<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>topkapi-sarayi &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/topkapi-sarayi/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "topkapi-sarayi"</description>
	<pubDate>Fri, 05 Sep 2008 10:21:23 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Hz. Muhammed'in mektubu nerede]]></title>
<link>http://habermerkeziniz.wordpress.com/?p=48</link>
<pubDate>Thu, 04 Sep 2008 22:57:36 +0000</pubDate>
<dc:creator>alemturk</dc:creator>
<guid>http://habermerkeziniz.wordpress.com/?p=48</guid>
<description><![CDATA[
Hz. Muhammed&#8217;in ceylan derisine yazdığı mektup ortada yok. Sergileneceği söylendi ama To]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://habermerkeziniz.files.wordpress.com/2008/09/hz.jpg"><img src="http://habermerkeziniz.wordpress.com/files/2008/09/hz.jpg" alt="" title="hz" width="200" height="140" class="alignleft size-full wp-image-50" /></a><br />
Hz. Muhammed'in ceylan derisine yazdığı mektup ortada yok. Sergileneceği söylendi ama Topkapı Sarayı'na gidenler hayal kırıklığına uğradı. Mektup yerine kutusu gösterildi. Bu tuhaf durum karşısında yetkililer topu birbiine attı.</p>
<p>Ancak bu durum yeni değil.. Çünkü bir türlü sergilenmeyen mektup için Bugün gazetesi konuyu 2008'in başında haber yapmıştı. O dönem mektup sergilenmeyince, Kültür ve Turizm Bakanlığı, kutsal emanetin koruma altında olduğunu ve Ramazan ayında sergileneceğini açıklamıştı.</p>
<p>TOPU BİRBİRLERİNE ATTILAR</p>
<p>Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Hilmi Aydın da mektupların restorasyon sonrası kombinasyonun iyi olmadığı için sergilenmekten vazgeçildiğini söylemişti. Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı ise o günlerde konu hakkında "Sergileniyor olması gerek, haberim yok" şeklinde bir yorum yapmıştı</p>
<p>DOYURUCU GEREKÇE YOK</p>
<p>Gazetenin muhabiri Ozan Köse, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Hilmi Aydın ve Müze Başkanı İlber Ortaylı'ya sordu.Aydın, bilgi vermekten kaçınırken, "Bu tür olayları İlber Ortaylı Hoca'dan öğrenin" demekle yetindi.</p>
<p>Müze Başkanı Ortaylı ise, "Kaldıracağız tabii. Bir şey her yerde durmaz. Bazen kaldırmak gerekiyor" ifadelerini kullandı. Ortaylı şöyle konuştu: "Ramazanı falan yok bunun. Bir eser sürekli teşhirde durmaz. Bu eski eser. Bu konuyu Hilmi Aydın'a sorun. Son durum hakkında o bilgi verir. O kutsal emanetler uzmanıdır" dedi.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İstanbulda bu tavsiyelere Mutlaka Uyunuz...]]></title>
<link>http://ozboduc.wordpress.com/?p=166</link>
<pubDate>Sat, 09 Aug 2008 23:11:49 +0000</pubDate>
<dc:creator>ozboduc</dc:creator>
<guid>http://ozboduc.wordpress.com/?p=166</guid>
<description><![CDATA[ 
İstanbul sayamayacağımız kadar güzellikleri içerisinde barındıran bir şehir. Bu şehri ha]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><!--[if gte mso 9]&#62; Normal   0   21                         MicrosoftInternetExplorer4 &#60;![endif]--><!--  --><!--[if gte mso 10]&#62; &#60;!   /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman";} --> <!--[endif]--></p>
<p style="text-align:justify;">İstanbul sayamayacağımız kadar güzellikleri içerisinde barındıran bir şehir. Bu şehri hakkını vererek gezmek, tarihî ve turistik mekânları ziyaret etmek ve İstanbul'la sembolleşen lezzetleri tatmak için ise bir rehberden yardım almak şart.</p>
<p style="text-align:justify;">İnkılap Yayınevi'nden çıkan <strong>‘İstanbul'da Ölmeden Önce Yapmanız Gereken 101 Şey' </strong>kitabı İstanbul'u gezmek isteyenlerin başucu kitabı olacağa benziyor. Kitap, aynı zamanda ‘2010 Avrupa Başkenti İstanbul' etkinliklerine katılanlara rehberlik yapacak. Kitapta turistlerin işlerini kolaşlaştıracak ‘Doğaya çıkılıyor', ‘Dinî açıdan önem taşıyan alan', ‘Müze veya ören yeri' gibi ‘akıllı' işaretler var. İşte İstanbul'da iyi bir vakit geçirmek için gezip görmeniz gereken yerler ve farklı lezzetler.</p>
<p style="text-align:justify;"><span style="color:#0000ff;"><strong>Şehrin en eski ‘apartmanını' gör</strong><br />
</span><br />
Apartman dediysek öyle lüks bir bina sanmayın. İstanbul'un ilk sakinleri bundan yaklaşık 400 bin yıl önce Küçükçekmece'deki Yarımburgaz civarına yerleşmiş. Kitaba konu olan apartman ise işte o zamandan kalma.</p>
<p><span style="color:#0000ff;"><strong>İstanbul'un yedi harikasını gez</strong></span>
</p>
<p style="text-align:justify;">İstanbul'a gelinir de Ayasofya Müzesi, Süleymaniye Külliyesi, Kariye Müzesi, Topkapı Sarayı, Kapalıçarşı, Rüstem Paşa Camii, Mağlova Kemeri görülmez mi?</p>
<p><span style="color:#0000ff;"><strong>En yaşlı İstanbullularla kucaklaş</strong></span></p>
<p>Şehrin en yaşlı üyesi: Eyüp Camii'nin bahçesindeki 600 yıllık dev çınar.<br />
<span style="color:#0000ff;"><br />
<strong>Bir Osmanlı sultanının yatak odasına gir</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">56 çocuk sahibi 3. Sultan Murat'ın Topkapı Sarayı Haremi Hümayun dairesindeki yatak odası, Osmanlı sanatının 16. yüzyılda eriştiği olgunluğu en iyi yansıtan mimari üslup ve süsleme anlayışına sahip yapı.</p>
<p><span style="color:#0000ff;"><strong>Şehrin altın kapısını tıklat</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">5. yüzyılda inşa edilen kanatları altın kaplı muhteşem kapıdan bir zamanlar seferden dönen padişahlar girermiş.</p>
<p><span style="color:#0000ff;"><strong>Süleymaniye'de bayram sabahını yaşa</strong></span></p>
<p>İstanbul'un fetih sonrası kimliğini sonsuza taşıma çabasının en büyük sembolü.</p>
<p><span style="color:#0000ff;"><strong>Dut silkele</strong></span></p>
<p>Çarpık kentleşmeye rağmen İstanbul'un el değmemiş bazı semtlerinde hâlâ dut yeme şansı bulabilirsiniz.</p>
<p><span style="color:#0000ff;"><strong>Bir bahar akşamında bülbül dinle</strong></span></p>
<p>Özellikle Kanlıca, bülbül sesi dinlemek için iyi bir mekân.<br />
<span style="color:#0000ff;"><br />
<strong>Dünyanın altı minareli tek camiini gör</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Sultanahmet Camii'nden önce altı minareye sahip tek cami Mekke'deki Kâbe Camii'ydi. Ulema, saygısızlık olur düşüncesiyle Kâbe Camii'ne bir minare daha ekledi.</p>
<p><span style="color:#0000ff;"><strong>Avrupa'nın en büyük binasını seyret</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Dünyanın en büyük ahşap binasından biri olan Büyükada'daki tarihî yapı maalesef 40 yıldır kendi kaderine terk edilmiş durumda.</p>
<p><span style="color:#0000ff;"><strong>En kanlı kuyunun 7 kulesine çık</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">16. yüzyıldan itibaren siyasi ve yabancı mahkumların hapsedildiği Yedikule Zindanları'nın kötü şöhreti Genç Osman'ın ‘Kanlı Kuyu'daki katliyle pekişir.<br />
<span style="color:#0000ff;"><br />
<strong>Ezanı Sultanahmet'te dinle</strong></span></p>
<p style="text-align:justify;">Firuzağa ve Sultanahmet camileri müezzinlerinin birbirinin nağmesini kesmeden okudukları ‘çifte ezan' dünyada eşi benzeri olmayan Türk musikisi makamıyla bugün de insan ruhuna işlemeyi sürdürüyor.<br />
<span style="color:#0000ff;"><br />
<strong>Kendini deniz mahsulleriyle şımart</strong></span>
</p>
<p style="text-align:justify;">Avrupa'nın en zengin deniz mahsullerini bünyesinde barındıran İstanbul, farklı lezzetleri tatmanız için sizleri bekliyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Alıntı : HABER7</p>
<p style="text-align:justify;">(Haberin Doğru Adresi)</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sultan Abdülmecid Tuğrası]]></title>
<link>http://yolgecen.wordpress.com/?p=53</link>
<pubDate>Wed, 11 Jun 2008 20:37:28 +0000</pubDate>
<dc:creator>emreb</dc:creator>
<guid>http://yolgecen.wordpress.com/?p=53</guid>
<description><![CDATA[
Topkapı Sarayı Bâbü&#8217;s-selâm kapısı, ikinci avlu tarafından, iç taraftan, bakıldığ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://yolgecen.files.wordpress.com/2008/06/abdulmecid-han-tugrasi_cr.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-54" src="http://yolgecen.wordpress.com/files/2008/06/abdulmecid-han-tugrasi_cr.jpg?w=287" alt="" width="287" height="300" /></a></p>
<p>Topkapı Sarayı Bâbü's-selâm kapısı, ikinci avlu tarafından, iç taraftan, bakıldığında kapının sağında, duvarda bulunan Osmanlı Devleti'nin 31.Padişahı olan Sultan Abdülmecid Han'a ait Tuğra. Tuğra istifinin içeriği, hemen altındaki Ta'lik yazılı metinde açık olarak yazılmıştır. Şöyle yazılıdır:</p>
<p><em>Hazreti Abdülmecid Han el-muzaffer daima</em></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bab-ı Hümâyûn]]></title>
<link>http://yolgecen.wordpress.com/?p=49</link>
<pubDate>Wed, 11 Jun 2008 20:12:04 +0000</pubDate>
<dc:creator>emreb</dc:creator>
<guid>http://yolgecen.wordpress.com/?p=49</guid>
<description><![CDATA[
Topkapı sarayının giriş kapısı olan Bab-ı Hümâyûn kapısının (Saltanat Kapısı) dış ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://yolgecen.wordpress.com/files/2008/06/babihumayun_sag_cr.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-50" src="http://yolgecen.wordpress.com/files/2008/06/babihumayun_sag_cr.jpg?w=300" alt="" width="300" height="141" /></a><a href="http://yolgecen.files.wordpress.com/2008/06/babihumayun_sol_cr.jpg"></a></p>
<p>Topkapı sarayının giriş kapısı olan Bab-ı Hümâyûn kapısının (Saltanat Kapısı) dış kısmında sağında ve solunda bulunan levhalardır. Yukarıda görünen levhada şöyle yazmaktadır:</p>
<p><em>Es-sultan zılullahu fi'l ard</em></p>
<p>Sultan, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir, demektir.</p>
<p>İsmail Yağcı bey'in yorumuyla; "Sultan, Allah'ın emirlerinin tatbikinin yer yüzündeki takipçisidir demektir. Yani Sultan, adaletin insanlara uygulanması ile görevlidir."anlamına gelir.</p>
<p><a href="http://yolgecen.wordpress.com/files/2008/06/babihumayun_sol_cr.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-51" src="http://yolgecen.wordpress.com/files/2008/06/babihumayun_sol_cr.jpg?w=300" alt="" width="300" height="133" /></a></p>
<p>Sol taraftaki levhada da,</p>
<p><em>Ya vâliye külli mazlûmin</em></p>
<p>yani, Mazlumların, zulme uğrayanların sığınağı yazılıdır.</p>
<p>Levhaların tarihi 1285 ( M.1868 ) dir, bu da Sultan Abdülaziz döneminde yapıldıklarına işaret ediyor.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Hamidiye Çeşmesi - Topkapı]]></title>
<link>http://yolgecen.wordpress.com/?p=24</link>
<pubDate>Fri, 23 May 2008 20:51:11 +0000</pubDate>
<dc:creator>emreb</dc:creator>
<guid>http://yolgecen.wordpress.com/?p=24</guid>
<description><![CDATA[
Topkapı Sarayı Babüsselam&#8217;ına gelmeden bilet gişesinden sonra sağ tarafta görülebilec]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://yolgecen.files.wordpress.com/2008/05/img_9738_s.jpg"><img class="alignnone size-medium wp-image-25" src="http://yolgecen.wordpress.com/files/2008/05/img_9738_s.jpg?w=300" alt="Hamidiye-Topkapi" width="300" height="88" /></a></p>
<p>Topkapı Sarayı Babüsselam'ına gelmeden bilet gişesinden sonra sağ tarafta görülebilecek Yesarizade imzalı Hamidiye çeşmesi kitabesidir.</p>
<p>Kitabede şöyle yazılıdır: <em>El-gazi es-sultan Abdülhamid han-ı sani efendimiz hazretlerinin / mücedded ibna ve inşa buyurdukları Hamidiyye çeşmesidir.<br />
1307 (1889)</em></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TOPKAPI SARAYI VE MUKADDES EMANETLER - CD - 1 ]]></title>
<link>http://ilahi.wordpress.com/2008/05/05/topkapi-sarayi-ve-mukaddes-emanetler-cd-1/</link>
<pubDate>Mon, 05 May 2008 11:28:05 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://ilahi.wordpress.com/2008/05/05/topkapi-sarayi-ve-mukaddes-emanetler-cd-1/</guid>
<description><![CDATA[TOPKAPI SARAYI VE MUKADDES EMANETLER - CD - 1
    
]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#ff00ff;">TOPKAPI SARAYI VE MUKADDES EMANETLER - CD - 1</span></h2>
<p><span style="display:block;width:425px;margin:0 auto;"> [vodpod id=ExternalVideo.530948&#38;w=425&#38;h=350&#38;fv=docId%3D-6998913530709658040%26playerMode%3Dsimple%26hl%3Den]  <span style="font-size:10px;float:right;"> </span></span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[TOPKAPI SARAYI VE MUKADDES EMANETLER - CD - 2 -]]></title>
<link>http://ilahi.wordpress.com/2008/05/05/topkapi-sarayi-ve-mukaddes-emanetler-cd-2/</link>
<pubDate>Mon, 05 May 2008 11:23:38 +0000</pubDate>
<dc:creator>Admin</dc:creator>
<guid>http://ilahi.wordpress.com/2008/05/05/topkapi-sarayi-ve-mukaddes-emanetler-cd-2/</guid>
<description><![CDATA[TOPKAPI SARAYI VE MUKADDES EMANETLER - CD - 2 -
    
]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color:#ff00ff;">TOPKAPI SARAYI VE MUKADDES EMANETLER - CD - 2 -</span></h2>
<p><span style="display:block;width:425px;margin:0 auto;"> [vodpod id=ExternalVideo.530947&#38;w=425&#38;h=350&#38;fv=docId%3D3542049898694619252%26playerMode%3Dsimple%26hl%3Den]  <span style="font-size:10px;float:right;"> </span></span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Topkapı Sarayı'ndaki gizli bahçe:Harem]]></title>
<link>http://afyonkarahisar.wordpress.com/2007/08/22/topkapi-sarayindaki-gizli-bahceharem/</link>
<pubDate>Wed, 22 Aug 2007 03:11:37 +0000</pubDate>
<dc:creator>afyonkarahisar</dc:creator>
<guid>http://afyonkarahisar.wordpress.com/2007/08/22/topkapi-sarayindaki-gizli-bahceharem/</guid>
<description><![CDATA[
Harem Dairesi (Video)
Geçen haftaki İstanbul gezimizdeki ilk durağımız Topkapı Sarayı idi. H]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;"><img src="http://www.blogger.com/video-thumbnail.g?contentId=edf9ae448a9dab02&#38;zx=0.24317866506085006" class="BLOG_thumbnail_class" style="height:280px;width:320px;" /></p>
<p style="text-align:center;"><a href="http://afyon03.blogspot.com/2007/08/topkap-sarayndaki-gizli-baheharem.html" target="_blank"><strong><font face="arial">Harem Dairesi</font> <font>(Video)</font></strong></a></p>
<p><font face="verdana">Geçen haftaki <font>İstanbul</font> gezimizdeki ilk durağımız </font><font face="verdana">Topkapı Sarayı</font><font face="verdana"> idi. Her sene mutlaka ziyaret ettiğim Topkapı Sarayı geçmiş yıllara göre çok kalabalıktı. Özellikle Arap turistleri her yerde görmek mümkündü. Topkapı Sarayı, dünyaya hükmeden bir imparatorluğun yönetildiği bir merkez olduğundan her zaman ilgimi çekmiştir.</font><br />
<font face="verdana">Geçmiş yıllarda, gruplar halinde ziyaret edilebilen </font><font face="verdana">Harem Dairesi</font><font face="verdana">'ne bu yıl, turist gruplarını beklemeden yerli ziyaretçiler de alınıyordu. <font>Topkapı Sarayı</font>'ndaki en çok merak edilen yerlerin başında Harem Dairesi geliyor. Batılıların yoğun bir şekilde burasından farklı bir yermiş gibi bahsetmeleri ilgiyi artırıyor. Turistlerdeki etrafa bakışlarında bunu görebiliyorsunuz. Birde daha önceki yıllarda bizim de şahit olduğumuz bazı turist rehberlerinin burayı "zevk odaları" şeklinde anlatmaları ilginin artmasına sebep olmuş olabilir.</font><br />
<font face="verdana">Yukarıda Harem Dairesi'den bizim çektiğimiz kısa bir video var. Daha fazla yazmaya gerek yok sanırım.</font></p>
