<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>yolumuzu-aydinlatan-yazilar &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/yolumuzu-aydinlatan-yazilar/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "yolumuzu-aydinlatan-yazilar"</description>
	<pubDate>Sat, 06 Sep 2008 02:04:22 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Hegel ve Marks’ın Tarih Felsefeleri - Mevdudi]]></title>
<link>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=28</link>
<pubDate>Thu, 24 Apr 2008 15:05:19 +0000</pubDate>
<dc:creator>yolumuzuaydinlatanlar</dc:creator>
<guid>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=28</guid>
<description><![CDATA[Hegel ve Marks’ın Tarih Felsefeleri
Modern Batı Medeniyetinin doğuşuyla birlikte, insanlığı]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hegel ve Marks’ın Tarih Felsefeleri<br />
Modern Batı Medeniyetinin doğuşuyla birlikte, insanlığın başına musallat olan bela ve sapıklıkların birtakım kaynakları vardır. Bu büyük bela kaynaklarının başında, Hegel’in ortaya koymuş olduğu tarih felsefesi gelir. Bilahare Karl Marks, meşhur Tarihi Maddeciliğini bu felsefenin ön prensipleri üzerine kurmuştur.<br />
Hegel’in taraf felsefesinin özeti şudur:</p>
<p>İnsanlık medeniyetinde meydana gelen tüm gelişme ve ilerlemeler, zıtların ortya çıkıp biribirileriyle çatışmaları ve neticede yekdiğeriyle imtizaç edip bütünleşmeleri sonunda doğar. Bütün tarih dönemleri, haddi zatında bir bütün, şayaşan bir varlıktır. Siyasi, iktisadi, medeni, ahlaki, ilmi, akli ve dini bütün beşeri nazariyeler, bu tarih dönemi içerisinde muayyen bir seviyede bulunurlar ve bunlar arasında tenasüp, uygun ve sağlam bir birlik vardır. Öylek ki, bütün bunlar, bu yaşayan bünyenin sanki muhtelif uzuvları veya içlerinde bu tarih devrinin ruh gibi dolaştığı zamansal bir bütündür.<!--more--></p>
<p>Bu tarih sürecini yönlendiren beşeri prensip, nazariye ve düşünceler, insanlık medeniyetinin takat ve gücünü zirve noktaya ulaştırdıkları zaman, bu aynı sürecin kucağından, zirveye ulaşmış bulunan bu medeniyete karşı, bir müddettir emeklemekte olan ve nihayet gelişi; olgunlaşan düşman bir medeniyet terkibi zuhur eder. Yani, ortaya çıkan bu yeni fikir, eğilim, nazariye ve prensipler topluluğu, kendi kendini zevale sürükleyen bu devrin (sürecin) tabii iktizasından doğar ve mecut eski görüşlerle çatışmağa başlar.</p>
<p>Eski ile yeni arasındaki bu amansız çatışma, bir müddet devam eder... Neticede, bu ikisi arasında, bazı görüşleri kabul ve bazılarını reddeden bir imtizac meydana gelir ve böylelikle varlık alanına, eski ve yeni unsurların karışımı yeni ve çağdaş bir medeniyet çıkar. Böylece, dünyaya yeni bir tarih dönemi hakim olur.</p>
<p>Sonra, bu yeni dönemin ruhu ilerleye ilerleye zirveye ulaşınca, tarihe karışmış bulunan önceki eski dönem gibi, bunun kucağından da, kendisine karşı yeni bir düşman çıkar ve bu ikisi arasında inanç çatışması alevlenir. Bu çatışma sonunda, bundan önce olduğu gibi, yeniden ve eskiden bazı unsurlar bir araya gelerek ve bazıları atılıp tasfiye görerek, bazıları da alınıp kabul edilerek yeni bir medeniyet çığırı doğar.</p>
<p>Kademe kademe meydana gelen bu gelişmeye Hegel Diyalektik Gelişim (cedeli ameliye) adını verir. O’na göre, tarih sahnesinde, mantıki mücadeleler, zincirleme bir şekilde sürer gider. Bunun gereği olarak, önce tez meydana gelir; sonra bunun karşısına antitez çıkar. Tez-antitez mücadelesi uzayınca, Akl-ı Külli (yahut alemşümul Ruh) bunların arasını sulheder; yani, birinden bazı şeyler, diğerinden de bazı şeyler alarak bunlardan ortaya bir sentez çıkarır. Bu medeniyet sentezi, biraz gelişip ilerleyince tez’e dönüşür ve karşısına antitez çıkar. Aralarında bir müddet çatışma devam ettikten sora, varlık sahnesine yeni bir sentez çıkar. Ve bu, böylece devam eder gider...</p>
