<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>tavanarasi &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/tavanarasi/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "tavanarasi"</description>
	<pubDate>Thu, 16 Oct 2008 02:45:09 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[4. Palomar'ın Çemberi]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/?p=873</link>
<pubDate>Thu, 02 Oct 2008 18:51:07 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2008/10/02/4-palomarin-cemberi/</guid>
<description><![CDATA[Bay Palomar, düşünde bir roman kahramanı olarak yüz küsur sayfa boyunca yaşadığını görm]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bay Palomar, düşünde bir roman kahramanı olarak yüz küsur sayfa boyunca yaşadığını görmüştü. Uyandığında, gerçekliğin düşleri de kapsayan bir algı konusu olduğunu bir kez daha kendine hatırlatmayı uygun buldu. Haklıydı kuşkusuz. Bir defa, acemice kotarılmış olanları da içinde olmak üzere tüm romanlar, gerçekliği varlıklarıyla dönüştürmüş, ona kendi gerçekliklerini katarak onun alanını genişletmiş oluyorlardı. Bunun ötesinde roman kahramanları, romandışı yaşamın etkilerini, izini, renklerini üzerinde taşıyan, onun dayatmalarına en azından roman sınırları içinde şu ya da bu biçimde karşılık vermek durumunda kalan, kanlı canlı kahramanlardan yalnızca üç değil de iki boyutlu oluşlarıyla -daha doğrusu iki boyutlu oldukları yanılsaması ve yanılgısına kurban gitmeleriyle- ayırdedilebilen kimseler değil miydi? Sonra düşler... Freud'dan bu yana onlarla az mı uğraşmıştık? Ama pek az kişi onları ikincil konumdan; gölge, yansıma, tortu, iz ve böyle diğer ikincil şeyler olarak değerlendirilmekten uzak tuttu. Bir avuç insan düşlere hakkını verdi, üvey yaşantı parçaları olmaktan kurtardı onları, söylemek istediklerini ciddiye aldı. Bay Palomar o araştırıcı kimselerdendi işte; düşte roman kahramanı olduğunu görmek roman kahramanı olduğunun bilincine varmanın en kestirme, aynı zamanda da estetik yöntemiydi ona göre. Üstelik bu durum, gerçekliğin bir başka gerçeklikle; düşün romanla çakışması idi.</p>
<p>Bay Palomar, görünmez kentlerin birinde ve aslında hepsinde, bir kış gecesi, üç temaya; 1: biçimler; 2: söylem, anlam ve simgeler; 3: evren, zaman, sonsuzluk, ben-dünya ilişkisi ve aklın boyutları temalarına birebir gelen betimleme, anlatı, derin düşünce roman-evrenlerinin kabuğunu çatlatarak bir başka dünyaya, onun bu çabasını okuma ediminin nesnesi yapan okurun dünyasına sıçradı. Adım adım bilgeliğe ulaşmak için çıktığı bu yürüyüşte etrafı meraklı ve kuşkucu sayısız gözle kuşatılmış olmanın ötesinde, o gözlerin aynı zamanda görülmek için de olduğunu bilmenin suskun gevezeliği ya da geveze suskunluğuyla gülümsedi. Bir ayna aradı, bu gülümseyişin gerisindeki suskun gevezeliği ya da geveze suskunluğu görebilecek gözleri görmek için; çünkü o gözlerden bir çift gözün varlığını yakından biliyordu. Gülümseyişinin bir karatavuğun ıslığı kadar söze yakın, sessizliğin söyleyebileceğinden biraz daha fazla birşey olabileceğinden ürktü bir an, yüzündeki gülümseyişi geriye sardırarak yoketti.</p>
<p>Gülümseyişinden sonraki Bay Palomar, okurun dünyasına sıçramış Bay Palomar'a gülümserken yakalanmış olmanın betimlenmesi zor tedirginliğiyle, gülümseyerek konuşmanın okurlarca susarak gülümseme ile karşılık bulacağını ve bunun bir tür anlaştığını sanarak anlaşma olacağını sezdi.</p>
<p>Görünmez kentlerin birinde ve hepsinde, Bay Palomar adlı yolcu ve okur adlı yolcu ve yazar adlı yolcu, bir kış gecesinde kendilerini birbirleriyle karatavuklar gibi ıslık çalarak konuşuyor buldular. Görünmez bir aynada suskun görünüyorlardı halbuki ve birbirlerini okuyorlardı. Gerçekliğin daha sarih kuruluşu olarak romanın, susarak, konuşarak, yazarak ve bütün bunların aynı şey olduğunu anlamayı başararak kahramanları olmaktan kimse alamazdı onları artık. Çünkü yazar adlı okurun dediğince, "herkes, yaşadığından ve bunu yaşayış biçiminden oluşmuştur".</p>
<p>Ve onlar halâ yürüyorlar. Adımları birbirine karışarak, hangi adımı hangisinin attığını onca gevezeliğe ve suskunluğa rağmen hiçbiri bir sözün toksözlü dobralığına sığınma pahasına bilemeyerek.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dönüşüm]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/?p=869</link>
<pubDate>Wed, 01 Oct 2008 18:11:12 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2008/10/01/donusum/</guid>
<description><![CDATA[Sekizinci gün, yani bugün, acıyla kıvranarak uyandım. Korkunç bir önsezi, bana, Gregor Samsa]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Sekizinci gün, yani bugün, acıyla kıvranarak uyandım. Korkunç bir önsezi, bana, Gregor Samsa'nın o sabah uyandığında kendini yatağında bir insana dönüşmüş olarak bulduğunu söylüyordu. Dokunulmadıkça hiçbir şey algılayamayan bir sırtın üzerinde yatmaktaydı ve başını biraz kaldırdığında acınası uzunlukta iki kol, herbirinin ucunda da beşer adet tuhaf uzantı görüyordu. "Ne olmuş bana böyle?" diye düşündü Samsa. Gördüğü, düş değildi. Ben de düş görmediğimden emindim. "Bakın bakın, gebermiş! Orada yatıyor işte, kuyruğu titretmiş!" dememiş miydi gündelikçi kadın? Hayır hayır, yine de kötü bir düşten uyanmış gibiydi Gregor Samsa. İşte, gündelikçi kadın, bütün o aşağılık belirlenmişliğiyle, kovulmamışçasına, karşısına dikilmiş, "Nasılsınız bu sabah efendiciğim?" diye yaltaklanıyordu. Kocaman iki memesi vardı, irkiltici bir poposu, ulaşılamaz iki ıssız ada gibi gözleri. Korkunç önsezim hükmünü sürdürüyordu ve ben, alabildiğine tedirgin ve ürkmüş, beynimle bedenimin benden bağımsız birer varlık olduğunu, Olmasıgereken'in buyruğundan ve dehlizinden dışarı çıkamaz bir insan, iki kollu, iki bacaklı, Gregor Samsa'nın bir sabah uyandığında kendini dönüşmüş bulduğu yaratığın tıpkısı olarak yaşadığının bilinciyle, ürperemeyecek denli şaşkınlığa sürüklenmiş durumdaydım. İlk yaptığım, tabii kendimi şaşkınlıktan sıyırabildiğim an, ilk yaptığım, yatağımdan doğrulmaya çalışmak oldu. Karyolam, yatağım, odam, pencereler, kapı, herşey ama herşey o kadar küçülmüştü ki... Bir an tepemin delindiğini hissettim. Tavana çarpmıştım kafamı. İkinci hareketimin sonunda kendimi dışarı zor atmış buldum. Evin dört bir yanı hasar görmüştü bütün bu çabamın sonucu. Bütün lanetlenmişler ve dışlanmışlar gibi Gregor Samsa'yla ben, kendimizle yatağımızda birer insan olarak karşı karşıya kalakalmıştık!</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Revenons à nos moutons* ]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/?p=864</link>
<pubDate>Wed, 01 Oct 2008 16:39:08 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2008/10/01/revenons-a-nos-moutons/</guid>
<description><![CDATA[– Mızıkçıyım işte! Niye gelmesin Burhan Doğançay&#8216;la Erdal Alantar yanyana? Ya da Erd]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>– Mızıkçıyım işte! Niye gelmesin <strong>Burhan Doğançay</strong>'la <strong>Erdal Alantar</strong> yanyana? Ya da Erdal Alantar'la <strong>Adnan Çoker</strong>?<br />
– ...<br />
– Görünenden gidelim önce. <strong>Mansfield</strong>'in, mektuplarından birinde, kendine yeni bir korse aldığından sözederek "Ne yazık ki onu görecek hiç kimse yok" dediğini hatırlayalım. Burhan Doğançay'da rastlantı, biçimi görmek ve sevişmektir onunla. Ama rastlantının tanımı da var onda. Yırtılma, aşktır Doğançay'da ve tersi. Alantar'a gelince...<br />
– Mansfield'in özdeyişiyle rastlantı-biçim ilişkisinin ne ilgisi var?<br />
– Geleceğim, dur şimdi. İlk bakışta Alantar'la Çoker siyah, Doğançay'la Alantar ise hareket ortak-paydasında buluşur gibidirler. Alantar, siyahın ritminde bulur kendini, Çoker'se boşluğunda. Doğançay eylemdir, Alantar fırtına ve ötesi.<br />