<blockquote><p><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Harem">The harem of the Turkish </a><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Harem" title="Great Sultan">Great Sultan</a><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Harem">, which was in the </a><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Harem" title="Topkapı Palace">Topkapı Palace</a><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Harem"> </a><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Harem" title="Serraglio">serraglio</a><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Harem">, typically housed several hundred - at times over a thousand - women including wives. It also housed the Sultan's mother, daughters and other female relatives, as well as </a><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Harem" title="Eunuch">eunuchs</a><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Harem"> and </a><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Harem" title="Slavery">slave</a><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Harem"> girls to serve the aforementioned women. During the later periods, the sons of the Sultan also lived in the Harem until they were sixteen, when it might be considered appropriate for them to appear in the public and administrative areas of the palace. The Topkapı Harem was, in some senses, merely the private living quarters of the Sultan and his family, within the palace complex.</a></p></blockquote>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Topkapı Sarayı]]></title>
<link>http://herseyosmanli.wordpress.com/2007/03/11/topkapi-sarayi/</link>
<pubDate>Sun, 11 Mar 2007 11:28:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>aliilaslan</dc:creator>
<guid>http://herseyosmanli.wordpress.com/2007/03/11/topkapi-sarayi/</guid>
<description><![CDATA[İstanbul’da Sarayburnu sırtlarında yaklaşık 400 yıl Osmanlı Devletinin idâre merkezi olan ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul’da Sarayburnu sırtlarında yaklaşık 400 yıl Osmanlı Devletinin idâre merkezi olan saray.<br />Sultanahmed ile Haliç ve Boğaz sâhilini kaplıyordu. Asıl alanı 700.000 m2 kadardı. İnşâsına Fâtih Sultan Mehmed Han (1451-1481) zamânında 1465 yılında başlandı. Osmanlı teşrifâtında ilk adı “Saray-ı Cedîd-i Âmire” olup, “Yeni saray” demekti. Fâtih, sarayın tek binâdan değil, birçok köşk ve dâirelerden meydana gelmesini istiyordu. Saray inşâatına bu istek üzerine başlandı. Osmanlılar devrinde devâmlı ilâve ve tâdilât yapılıp, genişletilerek, ihtiyaca cevap verilecek hâle getirildi. Sultan İkinci Mahmûd Han zamânında, 1825 yılında ahşap olarak “Topkapı Sarayı” adıyla yeni bir saray yapıldı. Bütün yeni saraya“Topkapı Sarayı” denildi. Yangınlar ve demiryolu inşâatı sebebiyle pekçok köşk ve dâire tahrip olup, yıkıldı. 3 Nisan 1924 târihinde müze hâline getirildi.</p>
<p>İstanbul’un fethinden on iki yıl sonra 1465’te inşâsına başlanılan sarayın ilk kısmı 1472’de bitirildi. “Sırçasaray” denilen “Çiniliköşk” ile “Hasoda” ve “Arz Odası” ilk yapılan kısımlarıdır. Sarayın etrafını çeviren surlarda da inşâsından îtibâren devamlı tâdilât yapıldı.</p>
<p>Deniz tarafındaki sur, Sirkeci İskelesi ve Sepetçiler Köşkünden başlayarak Ahırkapı’ya kadar gelir. Uzunluğu ikibuçuk kilometre kadardır. Ahırkapı’dan îtibârense, İshakpaşa Yokuşunu tâkip ederek Ayasofya Câmiinin yanına açılan Fâtih’in yaptırdığı Bâb-ı Hümâyunu geçip, Soğukçeşme tarafında dikaçı teşkil eder. Bunun üzerinde Sultan Üçüncü Murâd Hanın yaptırdığı “Alayköşkü” vardır. Salkımsöğüt Caddesinden Demirkapı’ya varıp, buradan denize kadar uzanırdı. Tam sâhilde “Yalı Köşkü” bulunurdu.</p>
<p>Pâdişâh, donanma sefere çıkarken Kaptan paşaları Yalı Köşkünde kabul ederdi. Sur kulelerinin üstünde Sepetçiler Köşkü, bundan sonra Hamlacılar Ocağı ve Kayıkhâne, odun ve erzak anbarıyla Topkapı gelirdi. Kapıya bu adın verilme sebebi, limanın ağzının müdâfaası için toplar yerleştirilmiş olmasıdır. Bu mevkide Sultan Üçüncü Ahmed Han tarafından 1709’da bir köşk ve odaları bulunan kâşâne ve Sultan İkinci Mahmûd Han tarafından 1825’te ahşap olarak Topkapı Sarayı yapıldı. Topkapı Sarayı 1862’de yanıp, yıkılmasına rağmen, Yeni Sarayın bütünü bu adla anılmaya başlandı. Bunun arkasında, Sultan Üçüncü Selim Han (1789-1807)ın annesi Mihrişah Sultan için yaptırdığı “Serdâb Kasrı” vardı. Bundan sonra, Sarayburnu’ndan başlayarak Hasbahçe ve deniz kenarında Değirmen Kapısı ve üst kısmında Gülhâne Meydanı yer alır. Gülhâne Meydanında “İshakiye Köşkü” ile “İncili Köşk” bulunurdu. İncili Köşk 1827’de yıkıldı, bunun üst kısmında Sultan Dördüncü Murâd Han (1623-1640) ve Sultan İkinci Mahmûd Han (1808-1839) tarafından yaptırılan köşkler vardı.</p>
<p>SultanMahmûd Han Köşkü, Sultan Abdülazîz Han (1861-1876) zamânında “Arslanhâne” adını aldı. Cebehâne ve İki Nişantaşı vardır. Nişantaşları Sultan Üçüncü Selim Han ve Sultan İkinci Mahmûd Hana âit olup kitâbelerini meşhur hattat Yesârî Efendi yazmıştır.</p>
<p>Cebehâne Meydanının sâhil kısmında Sultan İkinci Bâyezîd Han (1481-1512) zamânında yaptırılan “Sinan Paşa Köşkü” ve hizâsında Yavuz Sultan Selim Han (1512-1520) zamânında yapılan “Mermer Köşk” vardır. Mermer Köşkten sonra Tabhâne Kapısı ve yanında TabhâneCâmii gelir. Nekahathâne de denilen Tabhâne’de, sonradan GülhâneHastânesiyle Askerî Rüştiye yapıldı. Tabhane’den sonra fener olup, yanında Ahırkapı ile Balıkhâne Kapısı vardır.</p>
<p>Topkapı Sarayı, Birûn, Enderûn ve Harem olmak üzere üç kısımdan meydana gelirdi. Bu kısımlar surun içinde olup, sarayın kendisini meydana getirirdi.</p>
<p>Birûn kısmı: Sarayın dışı olup Bâb-ı hümâyûndan Bâb-üs-saâdeye kadar uzanan, birinci ve ikinci yer diye anılan kısımları ihtivâ eder.</p>
<p>Birinci yer; Bâb-ı hümâyûnla Ortakapı da denen Bâb-üs-selâm arasındaki sahadır. Bugün Topkapı Sarayına buradan girilir. Bâb-ı hümâyûndan girilince sağ tarafta Mâliye Nezâretinin binâsı vardı. Bunun yanında şimdi mevcut olmayan Çizme Kapısından yokuş vâsıtasıyla Cebehâne Meydanına inilirdi. Çizme KapısındanOrtakapıya kadar olan kısımdaysa Has Fırın ile Fodla Fırını, iki kapının ortasında Siyâset Çeşmesi vardı. Ortakapının önünde Seng-i ibret denilen ibret taşı bulunurdu. Sol tarafta silâh ambarı ve askerî müze olarak kullanılan Ayaİrini Kilisesi yer alırdı. Bununla sur arasında, divanda hizmet eden Sim Sakalarla Hasırcıların koğuşları vardı. Askerî Müzenin yanında, 1716’da nakledilen Darphâne bulunurdu. Darphâneden Soğukçeşme’ye inen yolun ortasında Darphâne Kapısı, Darphâne yanındaki yokuşla Ortakapı arasında Deâvi Kasrı vardı. Kubbealtı’nda divan toplandığı zaman, kubbe vezirlerinden birisi nöbetle buraya gelerek verilen dilekçeleri toplar ve mürâcaat sâhiplerini dinleyip, dâvâlarını hülâsa ederek divana bildirirdi.</p>
<p>Deâvi Kasrı, bugün mevcut değildir. Ortakapının iki tarafında iki kule ve bunların altında kapıcılara mahsus odalar vardı. Ortakapı geçilince Birûnun “İkinci Yer” tâbir edilen mahalline gelinirdi.</p>
<p>İkinci Yer; yüz seksen metre uzunlukla yüz otuz metre genişliktedir. Burada bayram alayları merâsimi yapıldığı için “Alay Meydanı” da denir. Meydanın dört tarafı mermer direkli ve revaklıydı. Meydanda dört yol vardır. Sağdaki yol, sağdaki sarayın mutfağı Matbâh-ı âmireye; ortadaki Enderûnun kapısı olan Bâb-üs-saâdeye; soldaki dünyâ siyâsetine yön veren Kubbealtına; en soldaki de Meyyit Kapısı denilen kapıya giderdi. Meyyit Kapıdan sonra mescit ve bunun karşısında has ahır memurlarına mahsus uzun binâ vardı. Uzun binâ, kısım kısım Harem Ağaları Hastahânesi,Bahçıvanlar Koğuşu, Yakalı Baltacılar Ocağı olarak kullanılırdı. Sol taraftaki revakların sonundaysa Harem Dâiresinin kapısı vardı. Bu kapının yanındaki kapıdan, Zülüflü Baltacıların koğuşlarına gidilirdi. Zülüflü Baltacılar Koğuşunun duvarları güzel çinilerle süslüydü.</p>
<p>Sarayın dış kısmı olan Birûn, herbiri birer hizmet için yapılan bu binâlardan meydana geliyordu.</p>
<p>Enderûn: Sarayın iç kısmı olup, saray üniversitesi mâhiyetindeydi. Hânedan mensupları ve özel testlerle seçilen ülkenin en zeki ve kâbiliyetli şahsiyetlerinin eğitim öğretim müessesesiydi. Çok muazzam bir teşkilâta ve seçme bir kadroya sâhipti.</p>
<p>Enderûn, Bâb-üs-saâde diye anılan Akağalar Kapısıyla başlar. Bâb-üs-saâdede iç içe iki kapı olup, burada Akağalar vazife yaptığından Akağalar Kapısı da denir. Kapının ön kısmında mermer sütunlara dayanan bir revak vardır. Pâdişâhın tahta geçiş merâsimi olan cülûslarda, ayak dîvânı gibi fevkalâde hâllerde ve bayramlarda, pâdişâhın tahtı buraya çıkarılırdı. Bâb-üs-selâmda bayramlaşma merâsimi de yapılırdı. Sefere çıkıldığında, Sancak-ı şerîfin sadrâzama bu kapının önünde verilmesi âdetti. Sancak-ı şerîfin konması için yerde bir delik açılmıştı. Burası ayak basılmaması için mermer taşla örtülürdü. Bâb-üs-saâdenin iki kapısının arasında sağda Kapıağası Dâiresi, solda Akağalar Koğuşu vardı.</p>
<p>Bab-üs-saâde kapısından “Üçüncü Yer” denilen meydana girilirdi. Kapının karşısında Arz Odası bulunur. Pâdişâh, dîvândan sonra vezirleri ve gerektiğinde elçileri Arz Odasında kabul ederdi. Arz Odasında Sultan Üçüncü Mehmed Han tarafından 1596’da yaptırılan Tahtla tunçtan bir ocak, iki tekneli bir çeşme vardı. İçerideki konuşmaların duyulmaması için çeşme açılarak, suyun çağıltısı gizliliği sağlardı. Arz Odasının duvarları güzel çinilerle süslüydü. Arz Odasının arkasında Sultan Üçüncü Ahmed Han (1703-1730) tarafından yaptırılan kütüphâne vardır. Üçüncü Yer Meydanının sahası dört bin metrekaredir. Sağ kenarında Enderun odalarından Seferli Koğuşu ile Hazine Dâiresi vardır. Karşı kenarında Kiler Odası ve Hazine Kethüdâlığı Odası yer alır. Bunun solunda Hazine Koğuşu ve ikisinin arasında Dördüncü Yer Meydanına inen üstü kapalı bir merdiven bulunmaktadır.</p>
<p>Üçüncü Yer Meydanının sol kenarında Hırka-i Saâdetle diğer mübârek emânetlerin muhâfaza olunduğu dâireyi ihtivâ eden Hasoda Koğuşu ile Akağalar Mescidi ve üst tarafında Kuşhâne Mutfağı ve Harem Kapısı vardır. Hırka-i Saâdet Dâiresi pek muhteşem olup, duvarları kıymetli çinilerle süslüdür. Topkapı’daki Hırka-i Saâdet Dâiresinde 25 Temmuz 1518’den, 3 Mart 1924 târihine kadar dört yüz altı seneden fazla aralıksız Kur’ân-ı kerîm okunmuştur. Daha sonra 19 Mart 1991’den îtibâren tekrar Kur’ân-ı kerîm okunmaya başlanmıştır.</p>
<p>Hırka-i Saâdet Dâiresi; mukaddes emânetlerin muhâfaza edildiği odadan başka büyük bir salonla Arzhâne adlı diğer bir salonu, bir de Silâhtarağa hazînesini ihtivâ eder. Bugün bu dört odadan üçü ziyâretçilere açık olup, Hırka-i Saâdetin bulunduğu oda kapalıdır. İçi aydınlatılmış olan bu odayı ziyâretçiler ancak dışarıdan Hâcet penceresinden görebilirler. Hırka-i Saâdet Peygamber efendimizin hırkası olup, bir başka hırkası da Hırka-i Şerîf Câmiindedir. Bu ikincisini ayırmak için Hırka-i Şerîf denilmektedir.</p>
<p>Mukaddes emânetlerin en değerlisi Hırka-i Saâdet sayılmaktadır. Burası, Yavuz Sultan Selim’den sonra dört yüz yıl belirli günlerde, pâdişâh tarafından, büyük bir hürmetle ziyâret edilmiştir. Hırka-i Saâdet Dâiresinde ayrıca Kâbe’den getirilen tövbe kapısı, hazret-i Ömer’e ve hazret-i Osman’a âit birer kılıç, Peygamber efendimize âit bir yay, hazret-i Ali’nin el yazması Kur’ân-ı kerîmi, hazret-i Fâtıma’nın seccâdesi, İmâm-ı A’zâm hazretlerinin cübbesiyle İslâm büyüklerinden yirmi birinin kılıcı bulunmaktadır. Hırkâ-i Saâdet Dâiresinin Harem’e açılan bir de kapısı olup, pâdişâhlar Harem’den, doğru buraya gelirlerdi. Hasoda’da bir koğuş, bir yemekhâne, ayrıca silahtarağa, hasodabaşı ve diğer ileri gelen ağaların ve sır kâtibinin dâireleri vardı. Bâb-üs-saâdeden girilince sağ tarafta bugün nakışhâne olarak kullanılan Büyükoda, Kuşhâne Mutfağıyla Hasoda arasında Küçükoda vardır.</p>
<p>Dördüncü yer, Boğaziçi’ne bakar. Sağda doğu köşesinde Sofa Câmii bulunur. Boğaz’a ve Marmara’ya bakan merdiveni de olan Sultan Abdülmecîd Han Köşkü ise, uzun bir binâdır. Lâle bahçesine mermer merdivenden çıkılır. Lâle Bahçesinin yanındaki seddin sağında Hekimbaşı odası, bundan sonra da “Sofa Köşkü” gelir. Lâle Bahçesinin iç tarafına doğru olan yönde Sultan Dördüncü Murâd Hanın yaptırmış olduğu “Revan Köşkü” yer alır. Murâd Han tarafından yaptırılan ve Sarık Odası da denilen Revan Köşkü, geniş saçaklı ve dışı pek zarif çinilerle kaplı bir binâdır. Revan Köşküne bitişik güzel fıskıyeli bir havuz, sonra bir set, sol tarafta da sünnet odası vardır. Seddin kenârında “İftâriye Köşkü” olup, yaldızlı bakırdan yapılan kubbeli bir kameriyedir. Seddin sağ tarafına, Sultan Dördüncü Murâd Han, Bağdat Seferi hâtırası olarak, “Bağdat Köşkü”nü yaptırmıştır. Bağdat Köşkünün içerisi pek kıymetli mâvi çinilerle kaplıdır. Köşkün önündeki mermerlikten bir kapı ile Hırka-i Saâdet Dâiresine girilir. Dördüncü yerden, üçüncü kapı da denilen bir kapıdan Sarayburnu’na çıkılır.</p>
<p>Enderûn, sağlam temeller üzerine kurulan, yüksek kadroya ve geniş, muazzam teşkilâta sâhip bir müesseseydi. Burada yüksek din ve fen bilgileri, İslâm ahlâkı, yabancı diller, kültür dersleri verilerek, talebeler tam bir Müslüman olarak yetiştirilirdi. Enderûn’da çok sıkı bir intizâm ve teşrifât vardı. Burası, Osmanlı kültür ve medeniyetiyle teşkilâtının beşiğiydi. Üç kıtaya hâkim olan Osmanlı Devletinin mülkî, askerî, adlî ve diğer bütün sâhalarda yükselmiş en mümtâz şahsiyetlerinin vazîfe yapıp, devlet adamlarının yetiştirildiği eğitim ve öğretim müessesesiydi. Fâtih’ten sonraki Osmanlı sultanları, Birinci Selim Handan sonraki İslâm halîfeleri, pekçok sadrâzam, vezir, kumandan, devlet adamı hep Enderûn’da yetişti.</p>
<p>Harem Dâiresi: Sarayın asıl ikâmet yeridir. Harem-i hümâyûn da denir. Pâdişâhlar, zevceleri, câriyeleri, hizmetkârları, şehzâdeleri, sultanları (kızları) ve varsa anneleriyle berâber kalırlardı. İkâmet yeri yanında bütün zarûrî ve sosyal ihtiyaçları en güzel şekilde karşılayan bölümler de vardır. Harem mensuplarının yetiştirilmesi için bölümlerle küçük yaştaki pâdişâh çocukları, yeğenleri ve amcaoğulları, Şehzâdeler Mektebinde eğitim ve öğretim görürlerdi.</p>
<p>Harem’de mahremiyet ve ahlâk kâidelerine çok dikkat edilip, burada güzel ahlâk ve iffet timsâli şahsiyetler yetişip, ikâmet etmiştir. Muazzam bir teşkilât, teşrifat (protokol), âdâb-ı muâşeret, umûmî ahlâk kâideleriyle âdâb ve erkâna riâyet vardı.</p>
<p>Harem Dâiresine, Zülüflü baltacılar Koğuşunun yanında bulunan ve Araba Kapısı diye anılan yerden girilir. Araba Kapısı denmesine sebep, Sultan Efendiler ve Kadınefendilerin bu kapıdan arabaya binip şehre inmeleridir.</p>
<p>Dolaplı Kubbenin çevresi dolaplarla çevrilidir. Fıskıyeli Şadırvan da denen Fıskıyeli Havuz geometrik şekildedir. Sağda Kule Kapısı, solda da Perda Kapısı vardır. Kule Kapısından Âdil Kulesine çıkılır. Âdil Kulesi, kırk iki metre yüksekliğinde, yüz beş basamaklıdır. Perde Kapısından sonra geçitten Haremağalarına mahsus hamam ve “Kızlarağası Köşkü”ne geçilir, ilerisinde Haremağalarına mahsus dâirelerle Şehzâdeler Mektebi, Başmuhasip Ağa ve Başhazinedâr Ağa dâireleri vardır. Haremağaları Dâiresi üç katlı olup, rütbelerine göre Haremağalarının dâireleri sıralanır. Kızlarağası Köşkü ve Şehzâdeler Mektebi çok güzel binâlardır. Şehzâdeler Mektebinin salon ve koridorları pek muhteşem olup, altın yaldızlı nakışları, çinilerle kaplı duvarları göz kamaştırır.</p>