<p>Hegel nazariyesine göre diyalektik gelişim, külli ve ictimai bir ameliyedir. Diğer bir deyişle, bütün üniteleri ve dallarıyla insanlık medeniyyeti, her tarih çağında, diri bir vucut veya yekvucut bir varlık mesabesindedir. Kişiler ve kişilerin meydana getirdikleri gruplar da, bu vücudun aza ve parçaları mesabesindedir. Bu sebepten, herhangi bir fert veya grubun, bulundukları çağdaki toplumun medeni karekter ve umumi ruhundan kurtulmaları ve ayrı kalmaları mümkün değildir. Binaenaleyh, ne kadar büyük olursa olsun ve ne kadar üstün ve parlak şahsiyete sahip bulunursa bulunsun, bir kimse, bu şümullü çatışmada, ancak, satranç tahtasındaki piyonlardan biri mesabesindedir. İnsanlık tarihinin kabaran nehrinden taşan suları ve baskınları esnasında, mücerred fikir azametle ayağa kalkar ve hükümdar haşmetiyle hiçbir engel tanımadan beşer hayatının cerayan ettiği sahnede yürür. Evvela tez’i sonra da antitez’i takdim eder. Sonra da, sentez yoluyla aralarında sulh yapar. Külli Akl’ın veya Cihanşümul Ruh’un enteresan hallerinden biri şudur ki, O, insanlara, hayat sahnesinde önemli roller, yani, yönetici ve kahramanların rollerini oynadıklarını ilham eder; onları kaldırır ve kışkırtır. Hakikatte ise Külli Akıl kendi zatını tamamlamak için onları piyon olarak kullanır.</p>
<p>Karl Marks ise, diyalektik gelişme nazariyesini Hegel’in bu felsefesinden çıkarmıştır. Şu kadar var ki, Hegel nazariyesinin özü olan ruh veya fikir tasavvrunu Marks, diyalektik gelişmesine almamıştır. Dolayısıyla, tarihi gelişmenin sebebi olarak, sadece maddi ve iktisadi faktörleri göstermiş ve şöyle demiştir:</p>
<p>“İnsan hayatında yegane önemi haiz olan şey, iktisat (Ekonomi)’tır. Tarihin her döneminde, insanlık medeniyetinin hakiki çehresini belirleyen ve şekillendiren ekonomidir. Kanunlar, ahlak, din felsefe, ilmi ve teknik, hülasa diğer insani düşünce ideolojilerinin hepsi, o dönemde sosyal hayatta hakim bulunan iktisadi sistem’in etkisiyle veyahut da bu ekonomik düzeni tutturmak ve devam ettirmek maksadıyla oluşurlar.”</p>
<p>Marks’a göre tarih süreci içerisinde meydana gelen bu diyalektik gelişme şu şekilde olur:</p>
<p>“Toplumda herhangi bir sınıf, üretim yollarını tekeline alınca, diğer sınıflar, ihtiyaç içinde kıvranmağa başlar. Bu hal, birtakım krizler doğurur. Sonunda fakir halk tabakaları, yeni bir ekonomik üretim düzeni ve kendi yararlarına daha uygun bin mülkiyet nizamı gerçekleştirmek için harekete geçerler. Bu, diğer bir ifadeyle, mevcut eski sisteme (Tez’e) karşı çıkan bir antitez, yahut da, mevcut sistemin kucağında doğup büyüyen bir düşmandır. İşte o vakit, ikisi arasında (tez-antitez) çatışma başlar. O anda hakim bulunan kanunlar, din, ahlak ve düşünceler, bu çatışmada, toplumdaki mevcut eski düzeni korumak için mücadele verirlerken, mevcut ekonomik düzeni değiştirmek için doğmuş ve birikmiş olan yeni kuvvetler de, eski sistemin kanuni, dini ve sosyal bütün değerlerinini yere çalmak için mücadele verirler ve o arzu ettikleri yeni iktisadi düzene uygun bir sistemi, eskinin yerine kaim kılarlar. Bu sınıfsal çatışma, bir müddet kıyasıya devam eder. Nihayet toplumda hakim bulunan ekonomik sistem ortadan kalkar. Onun ortadan kalkmasıyla, onunla birlikte, mevcut kanuni, dini, ahlaki ve felsefi tüm eski değerler de, ister istemez yerlerini yeni tasavvur ve değerlere bırakırlar.”</p>