– İhtimal, olabilirlik ve rastlantıyı deşelemen gerekmez miydi ilkin?<br />
– Haklısın. Görme kesin bir olgu değil, bir ihtimaldir. Bunun gerçekleşmesi, görmenin olabilirliğini getiriyor bize. Rastlantıysa ressamın kendisidir düpedüz. Ressam burada, varlığı zorunlu olmayandır, dışsal ilişkidir. Ressam, yani fırça, yani fırçayı tutan, hareket ettiren, canlandıran, harekete geçiren, eyleten el. Yani ressamın resimleştirdiği tercih. Ressam, yani bu tercih olmasaydı bile aşk gerçekleşecek miydi? Bir bakıma gerçekleşecekti. Yani burada görme ve sevişme, yani yırtılma.<br />
– Laf salatası yapmadığını nereden bileyim?<br />
– Kolay! "Geometrik Soyutlama"ya bak.<br />
– ...<br />
– Hareket ortak-paydasına gelelim şimdi. Aşk eylemdir burada. Daha da ileri gidelim: kılgıdır, "eylem alanındaki bilgi"dir. Erdal Alantar'da aşk devinimdir oysa. Ama Erdal Alantar Resmi atomizmle, epikürcülükle, dekartçılıkla filan yetinmez; yerdeğiştirimden ibaret değildir devinim, aşk. Alantar'da salt fırtına yoktur, ötesi de vardır.<br />
– Şöyle mi: "Ölüm varken biz, biz varken ölüm yok." (<strong>Epikuros</strong>)... artı: aşk, hayatın dönüşümsel değişimidir.<br />
– Böyle de denebilir Alantar Resmi sözkonusu olunca?<br />
– Tabii, yaptığımız bir tasımsa, bu tasımın büyüköncülü de "bütün ressamlar aşktan sözeder" ise geçerli bütün bunlar.<br />
– Evet, öyle.<br />
– Niye Alantar Resmi'nden örnekler vermiyorsun?<br />
– En isabetli örneği bizi dinleyenler bulsun.<br />
– Şimdi siyaha gel.<br />
– Siyah... Alantor Resmi, <strong>Beethoven</strong> (Alantor'a kalırsa <strong>Wagner</strong>'i de katmalı) Müziği'nin izdüşümüdür. (<strong>Caudwell</strong> gene yanıldı!) Siyah, bir ritm unsurudur burada.<br />
– Çoker'de?<br />
– Boşluktur siyah onda. Belki de "insanın bulunmadığı hiçlik"tir. "Evren, ancak içinde insansal varlık bulunduğu oranda vardır" dememiş miydi <strong>Heidegger</strong>? Çoker Resmi'dir evren.<br />
– Bu kadar mı?<br />
– Hayır. Siyah, belki de mutlak'tır. Kendinde-varlık'tır.<br />
– Eğer böyleyse, Çoker burada <strong>Eflatun</strong>'a ve <strong>Spinoza</strong>'ya yaklaşmakta, <strong>Fichte</strong> ve <strong>Hegel</strong>'den uzaklaşmakta?<br />
– Bu, karmaşık bir hikâye. Geçelim!<br />
– Ukalâlık gibi olmasın ama ben de birşey diyeyim mi?<br />
– De bakalım.<br />
– Çoker'in siyahı Hegel'in ölüm boğuntusu olmasın?!<br />
– Olabilir. Belki de Heidegger'in, hatta <strong>Sartre</strong>'ın boğuntusudur!<br />
– Bu gidişle Adnan Çoker'in ikimizi parçalara ayırdıktan sonra gömeceği mezar da olabilir bu siyah!<br />
– Benim onunla işim yok ki!<br />
– Adnan Çoker Resmi ile <strong>Yalçın Tura</strong> Müziği'ni eşleştirsek çok mu zırvalamış oluruz acaba?<br />
– Tef ile top arasında tercih yapmak zorunda bırakabilirler!<br />
– Boşver, cehaletini saklamayıp kabul edebilmek de bir erdemdir.<br />
– Peki, Doğançay Resmi sessiz mi?<br />
– Yooo! İsteyen, istediği müziği yakıştırsın.<br />
– Ama sen...<br />
– Ben orada efektörlük yapıyorum.<br />
– Bu üç ressamı ikişer ikişer ele aldık. Üçünün ortak-paydası yok mu peki?<br />
– Olmaz mı hiç. Düşsele çağrı...**<br />
________________________________________________________________</p>
<p><em>(*) "Sadede gelelim" anlamına gelen bir deyim. <strong>Rabelais'</strong>nin "Gargantua"sında geçer.<br />
(**) <strong>Eusebius</strong> ile <strong>Florestan</strong>'ın bir söyleşisinden kesittir okuduğunuz -kendilerini eski yazılarımızdan hatırlarsınız sanırım. Onların kusuruna bakmayın siz. Saçmalamışlar işte... Okuyup geçin.</em></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hiçkuruları için anne ölümü vesilesiyle yazı]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/?p=804</link>
<pubDate>Sat, 09 Aug 2008 18:51:18 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2008/08/09/hickurulari-icin-anne-olumu-vesilesiyle-yazi/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Bu saf, bu boş telaş, ve bu donmuş çığlık!&#8221;
&#8220;Görünmez bir haça çakılm]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>"Bu saf, bu boş telaş, ve bu donmuş çığlık!"</em></p>
<p><em>"Görünmez bir haça çakılmış böcek olma duygusu, kozmik ve sonsuz-küçük dram, acımasız ve kavranılmaz bir elin üzerimdeki o ağırlığı.</em></p>
<p><em>Kendime bir gülümseme uydurmalı, onunla donanmalı, onun koruması altına girmeliyim; dünya ile aramda kalkan olabilecek birşeyim olmalı, yaralarımı gizlemeli, kısacası maske eğitimine başlamalıyım."</em></p>
<p>"Boşluğun bile varolmadığı zamanı sabırsızlıkla bekle"yen <strong>Cioran</strong>, bunları söylüyor Defterler'inde.</p>
<p>Sonsuz-küçük dram, diğer kozmik olanla; sonsuz-büyük dramla eşdeğer değil midir? Bu ikisinin sarmalında (ya da sarkacında) upuzun bir kısacıklığın adını hayat koymuşlar olarak dikilip durmaz mıyız orta yerde? Kâh dengemizi yitirip düşerek, kâh deli cesaretiyle iki nokta arasındaki en kısa mesafe yarışmasına katılarak...</p>
<p>Kendimize uydurduğumuz gülümsemelerin sepetine attığımız, acılı jestlerle güçlendirilmiş acıklı mimikler, dünyayla aramızdaki kalkanın su ve inanç olmasa bile inanç-arzusu katılmış çeliği, ustalıkla gizlenmeye çalışılıp kabak gibi meydanda durduğu unutuluveren yaralar, orasının burasının eprimişliğiyle çok ve yerli yersiz kullanılmışlığını belli eden maskeler... Nedir bütün bunlar?</p>
<p>"Boşluğun bile varolmadığı" zaman var idiyse, bunu bilemezdik biz. Bunu o zamanlar bilemeyeceğimiz için boşluk bile var değildi belki. Boşluğun bile varolmayacağı zaman, boşluğun bile varolmadığı zaman değildir oysa ve ne yazık. Araya görmüş geçirmişlikler, çoğaldığımızı vehmettiğimiz deneyimler, gerekli gereksiz keskinlikler, gözaldatan parıltılar, tehlikeli karaltılar, hep uzayan ve oraya buraya çekiştirilen gölgeler, ötekilikler ve berikilikler, bir sürü anlam ve anlamsızlık yüklü kelime girdi. Ki çıkmaz.</p>
<p>On insanyılı önce günlerden bugün annem öldü. Ben bir yazı yazdım. Annem öldü diyebildiğime göre ben halâ varım'ı kaleme almak istediğim bir yazı. İşte bu yazı.</p>
<p>Ama ben başka bir yazı daha yazdıydım. İsterseniz <a href="http://jazzetta.wordpress.com/2006/08/09/bugun-annem-oldu/">onu okuyun</a> asıl. Bunu okumamış gibi yapın, ben bilmezlikten gelirim, söz.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Balkonları bulur eşya]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/?p=716</link>
<pubDate>Mon, 21 Jul 2008 14:23:24 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2008/07/21/balkonlari-bulur-esya/</guid>
<description><![CDATA[Yaşanmışlıkların tutunduğu daldır eşya. Yarıyarıya kurumuştur ya da kurumuş gibidir. Ç]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yaşanmışlıkların tutunduğu daldır eşya. Yarıyarıya kurumuştur ya da kurumuş gibidir. Çıt, kırılabilir. </p>
<p>Bazı eşyalar balkonları bekler. Balkonlarda öteberi olmayı. Balkona değen yağmurda tozlarından arınmayı, pırıl pırıl görünmeyi kısa bir süre. </p>
<p>Bazı eşyalar balkonları bekler. Bazı balkonlarsa eşyaları. Belki de tam da bu yüzden balkonların şairleri, şairlerin balkonları vardır. Zimmetlidir ruhlarına birbirlerinin.</p>
<p>Nice öksüz balkon kuşatır şehrin duyarsızlık gibi gözüken umarsızlığını. Çepeçevre. Balkon balkon.</p>
<p>Bir eşya, bir eşya daha, şiir eder. Bir balkonsa kendi başına şiir eder.</p>
<p>Bir eşya ne kadar eskiyse o kadar anlam yüklü olduğunu herkese belli etmez ama. Dokunabilenler bilir.</p>
<p>Bir ev ne kadar tıklımtıkışsa eşyalar o kadar telaşlıdır. Sessiz çığlıkları sadece görünmez ağızlarından değil, oralarından buralarından taşar, sığmaz içleri içlerine.</p>
<p>Eşyalar taşınırken ruhları kalır. Hem onların, hem insanlarının. Eşyalar atılırken ne kalır peki? Bu soruya verilen cevapların tekinsizliği kalır.</p>