<p>Veliahd Dâiresinden sonra Ocaklı Sofa gelir. Buradaki iki kapıdan biri Çeşmeli Sofaya, öteki Hasekiler Dâiresine açılır. Çeşmeli Sofa, genişce bir hol olup, çinilerle kaplıdır. Üstü kubbeli olup, bir duvarında da çeşme vardır. Çeşmeli Sofadan Hünkâr Sofasına geçilir.</p>
<p>Hünkâr Sofası, en güzel yerlerdendir. Mermer sütunları salonu ikiye böler. Üstte, parmakları sedef kakmalı bir balkon vardır. Üç tarafında üç çeşme olup; su, çini, sedef ve mermer ihtişamı gözleri kamaştırır. Soluna birkaç kapı açılır. Pâdişâhlar, bayram tebriklerini bu salonda kabul ederdi. Sonra Sultan Üçüncü Murâd Han Odasına geçilir. Bu oda Mîmar Sinân’ın eseri olup, Osmanlı mîmarlık sanatının şâheserlerindendir. Baştan başa kırmızının hâkim olduğu çinilerle örtülüdür. İlerisinde Sultan Birinci Ahmed Han Kütüphânesi ve Sultan Üçüncü Ahmed Hanın Yemişlik Odası, sonra Hünkâr Hamamı ve çinilerle süslü Vâlide Sultan Dâiresi gelir. Daha sonra Asmabahçe denen, içinde Sultan Üçüncü Osman Hanın köşkü de bulunan Havuzlu Taşlık’a geçilir. Koridordan Sultan Birinci Abdülhamîd Hanın Yatak Odasına gelinir; devamında Sultan Üçüncü Selim Han Odası vardır. Haremde daha pekçok oda olup, sayısı üç yüz seksen kadardır. Haremdeki dâire, oda ve diğer bölümlerin bugün hepsi mevcut değildir. Topkapı Sarayı yangın, yıkım, tahribât ve yüzyılların zaman aşımına uğradığından asıl şekli ve fonksiyonunu kaybetmiştir. Bugün müze olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Topkapı Sarayı Müzesi, mîmârî sanat eseri kompleksi olup, binâları ve içindeki paha biçilmez hazine ve kolleksiyonlarıyla yerli ve yabancıların hayranlık dolu alâkasını üzerinde toplar. Bütün İslâm âleminin hürmetine şâyân herkesin gıptayla seyrettiği, maddî ve mânevî paha biçilemiyecek kadar kıymetli Mukaddes Emânetler, büyük bir îtinâyla muhâfaza edilmektedir.</p>
<p>Topkapı Sarayındaki köşklerin herbiri birer sanat âbidesi mâhiyetindedir. Topkapı Sarayında onbinlerce nâdide parçadan meydana gelen pekçok eşyâ kolleksiyonu mevcuttur. 10.700 parçadan meydana gelen Çin porselenleri, 4000 parçadan meydana gelen Seladon porselenleri, Japon porselenleri, Avrupa krallarının Osmanlı pâdişâhlarına gönderdikleri paha biçilmez porselen ve diğer eşyâ takımları, asırlık İstanbul porselenleri, billurlar ve çeşm-i bülbüllerin herbiri birer hazine kıymetindedir.</p>
<p>Muhteşem saltanat arabalarından bâzıları mevcut olmasına rağmen, çoğu da yağmalanmıştır. Saltanat arabaları, eyer takımları ve koşumları çok alâka çekicidir. Saraydaki tabloların târihî ve sanat kıymeti çoktur. Saraydaki tablolar resim galerisinden çok müze karakterindedir.</p>
<p>Saraydaki Silâh Müzesi, çok zengin olup, Osmanlıların her devrine âit ateşli, kesici ve vurucu silâhların yanında çeşitli yüzyıllara âit ganimet eşyâsı veya İslâm ve Avrupa devletlerinden hediye olarak gelen silâhlar vardır. Osmanlı sultanlarının kılıçları, zırhları ve takımları da mevcuttur. Silâh Müzesinde târihî bozdoğanlar, şeşperler, salıklar, tulgalar (miğfer), kılıçlar, hançerler, tüfekler, tabancalar, piştovlar, mızraklar, harbeler, yaylar, oklar ve daha pekçok silâh mevcuttur.</p>
<p>Topkapı Sarayında dünyânın en ünlü yazma eserleri vardır. Binlerce Osmanlıca, Farsça, Arapça kitabın çoğu minyatürlü, tezyinâtlı, yâni süslemelidir. Hârika ciltler, mücevherler, inciler kakılmış ciltler ve en eski İslâm yazmalarının tek nüshaları burada bulunmaktadır. Kütüphânede iki bin büyük hattatın levhâsından meydana gelen nâdide bir hat kolleksiyonu mevcuttur. Sarayın Arşiv Dairesinde binlerce kaynak belge vardır. Bu kaynaklar bütün dünyâ târihini alâkadar eder mahiyette belgelerdir.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Topkapı Sarayı]]></title>
<link>http://herseyoyun.wordpress.com/2007/03/11/topkapi-sarayi/</link>
<pubDate>Sun, 11 Mar 2007 11:28:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>herseyoyun</dc:creator>
<guid>http://herseyoyun.wordpress.com/2007/03/11/topkapi-sarayi/</guid>
<description><![CDATA[İstanbul’da Sarayburnu sırtlarında yaklaşık 400 yıl Osmanlı Devletinin idâre merkezi olan ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul’da Sarayburnu sırtlarında yaklaşık 400 yıl Osmanlı Devletinin idâre merkezi olan saray.<br />Sultanahmed ile Haliç ve Boğaz sâhilini kaplıyordu. Asıl alanı 700.000 m2 kadardı. İnşâsına Fâtih Sultan Mehmed Han (1451-1481) zamânında 1465 yılında başlandı. Osmanlı teşrifâtında ilk adı “Saray-ı Cedîd-i Âmire” olup, “Yeni saray” demekti. Fâtih, sarayın tek binâdan değil, birçok köşk ve dâirelerden meydana gelmesini istiyordu. Saray inşâatına bu istek üzerine başlandı. Osmanlılar devrinde devâmlı ilâve ve tâdilât yapılıp, genişletilerek, ihtiyaca cevap verilecek hâle getirildi. Sultan İkinci Mahmûd Han zamânında, 1825 yılında ahşap olarak “Topkapı Sarayı” adıyla yeni bir saray yapıldı. Bütün yeni saraya“Topkapı Sarayı” denildi. Yangınlar ve demiryolu inşâatı sebebiyle pekçok köşk ve dâire tahrip olup, yıkıldı. 3 Nisan 1924 târihinde müze hâline getirildi.</p>
<p>İstanbul’un fethinden on iki yıl sonra 1465’te inşâsına başlanılan sarayın ilk kısmı 1472’de bitirildi. “Sırçasaray” denilen “Çiniliköşk” ile “Hasoda” ve “Arz Odası” ilk yapılan kısımlarıdır. Sarayın etrafını çeviren surlarda da inşâsından îtibâren devamlı tâdilât yapıldı.</p>
<p>Deniz tarafındaki sur, Sirkeci İskelesi ve Sepetçiler Köşkünden başlayarak Ahırkapı’ya kadar gelir. Uzunluğu ikibuçuk kilometre kadardır. Ahırkapı’dan îtibârense, İshakpaşa Yokuşunu tâkip ederek Ayasofya Câmiinin yanına açılan Fâtih’in yaptırdığı Bâb-ı Hümâyunu geçip, Soğukçeşme tarafında dikaçı teşkil eder. Bunun üzerinde Sultan Üçüncü Murâd Hanın yaptırdığı “Alayköşkü” vardır. Salkımsöğüt Caddesinden Demirkapı’ya varıp, buradan denize kadar uzanırdı. Tam sâhilde “Yalı Köşkü” bulunurdu.</p>
<p>Pâdişâh, donanma sefere çıkarken Kaptan paşaları Yalı Köşkünde kabul ederdi. Sur kulelerinin üstünde Sepetçiler Köşkü, bundan sonra Hamlacılar Ocağı ve Kayıkhâne, odun ve erzak anbarıyla Topkapı gelirdi. Kapıya bu adın verilme sebebi, limanın ağzının müdâfaası için toplar yerleştirilmiş olmasıdır. Bu mevkide Sultan Üçüncü Ahmed Han tarafından 1709’da bir köşk ve odaları bulunan kâşâne ve Sultan İkinci Mahmûd Han tarafından 1825’te ahşap olarak Topkapı Sarayı yapıldı. Topkapı Sarayı 1862’de yanıp, yıkılmasına rağmen, Yeni Sarayın bütünü bu adla anılmaya başlandı. Bunun arkasında, Sultan Üçüncü Selim Han (1789-1807)ın annesi Mihrişah Sultan için yaptırdığı “Serdâb Kasrı” vardı. Bundan sonra, Sarayburnu’ndan başlayarak Hasbahçe ve deniz kenarında Değirmen Kapısı ve üst kısmında Gülhâne Meydanı yer alır. Gülhâne Meydanında “İshakiye Köşkü” ile “İncili Köşk” bulunurdu. İncili Köşk 1827’de yıkıldı, bunun üst kısmında Sultan Dördüncü Murâd Han (1623-1640) ve Sultan İkinci Mahmûd Han (1808-1839) tarafından yaptırılan köşkler vardı.</p>
<p>SultanMahmûd Han Köşkü, Sultan Abdülazîz Han (1861-1876) zamânında “Arslanhâne” adını aldı. Cebehâne ve İki Nişantaşı vardır. Nişantaşları Sultan Üçüncü Selim Han ve Sultan İkinci Mahmûd Hana âit olup kitâbelerini meşhur hattat Yesârî Efendi yazmıştır.</p>
<p>Cebehâne Meydanının sâhil kısmında Sultan İkinci Bâyezîd Han (1481-1512) zamânında yaptırılan “Sinan Paşa Köşkü” ve hizâsında Yavuz Sultan Selim Han (1512-1520) zamânında yapılan “Mermer Köşk” vardır. Mermer Köşkten sonra Tabhâne Kapısı ve yanında TabhâneCâmii gelir. Nekahathâne de denilen Tabhâne’de, sonradan GülhâneHastânesiyle Askerî Rüştiye yapıldı. Tabhane’den sonra fener olup, yanında Ahırkapı ile Balıkhâne Kapısı vardır.</p>
<p>Topkapı Sarayı, Birûn, Enderûn ve Harem olmak üzere üç kısımdan meydana gelirdi. Bu kısımlar surun içinde olup, sarayın kendisini meydana getirirdi.</p>
<p>Birûn kısmı: Sarayın dışı olup Bâb-ı hümâyûndan Bâb-üs-saâdeye kadar uzanan, birinci ve ikinci yer diye anılan kısımları ihtivâ eder.</p>
<p>Birinci yer; Bâb-ı hümâyûnla Ortakapı da denen Bâb-üs-selâm arasındaki sahadır. Bugün Topkapı Sarayına buradan girilir. Bâb-ı hümâyûndan girilince sağ tarafta Mâliye Nezâretinin binâsı vardı. Bunun yanında şimdi mevcut olmayan Çizme Kapısından yokuş vâsıtasıyla Cebehâne Meydanına inilirdi. Çizme KapısındanOrtakapıya kadar olan kısımdaysa Has Fırın ile Fodla Fırını, iki kapının ortasında Siyâset Çeşmesi vardı. Ortakapının önünde Seng-i ibret denilen ibret taşı bulunurdu. Sol tarafta silâh ambarı ve askerî müze olarak kullanılan Ayaİrini Kilisesi yer alırdı. Bununla sur arasında, divanda hizmet eden Sim Sakalarla Hasırcıların koğuşları vardı. Askerî Müzenin yanında, 1716’da nakledilen Darphâne bulunurdu. Darphâneden Soğukçeşme’ye inen yolun ortasında Darphâne Kapısı, Darphâne yanındaki yokuşla Ortakapı arasında Deâvi Kasrı vardı. Kubbealtı’nda divan toplandığı zaman, kubbe vezirlerinden birisi nöbetle buraya gelerek verilen dilekçeleri toplar ve mürâcaat sâhiplerini dinleyip, dâvâlarını hülâsa ederek divana bildirirdi.</p>
<p>Deâvi Kasrı, bugün mevcut değildir. Ortakapının iki tarafında iki kule ve bunların altında kapıcılara mahsus odalar vardı. Ortakapı geçilince Birûnun “İkinci Yer” tâbir edilen mahalline gelinirdi.</p>
<p>İkinci Yer; yüz seksen metre uzunlukla yüz otuz metre genişliktedir. Burada bayram alayları merâsimi yapıldığı için “Alay Meydanı” da denir. Meydanın dört tarafı mermer direkli ve revaklıydı. Meydanda dört yol vardır. Sağdaki yol, sağdaki sarayın mutfağı Matbâh-ı âmireye; ortadaki Enderûnun kapısı olan Bâb-üs-saâdeye; soldaki dünyâ siyâsetine yön veren Kubbealtına; en soldaki de Meyyit Kapısı denilen kapıya giderdi. Meyyit Kapıdan sonra mescit ve bunun karşısında has ahır memurlarına mahsus uzun binâ vardı. Uzun binâ, kısım kısım Harem Ağaları Hastahânesi,Bahçıvanlar Koğuşu, Yakalı Baltacılar Ocağı olarak kullanılırdı. Sol taraftaki revakların sonundaysa Harem Dâiresinin kapısı vardı. Bu kapının yanındaki kapıdan, Zülüflü Baltacıların koğuşlarına gidilirdi. Zülüflü Baltacılar Koğuşunun duvarları güzel çinilerle süslüydü.</p>
<p>Sarayın dış kısmı olan Birûn, herbiri birer hizmet için yapılan bu binâlardan meydana geliyordu.</p>
<p>Enderûn: Sarayın iç kısmı olup, saray üniversitesi mâhiyetindeydi. Hânedan mensupları ve özel testlerle seçilen ülkenin en zeki ve kâbiliyetli şahsiyetlerinin eğitim öğretim müessesesiydi. Çok muazzam bir teşkilâta ve seçme bir kadroya sâhipti.</p>
<p>Enderûn, Bâb-üs-saâde diye anılan Akağalar Kapısıyla başlar. Bâb-üs-saâdede iç içe iki kapı olup, burada Akağalar vazife yaptığından Akağalar Kapısı da denir. Kapının ön kısmında mermer sütunlara dayanan bir revak vardır. Pâdişâhın tahta geçiş merâsimi olan cülûslarda, ayak dîvânı gibi fevkalâde hâllerde ve bayramlarda, pâdişâhın tahtı buraya çıkarılırdı. Bâb-üs-selâmda bayramlaşma merâsimi de yapılırdı. Sefere çıkıldığında, Sancak-ı şerîfin sadrâzama bu kapının önünde verilmesi âdetti. Sancak-ı şerîfin konması için yerde bir delik açılmıştı. Burası ayak basılmaması için mermer taşla örtülürdü. Bâb-üs-saâdenin iki kapısının arasında sağda Kapıağası Dâiresi, solda Akağalar Koğuşu vardı.</p>
<p>Bab-üs-saâde kapısından “Üçüncü Yer” denilen meydana girilirdi. Kapının karşısında Arz Odası bulunur. Pâdişâh, dîvândan sonra vezirleri ve gerektiğinde elçileri Arz Odasında kabul ederdi. Arz Odasında Sultan Üçüncü Mehmed Han tarafından 1596’da yaptırılan Tahtla tunçtan bir ocak, iki tekneli bir çeşme vardı. İçerideki konuşmaların duyulmaması için çeşme açılarak, suyun çağıltısı gizliliği sağlardı. Arz Odasının duvarları güzel çinilerle süslüydü. Arz Odasının arkasında Sultan Üçüncü Ahmed Han (1703-1730) tarafından yaptırılan kütüphâne vardır. Üçüncü Yer Meydanının sahası dört bin metrekaredir. Sağ kenarında Enderun odalarından Seferli Koğuşu ile Hazine Dâiresi vardır. Karşı kenarında Kiler Odası ve Hazine Kethüdâlığı Odası yer alır. Bunun solunda Hazine Koğuşu ve ikisinin arasında Dördüncü Yer Meydanına inen üstü kapalı bir merdiven bulunmaktadır.</p>
<p>Üçüncü Yer Meydanının sol kenarında Hırka-i Saâdetle diğer mübârek emânetlerin muhâfaza olunduğu dâireyi ihtivâ eden Hasoda Koğuşu ile Akağalar Mescidi ve üst tarafında Kuşhâne Mutfağı ve Harem Kapısı vardır. Hırka-i Saâdet Dâiresi pek muhteşem olup, duvarları kıymetli çinilerle süslüdür. Topkapı’daki Hırka-i Saâdet Dâiresinde 25 Temmuz 1518’den, 3 Mart 1924 târihine kadar dört yüz altı seneden fazla aralıksız Kur’ân-ı kerîm okunmuştur. Daha sonra 19 Mart 1991’den îtibâren tekrar Kur’ân-ı kerîm okunmaya başlanmıştır.</p>
<p>Hırka-i Saâdet Dâiresi; mukaddes emânetlerin muhâfaza edildiği odadan başka büyük bir salonla Arzhâne adlı diğer bir salonu, bir de Silâhtarağa hazînesini ihtivâ eder. Bugün bu dört odadan üçü ziyâretçilere açık olup, Hırka-i Saâdetin bulunduğu oda kapalıdır. İçi aydınlatılmış olan bu odayı ziyâretçiler ancak dışarıdan Hâcet penceresinden görebilirler. Hırka-i Saâdet Peygamber efendimizin hırkası olup, bir başka hırkası da Hırka-i Şerîf Câmiindedir. Bu ikincisini ayırmak için Hırka-i Şerîf denilmektedir.</p>
<p>Mukaddes emânetlerin en değerlisi Hırka-i Saâdet sayılmaktadır. Burası, Yavuz Sultan Selim’den sonra dört yüz yıl belirli günlerde, pâdişâh tarafından, büyük bir hürmetle ziyâret edilmiştir. Hırka-i Saâdet Dâiresinde ayrıca Kâbe’den getirilen tövbe kapısı, hazret-i Ömer’e ve hazret-i Osman’a âit birer kılıç, Peygamber efendimize âit bir yay, hazret-i Ali’nin el yazması Kur’ân-ı kerîmi, hazret-i Fâtıma’nın seccâdesi, İmâm-ı A’zâm hazretlerinin cübbesiyle İslâm büyüklerinden yirmi birinin kılıcı bulunmaktadır. Hırkâ-i Saâdet Dâiresinin Harem’e açılan bir de kapısı olup, pâdişâhlar Harem’den, doğru buraya gelirlerdi. Hasoda’da bir koğuş, bir yemekhâne, ayrıca silahtarağa, hasodabaşı ve diğer ileri gelen ağaların ve sır kâtibinin dâireleri vardı. Bâb-üs-saâdeden girilince sağ tarafta bugün nakışhâne olarak kullanılan Büyükoda, Kuşhâne Mutfağıyla Hasoda arasında Küçükoda vardır.</p>
<p>Dördüncü yer, Boğaziçi’ne bakar. Sağda doğu köşesinde Sofa Câmii bulunur. Boğaz’a ve Marmara’ya bakan merdiveni de olan Sultan Abdülmecîd Han Köşkü ise, uzun bir binâdır. Lâle bahçesine mermer merdivenden çıkılır. Lâle Bahçesinin yanındaki seddin sağında Hekimbaşı odası, bundan sonra da “Sofa Köşkü” gelir. Lâle Bahçesinin iç tarafına doğru olan yönde Sultan Dördüncü Murâd Hanın yaptırmış olduğu “Revan Köşkü” yer alır. Murâd Han tarafından yaptırılan ve Sarık Odası da denilen Revan Köşkü, geniş saçaklı ve dışı pek zarif çinilerle kaplı bir binâdır. Revan Köşküne bitişik güzel fıskıyeli bir havuz, sonra bir set, sol tarafta da sünnet odası vardır. Seddin kenârında “İftâriye Köşkü” olup, yaldızlı bakırdan yapılan kubbeli bir kameriyedir. Seddin sağ tarafına, Sultan Dördüncü Murâd Han, Bağdat Seferi hâtırası olarak, “Bağdat Köşkü”nü yaptırmıştır. Bağdat Köşkünün içerisi pek kıymetli mâvi çinilerle kaplıdır. Köşkün önündeki mermerlikten bir kapı ile Hırka-i Saâdet Dâiresine girilir. Dördüncü yerden, üçüncü kapı da denilen bir kapıdan Sarayburnu’na çıkılır.</p>