<p>Marks’ın tarihe getirdiği maddeci yorum işte budur. O’nun bu yorumu, tarihi maddecilik veya diyalektik materyalizim diye meşhurdur. Marks’a göre, geçim vasıtalarını hazırlama ve bunları yaygınlaştırma meselesi, insanlık medeniyetinin tedrici gelişmesinin ve insanlık tarihinde meydana gelen değişme ve inkılapların temel mihveridir. Marks’ın nazarında, insanlığın hayat değirmeni işte bu mihver etrafında dönmektedir. Ve bu mihverdeki muharrik güç, sınıf çatışmasından doğan kuvvettir. Din, ahlak ve beşer medeniyeti için, değişmezlik ve bizatihi doğruluk, gerçeklik gibi mutlak sıfat ve özellikler söz konusu değildir. Aksine, insan, öncelikle kendi yararları ve iktisadi çıkarları doğrultusunda hareket eder. Bunun hemen ardından da, tabi olduğu bu yolu genişletmek, sağlamlaştırmak, bu yolu başarıyla sürdürmek ve onun doğruluğunu diğer insanlara isbat etmek için yeni bir din, yeni bir hayat felsefesi, bir düşünce sistemi ve nazariye yaratır. Toplumda, kendi ekonomik yararlarına uygun başka bir yol bulmuş olan bir sınıfın, önceki iktisadi düzeni ve bu düzenin temelleri olan dini, ahlakı, kanuni ve medeni tüm tasavvur ve değerleri bırakıp, bunların yerine kendi ekonomik çıkarlarına uygun yeni inanç ve prensipler icad etmesi, hem akla hem yaratılışa uygun bir keyfiyettir. Marks, daha da ileri giderek şöyle der:Şahsi ve maddi çıkarlar mücadele vermek yaratılışın bizatihi gereğidir ve insanlığın tarihi gelişiminin tek yolu, muhtelif insan sınıflarının maddi ve şahsi çıkarları için biribirleriyle çatışıp boğuşmalarıdır. Çünkü, bugüne dek, insan, yekdiğerleriyle çatışmaksızın hiç bir tarih merhalesi katetmiş değildir. Bugün dahi, tarih merhalelerini aynı mücadele ve boğuşmayla katetmek mecburiyetindedir. Fertleri biraraya getirecek ve onları birleştirecek bir esas nokta varsa o da, onların sırf iktisadi çıkarlar uğruna birleşmeleridir. İşte böyle bir esas etrafında birleşenlerin, özel bir sınıf oluşturarak, kendilerine muhalif diğer bütün sınıflarla savaşmaları şarttır.</p>
<p>Burada, Hegel ve Marks nazariyelerini enine boyuna tenkit edecek değiliz. Burada bizim belirtmek istediğimiz şudur:Bu nazariyeler, çağımızda ilim adamlarının din, ahlak, medeniyet ve sosyal hadiselere bakış açılarını temelden çarpıtmış ve yanıltmıştır. Şöyle ki, Hegel felsefesine tutulmuş olanların kafalarına şu iki husus iyice yerleşmiştir:</p>
<p>1- Herhangi bir tarih çağında tüm unsurlarıyla medeniyet bir bütündür ve bir ayniyet arzeder. Herhangi bir asırda mevcut bulunan ahlak, kanunlar, din, ilim, felsefe, sanat ve devletler arası ilişkilerin tümü, aslında, o dönemin ictimai tabiat yahut evrensel ruh’unun değişik görüntüleridir.</p>
<p>2- Herhangi bir medeniyet, olgunlaştığı, boyutları iyice belirdiği ve kemalin zirvesine ulaştığı vakit, bu medeniyetin içinden, yeni görüş, düşünce, nazariye ve tasavvurlardan ibaret yeni bir sistem doğar ve varlık alanına çıkarak eski fikir ve nazariyelerle mücadeleye koyulur. Bu mücadele, eski medeniyetin faydalı ve işe yarayan unsurlarıyla, işe yaramayanlarının yerine, yararlı olan yeni görüş ve nazariyeleri içinde bulunduran yeni bir medeniyetin hayat sahnesine çıkmasına kadar devam eder.</p>
<p>Bu şu demek olur ki, zihnine bu iki nokta yerleşen kimsenin, üzerinden birkaç asır geçmiş bulunan, yani, kökü birkaç asır öteye uzanan bir doktrin veya akideye inanması, yahut da inandıysa bu imanını devam ettirmesi mümkün değildir. Buna göre, böyle birine mesela İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed (s.ı.v.) hazeratını anlatacak, onların talimatından bahsedecek olsanız, size o kimse kat’i olarak şu karşılığı verecektir.</p>
<p>“Onlardan her biri, kendi zamanlarının insanlarıydılar ve yaşadıkları devirlerde hakim bulunan medeniyet tez’lerine karşı antitez’lerle çıkmışlardı. Ki, aslında onların antitezle karşı çıktıkları o medeniyetler de, daha önceki medeniyetlerle mücadele vererek ve o medeniyetlerden bazı şeyleri alıp, bazı şeyleri atarak meydana gelmiş olan sentezler’di. Bu peygamberlerden sonra da insanlık medeniyeti birçok merhaleler katetmeğe devam etmiş, nihayet içinde yaşadığımız zamana ulaşmıştır. Biz bu şahsiyetlere, medeniyetin gelişmesi ve ilerlemesine olan üstün katkı ve hizmetlerinden ötürü takdir ve hürmetlerimizi takdim eder ve onları ulularız. Lakin, bu demek değildir ki, biz geriye döneceğiz ve günümüz medeniyet tezine karşı, çağlar öncesi eskimiş bir antitezle karşı çıkacağız!Bu doğru olmaz.”</p>