<p>Toz, eşyanın dilinde yarım kalmış, üstelik devrik bir cümledir. Ne dendiğinin anlaşılabilmesi için son çare olarak o dilin etimolojisine eğilmek gerekir.</p>
<p>Eşyaları dantelalarla örten kadınlar, annedirler. Çocukları olmasa da. Sevecenlikle yumuşatırlar keskin köşeleri, parlaklığıyla göz acıtan, solukluğuyla can acıtan yüzeyleri. Kuşatırlar annelik duygusuyla yaşanmışlıkların eşya diline çevrilişini. </p>
<p>Eşya iz bırakır mı, bırakır. Eşyaya iz bırakılır mı, bırakılır. İz nedir?</p>
<p>Eşyanın tabiatını bana tasvir edin. Sadece bir kelime kullanın, yeter.</p>
<p>Ve eşya deyip geçmemek lazımdır. Balkon deyip geçmemek lazımdır. Şair deyip geçmemek lazımdır.</p>
<p>Hepsi birbirine lazımdır.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Arap kızı camdan baktığında ben orada mıydım?*]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/?p=695</link>
<pubDate>Wed, 16 Jul 2008 19:14:50 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2008/07/16/arap-kizi-camdan-baktiginda-ben-orada-miydim/</guid>
<description><![CDATA[Söylenememiş sözlerin masumiyetini kuşanır da arındırır yerin üstünü altını yağmur. So]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Söylenememiş sözlerin masumiyetini kuşanır da arındırır yerin üstünü altını yağmur. Sonrasıyla da sarar, kucaklar, fena yaşantıları olmamışlığa büründürür.</p>
<p>B yüzü şarkılarına da benzetebilirsin olmadı. Ne çok keşfedeceklerin vardır içlerinde geç zamanlarda. Bir omuz kalmamış gözükür. Toprak ıslanmıştır da, kökler kurudur, iflah olmazlar.</p>
<p>Semt pazarlarından ardakalan sebze döküntüleri gibidir yağmur sonrasını özlemek. Sabırla, metanetle sahibini bekler. O sahip öyledir ki utanır herkeslerden, eğilip de yere, topladığı için soluk, buruş buruş döküntüleri.</p>
<p>Yağmurdan uzak duranlar, içteki, içerideki, için ta dibindeki gün yüzü görmemiş kiri ölesiye unutmamak istemekten kaçınırlar. Onlara acınır elde olmaksızın. Dünyanın pası kirletmesin diye ondan da uzak tutmuşlardır parmak uçlarını. Tetanozdan sakınmak için, el değmemiş ruhlarını. Bilirler mi ki demir demiri keser, bilmezler mi ki söker çivi çiviyi. Yağmurun eşit dağılımlı antipas tabakası üzerine bir kat: Yağmur sonrasının parlak turuncusu. Bir kat: Yüzünü cömertçe gösteren yağmur sonrası güneşinin aristokrat duruşlu sarısı. Ve son kat: Terkedilişe sunulan gecikmeli terkediş cevabının acı kayısı çekirdeği tadı. Yağmur burar. Yağmur sonrası, burukluğu gidermeye çabalar. Tam ikisinin arasında kararsız, kalakalırsın. Seçsem mi? Neyi seçsem? Usulca toprağa karışmanın doğallıkla malûl ihanetiyle iliklerine kadar sırılsıklam olmayı mı? Her zehirsi bitişin ilaçsı bir başlangıca tekabül edişinin apaçık, pervasızca apaçık, müdanasız hakikiliğiyle yüzleşmenin duru, esanssız, yalın halini mi?</p>
<p>Ölülerin ölülere yol gösterdiği resmedildi. Yitiklerin yitikler peşinde koştuğu yazıldı. Cümlelerin bağışlanması imkansız birer cürüm olduğu kayda alındı. Yağmur, düzgün ve arık ifadesini arayan ruhların çatlak, kayaç toprağına bütün yağış biçimleriyle tahkiye edildi. Sicim sicimi, bardaktan boşanırcası, siğim siğimi, iri irisi... Bundan ötesi, yağmur sonrasının ozonlu, serin, ipeksi havasının yerini bırakacağı bildik havalara açılan klasik, sıradan, sıkıcı bir serüvensizliktir. Yazmaya gerek yoktur.</p>
<p>Yağmur mu, pardon? Ne dediğimi bu uğultuda unuttum gitti. Unutmanın temizleyiciliğine sığınırım (bazen).</p>
<p>Hımm, ne diyordum sahi? Dur, düşüneyim. Ah evet, işte böyle de ak paktır yağmur.</p>
<p>Sonrasıyla, öncesini yıkamışlığıyla.</p>
<p>________________________________________________</p>
<p><em>(*) <a href="http://loverisloser.wordpress.com/2008/07/16/arap-kizi-camdan-baktiginda-ben-oradaydim/">Şurada</a> yayımladığım yazı bu yazıyı doğurdu. Sanki devamı gelecek gibi...</em></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Boşluk, boşluk istemez.]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/?p=693</link>
<pubDate>Sat, 12 Jul 2008 14:39:36 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2008/07/12/bosluk-bosluk-istemez/</guid>
<description><![CDATA[Herşey olması gerektiği gibi olacak mı?
&#8216;Hayır&#8217;. İkisi de başka yerlere bakıyord]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Herşey olması gerektiği gibi olacak mı?</p>
<p>'Hayır'. İkisi de başka yerlere bakıyordu konuşmadan. Birden Farsus, 'Doğruydu bütün anlattıklarım. Hepsi yakıcı birer gerçekti. Bunu sen de biliyorsun' dedi.</p>
<p>Kutlug atıldı: 'Hayır, hayır. Hepsi yalan, hepsine inanıyorum. Sen gene anlat, ne olur.'</p>
<p>Dedi Hayalet, çekilen ipi boğazını acıtırken, can havliyle:</p>
<p>Herşey olması gerektiği gibi olacak mı?<br />
Herşey olması gerektiği gibi mi olacak?<br />
Herşey olması mı gerektiği gibi olacak?<br />
Herşey mi olması gerektiği gibi olacak?</p>
<p>Ses gelmiyordu kuyudan... Dünyanın dönüşü sürüyordu kozmik boşlukta ve canlılar üzerinde büyülü bir etki bırakıyordu bu. Her canlı kendine göre bir anlam yüklüyordu bu serüvensi dönüşe ve ardından unutup bunu uykusu gelmişse uykusuna, karnı acıkmışsa sofrasına dönüyordu... Su, kuyuda gökyüzüne bakıyordu.</p>
<p>Yankılandı vadinin bütün girinti çıkıntılarında sorular, uzayıp kısala:</p>
<p>Mı?<br />
Olacak mı?<br />
Gibi olacak mı?<br />
Gerektiği gibi olacak mı?<br />
Olması gerektiği gibi olacak mı?<br />
Herşey olması gerektiği gibi olacak mı?<br />
Olması gerektiği gibi olacak mı?<br />
Gerektiği gibi olacak mı?<br />
Gibi olacak mı?<br />
Olacak mı?<br />
Mı?</p>
<p>Döndü Hayalet, oradaki bütün boşluklar arasında gözüne kestirdiği kendi boşluğuna. Sarıldı, gözden yitip gitti birden.</p>
<p>Gece oldu. Akşamın gölgeleri kurşunileşti, iyiden iyiye uzadı. </p>
<p>Kiraz ağacı uykuya daldı. Kutlug'un kuyuda yankılanan sesini işitti düşünde. Ürperdi, yapraklarını kıpırdattı. Rüzgâr yoktu.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kayıp keçiyolu]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/?p=689</link>
<pubDate>Mon, 07 Jul 2008 16:36:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2008/07/07/kayip-keciyolu/</guid>
<description><![CDATA[Düşüp de kırılmayan bir göz idi içi. Ağzını bulamayan bir öpücük eskizi. Tamiri unutulm]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Düşüp de kırılmayan bir göz idi içi. Ağzını bulamayan bir öpücük eskizi. Tamiri unutulmuş bir bisiklet idi çok şeyi. Düşünce kırıntıları, duygu önceleri, bakışlara kendini kapamalar -hepsi, hepsi, kelimelerini unutmuş yaşantı parçacıklarıydı. </p>
<p>Gidiyordu, gittiğinden habersiz. Yolda aynalar, devaynaları, camkırıkları, cankırıkları. Güneş vurmuş, yangın çıkarmıştı. İçin için yanıyordu toprak ve üstündekiler. Bellibelirsiz ağaçlar, nedensiz bir deli rüzgâr, oradan oraya uçmaya çalışan bir fötr şapka -bir romandan çıkıp geldiğini unutmuş, eski bir hatıradan kalma olduğunu çoktan aklından çıkarıp atmış. Kimbilir hangi çıplak kafadan kalma. Hangi ıssız bedeni süsleyen umarsız bir kafadan.</p>
<p>Kıyısız denizler sadece yağlıboya tablolardan mı taşar etrafa, üstünüzü başınızı ıslatır? Taşlı tarlalarda hangi ayağınız burkulur, adım atmaktan yorulmuş ve tarihsiz kalmayı şiddetle özleyen o iki ayağınız mıdır sadece, artık hiçbir şeye dokunmak istemez elleriniz nerededir, ne yapmaktadır o ara? Denizde yüzmekle boğulmak arasındaki mesafe bilinçaltınızın derinliklerindekilerle eşit midir? Her tarla denizdir, her deniz de tarla diyebilir miyiz pekalâ, bu kadar kolay mıdır dünyanın halleri?</p>
<p>Sorulara devam etsem birkaç Poe satırıyla canımı alır mısınız? Heyecan duyduğumu anlar mıyım, duyabilir miyim? Merakın öldürdüğü kedi, kutusunda mıdır, gözlemleyebilir miyiz?</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Taş ve tohum...]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/?p=673</link>