<p>Enderûn, sağlam temeller üzerine kurulan, yüksek kadroya ve geniş, muazzam teşkilâta sâhip bir müesseseydi. Burada yüksek din ve fen bilgileri, İslâm ahlâkı, yabancı diller, kültür dersleri verilerek, talebeler tam bir Müslüman olarak yetiştirilirdi. Enderûn’da çok sıkı bir intizâm ve teşrifât vardı. Burası, Osmanlı kültür ve medeniyetiyle teşkilâtının beşiğiydi. Üç kıtaya hâkim olan Osmanlı Devletinin mülkî, askerî, adlî ve diğer bütün sâhalarda yükselmiş en mümtâz şahsiyetlerinin vazîfe yapıp, devlet adamlarının yetiştirildiği eğitim ve öğretim müessesesiydi. Fâtih’ten sonraki Osmanlı sultanları, Birinci Selim Handan sonraki İslâm halîfeleri, pekçok sadrâzam, vezir, kumandan, devlet adamı hep Enderûn’da yetişti.</p>
<p>Harem Dâiresi: Sarayın asıl ikâmet yeridir. Harem-i hümâyûn da denir. Pâdişâhlar, zevceleri, câriyeleri, hizmetkârları, şehzâdeleri, sultanları (kızları) ve varsa anneleriyle berâber kalırlardı. İkâmet yeri yanında bütün zarûrî ve sosyal ihtiyaçları en güzel şekilde karşılayan bölümler de vardır. Harem mensuplarının yetiştirilmesi için bölümlerle küçük yaştaki pâdişâh çocukları, yeğenleri ve amcaoğulları, Şehzâdeler Mektebinde eğitim ve öğretim görürlerdi.</p>
<p>Harem’de mahremiyet ve ahlâk kâidelerine çok dikkat edilip, burada güzel ahlâk ve iffet timsâli şahsiyetler yetişip, ikâmet etmiştir. Muazzam bir teşkilât, teşrifat (protokol), âdâb-ı muâşeret, umûmî ahlâk kâideleriyle âdâb ve erkâna riâyet vardı.</p>
<p>Harem Dâiresine, Zülüflü baltacılar Koğuşunun yanında bulunan ve Araba Kapısı diye anılan yerden girilir. Araba Kapısı denmesine sebep, Sultan Efendiler ve Kadınefendilerin bu kapıdan arabaya binip şehre inmeleridir.</p>
<p>Dolaplı Kubbenin çevresi dolaplarla çevrilidir. Fıskıyeli Şadırvan da denen Fıskıyeli Havuz geometrik şekildedir. Sağda Kule Kapısı, solda da Perda Kapısı vardır. Kule Kapısından Âdil Kulesine çıkılır. Âdil Kulesi, kırk iki metre yüksekliğinde, yüz beş basamaklıdır. Perde Kapısından sonra geçitten Haremağalarına mahsus hamam ve “Kızlarağası Köşkü”ne geçilir, ilerisinde Haremağalarına mahsus dâirelerle Şehzâdeler Mektebi, Başmuhasip Ağa ve Başhazinedâr Ağa dâireleri vardır. Haremağaları Dâiresi üç katlı olup, rütbelerine göre Haremağalarının dâireleri sıralanır. Kızlarağası Köşkü ve Şehzâdeler Mektebi çok güzel binâlardır. Şehzâdeler Mektebinin salon ve koridorları pek muhteşem olup, altın yaldızlı nakışları, çinilerle kaplı duvarları göz kamaştırır.</p>
<p>Veliahd Dâiresinden sonra Ocaklı Sofa gelir. Buradaki iki kapıdan biri Çeşmeli Sofaya, öteki Hasekiler Dâiresine açılır. Çeşmeli Sofa, genişce bir hol olup, çinilerle kaplıdır. Üstü kubbeli olup, bir duvarında da çeşme vardır. Çeşmeli Sofadan Hünkâr Sofasına geçilir.</p>
<p>Hünkâr Sofası, en güzel yerlerdendir. Mermer sütunları salonu ikiye böler. Üstte, parmakları sedef kakmalı bir balkon vardır. Üç tarafında üç çeşme olup; su, çini, sedef ve mermer ihtişamı gözleri kamaştırır. Soluna birkaç kapı açılır. Pâdişâhlar, bayram tebriklerini bu salonda kabul ederdi. Sonra Sultan Üçüncü Murâd Han Odasına geçilir. Bu oda Mîmar Sinân’ın eseri olup, Osmanlı mîmarlık sanatının şâheserlerindendir. Baştan başa kırmızının hâkim olduğu çinilerle örtülüdür. İlerisinde Sultan Birinci Ahmed Han Kütüphânesi ve Sultan Üçüncü Ahmed Hanın Yemişlik Odası, sonra Hünkâr Hamamı ve çinilerle süslü Vâlide Sultan Dâiresi gelir. Daha sonra Asmabahçe denen, içinde Sultan Üçüncü Osman Hanın köşkü de bulunan Havuzlu Taşlık’a geçilir. Koridordan Sultan Birinci Abdülhamîd Hanın Yatak Odasına gelinir; devamında Sultan Üçüncü Selim Han Odası vardır. Haremde daha pekçok oda olup, sayısı üç yüz seksen kadardır. Haremdeki dâire, oda ve diğer bölümlerin bugün hepsi mevcut değildir. Topkapı Sarayı yangın, yıkım, tahribât ve yüzyılların zaman aşımına uğradığından asıl şekli ve fonksiyonunu kaybetmiştir. Bugün müze olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Topkapı Sarayı Müzesi, mîmârî sanat eseri kompleksi olup, binâları ve içindeki paha biçilmez hazine ve kolleksiyonlarıyla yerli ve yabancıların hayranlık dolu alâkasını üzerinde toplar. Bütün İslâm âleminin hürmetine şâyân herkesin gıptayla seyrettiği, maddî ve mânevî paha biçilemiyecek kadar kıymetli Mukaddes Emânetler, büyük bir îtinâyla muhâfaza edilmektedir.</p>
<p>Topkapı Sarayındaki köşklerin herbiri birer sanat âbidesi mâhiyetindedir. Topkapı Sarayında onbinlerce nâdide parçadan meydana gelen pekçok eşyâ kolleksiyonu mevcuttur. 10.700 parçadan meydana gelen Çin porselenleri, 4000 parçadan meydana gelen Seladon porselenleri, Japon porselenleri, Avrupa krallarının Osmanlı pâdişâhlarına gönderdikleri paha biçilmez porselen ve diğer eşyâ takımları, asırlık İstanbul porselenleri, billurlar ve çeşm-i bülbüllerin herbiri birer hazine kıymetindedir.</p>
<p>Muhteşem saltanat arabalarından bâzıları mevcut olmasına rağmen, çoğu da yağmalanmıştır. Saltanat arabaları, eyer takımları ve koşumları çok alâka çekicidir. Saraydaki tabloların târihî ve sanat kıymeti çoktur. Saraydaki tablolar resim galerisinden çok müze karakterindedir.</p>
<p>Saraydaki Silâh Müzesi, çok zengin olup, Osmanlıların her devrine âit ateşli, kesici ve vurucu silâhların yanında çeşitli yüzyıllara âit ganimet eşyâsı veya İslâm ve Avrupa devletlerinden hediye olarak gelen silâhlar vardır. Osmanlı sultanlarının kılıçları, zırhları ve takımları da mevcuttur. Silâh Müzesinde târihî bozdoğanlar, şeşperler, salıklar, tulgalar (miğfer), kılıçlar, hançerler, tüfekler, tabancalar, piştovlar, mızraklar, harbeler, yaylar, oklar ve daha pekçok silâh mevcuttur.</p>
<p>Topkapı Sarayında dünyânın en ünlü yazma eserleri vardır. Binlerce Osmanlıca, Farsça, Arapça kitabın çoğu minyatürlü, tezyinâtlı, yâni süslemelidir. Hârika ciltler, mücevherler, inciler kakılmış ciltler ve en eski İslâm yazmalarının tek nüshaları burada bulunmaktadır. Kütüphânede iki bin büyük hattatın levhâsından meydana gelen nâdide bir hat kolleksiyonu mevcuttur. Sarayın Arşiv Dairesinde binlerce kaynak belge vardır. Bu kaynaklar bütün dünyâ târihini alâkadar eder mahiyette belgelerdir.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Seramik Sanatı]]></title>
<link>http://ozgursun.wordpress.com/2007/03/08/seramik-sanati/</link>
<pubDate>Thu, 08 Mar 2007 18:58:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>aliilaslan</dc:creator>
<guid>http://ozgursun.wordpress.com/2007/03/08/seramik-sanati/</guid>
<description><![CDATA[Osmanlılarda                çini sanatı başlangıcından beri çeşitli tekniklerin uygulanması]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="contenttxt"><img src="http://www.theottomans.org/turkce/images/art_culture/complex/7.gif" align="right" height="155" width="150" />Osmanlılarda                çini sanatı başlangıcından beri çeşitli tekniklerin uygulanması                ile büyük bir aşama ve zenginlik göstermiştir. Bursa Yeşil Cami                (1419-22) ve külliyesinin çini süslemeleri, ilk dönem Osmanlı sanatında                çininin ulaştığı düzeyi sergiler. Bu yapıda kullanılmış olan "renkli                sır" tekniğinde desenin konturları kırmızı hamur üzerine derin                kazılarak ya da baskı ile basılmak suretiyle işlenir, sonra renkli                sırlarla boyanarak fırınlanır. Bir başka şeklinde ise kırmızı hamurlu                levha, beyaz bir astarla astarlandıktan sonra desenin konturları                krom, mangan karışımı şekerli bir madde ile çizilir. Sonra renkli                sırlarla boyanarak fırınlanır. Fırınlanma sonucunda eriyen renkli                sırların, kabaran konturlar sayesinde birbiri içine akması önlenir.</p>
<p class="contenttxt">Beyaz, sarı, fıstık yeşili ve eflatunun katılmasıyla                renklerde de bir zenginlik olmuştur. Ayrıca, hatayili kompozisyonlar                ve şakayık gibi Uzak Doğu kökenli desenler çini sanatına katılmıştır.                Bu yeniliklerin çini sanatına katılmasında Ali bin ılyas Ali'nin                büyük payı vardır. Aslında Bursalı olan usta 1402'de Timur tarafından                Semerkant'a götürülmüş, orada yeni teknik ve üslubu öğrenerek, dönüşünde                de beraberinde getirdiği Tebrizli ustalarla Bursa'daki ürünleri                gerçekleştirmiştir. Ayrıca Yeşil Cami'nin tümüyle çini kaplı hünkar                mahfilinde, yine çini ile yazılmış Muhammed el Mecnun ismi, bu bölümü                yapan ustanın iftaharla atılmış bir imzası gibidir.. <img src="http://www.theottomans.org/turkce/images/art_culture/complex/8.gif" align="right" height="197" width="113" />                Yeşil Türbe'nin mihrabındaki iki şamdan arasından çiçeklerin fışkırdığı                vazo ve tepede asılı olan kandil kompozisyonu, değişmekte olan süsleme                üslubunu gözler önüne serer. Çelebi Sultan Mehmed'in tümüyle renkli                sır tekniğindeki çinilerle kaplı lahdi ise, çinili lahitlerin en                görkemlilerinden biridir.<br />              Bursa'daki Muradiye Camii ve Medresesi'nde (1425) ise daha kısıtlı                olan süslemeler, mozaik ve renkli sırla boyama tekniği ile çeşitli                biçimde tek renk sırlı levha çinilerden oluşmuştur.<br />              Edirne Muradiye Camii'nin (1436) çinileri ise, ilk dönem Osmanlı                çini sanatında çininin gelişimini sergiler. Caminin mihrabı, saydam                renksiz sır altına mavi-beyaz teknikli çinilerin renkli sır tekniği                ile birlikte kullanımıyla oluşan teknik bir aşamayı göstermektedir.                Mihrap içindeki düğümlü şeritlerle çevrelenmiş zengin rumili kıvrımlarda                dönemin tezhip ve kalem işi süslemeleri ile bütünleşen bir üslup                birliği sezilir. Bunun yanında, çoğu Uzak Doğu kökenli çeşitli bitkisel                süslemeler, kompozisyonlara zenginlik katar. Sır altına mavi-beyaz                süslemeli altıgen çini levhalar, aralarına yerleştirilmiş olan üçgen                biçiminde firuze renkli çini levhalarla birleşerek duvarları kaplar.<br />              Edirne Üç şerefeli Cami'nin (1437-47) avlusunda yer alan iki çini                alınlıktaki levhalarda şeffaf sır altına uygulanmış mavi-beyaza                firuze ve eflatunun da katıldığı görülmektedir. Küçük çiçekler,                lehezonlar yapan kıvrık dallar ve yazılı kitabeler, bu yapıdaki                süslemenin ana desenleridir.<br />              15. yüzyılın renkli sırla boyama tekniği, 16. yüzyılda, özellikle                de İstanbul'da sürer. Yavuz Sultan Selim Camii ve Türbesi'nin (1522)                çinilerinde, renkli sırla boyama tekniğinde sırsız bırakılan boı                alanların fırınlandıktan sonra kırmızı boya ile boyanarak renklendirildiği                anlaşılmaktadır. şehzade Mehmed Türbesi'nin (1548) içini kaplayan                çini süslemelerde ise sütunlar, başlık ve kaidesini içeren mimari                formlar görülür. Burada sütunların taşıdığı bir revak fikri tasvir                edilmiştir. Bu örnekler renkli sır tekniğinin mimari ile bağdaşan                en yaygın kullanımını gözler önüne sermektedir.</p>
<p>
<p class="contenttxt">16. yüzyılın ikinci yarısından sonra tüm teknikler                terk edilir. Yalnızca "sıraltı" diye adlandırılan teknik                kullanılmaya başlanır. Bu teknikte çini levhalara önce bir astar                çekilir, sonra istenen örnek dış çizgileri ile çizilir ve içleri                arzulanan renklere boyanır. Hazırlanan çini levha, sır içine daldırılıp                kurutulduktan sonra fırına verilir. Fırında ince bir cam tabakası                halini alan saydam sırın altında tüm renkler parlak bir biçimde                ortaya çıkar. Bu dönemde ayrıca renklere ancak yarım yüzyıl kadar                sürecek olan orijinal bir mercan kırmızısı da katılır. Çok kaliteli                bir teknik ve zarif bir desen anlayışı ile yapılanbu çinilerde,                artık natüralist bir anlayışla çizilmiş lale, sümbül, karanfil,                gül ve gül goncası, süsen ve nergis gibi çeşitli çiçekler, üzüm                salkımları, bahar açmış ağaçlar, servi hatta elma ağaçları, üstün                bir yaratıcı güçle kompozisyonları zenginleştirir. Ayrıca, hançer                biçiminde kıvrılmış sivri dişli yapraklar ve bunların arasında çeşitli                duruşlarda kuş figürleri, kimi zaman dabazı efsane hayvanları yer                alır. Bu zenginleşmede hiç kuşku yok ki, Osmanlı sarayına bağlı                nakkaşların yaratıcı gücü etken olmuştur. Özellikle şahkulu ve Karamemi                gibi nakkaşbaşıların idaresinde çalüşan nakkaşlar, çini ustaları                için çeşitli desenler yaratmışlardır. Bu gür kaynağın oluşturduğu                Osmanlı saray üslubu, bu dönemde çeşitli sanat yapıtlarıyla birlikte                çini sanatında da bir üslup bütünlüğü sağlamıştır.<br />              İstanbul Süleymaniye Camii'nin (1550-57) mihrap duvarı, kırmızı                rengin ilk kez kullanıldığı, bahar açmış dallar ve diplerinden fışkıran                lale, karanfil gibi natüralist çiçeklerin yer aldığı çiniler ile                yeni üslubu açıkça ortaya koyar. Mihrabın iki yanındaki yazılı madalyonlar                ise, dönemin büyük hattatı Karahisari ve öğrencisi Hasan Çelebi'nin                ürünleridir.</p>
<p class="contenttxt">Rüstem Paşa Camii (1561), 16. yüzyılın ikinci                yarısında çini sanatına kaynak olacak bütün desenlerin sergilendiği,                mihrapların, duvarların, payelerin tümüyle çinilerle kaplandığı                gösterişli bir yapıdır.<br />              İstanbul Kadırga'da Sokullu Mehmet Paşa Camii (1571), çini süslemelerin                kubbenin pandantifli geçiş kısmında, pencere alınlıklarında, mermer                mihrabın çevresinde duvarda ve minberin külahında yer alması ile                mimariyi ezmeyen başarılı bir düzenlemeye sahiptir. Bunun yanında,                İstanbul Piyale Paşa Camii'nin (1573) çinili mihrabının süslemeleri,                dönemin kumaş desenleri ile olan benzerliği sergiler.<br />              Edirne Selimiye Camii'nin (1569-75) çinileri, 1572 tarihli fermanlardan                anlaşıldığı gibi, ıznik'e özel olarak sipariş edilmiştir. Bu yapı,                çini süslemenin mimari ile bağdaşan, mimari üstünlüğü ezmeyen bilinçli                yerleştirilişini en başarılı bir biçimde ortaya koyar. Mihrap duvarı,                minber köıkü duvarı, galerileri taşıyan kemerlerin köşelikleri,                pencere alınlıkları ve özellikle de hünkar mahfili, dönemin en kaliteli                çinileri ile kaplıdır. Hünkar mahfilinde ki çiniler, 16. yüzyılın                ikinci yarısında varılan üstünlüğü, bahar açmış ağaçlar ve elma                ağaçları ile taçlandırır.</p>
<p>