<p>Bu iki fikri, Hegelciler gibi Marksistler de kabul ederler. Şu kadar var ki, Marksistler, Hegelcilerden ayrı olarak, bir üçüncü fikre daha saplanmışlardır ki, o da şudur:</p>
<p>3- Tarihin harhangi belli bir döneminde mevcut bulunan görüşler, dini, ahlaki ve kanuni tasavvurlar, ancak o asırda hakim bulunan iktisadi düzen’den doğarlar. Ve bütün bu tasavvur; prensip ve kanunlar, ancak o devrede egemen bulunan iktisadi sistemi korumak için ortaya konurlar.</p>
<p>Binaenaleyh, Marksistlerin bu düşüncelerinin mantıki sonucuna göre, üretim şekilleri ve geçim kaynakları değiştikçe, bütünüyle din, ahlak ve kanunlar da değişir. Çünkü bu düşünce ve değerler, eski ekonomik düzene ayak uyduracak biçimdeydi; bu sebeple yeni sistemin ruhuyla uyuşamazlar.</p>
<p>Şimdi soralım: Marksizme inanan bir kimse, aynı anda, kökü asırlar öncesine uzanan dini veya şer’i bir doktrine, yahut da ahlaki bir nizam inananabilir mi?</p>
<p>Bir ara, komünistlerden biri şu başlıkla bir makale yayınlamıştı:</p>
<p>“Komünizim’de ne aradık ta bulamadık?”</p>
<p>Adı geçen makalesinde yazar, İslamla komünizm arasında hiçbir çelişkinin bulunmadığını isbat etmeğe çalışmıştı! Onun tipinde, bu görüşün doğruluğunu söyleyen daha niceleri vardır. Ben onlardan, önce Marksın Tarihi maddecilik teorisini ve bunun mantıki neticelerini iyice okuyup araştırmalarını, sonra da düşünmelerini istiyorum:</p>
<p>“Bir Mraksistin, aynı zamanda bir müslüman olabileceğini söylemenin imkanı var mı?”</p>
<p>Şüphesiz ki, dilediği inancı seçmesi herkesin hakkıdır. Binaenaleyh, eğer onlar Marksın nazariyesinin doğruluğuna inanıyorlarsa, inansınlar. Lakin, bunun yanında, onların basiretli ve dikkatli olmaları, herhangi zihni bir çıkmaz ve hataya düşmemeleri de icabeder. Fakat, onların bir akideye inanmaları, sonra aynı anda buna zıt başka bir akıdeye iman etmeleri gösteriyor ki, onlar zihni bir hata ve çarpıklık içerisindedirler. Bu ise, esef verici bir durumdur.</p>
<p>Gerçekten, Hegel de Marks da, gerçeği bulmak ve keşfetmek istemişlerdir. Lakin, her ikisi de çarçabuk başarısızlığa uğramışlardır. Gerçekte, her ikisi de hakikat’ten sadece küçük bir parçayı buldukları halde, bunu kamil hakikat’mış gibi sunmağa çalıştılar. Onlar, bu çabalamaları sonunda, onarılmaz büyük hatalara düşerlerken başkaları için de, hata ve yanlışlardan ibaret bir ağ örmüşlerdir ki, sayısız insan, hala onların bu dalalet ağına düşüyor ve bu düşüncelerin kurbanı oluyorlar.</p>
<p>Hegel’in tarih felsefesinde, yakalayabildiği tek doğru şudur:</p>
<p>“Tarih boyunca insanlık medeniyetinde meydana gelen tüm ilerlemeler, önce zıtlar arasındaki harp, sonra da bu harp sonrası yapılan sulh’tan doğmuştur.”</p>
<p>Lakin Hegel, bu tek doğrusunu, bir sürü sakat görüşlerle karıştırarak, çoğu havada duran direkler üzerine nazariyesini kurmuştur. O’nun, “Allah alemin ruhudur.” “Allah, kendi zatını geliştirmek ve kemale ulaştırmak için, insanı araç olarak kullanır. İnsanlık medeniyetinin gelişme tarihi, Allah’ın, olgunlukta zirveye ulaşmak için giriştiği bir yolculuktan başka bir şey değildir.” gibi görüşleri, doğruluğunu ne yerde ve ne de gökte kimsenin ispat etmediği ve insan aklının ve gönlünün yatmadığı sakat ve çürük nazariyelerdir.</p>
<p>Sonra, O’nun, “İnsan, tarih sahnesinde, şuuru, ihtiyar ve iradesi olmayan robot bir temsilciden ibarettir ve insanlar arasına zıt fikirler atarak onları önce biribirleriyle vuruşturan, sonra da aralarını sulherek ortaya yeni fikir ve tasavvurlar atan Allah’tır.” şeklindeki nazariyesi de, yine hiçbir doğru temele dayanmayan ve hiçbir ilmi hakikatçe desteklemiyen bir zan ve vehimdir.</p>