<pubDate>Thu, 19 Jun 2008 08:45:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2008/06/19/tas-ve-tohum/</guid>
<description><![CDATA[
Mücevher kitaplar vardır. Onlar, &#8220;kitap&#8221;tır. Saftır, taşkındır, nicedir, ışık]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<div>
<p>Mücevher kitaplar vardır. Onlar, "kitap"tır. Saftır, taşkındır, nicedir, ışıktır, meşktir, erdemin kristalize olmuşudur, aklın süzülmüşüdür, bilincin durulmuşudur, gönlün künhüdür. Onlara "kitap" denir, "kitap işte budur!" denir, sevgiyle bağra basılır, akıl tutulması onlarla aşılır, insan olunur, hayat onlarla göz kırpar insana usulca, "beni yanlış yerlerde aradın, yoruldun, gel şimdi birazcık dinlen, tekrar yola koyulmadan önce" der. </p>
<p>Mücevher kitaplar vardır. Onlar, "kitap"tır. Neyin diliyle yazılmışlardır? Dilin diliyle. Kelimelerin soyluluk kazandığı, içleri dolu olduğu, filizlenmeye hazır çekirdekler olduğu, alev alev yandıkları, su istedikleri bir dille. Söylemin, gramerin, sözdiziminin, vurgunun, daha birçok şeyin elbirliğiyle insana insanı, hayatı, evreni, varoluşu, varolabilmeyi, olabilmeyi hatırlatma yolunda vargüçlerini harcadıkları bir dille. Hep yokuş tırmanan bir dille, bundan bıkmayan bir dille. İnsanı rehavete, ölüm uykusuna, kelekliğe yatmaya izin ve geçit vermeyen bir dille. Eh, zor bir dille. Çetrefilli ama şefkatli, sert ama sevgili bir dille. Seven ama sevdiğini sulusepken belli etmeyen bir dille. </p>
<p>Elimde yıllardır bir kitap var. Elimden hiç düşürmediğim bir kitap. Düşerse incinecek bir kitap. Döne döne sayfalarını kokladığım bir kitap. Ben onu okurum. Ben onun okuruyum. Bununla övünürüm. Sevinirim. Kimselere belli etmem.</p>
<p>Onun adı, "Metinler". Onu bu dünyadan geçip gittiğinde dönüştürmüş biri yazdı. </p>
<p>Onun şairinin adı, <strong>Nilgün Marmara</strong>'ydı. Günün Marmara gibi fay hatlarıyla korkutucu olabileceğini, Nil gibi bereketli olabileceğini biliyor, bildiriyor ve bizi bu bilgi şölenine davet ediyordu. </p>
<p>Nilgün Marmara, davetin sonunu beklemedi. Konuklardan özür dilemedi. </p>
<p><em>"Arınalım, arınalım artık yozluklarından, şu densiz yeryüzünün kalık çirkefinden"</em> deyiverdi.</p>
<p>Hep diyordu. Hep demişti. Hep dedi.</p>
<p>Danimarka Krallığı'nda kokuşmuş birşeyler vardı.</p>
<p>Hep vardı.</p></div>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bir Cemal öldü diyeler]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/?p=658</link>
<pubDate>Thu, 05 Jun 2008 11:50:33 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2008/06/05/bir-cemal-oldu-diyeler/</guid>
<description><![CDATA[Ey şiir arayıcısı ey esrik kişi
Şu son dönemecini de aşınca gecenin
Doğacak gün artık g]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>Ey şiir arayıcısı ey esrik kişi<br />
Şu son dönemecini de aşınca gecenin<br />
Doğacak gün artık gündüze ilişkin değil<br />
Bu ağartı ancak yürekle karşılanabilir<br />
Bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil<br />
Tutsaksan ellerin sıvışır gider zincirlerinden<br />
Ve balyozla vursalar mısralarına<br />
Soylu bir demir sesi yükselir<br />
Soylu bükük ve mavi bir demir sesi</em></p>
<p><em>Ellerim gece yatısına çağrılmış<br />
Ve<br />
Telaşsız görünmeye çalışan bir Kafka gibi </em></p>
<p><em>Yüzüm giyotine abone.</em></p>
<p>***</p>
<p>O ellerin gövdesi <strong>Cemal Süreya</strong>'nın gövdesi. O beden, gövdesinin ve ellerinin uçarı duyarlılığıyla sonsuzluğa göçeli epey oldu. Üstü kaldı. Ben üstü kalsın demiyorum. Ve dünya ve ülkem adına duyduğum endişenin pek bir ötesinde, Cemal Süreya'nın göçü ile benimki arasında benzerlik olacak diye mi korkuyorum ne? "Cemaller ölmez!" filan değil, bal gibi de ölür. Ölen ölür, kalan ölenin ölmezliğidir sadece -ve tabii bu Cemalgiller için geçerlidir. Aldığından pi sayısının sonsuza uzanışı kadar verdiği fazla olanlar için. Ben öldüm mü tam öleceğim. Üstü kalsın da demeyeceğim.  </p>
<p>***</p>
<p>Piyango eseri geldik, piyango eseri gideriz de, amortiyi harcamak mı daha zordur büyük ikramiyeyi mi, bilinmez. Hangisi olursa olsun sonunda beş parasız kalmanın o ilk anından karanlıklar prensi olmaya devşirilmek -işte onun acısını kimse dillendiremiyor nitekim. İnternette ".inferno" alan adı uzantısı olsaydı, belki.</p>
<p>***</p>
<p>Herkes şiir arayıcısı olsun diyedir içimizden bazıları şiir arayıcısı oldu. Ve ancak bazılarımız buldu. </p>
<p>Neyi? Şiiri, hayata bakmanın o aykırı ve talihi kendinden keçiyolunu. </p>
<p>Ölümsüzlük, o keçiyolunda yürüyerek kutsanmaktır. </p>
<p>***</p>
<p>Şiiri kelimelerden mamul mü sanıyorsunuz? Pek safsınız.</p>
<p>***</p>
<p>Ya ölümü? O bellidir işte: Kelimesiz kalmak. Ve kelimesiz bırakmak...</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Orada mısın anne?]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/?p=649</link>
<pubDate>Sun, 11 May 2008 12:22:55 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2008/05/11/orada-misin-anne/</guid>
<description><![CDATA[Annesizlik acı biber gibidir, lezzetini acılığından alır; bir annenizin olmadığı bilinci, b]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Annesizlik acı biber gibidir, lezzetini acılığından alır; bir annenizin olmadığı bilinci, bir anneniz varken dünyanın nasıl da sizin olduğunun geçmişte kalan tadını ve lezzetini acı acı hatırlatır size.</p>
<p>Annelerin günü yoktur, saati dakikası saniyesi bile yoktur. Anneler durup dinlenmeksizin annelik yapar, annelik düşünür, annelik içinde yaşar. Annelik bir kafestir, gönüllüce içine girilmiş bir kafes. Annelerin bir günü varsa o da diğerlerinin bir hayatına tekabül eder. Anneler bir günde bütün bir hayatı kucaklar; değil bir gün, tek bir anda bile.</p>
<p>Annelerinizi sevin. Anneler sevmek için olduğu kadar sevilmek içindir de.</p>
<p>Anneniz yoksa, annesizliğinizi kucaklayın; anneniz yetişecektir kanatlarını çırpıp kimsesizliğinize.</p>
<p>Anneyseniz bunları zaten biliyorsunuz. Kutlu olsun öyleyse.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Curriculum Vitæ (1)]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/?p=639</link>
<pubDate>Mon, 05 May 2008 09:05:28 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2008/05/05/curriculum-vit%c3%a6-1/</guid>
<description><![CDATA[Simone de Beauvoir&#8216;ı severim.
Bizi &#8220;Neden daha uzağa gitmeyelim?&#8221; sorusuyla kı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Simone de Beauvoir</strong>'ı severim.</p>
<p>Bizi "Neden daha uzağa gitmeyelim?" sorusuyla kışkırtarak başlar söze, bir kitabında. "Sınır çizmenin anlamı yoktur" der. Çizilen sınırlarıysa aşmalıdır. <strong>C</strong>esaret! </p>
<p>Önceden belirlenmiş, yörüngesi çizilmiş bir şey değilim ben -der. Seven, devinen, isteyen bir varlığım. Seçen bir varlık. </p>
<p>Varoluşunu gerçekleştirmeye çalışan bir varlık. Varlaşmak için mücadele veren bir varlık. İnsan, ancak kendini aştıkça varolur. Böyle de mi desek, yoksa spekülatif lakırdılar mı bunlar? Öyleyse bile yine cesaret!</p>
<p>Cesaret ve Eylem. Eylem ve Aşkınlık. Aşkınlık ve <strong>V</strong>aroluş.</p>
<p>***</p>
<p><strong>C<span style="font-weight:normal;">ura</span></strong> ut <strong>V<span style="font-weight:normal;">aleas!</span></strong></p>
<p>***</p>
<p>Sadece kendime ibraz ettiğim bir c.v.'m var benim...</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Affediş]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/?p=637</link>
<pubDate>Wed, 30 Apr 2008 13:25:57 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2008/04/30/affedis/</guid>
<description><![CDATA[
(1)
Neyi? Kime göre? Kimi? Neden? Ne için? Ne kadar? Ne kadar süre? Ne zaman? Nerede?