<p class="contenttxt">              Üsküdar'da Atik Valide Camii (1583) mihrap duvarının iki yanında               <br />              yükselen çini panolar, vazodan taşan çeşitli çiçekler ve bahar açmış                ağaçları ile 17. yüzyıl çini sanatına kaynak olacak güçtedir.<br />              Çini sanatında, 17. yüzyılın ilk yarısından itibaren teknik açıdan                bir duraklama ve gerileme başlar. Mercan kırmızısı kahverengiye                dönüşür, öteki renkler solar, sır altında akmalar görülür. Sır parlaklığını                yitirir, çatlaklar belirir, beyaz zemin de kirli ve benekli bir                görünüm kazanır. Desenler ise bir süre daha eski güçlerini korumakla                birlikte, gittikçe inceliklerini yitirir ve donuklaşırlar. Sağlam                siyah dış çizgilerin yerini de ince mavi bir renk alır.<br />              İstanbul Sultan Ahmed Camii (1609-17), Türk çini sanatının en parlak                dönemine ait örneklerin toplandığı son büyük yapıdır. Bu yapıda                kayıtlara göre, 21043 çini kullanılmıştır. Özellikle üst kat mahfillerinin                duvarlarını kaplayan çini panolardan görülen bahar açmış ağaçlar,                asma dalları sarılmış servi ağaçları, üzüm salkımları, lale, sümbül,                karanfil demetleri, Çin bulutları ile kuşatılmış iri şakayıklar                ve sembolik üç top desenleri, yıldızlı geometri geçmeler gibi çok                farklı motiflerin ayrı ayrı panolar halinde bir araya getirilmiş                olması, bunların toplanmış çiniler olduğu kanısını uyandırmaktadır.                Bu yapıda, 16. yüzyıl ikinci yarısı ve 17. yüzyıl başı ıznik ve                Kütahya çinileri bir arada kullanılmıştır.</p>
<p class="contenttxt">Topkapı Sarayı'nın çinileri, Osmanlı çini sanatının                tüm dönemlerini toplu olarak gözler önüne serer. Fatih Sultan Mehmed                tarafından yaptırılan, ıimdi Arkeoloji Müzeleri bahçesinde yer alan                Çinili Köık (1472), mozaik çini sanatının ilk Osmanlı dönemindeki                üslup gelişimini yeni kompozisyon ve renklerle gözler önüne seren                anıtsal bir yapıdır. Gösterişli bir eyvan biçiminde dışarıya açılan                giriş kısmında, geometrik kompozisyonlar, iri kufî ve sülüs yazılar,                etkiyi arttırmaktadır. Topkapı Sarayı Arz Odası'nın cephesindeki                renkli sır tekniğinde yapılmış çiniler ise, 16. yüzyıl başındaki                örneklerin özelliğini taşır.<br />              Topkapı Sarayı'nda, 16. yüzyıl ikinci yarısının en kaliteli çinilerinin                bulunduğu bölümlerden biri de Hırka-i Saadet Dairesi'dir. Bahar                açmış ağaçlar üzerinde çifte kuşlu panolar, parlak kırmızı rengin                geniş bir zeminde kullanılmış olduğunu göstermesi açısınan önemlidir.                Sultan IŞI. Murad Dairesi'ndeki (1578) çiniler, kubbe eteğine kadar                tüm duvarları kaplar. 16. yüzyıl ikinci yarısının bu kaliteli çinilerinde,                beyaz zemin üzerine kırmızı, yeşil renklerin bulunduğu Çin bulutları,                nar çiçekleri ve kıvrık dişli yapraklar görülür. Ocak külahının                iki yanında yer alan bahar dallı kompozisyon ise, bulunduğu yere                uygun bir biçimde yerleştirilmiştir.</p>
<p class="contenttxt">1640 tarihli Sünnet Odası'nın cephesini ise                çeşitli dönemlere ait çiniler süslemektedir. Artık kaliteli çinilerin                yapılamadığı dönemde, bu yapıda, saray depolarındaki çiniler ya                da başka yerlerden sökülerek getirilenler kullanılmıştır. 1.20 x                0.34 m. boyutundaki yekpare çini panolarda, beyaz bir zemin üzerinde                firuze ve mavinin tonlarıyla kıvrık iri yaprak ve şakayıklı bir                dal üzerinde çeşitli duruşta kuş figürleri, alt kısmında ise Uzak                Doğu kökenli iki efsanevi geyik figürü bulunmaktadır. Saray nakkaşlarının                desenlerine göre biçimlendiği belli olan bu panolara benzeyen daha                küçük boyuttaki bir panoda ise, bir vazodan çıkan kıvrık yapraklı                ve çiçekli bir dal üzerinde kuş figürleri bulunmaktadır. ılginç                olan, bu panoların benzerlerinin 1639 tarihli Bağdat Köıkü içinde                de yer almasıdır. Ancak burada kompozisyon yekpare bir pano olarak                değil, yedi ayrı levhanın birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Bu                çiniler, biraz kabalaşmış üsluplarına ve teknik aksaklıklarına rağmen,                Sünnet Odası'ndaki 16. yüzyılı ait orijinallerine bakılarak yapılmış                oldukça başarılı kopyalardır.</p>
<p>
<p class="contenttxt">17. yüzyıl çini sanatının desen açısından henüz                yaratıcı gücünü sürdürdüğü Harem kısmında, Valide Sultan ve şehzadeler                Dairesi'ndeki çini kaplamalar, vazolardan taşan çeşitli çiçekler                ve bahar ağaçları ile mekana bir cennet bahçesi görünümü kazandırır.                17. yüzyılın bu alandaki bir katkısı da Mekke ve Medine tasvirlerinin                Türk çini sanatında yer almasıdır. Böyle bir pano, Valide Sultan                ıbadet Odası'nda da bulunmaktadır. Bu tür panoların kitabeli olmaları,                bunlara belge niteliği de kazandırmaktadır.<br />              Bu dönemde ıznik'in gittikçe azalan etkinliğinin yerini, Kütahya                almaya başlamıştır. Üsküdar Çinili Cami (1640) mihrabı, minberin                külahı ve nişli duvarları ile Kütahya çinilerinin ıznik ürünlerini                anımsatan başarısını gözler önüne serer. İstanbul Yeni Cami ve Külliyesi'nin                (1663) çinileri ise, 17. yüzyılın ikinci yarısındaki teknik gerilemeye                rağmen, çok çeşitli desenlerin hâlâ kullanıldığını göstermektedir.                Yapının hemen her bölgesinde yeşil, firuze ve lacivert renklerin                egemen olduğu çinilere rastlanır.</p>
<p class="contenttxt">18. yüzyıl başlarında ıznik çiniciliği bir daha                canlanamayarak son bulur. Sultan IŞI. Ahmed ve Sadrazam Damat ıbrahim                Paşa, Türk çini sanatını yeniden canlandırmak için girişimlerde                bulunurlar. İstanbul Tekfur Sarayı'nda, ıznik'ten getirilen ustabaşı                ve fırın malzemeleriyle yeni bir imalathane kurulur. Başlangıçta                ıznik çinilerinin benzerleri yapılır. Ama, bu deneme de çok kısa                sürer ve 25 yıl sonra Tekfur çiniciliği son bulur. Tekfur Sarayı                çinileri adı altında toplanan bu ürünlerin en ilginç örnekleri,                Hekimoğlu Ali Paşa Camii'nde (1734) ve Sultan II. Ahmet Çeşmesi'nin                (1732) saçağı altında bulunmaktadır. Desen açısından ıznik çinilerine                benzemekle birlikte, Tekfur Sarayı çinilerinin yapım tekniği başarılı                değildir. Sırlar mavi bir ton almış, çatlaklar belirmiş, renklerde                de solma ve akmalar başlamıştır. Sıraltı tekniğindeki bu çinilere                o zamana kadar çini sanatında görülmeyen sarı ve turuncu da katılmıştır.</p>
<p class="contenttxt">Kısa ömürlü bu çabanın yanında, Kütahya 18.                yüzyıl boyunca tek çini merkezi olarak etkinliğini sürdürmüştür.                Ama, saray sanatının görkeminden uzak, daha çok halk sanatının şematik                üslubuna göre oluşturulmuş çiçek buketleri ve rozetler ortaya çıkmıştır.                Üsküdar Yeni Valide Camii (1708), Kütahya Hisar Bey Camii'nin 1750                yılındaki tamiri sırasında konulan çinileri, Antalya Müsellim Camii                (1796) ve Topkapı Sarayı'nın çeşitli yerlerinde bulunan çiniler,                bu dönemin özelliklerini yansıtırlar.</p>
<p>Uçuşan melek figürleriyle süslü askı topları da ilginç örneklerdir.                Bunlar, o dönemde bir süs olarak belki de uğur için tavana asılıyorlardı.                Yine bu dönemde sevimli insan figürlerinin ince bir espri ile tasvir                edildiği örnekler de vardır.<br />              kullanılmıştır. Sırlar ise kalın ve pürtüklüdür. Geç örneklerde                tek renkli sır üstüne boyama yapıldığı da görülür. Figürlü tabakların,                kase, küp, vazo gibi kapların yanı sıra Barok bir zevkle ve kaba                bir fanteziyle oluşturulmuş sürahi ve ibriklere, heykelsi formlara                hatta seramik mangallara da çokça rastlanır. Bugünkü zevkimizi okşayan,                kolleksiyoncuları çeken, daha çok halk resminin değişik konulu örneklerinin                bulunduğu Çanakkale tabaklarıdır. Bu tabaklarda yelkenli, cami,                köık motiflerinin yanı sıra hayvan ve insan figürleri de yer almaktadır.                Çanakkale seramikleri, teknik yönden üstün olmamakla birlikte, karakteristik                form ve desenleriyle bölgesel bir sanat zevkini yansıtmak bakımından                değer taşırlar.</p>
<p>
<p class="baslik"><b>Tezhip Sanatı </b></p>
<p class="contenttxt">Tezhibin ana malzemesi altındır. Altın, varak                yani ince yapraklar halinde kağıt arasında saklanır. Bu tür altın                doğrudan doğruya yapıştırılarak kullanılabilir. Ama ince desenler                için ezilerek kullanılır. Bir pota içinde Arap zamkı ve su ile parmakla                ezilir, daha sonra zamkın fazlasının alınabilmesi için suyla karıştırılır.                Altın zerrecikleri dibe oturunca üstteki suyun fazlası akıtılır.                Kalan az miktarda su ise tozdan korunmuş bir yerde kurumaya bırakılır.                Böylece altın, boya gibi fırça ile sürülebilecek bir malzeme haline                gelir. Yeşil altın ya da gümüş de renk etkileri elde etmek için                yanyana kullanılabilir. Ancak gümüş, kağıdın zamanla bozulmasına                neden olur.</p>
<p class="contenttxt">Türk tezhip sanatının Anadolu Selçuklulardan                başlayarak Osmanlılara kadar uzanan bir geçmişi vardır. En erken                tarihli örneklerden biri, bugün Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde bulunan                1131 tarihli bir Kur'an-ı Kerim sayfasıdır. Sayfanın çerçevesi "Selçuklu                geçmesi" denen örgülü bir bordürden oluşmuştur. Bu çerçevenin                içinde kalan bölüm ise geometrik madalyonlara bölünmüştür. Geometrik                madalyonların içinde ise beyaz kufî yazılar yer almaktadır. Geometrik                süsleme, geçme motifleri ve kufî yazının dekoratif kullanılışı Selçuklu                tezhibinin karakteristik özellikleridir.</p>
<p class="contenttxt">Topkapı Sarayı Kütüphanesi'ndeki 13. yüzyıla                ait Kur'an'da (B.5) tarama niteliğindeki bir süsleme üzerinde çok                dekoratif iri kufî yazı karışmıza çıkar. Kufî yazı, oval bir madalyon                içinde sure başlığında da kullanılmıştır. Bu örnekte altınla çerçeveli                yazı bölümünde ise gösterişli duraklar dikkati çekmektedir. Selçuklu                tezhibi için karakteristik olan bir durum da cedvel dışındaki yuvarlak                madalyonlardır. Birbirine bitişik iki kareden oluşan "Cedvel                dışı gülü" de dönemin sevilen bir formudur. Yine aynı yapıtın                başlangıç sayfası tezhibinde ise geometrik süsleme egemendir. Palmet,                yarım palmet ve rumi motifleriyle zengin bir görünüm yaratılmıştır.                Burada Selçuklu dönemi süsleme sanatının temel elemanları olan geometrik                süsleme ve yarım palmet motiflerinin bir arada kullanıldığı görülür.</p>
<p>
<p class="contenttxt">13. yüzyıldan çok sayıda tezhipli kitap kalmıştır                ama hangilerinin Anadolu kökenli olduğunu söylemek pek mümkün değildir.                Topkapı Sarapı Kütüphanesi'ndeki Kur'an-ı Kerim (K.357), Anadolu                kökenli olduğu kesinlikle bilinen az sayıdaki örnekten biridir.                Baştaki tezhipli sayfada sure adının bulunduğu bölümün ve alt boıluğun                tezhipli olduğu görülür. Bu örnek, palmet, yarım palmet, rumiler                ve altın zemin üzerinde sulu karmen kırmızısı gölgeleriyle tipik                bir Anadolu Selçuklu yapıtıdır. Topkapı Sarayı Kütüphanesi'ndeki                14. yüzyıla ait olduğu sanılan yazmanın (A.577) baş sayfa tezhibinde                ise Selçuklu sülüsü denilen tipte beyaz yazılar karışmıza çıkar.                Lacivert zemin ve canlı renklerle tüm sayfayı aralıksız kaplayan                bu tezhip de dönemin tipik bir ürünüdür.            </p>
<p class="contenttxt">15. yüzyılın ilk yarısından Osmanlılara ait                pek az tezhipli örnek kalmıştır. Bunlardan biri de Sultan IŞ. Murad                için yazıldığı bilinen, müzik konulu kitaptır. Baştaki iki sayfada                rumi ve küçük çiçekli tezhip tüm sayfayı kaplamaktadır. Bu yapıt,                klasik Osmanlı tezhiplerinin öncülerinden biridir. Aynı kitabın                bir başka sayfasında ise çeşitli tezhip düzenlemeleri bir araya                getirilmiştir. Yazı oval bir madalyon içine alınmış, tezhip için                açık renk bir zemin tercih edilmiştir. Rumilerin egemen olduğu süslemeyi,                küçük çiçeklerin oluşturduğu zarif bir çerçeve sınırlamaktadır.</p>
<p class="contenttxt">Fatih Sultan Mehmed dönemi, birçok sanat dalında                olduğu gibi, tezhipte de bir doruk noktasıdır. Fatih için hazırlanan                birçok yapıt, ağırbaşlı ve olgun bir üslup sunar. Daha önceki dönemlerde                Kur'an tezhipleri ön planda idi. Oysa Fatih döneminde bilim ve sanatla                ilgili telif ve tercüme pek çok yapıtla karışlaşılır. Topkapı Sarayı                Kütüphanesi'nde bulunan A.3282 no.lu yazmanın baş sayfasında yapıtın                Fatih'in kitaplığına ait olduğunu belirten tuğralı mühür yer almaktadır.                Yine Fatih'in özel kitaplığı için hazırlanmış olan Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki                yazmanın (Damat ıbrahim Paşa 819) zahriye sayfasında Fatih için                hazırlandığını belirten satırlar, ortada daire madalyon içinde yer                almaktadır. Bu örnek, sayfanın tümünü kaplayan tipik bir Fatih dönemi                tezhibidir. Topkapı Sarayı Kütüphanesi A.2208 no.lu Unmuzac'da ise                Fatih dönemi için tipik bir başlık örneği görülmektedir. Kufî besmele                beyazla yazılmış olduğundan tezhibin içinde çok iyi belirmiştir.                Yazının zemininde kıvrık dallar, tepelik olarak da rumilerden geniş                bir bordür yer almaktadır. Tığların yalın oluşu ilginçtir. Zaten                genelde süslemede aşırıya kaçılmadığı görülür.</p>
<p class="contenttxt">16. yüzyıl, tezhip sanatında başka bir açıdan                da doruk noktasıdır. Bu dönemde metin kısmından önce gelen tam sayfa                tezhipler çok zengin süslemelidir. Zeminde lacivert rengin egemenliği                azalmıştır. Altın ve lacivert zemin hemen hemen dengededir. Rumiler                ve çiçekler yine gözde formlardır, ama işçilik aşırı derecede incelmiştir.                Yüzyılın başına ait olan bir Kur'an'ın (Topkapı Sarayı Küt. H.70/71)                baş sayfasında süslemenin aşırı yüklü olduğu görülür. Sanatçı burada                ustalığını gösterme çabasına girişmiştir.</p>
<p>