<p>İşte bunlar, Hegel’in, tarih felsefesini bilmeceye çeviren temel hatalarıdır. Gerçi biz, O’nun diyalektik nazariyesi’ni iyice gözden geçirdiğimizde, bazı doğru tesbitlere rastlarız; fakat orada kıyas ve tahmin unsuru, tarihi olaylarla istişhad unsuruna galebe çalar, Hegel, “Tarih boyunca, zıt fikirler arasında çatışmalar sürüp gitmiştir ve çatışmalar sonucu, zıtlar arasında meydana gelen sulh, bu zıt fikirlerden, ortaya medeniyet sentezi çıkarmıştır.” derken, doğruyu söylemiştir. Nevar ki, bizzat kendisi, mes’elenin hakikatini anlamak, gerçekte aralarında çatışma olan zıtların hangi çeşit zıtlar arasında sulhu sağlayan etkenleri tesbit etmek ve bu sulhun neticesinde bizzat kendi düşmanını kendi kucağında besleyen yeni medeniyet sentezini varlık alanına çıkaran hakiki sebebi idrak etmek için, ciddi bir çaba sarfetmemiş ve kendini yormamıştır. Ve Hegel, sözünü ettiği bu diyalektik gelişme’yi ciddi ve yeterli bir şekilde tahlil edeceği yerde, bu nazariyesini, bizzat kendisi ancak kuşbakışı gözden geçirmiştir. Tıpkı, kent üzerinde uçarken, şehri gözden geçiren bir kuş gibi!</p>
<p>Karl Marks’a gelince, Hegel’de az da olsa bulunan derin görüşlülük ve ufuk genişliği O’nda hiç yoktur. Şöyle ki, O, herşeyden evvel insanın yaratılışını, yapı ve terkibini anlamak istememiştir. Bundan dolayı da, insanın sırf geçim kaynak ve yollarına muhtaç olan bedeni varlığına, yani onun diğer hayvanlarla ortak olan hayvani tarafına bakmış, bu harici kapsül içinde yaşayan iç varlığı, yani esas insanı görememiştir. Ondaki hayvan dış bünyenin, insanın gerçek yönü olan iç varlığı elinde, sadece bir araç olduğunu, insanın hakiki yönünü ve özünü teşkil eden bu iç yapının, onun kapsülü mesabesindeki dış varlığından (hayvan-ı harici), yaratılış icap ve iktizası bakımından tamamen farklı bir yapıya sahip olduğunu kavrayamamıştır. Marks’ın bakış açısının böylesine hatalı oluşu, nazariyesinin tümünün yanlış ve batıl olması sonucunu doğurmuştur. Marks, öyle zannetmiştir ki, insanın iç varlığı, ancak hayvani olan dış varlığına tabi veya onun emrinde bir köledir. Onda bulunan akıl, muhakeme, düşünme, araştırma, gözlem yapma, olaylar arası ilgi kurarak, ortaya yeni sonuçlar çıkarma, inceleme, icat ve buluşlar yapma gibi kuvvet ve hususiyetler, hayvani varlığın hizmetine ve onun şehvetini arzularını, çıkar ve menfaatlerini gerçekleştirmeğe mahsustur. Bunun içindir ki, insanın iç varlığının bugüne kadar yapmış olduğu ve istikbalde yapabileceği son şey -Marks’a göre-, hayvani varlığın isteklerine uygun olarak birtakım ahlaki ve kanuni prensipler ortaya koymak ve yine bu maksatla dini birtakım tasavvurlar icad etmek, yani hayvani varlığın yaşamasını temin için yollar açmaktır. İnsanın hakikatıyla zerre kadar bağdaşmayan ne kadar çürük ve sakat bir düşünce!Ve bu düşünceyi gönül hoşluğuyla, iğrenmeden kabul eden insanlar, ne kadar aptal ve ne kadar ahmaktırlar!</p>
<p>Biz, insanın hayvani duygu ve isteklerinin, çoğu kez insanın iç yapısını etki altına aldığını ve birçok kimsede hayvani yapının insanı yapıya galebe çaldığını reddetmiyoruz. Fakat Marks’ın “İnsani yapı, hayvani yapıyı altedecek hiçbir güce sahip değildir.” şeklindeki görüş ne kadar yanlıştır! Yine O’nun, insanlığın medeniyet mücadelesini, hayvani duygularının tutsağı olmuş kimselerin bir çabası şeklinde anlaması ne kadar hatalıdır! Halbuki, tarihin safhalarını kapalı bir gözle değil de, açık bir gözle inceleyecek olsaydı, beşer medeniyetinin ne kadar faydalı ve takdire layık unsurları varsa, bütün bunların ancak hayvani duygularını insani kuvvetleriyle altetmiş ve güçlü şahsiyetleriyle hayvani arzularının kurbanı nice insan gruplarını etkileyerek onların hayatlarına çeki-düzen vermiş, medeniyet, ahlak, şeref, adalet ve insaf konusunda ölümsüz prensipler ortaya koymuş insanlarca beşeriyet alemine armağan edildiğini ayan-beyan görecekti.</p>