Af ile aff]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span><strong>(1)</strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Neyi? Kime göre? Kimi? Neden? Ne için? Ne kadar? Ne kadar süre? Ne zaman? Nerede?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Af ile affediş örtüşür mü, örtüşebilir mi? Affediş bir bumerang mıdır? Büyüklenme midir? Yaygın kabulün aksine, alçalış mıdır?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Affederek kazanır mısın, kimi, neyi kazanırsın? Kaybeder misin yoksa, kimi, neyi kaybedersin? İki sorunun da yanıtı sen mi olursun, o mu? İkiniz birden mi? İkinizle birlikte hayatlarınızın, hayatın geçmişi, bugünü, yarını mı? Affediş bir kâr-zarar tablosu kalemi midir?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Affederek kimleri eşitlersin, neleri denkleştirirsin? Neyin içini boşaltır, neyinkini doldurursun?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bütün terazileri bozmaya hazır mısın affedişle? Pusulayı şaşmaya, rotadan sapmaya, yolunu yitirmeye? Ormanında kaybolmaya, denizinde batmaya, uçurumunda parçalanmaya? Kendininkilerde bir kez daha, bir kez daha, bin kez daha; karşındakilerde bin kez daha, bir kez daha –ya da tersi?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Affedecek kadar saf mısın? Neyi, neleri, aklının, ruhunun, kendi hikayenin hangi eski püskü, kırık dökük eşyalarını rafa kaldırmayı düşünebildin? Bu ne cafcaflı eylem, bu nice gaf? Arafta olmayı anlayabilirim, ama tarafını iyi seç. Yanılmak sana seni affettirmeyebilir sonra.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Hem sen olmayasın affedilen, affettim sanırken?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ya da sen kim oluyorsun da affediyorsun, ben kim oluyorum da affediyorum?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Adalet meleği rolüne soyunmak? Adalet? Adaletin pamuk şekeri? Affın pamuğu, unutuşun tentürdiyotu? Adalete ihtiyaç duyanlar, adil olmayanlarla aynı gerdeğe girmeye gönüllü olanlardır. Ben yokum ki adalete ihtiyaç duyayım orada. Affedişin iki yanında da durmayı istemem. Adalet yağsın gökten, ben toprak altındayım nasılsa. Hayaletlerin boşluktan oluşan gövdesini delip geçemez affediş nesnesi olmak. Ölüler ağlamaz, gülmez, esnemez, işemez. Ayakta ve hayatta kalanların sorunu bütün bunlar. Affettim gitti onları!</span></p>
<p class="MsoNormal"><span><em>“Yeryüzüne bir fırlatılmayagörelim”</em></span><span> (<strong>Goethe</strong></span><span>),<span> </span>günah işlediğimizin resmidir bu. Bitmez tükenmez bir günahtır bu; yaşamaktır. Dik durmak, yalnız kalmanın savaşını vermek, sessizliği özlemek, dinlemeyi öğrenmek ve öğretmek, susmayı öğrenmek ve öğretmek, kelimeleri taşıyamayacakları yüklerden uzak tutmak, hiç değilse onlara yaşamanın kirini pasını bulaştırmamaya çalışmak... yaşama günahının ağır, kanlı, zorlu bedelleri değil midir?<span> </span>Affediş ve unutuşun iyi insanların intikamı olduğunu söyleyen <strong>Schiller</strong></span><span>’e kanma; intikam hoş değil. İntikam da kan getirir, kendi kanını belki de. Hem affediş ve unutuş ikiz kardeşlerdir; sarsak, unutkan, sersem, ürkünç kardeşler. Romanlarda, öykülerde filan<span> </span>bıktırasıya tasvir edilen gizemli bir şatoda otururlar, kasabaya hiç inmezler, merak böceği ve aşk tırtılıyla beslenirler.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Affeden mi cesurdur, unutmayan mı? Bellek bir işkence aletiyse ne yapalım? Korkup pısalım mı?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Affedilişimizin karar vericisini affetmeyiz. Affedileceği affetmek bağışlanacak şey değildir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Affedildiğini bilen mi, bilmeyen mi, yoksa affedilmediğini bilen mi, bilmeyen mi? Dördü biraraya gelir ve bu kirli, vahşi, insansı oyun daha başlamadan kanla, kavgayla, afra tafrayla, hapisle ve afla biter.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Yerini bulan affedişler, unutma, Kaf dağının ardında.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Unut gitsin bu sersem sepelek kelimeleri de. Affet bu işe yaramaz, parlak retoriği.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>*** </span></p>
<p class="MsoNormal"><span><strong>(2)</strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kimliklerimizin mahpus damında algı kırıntılarını bizimle paylaşan bir yoldaş faredir, unutma ve affedişin dışında kalış. Ruhlarını sahne boşken ve o sahneyi bir hücreye dönüştürerek soyunup dökünenler, kendilerini amnezinin huzurundan yoksun bırakmayanlar, farelerini de yanlarına alır, “ben bir yalnız kovboyum” şarkısını mırıldanarak, kendini şehir sanan kasaba irisini terkederler. Biz de fondaki siktirici müzikle koltuklarımızdan doğruluruz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Sokaklar masumiyet yitimi ve inziva bir masumiyet eşiğiyse hiç durma, kendini şehre unuttur. Bırak affediş cinayetini o işlesin bütün o kımıl kımıllığıyla, labirent canlılarıyla.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>***</span></p>
<p class="MsoNormal"><span><strong>(3)</strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><span><em>“Şu görünümü bir kez daha belleğinize kazıyınız: Tamina bir kareden ötekine, önce bir ayağıyla, sonra öteki ayağıyla, daha sonra ayaklarını birleştirerek atlamak ve çizgiye değip değmediğini bilmenin önemli olduğunu anımsamak zorundadır. Böylece her gün atlaması gerekiyor ve atlarken, omuzlarında, tıpkı bir haç gibi her gün biraz daha ağırlaşan zamanın ağırlığını taşıyor.”</em></span><span> (<strong>Milan Kundera</strong></span><span>, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, s. 230, çev: Aydın Emeç, Can Yayınları, ikinci basım, 1978)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Zaman, suç ortağımız olmak zorunda mı? Ona bu mükafatı ve/veya cezayı kim ne hakla verme cüretinde bulunabiliyor? Zaman, binbir surat mı? Küfede taşınan sarhoş mu? Bir korku klasiği kahramanı mı? Sadece bir astrofizik problemi mi? Yoksa parıltılı, janjanlı kelimelerimizin arasına çaktırmadan karışıvermiş, davetsiz bir balo konuğu mu?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Çizgiye değelim değmeyelim çizgi var, bir çizgi var. Ve ne yazık ki bir “biz” var. Zamanla birlikte üzerlerimize çöken. Unutmak, affetmek, bu “biz”in benlerimizi görünmez, ipeksi dokunuşlu bir bıçakla öldürmesi demektir. Zaman, ruhlarımızın karanlık, kuytu köşesinde erketeye yatmıştır. Bu cinayet naif ressamların işidir, üçüncü sayfalara hiçbir zaman geçmeyecektir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>*** </span></p>
<p class="MsoNormal"><span><strong>(4) </strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Yaratıcı ey, beni zaman kurgumla başbaşa bıraktın, biliyorum. Dileğim şu: beni benlik kafesinden al, zaman yoksa unutmak/unutmamak da yoktur. Affedişin su verilmiş çeliği de yoktur. Algı kapılarımdan geçen bin atlı, kargılarının ucunda, yaptıklarının şehvetli inanışından mürekkep bir zehir taşıyorlardı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Yaratıcı ey, kelimelerim kendime armağanımdı, aralarından unutuş ve affediş yılanları çıktı, tısladılar ve sessizce soktular çatal harfleriyle.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>***</span></p>
<p class="MsoNormal"><span><strong>(5)</strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İçindeki sen (<strong>Baudelaire</strong></span><span>):</span></p>
<p class="MsoNormal"><em>Je suis la plaie et le couteau!</em><br />
<em>Je suis le soufflet et la joue!</em><br />
<em>Je suis les membres et la roue,</em><br />
<em>Et la victime et le bourreau!</em></p>
<p><em>Je suis de mon coeur le vampire,</em><br />
<em>- Un de ces grands abandonnés</em><br />
<em>Au rire éternel condamnés,</em><br />
<em>Et qui ne peuvent plus sourire!</em></p>
<p class="MsoNormal"><span>İçindeki öteki sen (<strong>Hayyam</strong></span><span>):</span></p>
<p class="MsoNormal"><em>Ezdi ke gozeşt her çe gûyî hoş nist;</em><br />
<em>Hoşbaş v’ez dî megû ke emruz hoşest.</em></p>
<p class="MsoNormal"><span><strong>Nietzsche</strong></span><span>:</span></p>
<p class="MsoNormal"><span><em>Bana ne oldu böyle, dinle! Zaman uçup gitmiş olmasın? Düşmüyor muyum ben? Düşmedim mi ben –dinle! –sonrasızlık kuyusuna?</em></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Nietzsche (öfkesini dinginlik sosuna bulayarak gizler):</span></p>
<p class="MsoNormal"><span><em>Kızgın öğle, çimenler üstünde uyuyor. Şakıma ha! Sus! Dünya yetkin, bak.</em></span></p>
<p class="MsoNormal"><span><em>Şakıma ha, ey çayır kuşu, ey benim gönlüm!<span style="font-style:normal;"> </span></em></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Dışses:</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>- Nietsche’nin yüzüğü Hayyam’ın kadehine düşmüş... </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>(Konu dağıldıkça dağılır.)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>*** </span></p>
<p class="MsoNormal"><span><strong>(6)</strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bölüm 1, 2, 3 ve 4’ün tekrarı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Tuhaf bir sessizlik. Ardından gereksiz bir uğultu. 19. yüzyıl Rus klasiklerine dönüş.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>The Son. </span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kayıp aranıyor]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/2007/07/26/kayip-araniyor/</link>
<pubDate>Thu, 26 Jul 2007 12:07:56 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2007/07/26/kayip-araniyor/</guid>
<description><![CDATA[Buralarda göğünü yitirmiş bir deniz gördünüz mü bayım? Halâ ısınabiliyorum bir metal ku]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Buralarda göğünü yitirmiş bir deniz gördünüz mü bayım? Halâ ısınabiliyorum bir metal kupa çayla -ki külümün ateşiyle demlenir. Dönsün varsın dünyanın gözü, camgözü.</p>
<p>Bir meteliksiz için tedavülden kalkmış mangır neyse benim için de osunuz bayım. Belki de Güneş Kral Louis'nin sayın kıçından çıkmış sayın osuruksunuz. Lirizmimi mahvettiniz, hoşnut musunuz? Acele etmiştiniz kurbanı olmakta, kurbanı olduğum kurbanlarınızın -o kuru kalabalığın. Yanardöner kuru kalabalığın. Kalabalıkları ıslatmak gerekir bayım aniden geliveren gerçeğin kırbacıyla.</p>
<p>İçinden fırladığım romanların devamını arıyorum bayım orda burda. Ölmüş yazarlarından soramıyorum. Ah bir türlü tutamamak bu dili ne fena. Yine de şunu biliniz ki bayım, konuşmuyorum kimseciklerle, aramıyorum kendimi açıktan açığa. Sadece buyum buralarda. Sadece buyum. Projektörleriniz bozuk, nöbetçileriniz ölü -ölü nöbetçileriniz. Kötülük bile değil benim için kötülüğünüz. Yaralanabiliyorum sizsiz halâ.  İrili ufaklı muktedirler -ki nasıl da masumdurlar, nasıl da çokbilmiş ve oturaklı- emanetin vestiyerine bırakıp gitmişler aklı -derin yasa işte, ne olsun! Bense yaramın sızısından alıyorum gücümü. Eratosten kalburu kullanıyor, at çatlatıyorum durmadan. Bir Munch'tan girip öteki Schumann'dan çıkıyorum. Kalem kırdırıyorum kalemime.</p>
<p>Balçığınızdan arınmak ömrümün kaydında, gülüp geçmek çağlarüstü mutluluk çubuğunuza -evet, gerekir. Halâ görüyorum: dünyanız dilsiz. Berceste mısra nedir bilmez misiniz!</p>
<p>Siz bayım necisiniz? Önemli işler peşindesiniz -pöf, boşverin böyle şeyleri, acep buralarda göğünü yitirmiş bir deniz gördünüz mü bayım?</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yazılmamış önsözler (1)]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/2007/07/25/yazilmamis-onsozler-1/</link>
<pubDate>Wed, 25 Jul 2007 06:38:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2007/07/25/yazilmamis-onsozler-1/</guid>
<description><![CDATA[Memleketten yeni gelmedim abiler.