<p class="contenttxt">16.yüzyılda Kur'an-ı Kerim tezhipleri ön plandadır.                Çok önem verilen örneklerde yazıdan önce tezhipli iki sayfa bulunur.                Ama normal örnekler, metnin ilk iki sayfası ile başlar. Bunlarda                başlıklar ve geniş çerçeveler yazıyı adeta ikinci plana itmiştir.                1523/24 tarihli, Kanuni için hazırlanmış olan ve bugün Topkapı Sarayı                Kütüphanesi'nde bulunan Kur'an (EH.58), altın zeminin ağırlık kazandığı                klasik bir tezhip örneği sayılabilir. Yapıtın zahriye sayfasında                ise Kanuni için hazırlandığını belirten satırlar bir şemse içindedir.                Zemin renklerinin açık oluşu, genel görünüme bir hafiflik kazandırmaktadır.                Aynı yapıtın bir başka sayfasında da hattatın adı belirtilmiştir.                Tezhibi yapan ve müzehhip ya da nakkaş ünvanını taşıyan ustanın                adı çok sık belirtilmez. Bu örnek, şemsenin altındaki salbek denilen                kısımda nakkaşın adının bulunmasıyla önem kazanır.</p>
<p class="contenttxt">Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde bulunan ve 1539/40                tarihli Guy-i Çevgân adlı yapıtın baş sayfasında ise yazı, kağıttan                oymadır. Çok zengin tezhibi aşırı süslü tığlar da desteklemektedir.Kalan                boıluklar ise serpme altınla doldurularak yüklü bir süsleme oluşturulmuştur.<br />              Aynı kütüphaneye EH. 307 no. ile kayıtlı, 1579 tarihini taşıyan                En'am-ı şerif'in baş sayfası ise oldukça yalındır. Yalnızca başlık                ve tepelik tezhiplenmiştir. Oldukça farklı teknikteki bu örneklerde                değişik bir yöntem kullanılmıştır. Önce zemin renklendirilmiş, altın                daha sonra sürülmüştür.<br />              Ünlü hattat Ahmet Karahisari'ye ait Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde                bulunan Kur'an-ı Kerim'de (YY 999/EH. 157) birbirinin eşi olan duraklar                oldukça yalındır. Ancak sayfa yanındaki güller ve sure başlıklarının                çok zengin ve çeşitli olduğu görülür. Sayfa yanındaki aşer gülleri,                oval madalyon ve tığlardan oluşan üçlü düzenleme, yazılı kısmın                yüksekliğini bile aşmaktadır.            </p>
<p>             Sure başlığında 16. yüzyılın sevilen motiflerinden                biri de Çin bulutu denen süsleme formudur. Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde                bulunan Kur'an'da (EH.58) Çin bulutu küçük çiçeklerle birlikte kullanılmıştır.                Sayfa kenarındaki oval bir şemse biçimindeki hisib gülü, iki uçtan                tığlarla uzatılmış durumdadır.<br />              Yine Ahmet Karahisari'ye ait, Topkapı Sarayı Kütüphanesi'ndeki Kur'an-ı                Kerim'in<br />              (YY 999) tezhibi saray nakış atölyesinin ürünüdür. Burada atölyeyi                yöneten baş nakkaş Karamemi'nin getirdiği yeniliklerden biri görülür:                Natüralist motifler süsleme sanatımıza girmeye başlamıştır. Yazının                sağ ve solundaki bahar açmış meyva dalları bu açıdan ilginç motiflerdir.
<p class="contenttxt">Karamemi, Kanuni döneminin süsleme sanatına                büyük etkisi olan bir sanatçıdır. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'ne                T 5467 no. ile kayıtlı olan Kanuni'nin Muhibbi mahlası ile yazdığı                Divan, dönemin başarılı örneklerinden biridir. Bu yapıtın 1566 yılında                tamamlanan nüshasının ilk sayfasında Hatai olarak adlandırılan geleneksel,                stilize bitki motiflerinden oluşan güzel bir halkâr örneği görülmektedir.                Aynı yapıtın başka bir sayfasında ise natüralist motiflerin klasik                tezhibe girmeye başladığı görülür.Tığlardaki laleler bu açıdan ilginçtir.                Bir başka sayfada da cedvel dışında Karamemi atölyesinin ürünü tipik                bir halkâr örneği yer almaktadır. Gül, karanfil, lale, sümbül türünden                çiçekler natüralist üslubun habercileridir. Sayfa içindeki tezhipli                küçük bölümlerde ise farklı bir üslup dikkati çekmektedir. Karamemi                ve yönetimindeki saray nakış atölyesinin Osmanlı süsleme sanatına                natüralizmi getirdiği bu örneklerden anlaşılmaktadır. Karamemi'nin                adının bulunduğu sayfada ise lale, Manisa lalesi, karanfil ve güllerle                adeta bir bahçe görünümü yaratılmıştır. Sanatçının adı, gül fidanının                kök kısmında yer almaktadır.</p>
<p class="contenttxt"> Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde bulunan Murakka                Albüm'ün (EH. 2327) 17. yüzyıl sonu ya da 18. yüzyıl başlarına ait                olduğu sanılmaktadır. Bu albümde yazının fazla boğulmadan süslenmiş                olduğu dikkati çekmektedir. Zaten bir yazının tezhiplenmesinde yazı-süsleme                dengesinin kurulması, başarı ölçülerinin başlıcalarından biridir.<br />              18. yüzyıl tezhibinde çiçek önemli bir yer tutmaktadır. Sayfanın                ortasında oldukça natüralist buketler ve tek çiçekler bu dönemde                sık sık görülmeye başlar. Topkapı Sarayı Kütüphanesi'de bulunan                Hizb el-Azam (M 418) adlı dua kitabında baştaki tam sayfa tezhibin                zemini altındır. Natüralist ve stilize motifler aynı düzenleme içinde                kullanılmıştır. 18. yüzyılda sayfa kenarındaki güller de natüralist                birer küçük çiçek ya da bukete dönüşmüştür.<br />              Yine aynı kütüphaneye EH. 55 no. ile kayıtlı olan 1785 tarihli bir                Kur'an-ı Kerim'in baş sayfası ise ilk bakışta klasik bir tezhibe                benzemektedir. Ancak dikkatle bakıldığında çiçeklerin egemen olmaya                başladığı, rumi gibi klasik motiflerin önemini yitirdiği görülür.                Tığlarda bile çiçekler tercih edilmiştir. Aynı yapıtın ilk sayfasında                yer alan halkâr tekniğindeki gül goncasının doğaya yakın görünümü                de ayrıca dikkate değer. Bu dönemde özellikle dua kitaplarının ilk                ya da son sayfalarında bu tür çiçek minyatürlerine oldukça sık rastlanmaktadır.</p>
<p class="contenttxt">19. yüzyılda Batılı akımlar, tüm sanat dallarında                olduğu gibi süsleme sanatında da ağırlık kazanmıştır. Topkapı Sarayı                Kütüphanesi'nde bulunan 1862 tarihli Kur'an-ı Kerim'in baş sayfasında                Rokoko üslubu görülür. Altın zemin, iri yapraklar, stilize güller,                iğne arkası ile yapılmış noktalarla Rokoko'ya özyü aşırı bir süsleme                oluşturulmuştur.<br />              19. yüzyılın sonlarında ise ulusal akımlar yeniden sanatımıza girmiştir.                Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde bulunan ve baş sayfası klasik tutumla                tezhiplenmiş olan Kur'an (MR 4) bu akımın izlerini taşır. Ancak                matbaanın yurdumuza girmesiyle birlikte tezhip yavaş yavaş önemini                yitirmiştir. Yine de özellikle dini kitaplar elle yazıldığından                tezhip sanatı son zamanlara kadar varlığını sürdürmüştür.</p>
<p class="contenttxt"></p>
<p class="contenttxt"></p>
<p class="contenttxt"></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Seramik Sanatı]]></title>
<link>http://herseyosmanli.wordpress.com/2007/03/08/seramik-sanati/</link>
<pubDate>Thu, 08 Mar 2007 18:58:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>aliilaslan</dc:creator>
<guid>http://herseyosmanli.wordpress.com/2007/03/08/seramik-sanati/</guid>
<description><![CDATA[Osmanlılarda                çini sanatı başlangıcından beri çeşitli tekniklerin uygulanması]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="contenttxt"><img src="http://www.theottomans.org/turkce/images/art_culture/complex/7.gif" align="right" height="155" width="150" />Osmanlılarda                çini sanatı başlangıcından beri çeşitli tekniklerin uygulanması                ile büyük bir aşama ve zenginlik göstermiştir. Bursa Yeşil Cami                (1419-22) ve külliyesinin çini süslemeleri, ilk dönem Osmanlı sanatında                çininin ulaştığı düzeyi sergiler. Bu yapıda kullanılmış olan "renkli                sır" tekniğinde desenin konturları kırmızı hamur üzerine derin                kazılarak ya da baskı ile basılmak suretiyle işlenir, sonra renkli                sırlarla boyanarak fırınlanır. Bir başka şeklinde ise kırmızı hamurlu                levha, beyaz bir astarla astarlandıktan sonra desenin konturları                krom, mangan karışımı şekerli bir madde ile çizilir. Sonra renkli                sırlarla boyanarak fırınlanır. Fırınlanma sonucunda eriyen renkli                sırların, kabaran konturlar sayesinde birbiri içine akması önlenir.</p>
<p class="contenttxt">Beyaz, sarı, fıstık yeşili ve eflatunun katılmasıyla                renklerde de bir zenginlik olmuştur. Ayrıca, hatayili kompozisyonlar                ve şakayık gibi Uzak Doğu kökenli desenler çini sanatına katılmıştır.                Bu yeniliklerin çini sanatına katılmasında Ali bin ılyas Ali'nin                büyük payı vardır. Aslında Bursalı olan usta 1402'de Timur tarafından                Semerkant'a götürülmüş, orada yeni teknik ve üslubu öğrenerek, dönüşünde                de beraberinde getirdiği Tebrizli ustalarla Bursa'daki ürünleri                gerçekleştirmiştir. Ayrıca Yeşil Cami'nin tümüyle çini kaplı hünkar                mahfilinde, yine çini ile yazılmış Muhammed el Mecnun ismi, bu bölümü                yapan ustanın iftaharla atılmış bir imzası gibidir.. <img src="http://www.theottomans.org/turkce/images/art_culture/complex/8.gif" align="right" height="197" width="113" />                Yeşil Türbe'nin mihrabındaki iki şamdan arasından çiçeklerin fışkırdığı                vazo ve tepede asılı olan kandil kompozisyonu, değişmekte olan süsleme                üslubunu gözler önüne serer. Çelebi Sultan Mehmed'in tümüyle renkli                sır tekniğindeki çinilerle kaplı lahdi ise, çinili lahitlerin en                görkemlilerinden biridir.<br />              Bursa'daki Muradiye Camii ve Medresesi'nde (1425) ise daha kısıtlı                olan süslemeler, mozaik ve renkli sırla boyama tekniği ile çeşitli                biçimde tek renk sırlı levha çinilerden oluşmuştur.<br />              Edirne Muradiye Camii'nin (1436) çinileri ise, ilk dönem Osmanlı                çini sanatında çininin gelişimini sergiler. Caminin mihrabı, saydam                renksiz sır altına mavi-beyaz teknikli çinilerin renkli sır tekniği                ile birlikte kullanımıyla oluşan teknik bir aşamayı göstermektedir.                Mihrap içindeki düğümlü şeritlerle çevrelenmiş zengin rumili kıvrımlarda                dönemin tezhip ve kalem işi süslemeleri ile bütünleşen bir üslup                birliği sezilir. Bunun yanında, çoğu Uzak Doğu kökenli çeşitli bitkisel                süslemeler, kompozisyonlara zenginlik katar. Sır altına mavi-beyaz                süslemeli altıgen çini levhalar, aralarına yerleştirilmiş olan üçgen                biçiminde firuze renkli çini levhalarla birleşerek duvarları kaplar.<br />              Edirne Üç şerefeli Cami'nin (1437-47) avlusunda yer alan iki çini                alınlıktaki levhalarda şeffaf sır altına uygulanmış mavi-beyaza                firuze ve eflatunun da katıldığı görülmektedir. Küçük çiçekler,                lehezonlar yapan kıvrık dallar ve yazılı kitabeler, bu yapıdaki                süslemenin ana desenleridir.<br />              15. yüzyılın renkli sırla boyama tekniği, 16. yüzyılda, özellikle                de İstanbul'da sürer. Yavuz Sultan Selim Camii ve Türbesi'nin (1522)                çinilerinde, renkli sırla boyama tekniğinde sırsız bırakılan boı                alanların fırınlandıktan sonra kırmızı boya ile boyanarak renklendirildiği                anlaşılmaktadır. şehzade Mehmed Türbesi'nin (1548) içini kaplayan                çini süslemelerde ise sütunlar, başlık ve kaidesini içeren mimari                formlar görülür. Burada sütunların taşıdığı bir revak fikri tasvir                edilmiştir. Bu örnekler renkli sır tekniğinin mimari ile bağdaşan                en yaygın kullanımını gözler önüne sermektedir.</p>
<p>
<p class="contenttxt">16. yüzyılın ikinci yarısından sonra tüm teknikler                terk edilir. Yalnızca "sıraltı" diye adlandırılan teknik                kullanılmaya başlanır. Bu teknikte çini levhalara önce bir astar                çekilir, sonra istenen örnek dış çizgileri ile çizilir ve içleri                arzulanan renklere boyanır. Hazırlanan çini levha, sır içine daldırılıp                kurutulduktan sonra fırına verilir. Fırında ince bir cam tabakası                halini alan saydam sırın altında tüm renkler parlak bir biçimde                ortaya çıkar. Bu dönemde ayrıca renklere ancak yarım yüzyıl kadar                sürecek olan orijinal bir mercan kırmızısı da katılır. Çok kaliteli                bir teknik ve zarif bir desen anlayışı ile yapılanbu çinilerde,                artık natüralist bir anlayışla çizilmiş lale, sümbül, karanfil,                gül ve gül goncası, süsen ve nergis gibi çeşitli çiçekler, üzüm                salkımları, bahar açmış ağaçlar, servi hatta elma ağaçları, üstün                bir yaratıcı güçle kompozisyonları zenginleştirir. Ayrıca, hançer                biçiminde kıvrılmış sivri dişli yapraklar ve bunların arasında çeşitli                duruşlarda kuş figürleri, kimi zaman dabazı efsane hayvanları yer                alır. Bu zenginleşmede hiç kuşku yok ki, Osmanlı sarayına bağlı                nakkaşların yaratıcı gücü etken olmuştur. Özellikle şahkulu ve Karamemi                gibi nakkaşbaşıların idaresinde çalüşan nakkaşlar, çini ustaları                için çeşitli desenler yaratmışlardır. Bu gür kaynağın oluşturduğu                Osmanlı saray üslubu, bu dönemde çeşitli sanat yapıtlarıyla birlikte                çini sanatında da bir üslup bütünlüğü sağlamıştır.<br />              İstanbul Süleymaniye Camii'nin (1550-57) mihrap duvarı, kırmızı                rengin ilk kez kullanıldığı, bahar açmış dallar ve diplerinden fışkıran                lale, karanfil gibi natüralist çiçeklerin yer aldığı çiniler ile                yeni üslubu açıkça ortaya koyar. Mihrabın iki yanındaki yazılı madalyonlar                ise, dönemin büyük hattatı Karahisari ve öğrencisi Hasan Çelebi'nin                ürünleridir.</p>
<p class="contenttxt">Rüstem Paşa Camii (1561), 16. yüzyılın ikinci                yarısında çini sanatına kaynak olacak bütün desenlerin sergilendiği,                mihrapların, duvarların, payelerin tümüyle çinilerle kaplandığı                gösterişli bir yapıdır.<br />              İstanbul Kadırga'da Sokullu Mehmet Paşa Camii (1571), çini süslemelerin                kubbenin pandantifli geçiş kısmında, pencere alınlıklarında, mermer                mihrabın çevresinde duvarda ve minberin külahında yer alması ile                mimariyi ezmeyen başarılı bir düzenlemeye sahiptir. Bunun yanında,                İstanbul Piyale Paşa Camii'nin (1573) çinili mihrabının süslemeleri,                dönemin kumaş desenleri ile olan benzerliği sergiler.<br />              Edirne Selimiye Camii'nin (1569-75) çinileri, 1572 tarihli fermanlardan                anlaşıldığı gibi, ıznik'e özel olarak sipariş edilmiştir. Bu yapı,                çini süslemenin mimari ile bağdaşan, mimari üstünlüğü ezmeyen bilinçli                yerleştirilişini en başarılı bir biçimde ortaya koyar. Mihrap duvarı,                minber köıkü duvarı, galerileri taşıyan kemerlerin köşelikleri,                pencere alınlıkları ve özellikle de hünkar mahfili, dönemin en kaliteli                çinileri ile kaplıdır. Hünkar mahfilinde ki çiniler, 16. yüzyılın                ikinci yarısında varılan üstünlüğü, bahar açmış ağaçlar ve elma                ağaçları ile taçlandırır.</p>