<p>Eğer Hegel ve Marks, Kur’an-ı okumuş-incelemiş olsalardı, insanın gerçek mahiyetini anlamada ve insanlık medeniyetinin ilerlemesindeki temel kanunu kavramada, zannın ve tahminin eteklerine tutundukları için düşümş oldukları hatalara düşmiyeceklerdi. Çünkü, Kur’an-ı Kerim’in, insan bilgisi ve tarih felsefesi konularında ortaya koymuş olduğu esaslar, Hegel’in, Marks’ın ve diğer batılı düşünür ve filozofların sürçtükleri bütün bu meseleleri doğru bir şekilde ve ikna edici bir üslupla çözüp halletmiştir.</p>
<p>Kur’an’ın beyanına göre insan, sadece yiyip içmesi, acıkması, şehvet ve arzusu, korku öfke ve buna benzer fıtri özellikleri bulunan bir canlı varlık değildir. Asıl olan insan, bu hayvani kılıfın içinde yaşayan manevi varlıktır. O, ahlaki hükümlere konu olan bir varlık olup, sair hayvanlar gibi sırf tabii bir yaratık değildir. Kendisine akıl, kavrayış, ilim öğrenebilme, görüş ve fikir gibi muhtelif mevhibeler verilmiştir. Diğer taraftan, kendisine bir nevi şahsi istiklal ve bağımsızlık da verilmiştir. Tabiat, onu diğer canlılar gibi belli bir yolu körü körüne izlemeğe zorlayamaz ve tüm ihtiyaçlarını bizzat kendisi karşılamak zorunda da değildir. Allah ona, mücadele azmi ve çalışma gücü vermiş ve onu dünyada, kendi çabasıyla dilediğini elde etmek, hayata kendi arzu ve gayretiyle istediği yolu tercih etmek ve kendisine ayrılan güç ve alan içerisinde bu gidişatını belli bir süre devam ettirmek üzere serbest bırakmıştır. Bu şekil bir bağımsızlığa ve bu tip bir cehd ve gayrete sahip, çalışma planını kendisi çizen ve hayat tarzını kendisi seçen bir ruh! İşte Kur’an’ın nazarında insan budur!</p>
<p>Onun dış yüzüne yani kapsül varlığına geline, insan onu kullanabilme kudretine sahiptir. Bu hayvani varlık, insan için bir hizmetçidir. Bu hizmetçi, süfli arzularından, nefsani şehvetlerinden ve cismani çıkarlarından başka hiçbir şey tanımayan bir cahildir. Arzu ve ihtiyaçlarının tatmininden başka hiçbir şey düşünmez. İnsanın manevi varlığına hizmet edeceği yerde, onu altedip kendisine köle yapmak ve sahip bulunduğu akli ve ilmi tüm kuvvetlerle, hayvani emellerin tahakkuku için onu alet olarak kullanmak ister. Gözlerini, göklere ve yüksekliklere dikeceği yerde, çukurlara ve alçaklıklara talip olur. İnsanı buhranlara sürüklemek ve bütün gücüyle onu maddeye kul-köle yapmak ve nefsinde cahiliyet tohumları yeşertmek için çabalar.</p>
<p>Bunun tam aksine olarak, insanın iç yapısını da, yaratılışı icabı, hayvani varlığı kendi emri altına almak ister. Allah ona, iyilik ve kötülüğü bildirmiş, hayır ve şer yollarını ayırdetme gücüvermiş, tabi ihtiyaçlarını diğer hayvanlar gibi değil de ancak münasip yollarla gidermesini ilham eden ahlaki bir hiss lütfetmiştir. Bunun içindir ki, behimi yollara sapmaktan otomatikman haya eder; hayvani hedeflere yönelmekten kendiliğinden uzaklaşır ve daima en üstün bir varlık olma yolunda ısrarla yürür.</p>
<p>Yaratılışından gelen bir iç güdü, onu, üstün ideal için yaşamağa sevkeder durur.</p>
<p>Bu bakımdan insan hayatı, başından sonuna kadar insanın dahili varlığıyla harici varlığı arasında sürüp giden mücadele sahasından başka bir şey değildir.Bu harp sahasında, dış varlık iç varlığı çukura iter ve onu kendine mahkum ettikten sonra onun vasıtasıyla birtakım eğri yollar açar... Zulüm, düşmanlık, fuhşiyat, günah, azgınlık, nefsani arzulara tutkunluk ve insanlar arası ilişkilerde haksızlıklarla dolu, karma karışık yollar... İç varlık ise, böyle bir zillete razı olmaz ve dış varlığa başkaldırır. Lakin hayvani varlığı emri altına almak için mücadele verirken, o da birtakım eğri yollar dener... Dünyadan kaçmayı, nefsi kahretmeyi tabii ihtiyaçlardan ve ictimai hayatın normal seyrinden firar etmeyi öğütleyen ruhbanlık yollarını... İşte o zaman, dış varlık ona bir kez daha başkaldırır ve onu kendi sapık ve eğri yoluna çeker...</p>
