hadis No: 38); İbnü'l-Esîr,  a.g.e., 3/252; Târih-i Din-i İslâm 3/65; Tahir Olgun, İbâdet Tarihi, s. 80,  İst., 1946; M. Zihni Efendi, Kitabü's-Salât, s.75, İst.,1326</font></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[SİYERİ NEBİ]]></title>
<link>http://ravza.wordpress.com/2007/08/09/siyeri-nebi/</link>
<pubDate>Thu, 09 Aug 2007 19:29:43 +0000</pubDate>
<dc:creator>ravza</dc:creator>
<guid>http://ravza.tr.wordpress.com/2007/08/09/siyeri-nebi/</guid>
<description><![CDATA[




Siyer ve Siyer-i Nebi
Siyer, manen tutulan yol ve gidiş mânâlarını taşıyan sîret kelime]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<table border="0" width="462" cellPadding="0" cellSpacing="0">
<tr>
<td colSpan="3"></td>
</tr>
<tr>
<td colSpan="3" vAlign="top"><span class="normal"><strong>Siyer ve Siyer-i Nebi<br />
</strong>Siyer, manen tutulan yol ve gidiş mânâlarını taşıyan sîret kelimesinin çoğuludur. Hazreti Adem Aleyhisselâmdan Fahri Kâinat Efendimize kadar gelen peygamberlerin; insanları hak yola çağırmak için vazifelerini nasıl yaptıklarını, bu uğurda ne gibi güçlük ve tehlikelere göğüs gerdiklerini anlatan ilme İslam Tarihi veya Siyer-i Enbiya (Aleyhimüsselam) Denir.<br />
Peygamberimiz Aleyhisselâmın hayatı ve mukaddes vazifesi sırasında gösterdiği gayretleri anlatan ilme de Siyer-i Nebî denir. Kısaca, İslâm Tarihi umumî bilgileri, Siyer-i Nebî ise Peygaberimiz Aleyhisseiâmın (ay senesiyle) 63 yıllık hususî tarihini anlatır.<br />
    İslâm Tarihinin bir şubesi olan Siyer ilmi, Peygamberimiz Aleyhisselâmın yaptıkları, buyurdukları ve kabul ettiklerini bildirmesi bakımından Hadis, Tefsir, Fıkıh, Kelâm ve Ahlâk gibi bütün İslâmî ilimlerin Kur'an-ı Kerîm'den sonra en büyük kaynağıdır. Peygamberimiz Aleyhisselâmın hayatında dinî, siyasî, askerî, içtimaî ve ahlâkî bütün hükümleri ve bilgileri bulmak mümkündür. Bu bakımdan da Siyer ilminin derecesi ve önemi büyüktür<br />
</span></td>
</tr>
</table>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[iLAHi – MEDiNEYE VARAMADIM]]></title>
<link>http://yukarikayalar.wordpress.com/2007/05/11/ilahi-%e2%80%93-medineye-varamadim/</link>
<pubDate>Fri, 11 May 2007 23:49:30 +0000</pubDate>
<dc:creator>beysehirliyiz</dc:creator>
<guid>http://beysehirliyiz.tr.wordpress.com/2007/05/11/ilahi-%e2%80%93-medineye-varamadim/</guid>
<description><![CDATA[iLAHi – MEDiNEYE   VARAMADIM
 

]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><strong><span style="font-size:16pt;color:fuchsia;">iLAHi – MEDiNEYE <span>  </span>VARAMADIM</span></strong><strong><span style="font-size:20pt;color:fuchsia;"></span></strong></p>
<p> <span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/ukRSiPAGQjQ'></param><param name='wmode' value='transparent'></param><embed src='http://www.youtube.com/v/ukRSiPAGQjQ&rel=0' type='application/x-shockwave-flash' wmode='transparent' width='425' height='350'></embed></object></span></p>
<p><img src="http://www.u-blog.net/DarwaSalafiya/img/medine.jpg" height="285" width="511" /></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[iLAHi – MEDiNEYE VARAMADIM]]></title>
<link>http://goynemli.wordpress.com/2007/05/11/ilahi-%e2%80%93-medineye-varamadim/</link>
<pubDate>Fri, 11 May 2007 23:49:30 +0000</pubDate>
<dc:creator>goynemli</dc:creator>
<guid>http://goynemli.tr.wordpress.com/2007/05/11/ilahi-%e2%80%93-medineye-varamadim/</guid>
<description><![CDATA[iLAHi – MEDiNEYE   VARAMADIM
 

]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><strong><span style="font-size:16pt;color:fuchsia;">iLAHi – MEDiNEYE <span>  </span>VARAMADIM</span></strong><strong><span style="font-size:20pt;color:fuchsia;"></span></strong></p>
<p> <span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/ukRSiPAGQjQ'></param><param name='wmode' value='transparent'></param><embed src='http://www.youtube.com/v/ukRSiPAGQjQ&rel=0' type='application/x-shockwave-flash' wmode='transparent' width='425' height='350'></embed></object></span></p>
<p><img src="http://www.u-blog.net/DarwaSalafiya/img/medine.jpg" height="285" width="511" /></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[iLAHi – MEDiNEYE   VARAMADIM]]></title>
<link>http://yukarikayalar.wordpress.com/2007/05/11/ilahi-%e2%80%93-medineye-varamadim/</link>
<pubDate>Fri, 11 May 2007 23:49:30 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://yukarikayalar.tr.wordpress.com/2007/05/11/ilahi-%e2%80%93-medineye-varamadim/</guid>
<description><![CDATA[iLAHi – MEDiNEYE   VARAMADIM
 

]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><strong><span style="font-size:16pt;color:fuchsia;">iLAHi – MEDiNEYE <span>  </span>VARAMADIM</span></strong><strong><span style="font-size:20pt;color:fuchsia;"></span></strong></p>
<p> <span style='text-align:center; display: block;'><object width='425' height='350'><param name='movie' value='http://www.youtube.com/v/ukRSiPAGQjQ'></param><param name='wmode' value='transparent'></param><embed src='http://www.youtube.com/v/ukRSiPAGQjQ&rel=0' type='application/x-shockwave-flash' wmode='transparent' width='425' height='350'></embed></object></span></p>
<p><img src="http://www.u-blog.net/DarwaSalafiya/img/medine.jpg" height="285" width="511" /></p>
]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