<p>
<p class="contenttxt">              Üsküdar'da Atik Valide Camii (1583) mihrap duvarının iki yanında               <br />              yükselen çini panolar, vazodan taşan çeşitli çiçekler ve bahar açmış                ağaçları ile 17. yüzyıl çini sanatına kaynak olacak güçtedir.<br />              Çini sanatında, 17. yüzyılın ilk yarısından itibaren teknik açıdan                bir duraklama ve gerileme başlar. Mercan kırmızısı kahverengiye                dönüşür, öteki renkler solar, sır altında akmalar görülür. Sır parlaklığını                yitirir, çatlaklar belirir, beyaz zemin de kirli ve benekli bir                görünüm kazanır. Desenler ise bir süre daha eski güçlerini korumakla                birlikte, gittikçe inceliklerini yitirir ve donuklaşırlar. Sağlam                siyah dış çizgilerin yerini de ince mavi bir renk alır.<br />              İstanbul Sultan Ahmed Camii (1609-17), Türk çini sanatının en parlak                dönemine ait örneklerin toplandığı son büyük yapıdır. Bu yapıda                kayıtlara göre, 21043 çini kullanılmıştır. Özellikle üst kat mahfillerinin                duvarlarını kaplayan çini panolardan görülen bahar açmış ağaçlar,                asma dalları sarılmış servi ağaçları, üzüm salkımları, lale, sümbül,                karanfil demetleri, Çin bulutları ile kuşatılmış iri şakayıklar                ve sembolik üç top desenleri, yıldızlı geometri geçmeler gibi çok                farklı motiflerin ayrı ayrı panolar halinde bir araya getirilmiş                olması, bunların toplanmış çiniler olduğu kanısını uyandırmaktadır.                Bu yapıda, 16. yüzyıl ikinci yarısı ve 17. yüzyıl başı ıznik ve                Kütahya çinileri bir arada kullanılmıştır.</p>
<p class="contenttxt">Topkapı Sarayı'nın çinileri, Osmanlı çini sanatının                tüm dönemlerini toplu olarak gözler önüne serer. Fatih Sultan Mehmed                tarafından yaptırılan, ıimdi Arkeoloji Müzeleri bahçesinde yer alan                Çinili Köık (1472), mozaik çini sanatının ilk Osmanlı dönemindeki                üslup gelişimini yeni kompozisyon ve renklerle gözler önüne seren                anıtsal bir yapıdır. Gösterişli bir eyvan biçiminde dışarıya açılan                giriş kısmında, geometrik kompozisyonlar, iri kufî ve sülüs yazılar,                etkiyi arttırmaktadır. Topkapı Sarayı Arz Odası'nın cephesindeki                renkli sır tekniğinde yapılmış çiniler ise, 16. yüzyıl başındaki                örneklerin özelliğini taşır.<br />              Topkapı Sarayı'nda, 16. yüzyıl ikinci yarısının en kaliteli çinilerinin                bulunduğu bölümlerden biri de Hırka-i Saadet Dairesi'dir. Bahar                açmış ağaçlar üzerinde çifte kuşlu panolar, parlak kırmızı rengin                geniş bir zeminde kullanılmış olduğunu göstermesi açısınan önemlidir.                Sultan IŞI. Murad Dairesi'ndeki (1578) çiniler, kubbe eteğine kadar                tüm duvarları kaplar. 16. yüzyıl ikinci yarısının bu kaliteli çinilerinde,                beyaz zemin üzerine kırmızı, yeşil renklerin bulunduğu Çin bulutları,                nar çiçekleri ve kıvrık dişli yapraklar görülür. Ocak külahının                iki yanında yer alan bahar dallı kompozisyon ise, bulunduğu yere                uygun bir biçimde yerleştirilmiştir.</p>
<p class="contenttxt">1640 tarihli Sünnet Odası'nın cephesini ise                çeşitli dönemlere ait çiniler süslemektedir. Artık kaliteli çinilerin                yapılamadığı dönemde, bu yapıda, saray depolarındaki çiniler ya                da başka yerlerden sökülerek getirilenler kullanılmıştır. 1.20 x                0.34 m. boyutundaki yekpare çini panolarda, beyaz bir zemin üzerinde                firuze ve mavinin tonlarıyla kıvrık iri yaprak ve şakayıklı bir                dal üzerinde çeşitli duruşta kuş figürleri, alt kısmında ise Uzak                Doğu kökenli iki efsanevi geyik figürü bulunmaktadır. Saray nakkaşlarının                desenlerine göre biçimlendiği belli olan bu panolara benzeyen daha                küçük boyuttaki bir panoda ise, bir vazodan çıkan kıvrık yapraklı                ve çiçekli bir dal üzerinde kuş figürleri bulunmaktadır. ılginç                olan, bu panoların benzerlerinin 1639 tarihli Bağdat Köıkü içinde                de yer almasıdır. Ancak burada kompozisyon yekpare bir pano olarak                değil, yedi ayrı levhanın birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Bu                çiniler, biraz kabalaşmış üsluplarına ve teknik aksaklıklarına rağmen,                Sünnet Odası'ndaki 16. yüzyılı ait orijinallerine bakılarak yapılmış                oldukça başarılı kopyalardır.</p>
<p>
<p class="contenttxt">17. yüzyıl çini sanatının desen açısından henüz                yaratıcı gücünü sürdürdüğü Harem kısmında, Valide Sultan ve şehzadeler                Dairesi'ndeki çini kaplamalar, vazolardan taşan çeşitli çiçekler                ve bahar ağaçları ile mekana bir cennet bahçesi görünümü kazandırır.                17. yüzyılın bu alandaki bir katkısı da Mekke ve Medine tasvirlerinin                Türk çini sanatında yer almasıdır. Böyle bir pano, Valide Sultan                ıbadet Odası'nda da bulunmaktadır. Bu tür panoların kitabeli olmaları,                bunlara belge niteliği de kazandırmaktadır.<br />              Bu dönemde ıznik'in gittikçe azalan etkinliğinin yerini, Kütahya                almaya başlamıştır. Üsküdar Çinili Cami (1640) mihrabı, minberin                külahı ve nişli duvarları ile Kütahya çinilerinin ıznik ürünlerini                anımsatan başarısını gözler önüne serer. İstanbul Yeni Cami ve Külliyesi'nin                (1663) çinileri ise, 17. yüzyılın ikinci yarısındaki teknik gerilemeye                rağmen, çok çeşitli desenlerin hâlâ kullanıldığını göstermektedir.                Yapının hemen her bölgesinde yeşil, firuze ve lacivert renklerin                egemen olduğu çinilere rastlanır.</p>
<p class="contenttxt">18. yüzyıl başlarında ıznik çiniciliği bir daha                canlanamayarak son bulur. Sultan IŞI. Ahmed ve Sadrazam Damat ıbrahim                Paşa, Türk çini sanatını yeniden canlandırmak için girişimlerde                bulunurlar. İstanbul Tekfur Sarayı'nda, ıznik'ten getirilen ustabaşı                ve fırın malzemeleriyle yeni bir imalathane kurulur. Başlangıçta                ıznik çinilerinin benzerleri yapılır. Ama, bu deneme de çok kısa                sürer ve 25 yıl sonra Tekfur çiniciliği son bulur. Tekfur Sarayı                çinileri adı altında toplanan bu ürünlerin en ilginç örnekleri,                Hekimoğlu Ali Paşa Camii'nde (1734) ve Sultan II. Ahmet Çeşmesi'nin                (1732) saçağı altında bulunmaktadır. Desen açısından ıznik çinilerine                benzemekle birlikte, Tekfur Sarayı çinilerinin yapım tekniği başarılı                değildir. Sırlar mavi bir ton almış, çatlaklar belirmiş, renklerde                de solma ve akmalar başlamıştır. Sıraltı tekniğindeki bu çinilere                o zamana kadar çini sanatında görülmeyen sarı ve turuncu da katılmıştır.</p>
<p class="contenttxt">Kısa ömürlü bu çabanın yanında, Kütahya 18.                yüzyıl boyunca tek çini merkezi olarak etkinliğini sürdürmüştür.                Ama, saray sanatının görkeminden uzak, daha çok halk sanatının şematik                üslubuna göre oluşturulmuş çiçek buketleri ve rozetler ortaya çıkmıştır.                Üsküdar Yeni Valide Camii (1708), Kütahya Hisar Bey Camii'nin 1750                yılındaki tamiri sırasında konulan çinileri, Antalya Müsellim Camii                (1796) ve Topkapı Sarayı'nın çeşitli yerlerinde bulunan çiniler,                bu dönemin özelliklerini yansıtırlar.</p>
<p>Uçuşan melek figürleriyle süslü askı topları da ilginç örneklerdir.                Bunlar, o dönemde bir süs olarak belki de uğur için tavana asılıyorlardı.                Yine bu dönemde sevimli insan figürlerinin ince bir espri ile tasvir                edildiği örnekler de vardır.<br />              kullanılmıştır. Sırlar ise kalın ve pürtüklüdür. Geç örneklerde                tek renkli sır üstüne boyama yapıldığı da görülür. Figürlü tabakların,                kase, küp, vazo gibi kapların yanı sıra Barok bir zevkle ve kaba                bir fanteziyle oluşturulmuş sürahi ve ibriklere, heykelsi formlara                hatta seramik mangallara da çokça rastlanır. Bugünkü zevkimizi okşayan,                kolleksiyoncuları çeken, daha çok halk resminin değişik konulu örneklerinin                bulunduğu Çanakkale tabaklarıdır. Bu tabaklarda yelkenli, cami,                köık motiflerinin yanı sıra hayvan ve insan figürleri de yer almaktadır.                Çanakkale seramikleri, teknik yönden üstün olmamakla birlikte, karakteristik                form ve desenleriyle bölgesel bir sanat zevkini yansıtmak bakımından                değer taşırlar.</p>
<p>
<p class="baslik"><b>Tezhip Sanatı </b></p>
<p class="contenttxt">Tezhibin ana malzemesi altındır. Altın, varak                yani ince yapraklar halinde kağıt arasında saklanır. Bu tür altın                doğrudan doğruya yapıştırılarak kullanılabilir. Ama ince desenler                için ezilerek kullanılır. Bir pota içinde Arap zamkı ve su ile parmakla                ezilir, daha sonra zamkın fazlasının alınabilmesi için suyla karıştırılır.                Altın zerrecikleri dibe oturunca üstteki suyun fazlası akıtılır.                Kalan az miktarda su ise tozdan korunmuş bir yerde kurumaya bırakılır.                Böylece altın, boya gibi fırça ile sürülebilecek bir malzeme haline                gelir. Yeşil altın ya da gümüş de renk etkileri elde etmek için                yanyana kullanılabilir. Ancak gümüş, kağıdın zamanla bozulmasına                neden olur.</p>
<p class="contenttxt">Türk tezhip sanatının Anadolu Selçuklulardan                başlayarak Osmanlılara kadar uzanan bir geçmişi vardır. En erken                tarihli örneklerden biri, bugün Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde bulunan                1131 tarihli bir Kur'an-ı Kerim sayfasıdır. Sayfanın çerçevesi "Selçuklu                geçmesi" denen örgülü bir bordürden oluşmuştur. Bu çerçevenin                içinde kalan bölüm ise geometrik madalyonlara bölünmüştür. Geometrik                madalyonların içinde ise beyaz kufî yazılar yer almaktadır. Geometrik                süsleme, geçme motifleri ve kufî yazının dekoratif kullanılışı Selçuklu                tezhibinin karakteristik özellikleridir.</p>
<p class="contenttxt">Topkapı Sarayı Kütüphanesi'ndeki 13. yüzyıla                ait Kur'an'da (B.5) tarama niteliğindeki bir süsleme üzerinde çok                dekoratif iri kufî yazı karışmıza çıkar. Kufî yazı, oval bir madalyon                içinde sure başlığında da kullanılmıştır. Bu örnekte altınla çerçeveli                yazı bölümünde ise gösterişli duraklar dikkati çekmektedir. Selçuklu                tezhibi için karakteristik olan bir durum da cedvel dışındaki yuvarlak                madalyonlardır. Birbirine bitişik iki kareden oluşan "Cedvel                dışı gülü" de dönemin sevilen bir formudur. Yine aynı yapıtın                başlangıç sayfası tezhibinde ise geometrik süsleme egemendir. Palmet,                yarım palmet ve rumi motifleriyle zengin bir görünüm yaratılmıştır.                Burada Selçuklu dönemi süsleme sanatının temel elemanları olan geometrik                süsleme ve yarım palmet motiflerinin bir arada kullanıldığı görülür.</p>
<p>
<p class="contenttxt">13. yüzyıldan çok sayıda tezhipli kitap kalmıştır                ama hangilerinin Anadolu kökenli olduğunu söylemek pek mümkün değildir.                Topkapı Sarapı Kütüphanesi'ndeki Kur'an-ı Kerim (K.357), Anadolu                kökenli olduğu kesinlikle bilinen az sayıdaki örnekten biridir.                Baştaki tezhipli sayfada sure adının bulunduğu bölümün ve alt boıluğun                tezhipli olduğu görülür. Bu örnek, palmet, yarım palmet, rumiler                ve altın zemin üzerinde sulu karmen kırmızısı gölgeleriyle tipik                bir Anadolu Selçuklu yapıtıdır. Topkapı Sarayı Kütüphanesi'ndeki                14. yüzyıla ait olduğu sanılan yazmanın (A.577) baş sayfa tezhibinde                ise Selçuklu sülüsü denilen tipte beyaz yazılar karışmıza çıkar.                Lacivert zemin ve canlı renklerle tüm sayfayı aralıksız kaplayan                bu tezhip de dönemin tipik bir ürünüdür.            </p>
<p class="contenttxt">15. yüzyılın ilk yarısından Osmanlılara ait                pek az tezhipli örnek kalmıştır. Bunlardan biri de Sultan IŞ. Murad                için yazıldığı bilinen, müzik konulu kitaptır. Baştaki iki sayfada                rumi ve küçük çiçekli tezhip tüm sayfayı kaplamaktadır. Bu yapıt,                klasik Osmanlı tezhiplerinin öncülerinden biridir. Aynı kitabın                bir başka sayfasında ise çeşitli tezhip düzenlemeleri bir araya                getirilmiştir. Yazı oval bir madalyon içine alınmış, tezhip için                açık renk bir zemin tercih edilmiştir. Rumilerin egemen olduğu süslemeyi,                küçük çiçeklerin oluşturduğu zarif bir çerçeve sınırlamaktadır.</p>
<p class="contenttxt">Fatih Sultan Mehmed dönemi, birçok sanat dalında                olduğu gibi, tezhipte de bir doruk noktasıdır. Fatih için hazırlanan                birçok yapıt, ağırbaşlı ve olgun bir üslup sunar. Daha önceki dönemlerde                Kur'an tezhipleri ön planda idi. Oysa Fatih döneminde bilim ve sanatla                ilgili telif ve tercüme pek çok yapıtla karışlaşılır. Topkapı Sarayı                Kütüphanesi'nde bulunan A.3282 no.lu yazmanın baş sayfasında yapıtın                Fatih'in kitaplığına ait olduğunu belirten tuğralı mühür yer almaktadır.                Yine Fatih'in özel kitaplığı için hazırlanmış olan Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki                yazmanın (Damat ıbrahim Paşa 819) zahriye sayfasında Fatih için                hazırlandığını belirten satırlar, ortada daire madalyon içinde yer                almaktadır. Bu örnek, sayfanın tümünü kaplayan tipik bir Fatih dönemi                tezhibidir. Topkapı Sarayı Kütüphanesi A.2208 no.lu Unmuzac'da ise                Fatih dönemi için tipik bir başlık örneği görülmektedir. Kufî besmele                beyazla yazılmış olduğundan tezhibin içinde çok iyi belirmiştir.                Yazının zemininde kıvrık dallar, tepelik olarak da rumilerden geniş                bir bordür yer almaktadır. Tığların yalın oluşu ilginçtir. Zaten                genelde süslemede aşırıya kaçılmadığı görülür.</p>