Şu elimde görmüş olduğunuz müstesna kitabın hediyesi&#8230;]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Memleketten yeni gelmedim abiler.</p>
<p>Şu elimde görmüş olduğunuz müstesna kitabın hediyesi... diyeceğimi sanıyorsanız da yanılıyorsunuz.</p>
<p>Martılara simit de atmayacağım, ben olmasam ne halt edecekler?</p>
<p>Velhasıl, bakmayın, ben de yolcuyum.</p>
<p>Bu kitabın ve bu vapurun yolcusuyum.</p>
<p>Siz görmeseniz de yanıma yedek anahtar, isviçre çakısı, zincir, çekme halatı, aspirin, tentürdiyot, sargı bezi, hayatta kalma kılavuzu, bir de çağımın, toplumumun ve sevgilimin tırnak izlerini almayı unutmadım.</p>
<p>Gerçi bunlar ne işe yarayacak onu da bilmiyorum ya olsun, tedbir tedbirdir.</p>
<p>Neyse, lafı sündürmeyeyim saygıdeğer abilerim ablalarım, ben şuarayı severim. Ense kulak yerinde olanları da, çirozları da. Ama öyleleri vardır ki şair olduklarını bile bilmezler; şiir bir biçimde sızmıştır içlerine, esir kılmıştır onları. Şampanya gibi afili değil, su gibi sade bir esarettir bu. Onlar zaten şiir de yazmazlar, yazarlar yalnızca ve yazdıkları ne olursa olsun sonuçta şiirdir. İşte bunları daha bir severim. Aranızda şiir okumayı seven biri varsa beni anlayacaktır; şiir sevmeye başladın mı bir kez, iflah olmazsın, gece kedi gibi görürsün herbir şeyi artık, gündüz de it gibi koku alırsın.</p>
<p>Böyle aylak aylak sürterken şehrimde, -hangi şehirde dolaştığımın ne önemi var- ayaklarım beni kendiliğinden bir sokağa sürükledi. Şehrin neredeyse tam göbeğinde olmakla birlikte yine de şehirden uzak bir sokaktı bu.</p>
<p>Sokakta dikkati çekecek hiçbir aykırılık yoktu yok olmasına da, bu benim adımlarımın yönünü değiştiremedi bin kunduz aşkına, içimdeki ses oradan tornistan edip bir an önce ikilemem gerektiğini üflüyordu kulağıma!</p>
<p>O sokakta Bay Palomar oturuyordu, adını sık sık değiştiren Bay Palomar. Öylesine sahiciydi ki, İtalya'dan, bir romanın sayfaları arasından çıkıp gelivermişti. Kendine bulduğu yeni isim, epey lastikli ve eğlenceliydi:<br />
Ellerimizinarasındasözcüklerinulaşamadığıensonanlamlaraerişebilmekamacıylaeskibirboşlastikdöndürenhepimizdenbiri.</p>
<p>Bu adı, kadim dostu, yazar Italo Calvino esinlemişti ona. (Bu iki ahbap çavuş da şair olduğunu bilmeyen -ya da bilmezlikten gelen- takımındandı.)</p>
<p>Koca sokakta Palomar'ın evini nasıl ayırdettim, sonra ne yaptım, bunları geçelim. Tek söyleyeceğim, allak bullak bir ruh haliyle eve dönüp odama kapandığımdır. Beni bağışlasın, şairin -Bay E...i'nin yani- evine daldım o geceyarısı, hırsız gibi. Hiç kusura bakmayın; bir şairin evi, odası, masası nasıl betimlenir beklemeyin benden bunu. Her ev gibi bir evdi işte, gamın kasavetin ufak tefek sevinçlerle karıldığı; velakin keder, melal, hüzün ve yeisin alelade evlerdekinden epeyce farklı ince yükler taşıdığını ve bütün bunların koskocaman, mütevazı, süssüz püssüz, gösterişten hoşlanmayan ve nedeni kendinde bir yaşam sevincinin şemsiyesi altında toplandığını hissedeceğiniz bir ev, bir oda, bir masa. Ufak bir kız çocuğunun da orada yaşadığını belli eden izler, üzerinde zamanın tozuyla kapıdan pencereden giren tozun ayırdedilemezcesine birbirine karışmasıyla sıradışına çıkmış eşyalar, iki üç kedi -her şiirhanede en az bir tanesi arzıendam etmez mi-, ucu sipsivri açılması ihmal edilmemiş ve biraz da bu yüzden korkuyla karışık saygı uyandıran kurşunkalemler filan işte...</p>
<p>İçeride ne kadar kaldım hatırlamıyorum şimdi. Ama ergeç çıkmak zorundaydım. Dışarıdan dayalı merdivenden inerken yanıma iki kitap müsveddesiyle bir defterden özenle koparılmış bir kağıda tumturaksız ama titiz bir elyazısıyla yazılmış iki şiiri almakla yetindim. Geride bir şair, bir ev ve çalışkan bir geçmişle belirsiz bir gelecek kaldığını söylesem kelamımı kalıbımla biraraya getirebilir misiniz orası beni ilgilendirmez.</p>
<p>O iki şiirden biri pek kısaydı, şuydu:</p>
<p><em>kim<br />
ki<br />
mim</em></p>
<p>Valla doğrusunu isterseniz ben şiirleri yalnızca okur, sindiririm. Öyle zart diye kafadan yorumlamam. Bilmediğim birşeyler çıkarsa karşıma, sözlüğe mözlüğe bakarım o ayrı. Henri-Frédéric Blanc'ın "Üç Atış Yirmi Beş" adlı romanındaki meslek okulu öğrencisi o güzelim serseri arkadaşlara bakarsan, şiir "hiçbir şey anlatmayan bir zımbırtı". Eh, zımbırtı değil ama, elhak, birşey "anlatmaz" bence de. Sonuç olarak, ben bu çük kadar şiirden alacağımı aldım.</p>
<p>Bunu kitabına niye koymamış, koyacakmış da sonradan mı vazgeçmiş bilmem. Yalnız öbür şiirin kenarına -önceden mi sonradan mı yazıldığı belli olmayan- bir not düşmüş: "Destursuz bağa mı girdim! Yayımlamazlarsa keyifleri bilir! Ben yazayım da..."</p>
<p>Mevzuyu lakırdıya boğmadan sadede geleyim abim ablam. Zaten vapur da iskeleye yanaştı yanaşacak.</p>
<p>Geleyim de nasıl? Şiir sevmek gibisinden bir tuhaflıkla iyice yamulmuş bir aylaktan, bohemlik rütbesine henüz erişememiş serseri kılıklı bir heriften iki çift akıllı uslu laf etmesini, sözün ucunu bir yere bağlamasını filan nice beklersüz? Şair olsaydım derdim ben de cehennemde bir mevsim, sözün simyasıyla uğraşan Rimbaud gibi: "Aklımın dağınıklığını kutsal bularak bitirdim." Octavia Paz'ın, Heidegger'den çıkarak işaret ettiği şeyi, bağlamından koparma pahasına, burada siz saygıdeğer abilerime ablalarıma "sat"mama izin verin: ...Bir hatalar ve yanlış yollara gidişin tarihi...: Kendimizden uzaklaştırdığımız dünyanın içinde yolumuzu kaybetmek. Herşeye yeniden başlamalıyız.</p>
<p>Doğu'nun dünyasındaysa şu varmış: "Sen gençlik ve bekaretsin. Sen ki yaşlı bir adam gibi yaslanırsın değneğine..."</p>
<p>Hadi bakalım geçmiş olsun, eskilerin deyişiyle karaya vasıl olduk! Kafa ütülediysem affola.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Rüya yorumu]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/2007/07/18/ruya-yorumu/</link>
<pubDate>Wed, 18 Jul 2007 14:31:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2007/07/18/ruya-yorumu/</guid>
<description><![CDATA[Gördüğüm iki rüyadan bana tek kalan, sıkıntı duygusu. Birini dışarıdan gelen bir çığl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Gördüğüm iki rüyadan bana tek kalan, sıkıntı duygusu. Birini dışarıdan gelen bir çığlık bozdu, diğerini kaygılı bir uyanış. Bacakların ve kolların Giacometti yontularındaki gibi uzamış, gerekli ve yoğun bir telaşlılık, alaycı ve küçümseyici bakışlara eşlik eden yırtıcı bir ses. Birbirinin devamı iki rüya. Karabasansı ama karabasan değil. Sahiciliğinden geliyor karabasansılığı. Bir enstantane tadı taşıyor. Olup bitenin başını ve sonunu izlememe fırsat ve imkan tanımayan, dramatikanın gövdesiyle sınırlı bir algı alanında bellibelirsizliğiyle rahatsızlık veren bir seyir yaşantısı bu. </p>
<p>Aşk içinde yüzmüşsün, alâ. Anlatma -anlatmak insanı bozar. Ben de şimdi bir çorba içiyorum. Yakıyor genzimi acılı sosu. Gereksiz, aşırı sıcaklığı. Ama içiyorum. Neden içiyorum bilmiyorum. Aç mıyım, açıkta mıyım bilmiyorum. Çorba neden içilir bilmiyorum. Bu cümleleri ilk cümlenin sonuna niye getirdim, nasıl getirdim bilmiyorum. </p>
<p>Çorbayı fincana koyup karıştırırken kaşığın yarattığı girdap ne tuhaf. </p>
<p>Ve işte sen, o iki rüyadan çıkıp gelen sen! O iki rüyaya zorla giren sen! O iki rüyayı başıyla sonuyla seyretmeme bile izin vermeyen o iki rüyadaki sen! Şimdi sen bir başkasıyla beden alışverişinde bulunurken bu zorbalığa göz yummam gerektiğini; bu beden alışverişinin bütün o acelesiz, doğal, akşam yemekli, gece yatmalı, ev’li barklı, dekorasyonlu, konforlu ve konformist tinselliğin sosuyla taçlandırıldığını görmezden gelmemin benim için hayırlısı olacağını; bütün anlattıklarının doğruya bürünmüş bir yalan, yalancıktan bir doğru sayılabileceğini mi anlamalıyım? Yine de anlat mı demeliyim? Bir ‘mi’nin nerelerde gezinebileceğini bilmediğimi mi söylemeye çalışıyorsun? Kelimeler ne kadar da suya yazılabilir, uçucu kaçıcı. İsimler hamallık, sıfatlar zulüm, zamirler korkaklık, bağlaçlar pranga, fiiller Sysiphos söyleninden çıkıp gelme. Sığırlarının ayak tırnaklarına kızgın demirle önceden adını yazmak gerekir. Ve yazmak, dağlamaktır. İsim koymak, yüklenmek. Daha iyi yenilmek için. Beckettvari.</p>