<p>İşte, biribirine zıt bu iki aşırı kuvvet (ifrat ve tefrit), zaman zaman birbirlerine karşı gelir ve baş kaldırırlar. Bu iki kuvvetin biribirlerine hakim olmaları ve tesir etmeleri neticesi, dünyada hak ve batıl karışımı birtakım nazariye, prensip ve hayat yolarını, bir zaman tecrübe eder ve sonunda, onun sürekli olarak sırat-ı mustakim’e özlem duyan fıtri hakikat’ı, bu eğri yollardan sıkılır, usanç duyar ve topyekun batıllara karşı isyan ederek bunların yekunünü fırlatır atar. Neticede, insan hayatında hak ve doğruluk’tan başka hiçbir nazariye ve hayat tarzı kalmaz!</p>
<p>Fakat, ifrat ve tefrite çağıran bu sistemler yok olup dağılır dağılmaz, mücadele alanına, yeni ifrat ve tefrit unsurları çıkar ve bunlar arasında yeni bir tartışma kızışır. Bu bir zaman sürer... Sonra, her zaman doğru yola özlem duyan insan fıtratı, bütün bu batıl ve hak karışımı sistemleri yeniden terkeder.</p>
<p>Tarih boyunca insanlık medeniyetinin, aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi, bir doğru parçasıyla kesişerek zikzaklar çizen bir eğri gibi iniş çıkışlar arzettiğini görürürüz:</p>
<p>Bu resimde görülen (A,B) doğru parçası, Kur’an-ı Kerim’de Sırat-ı mustakim, rüşd, huda, sevau’s-sebil, sebilu’r-rab ve diğer tabirlerle ifade ettiği, insanlığın fıtri yolu’nu temsil eder. İnsanlık, başlangıçta fıtrat üzereydi. Sonra insanlar, kendileri için çizilen meşru sınırları geçtirler ve azdılar. Onlardaki bu azgınlık ve hak yoldan sapma eğilimi, insanı fıtri olan sırat-ı mustakim’den birçok defalar uzaklaştırdı. Fakat her defasında, acı tecrübeler ve fıtratın sesi, insanı fıtrat yolu’na dönmeğe çağırmış ve zorlamıştır. Lakin insan, fıtratın yoluna döner dönmez, ondan yeniden ters istikametlere doğru uzaklaşmış, sonra fıtratın yoluna bir kez daha dönme mecburiyetini hissetmiştir.</p>
<p>Hegel’in tez ve antitez diye ifade ettiği şeyler, insanı doğru çizgi’nin bir bu yanına, bir diğer yanına çeken aşırı temayüllerdir. O’nun, sentez diye adlandırdığı ise, insanlığın çizdiği eğrilerin, doğru çizgi ile kesiştikleri noktalardır.</p>
<p>Hegel ve Marks, insanlık tarihindeki bu doğru çizgi’yi bulmuşlar, lakin ezelden ebede uzanan ve insan fıtratinin ta içten özlemini çektiği, ona bakarak bir sürü eğriler ve zik-zaklar içerisinde her idrak ve anlayış sahibi kalbin görebileceği hak istikameti belirlediği ve her insanın yaratılıştan aradığı ve erişmek için can attığı bu doğru çizgi’yi anlayamamışlardır.</p>
<p>İnsanlık içerisinde bu doğru yol bilenler, Peygamberler (a.s.) olmuş ve onlardan her biri, kendi devirlerinde bu doğru ve vasat yola insanları çağırarak, insanlık medeniyetini bu yol üzerinde fiilen inşa etmişlerdir:</p>
<p>“And olsun ki, peygamberlerimizi apaçık ayetlerle gönderdik. Onlarla birlikte kitap ve insanlar doğru hareket etsinler diye ölçü indirdik.” (Hadid: 57/25)</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Evrensel İnkılab - Seyyid Kutup]]></title>
<link>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=20</link>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2008 11:32:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>yolumuzuaydinlatanlar</dc:creator>
<guid>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=20</guid>
<description><![CDATA[Evrensel İnkılab
İslam prensiplerine uymayan batıl sistemleri yıkıp yerine İslam düzenini ge]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Evrensel İnkılab<br />