<p class="contenttxt">16. yüzyıl, tezhip sanatında başka bir açıdan                da doruk noktasıdır. Bu dönemde metin kısmından önce gelen tam sayfa                tezhipler çok zengin süslemelidir. Zeminde lacivert rengin egemenliği                azalmıştır. Altın ve lacivert zemin hemen hemen dengededir. Rumiler                ve çiçekler yine gözde formlardır, ama işçilik aşırı derecede incelmiştir.                Yüzyılın başına ait olan bir Kur'an'ın (Topkapı Sarayı Küt. H.70/71)                baş sayfasında süslemenin aşırı yüklü olduğu görülür. Sanatçı burada                ustalığını gösterme çabasına girişmiştir.</p>
<p>
<p class="contenttxt">16.yüzyılda Kur'an-ı Kerim tezhipleri ön plandadır.                Çok önem verilen örneklerde yazıdan önce tezhipli iki sayfa bulunur.                Ama normal örnekler, metnin ilk iki sayfası ile başlar. Bunlarda                başlıklar ve geniş çerçeveler yazıyı adeta ikinci plana itmiştir.                1523/24 tarihli, Kanuni için hazırlanmış olan ve bugün Topkapı Sarayı                Kütüphanesi'nde bulunan Kur'an (EH.58), altın zeminin ağırlık kazandığı                klasik bir tezhip örneği sayılabilir. Yapıtın zahriye sayfasında                ise Kanuni için hazırlandığını belirten satırlar bir şemse içindedir.                Zemin renklerinin açık oluşu, genel görünüme bir hafiflik kazandırmaktadır.                Aynı yapıtın bir başka sayfasında da hattatın adı belirtilmiştir.                Tezhibi yapan ve müzehhip ya da nakkaş ünvanını taşıyan ustanın                adı çok sık belirtilmez. Bu örnek, şemsenin altındaki salbek denilen                kısımda nakkaşın adının bulunmasıyla önem kazanır.</p>
<p class="contenttxt">Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde bulunan ve 1539/40                tarihli Guy-i Çevgân adlı yapıtın baş sayfasında ise yazı, kağıttan                oymadır. Çok zengin tezhibi aşırı süslü tığlar da desteklemektedir.Kalan                boıluklar ise serpme altınla doldurularak yüklü bir süsleme oluşturulmuştur.<br />              Aynı kütüphaneye EH. 307 no. ile kayıtlı, 1579 tarihini taşıyan                En'am-ı şerif'in baş sayfası ise oldukça yalındır. Yalnızca başlık                ve tepelik tezhiplenmiştir. Oldukça farklı teknikteki bu örneklerde                değişik bir yöntem kullanılmıştır. Önce zemin renklendirilmiş, altın                daha sonra sürülmüştür.<br />              Ünlü hattat Ahmet Karahisari'ye ait Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde                bulunan Kur'an-ı Kerim'de (YY 999/EH. 157) birbirinin eşi olan duraklar                oldukça yalındır. Ancak sayfa yanındaki güller ve sure başlıklarının                çok zengin ve çeşitli olduğu görülür. Sayfa yanındaki aşer gülleri,                oval madalyon ve tığlardan oluşan üçlü düzenleme, yazılı kısmın                yüksekliğini bile aşmaktadır.            </p>
<p>             Sure başlığında 16. yüzyılın sevilen motiflerinden                biri de Çin bulutu denen süsleme formudur. Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde                bulunan Kur'an'da (EH.58) Çin bulutu küçük çiçeklerle birlikte kullanılmıştır.                Sayfa kenarındaki oval bir şemse biçimindeki hisib gülü, iki uçtan                tığlarla uzatılmış durumdadır.<br />              Yine Ahmet Karahisari'ye ait, Topkapı Sarayı Kütüphanesi'ndeki Kur'an-ı                Kerim'in<br />              (YY 999) tezhibi saray nakış atölyesinin ürünüdür. Burada atölyeyi                yöneten baş nakkaş Karamemi'nin getirdiği yeniliklerden biri görülür:                Natüralist motifler süsleme sanatımıza girmeye başlamıştır. Yazının                sağ ve solundaki bahar açmış meyva dalları bu açıdan ilginç motiflerdir.
<p class="contenttxt">Karamemi, Kanuni döneminin süsleme sanatına                büyük etkisi olan bir sanatçıdır. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'ne                T 5467 no. ile kayıtlı olan Kanuni'nin Muhibbi mahlası ile yazdığı                Divan, dönemin başarılı örneklerinden biridir. Bu yapıtın 1566 yılında                tamamlanan nüshasının ilk sayfasında Hatai olarak adlandırılan geleneksel,                stilize bitki motiflerinden oluşan güzel bir halkâr örneği görülmektedir.                Aynı yapıtın başka bir sayfasında ise natüralist motiflerin klasik                tezhibe girmeye başladığı görülür.Tığlardaki laleler bu açıdan ilginçtir.                Bir başka sayfada da cedvel dışında Karamemi atölyesinin ürünü tipik                bir halkâr örneği yer almaktadır. Gül, karanfil, lale, sümbül türünden                çiçekler natüralist üslubun habercileridir. Sayfa içindeki tezhipli                küçük bölümlerde ise farklı bir üslup dikkati çekmektedir. Karamemi                ve yönetimindeki saray nakış atölyesinin Osmanlı süsleme sanatına                natüralizmi getirdiği bu örneklerden anlaşılmaktadır. Karamemi'nin                adının bulunduğu sayfada ise lale, Manisa lalesi, karanfil ve güllerle                adeta bir bahçe görünümü yaratılmıştır. Sanatçının adı, gül fidanının                kök kısmında yer almaktadır.</p>
<p class="contenttxt"> Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde bulunan Murakka                Albüm'ün (EH. 2327) 17. yüzyıl sonu ya da 18. yüzyıl başlarına ait                olduğu sanılmaktadır. Bu albümde yazının fazla boğulmadan süslenmiş                olduğu dikkati çekmektedir. Zaten bir yazının tezhiplenmesinde yazı-süsleme                dengesinin kurulması, başarı ölçülerinin başlıcalarından biridir.<br />              18. yüzyıl tezhibinde çiçek önemli bir yer tutmaktadır. Sayfanın                ortasında oldukça natüralist buketler ve tek çiçekler bu dönemde                sık sık görülmeye başlar. Topkapı Sarayı Kütüphanesi'de bulunan                Hizb el-Azam (M 418) adlı dua kitabında baştaki tam sayfa tezhibin                zemini altındır. Natüralist ve stilize motifler aynı düzenleme içinde                kullanılmıştır. 18. yüzyılda sayfa kenarındaki güller de natüralist                birer küçük çiçek ya da bukete dönüşmüştür.<br />              Yine aynı kütüphaneye EH. 55 no. ile kayıtlı olan 1785 tarihli bir                Kur'an-ı Kerim'in baş sayfası ise ilk bakışta klasik bir tezhibe                benzemektedir. Ancak dikkatle bakıldığında çiçeklerin egemen olmaya                başladığı, rumi gibi klasik motiflerin önemini yitirdiği görülür.                Tığlarda bile çiçekler tercih edilmiştir. Aynı yapıtın ilk sayfasında                yer alan halkâr tekniğindeki gül goncasının doğaya yakın görünümü                de ayrıca dikkate değer. Bu dönemde özellikle dua kitaplarının ilk                ya da son sayfalarında bu tür çiçek minyatürlerine oldukça sık rastlanmaktadır.</p>
<p class="contenttxt">19. yüzyılda Batılı akımlar, tüm sanat dallarında                olduğu gibi süsleme sanatında da ağırlık kazanmıştır. Topkapı Sarayı                Kütüphanesi'nde bulunan 1862 tarihli Kur'an-ı Kerim'in baş sayfasında                Rokoko üslubu görülür. Altın zemin, iri yapraklar, stilize güller,                iğne arkası ile yapılmış noktalarla Rokoko'ya özyü aşırı bir süsleme                oluşturulmuştur.<br />              19. yüzyılın sonlarında ise ulusal akımlar yeniden sanatımıza girmiştir.                Topkapı Sarayı Kütüphanesi'nde bulunan ve baş sayfası klasik tutumla                tezhiplenmiş olan Kur'an (MR 4) bu akımın izlerini taşır. Ancak                matbaanın yurdumuza girmesiyle birlikte tezhip yavaş yavaş önemini                yitirmiştir. Yine de özellikle dini kitaplar elle yazıldığından                tezhip sanatı son zamanlara kadar varlığını sürdürmüştür.</p>
<p class="contenttxt"></p>
<p class="contenttxt"></p>
<p class="contenttxt"></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Seramik Sanatı]]></title>
<link>http://herseyoyun.wordpress.com/2007/03/08/seramik-sanati/</link>
<pubDate>Thu, 08 Mar 2007 18:58:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>herseyoyun</dc:creator>
<guid>http://herseyoyun.wordpress.com/2007/03/08/seramik-sanati/</guid>
<description><![CDATA[Osmanlılarda                çini sanatı başlangıcından beri çeşitli tekniklerin uygulanması]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="contenttxt"><img src="http://www.theottomans.org/turkce/images/art_culture/complex/7.gif" align="right" height="155" width="150" />Osmanlılarda                çini sanatı başlangıcından beri çeşitli tekniklerin uygulanması                ile büyük bir aşama ve zenginlik göstermiştir. Bursa Yeşil Cami                (1419-22) ve külliyesinin çini süslemeleri, ilk dönem Osmanlı sanatında                çininin ulaştığı düzeyi sergiler. Bu yapıda kullanılmış olan "renkli                sır" tekniğinde desenin konturları kırmızı hamur üzerine derin                kazılarak ya da baskı ile basılmak suretiyle işlenir, sonra renkli                sırlarla boyanarak fırınlanır. Bir başka şeklinde ise kırmızı hamurlu                levha, beyaz bir astarla astarlandıktan sonra desenin konturları                krom, mangan karışımı şekerli bir madde ile çizilir. Sonra renkli                sırlarla boyanarak fırınlanır. Fırınlanma sonucunda eriyen renkli                sırların, kabaran konturlar sayesinde birbiri içine akması önlenir.</p>
<p class="contenttxt">Beyaz, sarı, fıstık yeşili ve eflatunun katılmasıyla                renklerde de bir zenginlik olmuştur. Ayrıca, hatayili kompozisyonlar                ve şakayık gibi Uzak Doğu kökenli desenler çini sanatına katılmıştır.                Bu yeniliklerin çini sanatına katılmasında Ali bin ılyas Ali'nin                büyük payı vardır. Aslında Bursalı olan usta 1402'de Timur tarafından                Semerkant'a götürülmüş, orada yeni teknik ve üslubu öğrenerek, dönüşünde                de beraberinde getirdiği Tebrizli ustalarla Bursa'daki ürünleri                gerçekleştirmiştir. Ayrıca Yeşil Cami'nin tümüyle çini kaplı hünkar                mahfilinde, yine çini ile yazılmış Muhammed el Mecnun ismi, bu bölümü                yapan ustanın iftaharla atılmış bir imzası gibidir.. <img src="http://www.theottomans.org/turkce/images/art_culture/complex/8.gif" align="right" height="197" width="113" />                Yeşil Türbe'nin mihrabındaki iki şamdan arasından çiçeklerin fışkırdığı                vazo ve tepede asılı olan kandil kompozisyonu, değişmekte olan süsleme                üslubunu gözler önüne serer. Çelebi Sultan Mehmed'in tümüyle renkli                sır tekniğindeki çinilerle kaplı lahdi ise, çinili lahitlerin en                görkemlilerinden biridir.<br />              Bursa'daki Muradiye Camii ve Medresesi'nde (1425) ise daha kısıtlı                olan süslemeler, mozaik ve renkli sırla boyama tekniği ile çeşitli                biçimde tek renk sırlı levha çinilerden oluşmuştur.<br />              Edirne Muradiye Camii'nin (1436) çinileri ise, ilk dönem Osmanlı                çini sanatında çininin gelişimini sergiler. Caminin mihrabı, saydam                renksiz sır altına mavi-beyaz teknikli çinilerin renkli sır tekniği                ile birlikte kullanımıyla oluşan teknik bir aşamayı göstermektedir.                Mihrap içindeki düğümlü şeritlerle çevrelenmiş zengin rumili kıvrımlarda                dönemin tezhip ve kalem işi süslemeleri ile bütünleşen bir üslup                birliği sezilir. Bunun yanında, çoğu Uzak Doğu kökenli çeşitli bitkisel                süslemeler, kompozisyonlara zenginlik katar. Sır altına mavi-beyaz                süslemeli altıgen çini levhalar, aralarına yerleştirilmiş olan üçgen                biçiminde firuze renkli çini levhalarla birleşerek duvarları kaplar.<br />              Edirne Üç şerefeli Cami'nin (1437-47) avlusunda yer alan iki çini                alınlıktaki levhalarda şeffaf sır altına uygulanmış mavi-beyaza                firuze ve eflatunun da katıldığı görülmektedir. Küçük çiçekler,                lehezonlar yapan kıvrık dallar ve yazılı kitabeler, bu yapıdaki                süslemenin ana desenleridir.<br />              15. yüzyılın renkli sırla boyama tekniği, 16. yüzyılda, özellikle                de İstanbul'da sürer. Yavuz Sultan Selim Camii ve Türbesi'nin (1522)                çinilerinde, renkli sırla boyama tekniğinde sırsız bırakılan boı                alanların fırınlandıktan sonra kırmızı boya ile boyanarak renklendirildiği                anlaşılmaktadır. şehzade Mehmed Türbesi'nin (1548) içini kaplayan                çini süslemelerde ise sütunlar, başlık ve kaidesini içeren mimari                formlar görülür. Burada sütunların taşıdığı bir revak fikri tasvir                edilmiştir. Bu örnekler renkli sır tekniğinin mimari ile bağdaşan                en yaygın kullanımını gözler önüne sermektedir.</p>
<p>
<p class="contenttxt">16. yüzyılın ikinci yarısından sonra tüm teknikler                terk edilir. Yalnızca "sıraltı" diye adlandırılan teknik                kullanılmaya başlanır. Bu teknikte çini levhalara önce bir astar                çekilir, sonra istenen örnek dış çizgileri ile çizilir ve içleri                arzulanan renklere boyanır. Hazırlanan çini levha, sır içine daldırılıp                kurutulduktan sonra fırına verilir. Fırında ince bir cam tabakası                halini alan saydam sırın altında tüm renkler parlak bir biçimde                ortaya çıkar. Bu dönemde ayrıca renklere ancak yarım yüzyıl kadar                sürecek olan orijinal bir mercan kırmızısı da katılır. Çok kaliteli                bir teknik ve zarif bir desen anlayışı ile yapılanbu çinilerde,                artık natüralist bir anlayışla çizilmiş lale, sümbül, karanfil,                gül ve gül goncası, süsen ve nergis gibi çeşitli çiçekler, üzüm                salkımları, bahar açmış ağaçlar, servi hatta elma ağaçları, üstün                bir yaratıcı güçle kompozisyonları zenginleştirir. Ayrıca, hançer                biçiminde kıvrılmış sivri dişli yapraklar ve bunların arasında çeşitli                duruşlarda kuş figürleri, kimi zaman dabazı efsane hayvanları yer                alır. Bu zenginleşmede hiç kuşku yok ki, Osmanlı sarayına bağlı                nakkaşların yaratıcı gücü etken olmuştur. Özellikle şahkulu ve Karamemi                gibi nakkaşbaşıların idaresinde çalüşan nakkaşlar, çini ustaları                için çeşitli desenler yaratmışlardır. Bu gür kaynağın oluşturduğu                Osmanlı saray üslubu, bu dönemde çeşitli sanat yapıtlarıyla birlikte                çini sanatında da bir üslup bütünlüğü sağlamıştır.<br />              İstanbul Süleymaniye Camii'nin (1550-57) mihrap duvarı, kırmızı                rengin ilk kez kullanıldığı, bahar açmış dallar ve diplerinden fışkıran                lale, karanfil gibi natüralist çiçeklerin yer aldığı çiniler ile                yeni üslubu açıkça ortaya koyar. Mi