<p>Minima Moralia okuması: “Düşünce, koşulsuz olan adına kendi koşulluluğunu ne kadar yadsırsa, dünyaya da o kadar bilinçsizce ve dolayısıyla o kadar yıkıcı biçimde teslim eder kendini. Sonunda kendi imkansızlığını bile mümkün olan adına kavramak zorundadır.”</p>
<p>Yağmurun bastıracağını önceden hisseden insanlardan olmak isterdim. Az biraz öyle sayılırım belki. Yürümek, sormaktır derim. Yağmurda yürümek, sorduğun sorularla üstünü başını ıslatmak, sırılsıklam olmak demektir. Hakikatin izi nerede? Dünya sana duyumsamayı mı armağan etti onu ve kendini algılamak için? İstediğin, bilmek istediğin midir? Bildiğin, istediğin midir? Neyi istersen onu mu bilirsin? Neyi bilirsen onu mu istersin? İbni Sina’nın sorusu, sufinin yanıtı mıdır: “Görecek kimse olmasaydı görülecek ne olurdu? / Gören bir göz olduktan sonra görülemeyecek olan nedir?”</p>
<p>Ama kaplan, gecenin ortasında dolaşan William Blake’in kaplanı! <em>“Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi, / Kurabildi o korkunç simetrini?”</p>
<p>”Ve hangi omuz ve hangi beceri / Kalbinin kaslarını bükebildi? /<br />
Ve kalbin çarpmaya başladığında, / Hangi dehşetli el? ayaklar ya da”</p>
<p>”Neydi çekiç? ya zincir neydi? / Beynin nasıl bir fırın içindeydi? /<br />
Neydi örs? ve hangi dehşetli kabza / Ölümcül korkularını alabilir avcuna?”</em></p>
<p>Ben bir avım, kaplan! Yazımla avla[dın] beni. Yazım, yazgımdır. Varoluşum, avlağın. </p>
<p>Ve ben yürüyorum ormanında korkusuz. Seni tanımak çok güzeldi, eh, ama yürümek lazım şimdi, yol uzun –böyle düşünerek. Karşıma çıkan seni görmeden. Avcıyı görebilseydim bu hikaye başlamazdı. Av olduğunu bilen, av değildir artık.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[[A]yaz]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/2007/07/05/ayaz/</link>
<pubDate>Wed, 04 Jul 2007 22:10:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2007/07/05/ayaz/</guid>
<description><![CDATA[Yaz, cırcırböceklerinin ötüşü demektir. Tatil fikri düşer akla -kendinden uzaklaşmak için]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Yaz, cırcırböceklerinin ötüşü demektir. Tatil fikri düşer akla -kendinden uzaklaşmak için olabilecek en kötü seçenek. Balkona çıkar, bir bira açarsın –sonra uzun uzun ve at gibi işemek için. İstersen bunu değil daha iyisini yaparsın: aklınla kalbini seferber edip göğe bakarsın, kimi geceler yıldızını yitirmiş yaz göğüne. Düşünceler üşüşür, sopayla kovalarsın. Saf, berrak bir varoluş anı yakalayabilir miyim diye. Yaz, biraz da budur.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Yazın kışı özlemek için yaşarsın epey. Kış gelir, sen onu özlediğini anlayamadan geçip gider. Bu döngüde kaybolursun, duru mantığınla kuru aklın kalır. Mevsimler, sadece Vivaldi’de iyidir. Mevsim yoktur, durgun akan ömür vardır. Belki de hiçbir şey yoktur –sen bile.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Bira mira açmazsın, Tanrı’yı düşünürsün. Tanrı vardır ve görünmez ve silinmez bir mürekkeple yazdığı o bir tek kelimenin olduğu kağıdı, hakikatin önüne paravana olarak yerleştirdiği dünyanın balmumuyla mühürleyip bedeninin sandıkodasına yerleştirivermiştir. Beden ki kanar, beden ki yorulur, beden ki görünür göze. Beden ki aldatıcıdır ve yalandır. Yaz kış dolanıp durur işe yaramaz bir gölgeyle. Yaz, gölgeyi uzatmak içindir biraz da, şu güneş olmak için güneş olmuş güneşle.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;"><span>  </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Şairsen yazın üşür, kışın terlersin. Romancıysan bunun entrikasını kurarsın. Öykücüysen ilk kelime önemlidir. Ressamsan durma soyut dışavurumcu ol. Yontucuysan hep eksilt, eksilterek varırsın mükemmele. Düz bir adamsan, yaz’ı yaşa, üstüne çıkmaya çalışmadan. Yazı, sana gelmese de olur, yüktür zaten. Yazı, acıdır ve yüktür. Lord Byron bilgi babında söylemiştir bunu, ben azıcık değiştirdim.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Yaz, laktik asite yol vermek midir bilmiyorum. Gelgelelim, yazmakla aynı köktendir. Asit, kağıda dökülür ve bir oyuk açar. Kelimeler yana çekilir ürpertiyle ve kederle. Bir boşluğun ardına bakarsın, gözlerin dalar. Gözlerin senin midir ki zaten. Seninse bile yitirdin sayılır. Yazdın ve kör oldun. Biraz da başkaları yazsın. Sen görmenin sırasını savdın. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Yaz biter elbet. Bitmelidir de. Başka türlü nasıl bulacak kış seni. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Oyun biter. Cırcırböcekleri, kurbağalar susar. Kedi, gerinir, uykuya dalar. Mürekkep yere dökülmüş, tahta kirlenmiştir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;"> </span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hasan iki salak Osman dört]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/2007/06/27/hasan-iki-salak-osman-dort/</link>
<pubDate>Wed, 27 Jun 2007 19:16:16 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2007/06/27/hasan-iki-salak-osman-dort/</guid>
<description><![CDATA[Bir sözlükten azalırken bir bakıyorum ki bir sözcükten çoğalmışım.
İki olasılığın ik]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Bir sözlükten azalırken bir bakıyorum ki bir sözcükten çoğalmışım.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">İki olasılığın ikisi de bir ikilikte; biri evet, hayır biri.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Üç sıçrayıştan sonra bir yorulur ki çekirge, ikiler gider.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Dört müdür gerçekten iki kere iki, bir düşün müdür!</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Bir yalanda ikiyüzlü iki gerçek: Biri yalanınki, gerçeğinki biri.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Birer birer girdiler, ikişer ikişer çıktılar -bir hesap hatası var ya, neyse.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">İkiz var, üçüz var, dördüz var, beşiz var -biriz niye olmasın!</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Birimiz hepimiz içinmiş diyor, birimiz birimiz için diye düzeltiyorum bin kez (bir düzelti, bir yorum).</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Üçün biri diyor, ikisi bir diyorum birden.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Birdirbir oynuyor kırk haramiler, yedi cüceler uyurken.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Bire bin katarak konuş, birebir geliyor yalnızlığa.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Sıfıra sıfır, elde var bir sen -ha bir de ben.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Bir tane (-çarşıdan almıştım), bin tane (-eve gelmiştim); bir bilmeceydi sadece (-çürümüş).</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Binbir gecenin ardından binikincisi geldi, bir türlü bitmek bilmedi hayat.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Üç yanlış bir doğruyu götürürse üç yalan da bir gerçeği götürür mü (bir bilene sormalı).</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Bir gelir pir gelir, pir gelir sır gideriz.</span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dinleyicinin, saf yaşamı arayan saf biri olarak portresi ]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/2007/06/23/dinleyicinin-saf-yasami-arayan-saf-biri-olarak-portresi/</link>
<pubDate>Sat, 23 Jun 2007 12:45:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2007/06/23/dinleyicinin-saf-yasami-arayan-saf-biri-olarak-portresi/</guid>
<description><![CDATA[Dinleyici istiyorum ben, zekası ve aklıyla arası iyi olan dinleyici.
Renk renk düşünen, desen ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Dinleyici istiyorum ben, zekası ve aklıyla arası iyi olan dinleyici.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Renk renk düşünen, desen desen yazan, sözcük sözcük resmeden.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Didikleyen, inanmadan önce şüphe eden, şüphe ettikten sonra inanan, inansa da şüpheyi elden bırakmayan, kurcalayan, soran, cevaplarla arası bozuk olan.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Diklenmesini, birlikte ve ayrı yürümesini, kendini eskitmeden sevmesini bilen.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Konu mankenleri istemiyorum ben; figüranlar, gaza getiriciler, fanatikler, holiganlar istemiyorum.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Uysal koyunlar, sadık köpekler, mütevekkil eşekler de istemiyorum.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Yakarım dünyayı dedi mi gerçekten yakacak aşka kullanıyorum oyumu.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">-Aşk ki aksırsan da tıksırsan da başka açıklaması yoktur.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Gemileri yaktıktan sonra pişman olmamaya, doğrunun yalancılığıyla yalanın doğruculuğu arasındaki gelgitte yitip gitmemeye, hayata yorum getirirken onu ıskalamamaya kullanıyorum.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Hiçliğin, zihinsel evrenin piçliği olup olmadığını tartışmak istiyorum.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Kiçliği ise bok çukurunda bile görmeye tahammülüm yok.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Dinleyici istiyorum ben, dinlerken konuşucu ve dinletici.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Kavramlara, kendine, hayata, ölüme saygısı olacak.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Gerçekten zeka ürünü olduğunu hissettiği şeylere saygısı olacak.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Gerçekten zeka ürünü olduğunu hissettiği şeylerin ardında namuslu bir yürek olduğundan kuşkulanmazsa saygısı olacak.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Basit birşey söyleyeceğim şimdi: Kategorilerin, tanımların, tümdengelimlerin, ortak dilin nefretini çekecek üzerine; öyle biri olacak.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Çok yetenekli sekiz kardeşin en küçüğü Wittgenstein'lar istiyorum ben;</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">deneyci makine mühendisleri, Bertrand Russell'la matematiksel mantık tartışmaları ürettikten sonra ıssız bir fiyordun yamacına inşa ettiği kulübeye çekilenler,</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">babasından kalan serveti dağıtarak aşırı sade yaşayanlar,</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">zekice konuşmalardan nefret eden zekiler, akademisyenlikten sonra hademelik yapanlar,</span></p>
<p><strong><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">insanın düğümlenmiş zihni</span></strong><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">'ni çözecek <strong>das erlösende Wort</strong>'u (<strong>kurtarıcı sözcük</strong>'ü) arayanlar arıyorum.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">***</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Okuryazar ve yazarokur, okurdinler ve dinlerokurlar.</span></p>
<p><strong><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Varlıklı</span></strong><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;"> olsa da olmasa da <strong>var</strong> olmayı tercih etmişlerle benim işim.</span></p>
<p><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;">Kendini ve kendimi aşmakla.</span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Gecikmiş romans (5)]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/2007/06/19/gecikmis-romans-5/</link>
<pubDate>Tue, 19 Jun 2007 05:23:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2007/06/19/gecikmis-romans-5/</guid>
<description><![CDATA[Benim yeniden doğuşumu da, bir daha ölüşümü de gerçel hale getirecek gizilgücüm, sevgilim,]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Benim yeniden doğuşumu da, bir daha ölüşümü de gerçel hale getirecek gizilgücüm, sevgilim,</p>
<p>Sizi bir hayal, bir düş, bir karabasan olarak bile seviyorum. Beni bende bulacak, ben yapacak, beni hiçleştirecek, kiçleştirecek, piç edecek, uzağa götürüp atacak olsanız da. Başlangıçsız ve bitişsiz; bir çöl gibi kucaklayıcı ve sıcak, bir buzdağı gibi yarı-batık seviyorum.</p>
<p>Sizi seviyorum. Size sevgilim diyebilmeyi, sizi kendimden bilmeyi öğrendiğim için seviyorum. Sizi, mezarı olsa da olmasa da, en azından ölümü öpeceğiniz için bile seviyorum. Kuş gibi uçup giderken bana el sallayacağınız için seviyorum. Beni küçümsemeyeceğiniz, hor görmeyeceğiniz, beni seveceğiniz için seviyorum. Sizi kendim için de, sizin için de seviyorum.</p>
<p>Derin hüznüm, korkunç umarsızlığım, kaba öfkemsiniz. Korsan bayrağım, kırık pusulam diyeyim. Dahası var: Kabartma haritam, yitik atlasım. Bitmedi: Denizatım, denizaltım, denizleraltındayirmibinfersahım.</p>
<p>Kimselerin gelip geçmediği bir Tatar çölünde beklerken, ötesini ve ötesindekileri bilmediğim bu çölün, esirgediği düşmanlarımın yerini alışı gibi sevdiğim siz, bana gerçeğin içinde onun ötesini, dışında onun içini, soyutluğunda onun gözle görülürlüğünün tanımını veriyorsunuz.</p>
<p>Sizi, bir ağaç kökü gibi seviyorum.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Gecikmiş romans (4)]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/2007/06/18/gecikmis-romans-4/</link>
<pubDate>Mon, 18 Jun 2007 19:18:48 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2007/06/18/gecikmis-romans-4/</guid>
<description><![CDATA[Söylenebilecek ne varsa söylenmedi mi? Söylendi. Yine de umut işte. Yine de bir yerlerde bizi be]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Söylenebilecek ne varsa söylenmedi mi? Söylendi. Yine de umut işte. Yine de bir yerlerde bizi beklemekten azıcık aşınmış da olsa halâ parıldayan birkaç kelime var. Tükendiğinde söz, tüketmiştir de. Yine de var. Adına ne denirse densin, o adın bağlamadığı bir şey bu. Öleceğini biliyor olmayı unutmak, böylelikle diğer hayvanlara benzemek. Bilginin bütün hallerinden sıyrılmak, o ezici  ağırlığını atmak üzerinden.</p>
<p>Seninim demek, diyebilmek, ayağına takılan taşları itmekten mi ibaret? Bir konsept mi? Gitgide bayağılaşan soramamazlıklarla küflenmiş sorun, ruhunun hangi uzantısında kangrene yolaçar? Küçük felsefi dokunuş ve kaçışlar avutur mu? Kendini yola vurdun da bir çember gerçeğinden başka heybene ne doldurdun?</p>
<p>Yürü usulca, çaktırmadan kendine. Defol. Aynaları prozodi hatalarıyla dolu şarkılarla bakıştır. Bakışım saplantısıyla sakatlan. Dilin yerin dibine girsin. Gözün dünyayı görmesin. İki kere ikin sıfır bile edemesin.</p>
<p>Aşk mı diyorsun! Bağlamdan kopulur. Gramerin müflis tüccara dönüşü. Belki de bu, epi topu.</p>
<p>Trajik olanın -ki o ne ise- herhangi bir epizodu. Mekan, zaman ve olay örgüsü, metinden silinmiş.</p>
<p>Değmeyen. Yukarıdan bakıldığında, bir uçurum kenarından.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Gecikmiş romans (3)]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/2007/06/16/gecikmis-romans-3/</link>
<pubDate>Sat, 16 Jun 2007 09:46:15 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2007/06/16/gecikmis-romans-3/</guid>
<description><![CDATA[Arka bahçeye çıkmalı. Sokaklar kirletildi, masumiyet lazım bize. Yoğun bir sessizlik, yünlü ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;color:#181512;">Arka bahçeye çıkmalı. Sokaklar kirletildi, masumiyet lazım bize. Yoğun bir sessizlik, yünlü bir kış yorganı gibi. Kieslowski olalım, renklerden beyazı biz de çekelim. Arka bahçede karşılaşmak, ah, rastlantıyla -suskunluğumuzu açığa vurmak için iyi bir fırsat işte. Zaaflar kıymetli hazinemiz değil miydi -yanlış mı hatırlıyorum? </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;color:#181512;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;color:#181512;">Bu bir kurander. Kapılarımı kapat içerden. Pencereden görüneni boşver. İdare lambamızı yakayım  -bellibelirsiz görülecekler listemiz hazır nasılsa. Sobamızı da. Kelimeler çıtır çıtır etmeye başlar birazdan, seyredelim anlayış şarabımızı açıp. Isınalım hatalardan arınmışlık cayır cayır yanarken sobamızın şiş karnında. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;color:#181512;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;color:#181512;">Balkonda öteberi. Çamaşırlar bembeyaz, unutmak için lekeleri. Bir kuş ölüsü buradayım ben diyor. Toz, içerideki hayat belirtisine delil -sanıldığının aksine, yaşanan evlerde çıkılmaz balkonlara. Ertelenmiş bir hayata ağıt yakma yeridir balkon. Temiz hava uyuşturur, sigara dumanı uçurur, toz yoldaşlık yapar insana, rüzgarın sesi siler süpürür benliğin anlaşılmaz kaygısını. Sezai Karakoç’a sorsan nereye, koşa koşa gidiyordur evleri balkonsuz yapan mimarların alnından öpmeye. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;color:#181512;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;color:#181512;">Ben mezarımda hışırtılı bir defne isterim, mütemadiyen neşeli bir karga isterim, seni isterim avucunda yetiştirdiğin herhangi bir çiçekçik. Su isterim içemediğim. Bütün yaşanmışlıklardan arıtılmış, duru bir bakış isterim. Yansıyıp yansımayacağını sana gizlice söylerim -öyle ki sen bile duymazsın.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;color:#181512;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;color:#181512;">Ben seni istemiştim -kitaplarda yazar. Vivaldi bir flüt konçertosu olarak bestelemişti. Chopin beğenmemiş, bir kez daha bestelemişti. Benim seni isteyişimin hakikisi işte o an çıkmıştı çeperinden. İz yapmıştı boşluğuna.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;color:#181512;"> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;color:#181512;">Binlerce yıldır buralarda olduğumu anlamıştım.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size:9pt;font-family:Verdana;"> </span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Gecikmiş romans (2)]]></title>
<link>http://jazzetta.wordpress.com/2007/06/14/gecikmis-romans-2/</link>
<pubDate>Thu, 14 Jun 2007 13:39:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>metin</dc:creator>
<guid>http://jazzetta.tr.wordpress.com/2007/06/14/gecikmis-romans-2/</guid>
<description><![CDATA[İnsanın ne yapacağını bilmesi ne kadar da zor. Bazen kendisi oluvermesi, ne olup bittiğine şa]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanın ne yapacağını bilmesi ne kadar da zor. Bazen kendisi oluvermesi, ne olup bittiğine şaşarak.  Kimi, iki acı arasında kararsız ve [ş]aşkın, kalakalması. Bir sabah uyandığında, Kafka'yı hatırlayıverişi.</p>
<p>İnsanın beş duyusundan zoru oluşunu hiç anlayamamışımdır. Ellerinin kollarının oluşundan; dokunduğunu, gördüğünü, duyduğunu zannedişinden birşey anlayan varsa beri gelsin. Beynin salatası yapılır derler. Kör ölmeden de badem gözlüymüş derler. Bir bakıyorum damarlarımda kan akıyor gibi sanki, bir hareket bir kıpırtı filan. Birtakım tuhaf sesler çıkarıyorum durduk yerde, bunlar biraraya gelip anlamlı sözlere dönüşüyor istemdışı istemdışı -buna "dil" diyorlarmış, öyleymiş, bizi başka bazı canlılardan ayırmıyormuş ama bizi bizden ayırdığı çok oluyormuş.</p>
<p>Başım ağrıyor -en son bir engizisyon mahkemesinin kanlı sepetinde görmüşlerdi onu, bir kelle onca zaman sonra bile ağrıyabilir demek oluyor bu.</p>
<p>Unutulmuş gibi olan unutulmuştur basbayağı. Unutulma peronuna giren tren, kalkacaktır. Gecikmeler, yazgıyı unutturamaz. Ve ben trenlere bayılırım. Gecikmeleri sevmem. Belleğim de zayıftır  -unutmaktan mı sözediyorduk demin?</p>
<p>Seni seviyorum. Olup olacağı bu. Beş duyu, dil, kendisi olmak, acı, el kol, engizisyon, unutmak falan bahane.</p>
<p>İnsanın ne yapamayacağını bilmesi ne kadar da kolay. Kendisi olmaktan çıkıvermesi. Raydan çıkmak. Kaza. Son. Hiç başlamamış olmanın öteki trajik adı.</p>
<p>Kelimeler böyledir. Raydan, yoldan, imandan çıkarır. Elma dersem çık. Kendini benden çıkar! Kendin, benden çıkar...</p>
]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