İslam prensiplerine uymayan batıl sistemleri yıkıp yerine İslam düzenini getirmek İslam'da cihadın ana gayesidir! Yalnız bir bölgeye ve bir kitleye özgü olmayan, bu yüce ideal, bu evrensel İslam inkılabı ideali İslam'ın en yüce gayesi ve en büyük ideali ve bütün insanlığı içine alan evrensel bir inkılabtır. Kuşkusuz ki Müslümanların gayesi her şeyden önce yaşadıkları topraklarda İslam inkılabını gerçekleştirip, bu topraklardaki batıl sistemleri yıkmaktır. Ancak Müslümanların hedefi bununla bitmez asıl gaye ve en büyük hedef bütün bir yeryüzünü kuşatan evrensel inkılabı gerçekleştirmektir; Bu ırkçılığa asla sapmayan, bütün insanlığın kurtuluşunu ve mutluluğunu sağlayan bir inkılabtır. Bu inkılabı bir millete ya da bir bölgeye özgü görmek mümkün değildir. Müslüman yükümlülüğünden dolayı bu evrensel inkılabı her an göz önünde bulundurmak, bir an dahi unutmamak zorunluluğundadır, Hak davası coğrafi bir sınır tanımaz. Hakikatin yurdu yoktur. Hakikat, coğrafyacıların kabul ettiği sınırlamalara kanmaz.<!--more--><br />
Bazen öyle bir durum söz konusu oluyor ki falan hakikati söylüyor ya da filanın görüşü doğru diyorsunuz ancak bir süre sonra o beşeri görüşlerin yanlışlığını kabul etmek zorunda kalıyorsunuz. Ancak hakikat her zaman ve her yerde hakikattir. Dağların yüceliği denizlerin genişliği, mesafelerin uzaklığı onu değiştirmez. Yararı genel, bölgesi geniştir hakikatin. Bir bölgeye veya bir topluluğa özgü olamaz. Nerede insanlık ezilirse, hakikatin oraya ulaşması, zayıfın gasbedilen haklarını alması gerekir; putçu zalimlerin kurdukları zalim sistemleri devirmesi gerekir.</p>
<p>Yüce Allah buyuruyor: "Size ne oluyor da Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lütfet diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?" (Nisa Suresi, 75)<br />
Beşeri istekler, ilişkiler, vatani ve milli ayrılıkların etkisiyle oluşmuş olan ayrılıklar bireyler arasında kapsamlı bir yakınlaşmaya engel olur. Bununla birlikte aynı yerde yaşayanlardan bir kısmının kendi düzen ve kurallarına boyun eğmek istememesi, doğal olarak bu düzenin eksiksiz bir şekilde uygulanmasına engel teşkil eder. Bundan dolayıdır ki Hizbullah kendisini korumak, büyük bir yenilik ve düzenlemeyi gerçekleştirmek için bu ilahi düzeni bir bölgede ya da bir kıtada uygulamakla kalmayıp bütün dünyaya yaymak zorunluluğundadır. Bununla beraber bu evrensel inkılabı gerçekleştirebilmek için bütün gücüyle çalışmak, görevindedir. Hizbullahın hangi koşullar altında bulunursa bulunsun bir an dahi davasından yüz çevirmesi söz konusu olmamalıdır. Bunu da gerçekleştirebilmek için bir taraftan İslam ülküsünü yayması; görüşlerini anlatması, bütün bir yeryüzünde yaşayan her cinsten ve her sınıftan insanlara, iki dünyanın mutluluğunu sağlayacak düzenin sadece ve sadece İslam olduğunu göstermesiyle mümkün olacaktır. Bununla da kalmayıp bütün bir gayretiyle didinmesi; hak ve adalet düzenine karşıt putçuların kurduğu sistemleri elinden geldiğince ya da gerekli ortamı bulduğunda yıkıp yerine İslam'ın eskimez, solmaz, ölmez düzenini getirmesi gerekir.<br />
İşte İslam'ın yolu... İşte Resulullah'ın metodu... Ve işte ondan sonra gelen halifelerin yolu...<br />
Peygamber önce, İslam'ın ufuklarında doğduğu Arap yarımadasından harekete başladı, orayı İslam'ın hakimiyeti altına aldı. Sonra kenar beyliklerini İslam devletine kattı. Daha sonraları ise, yeryüzünde hüküm süren o günkü kralların tümünü de hak dine davet etti; tek Allah'a kulluk etmeye çağırdı. İşte bu çağrıya uyanlar, İslam sınırlarının sitesi sınırlarına alınıp bu sitenin bireyleri arasına katıldılar. Bu ilahi davete kulak asmayıp iman etmeyenler ise öldürülmeye başlandı.<br />
Allah'ın yüce Resulü Rabbine kavuşunca yerine geçen halife Hz. Ebu Bekir döneminde, o günkü dünyanın en büyük krallıkları olan köhne Bizans ve kof İran üstüne akınlar başlatıldı. Sözü edilen bu iki devlet o dönemde yeryüzünün en güçlü devletleri idi. İşte bu devletlere karşı Sıddık-ı Azam'ın açtığı bu çığır, daha sonraları Ömer Faruk döneminde daha da hızlanarak devam etti. İlk büyük İslam devletini kurma şerefi böylece Hz. Ömer'e nasip oldu. Çünkü Hz. Ömer döneminde İslam davetinin gölgesi dünyanın iki büyük kıtasına kadar uzanmıştı.<br />
Bizans, Mısır, Pers ülkelerindeki halk ilk önce, Arapların ara arda kazandıkları bu büyük fetihleri eski zamanlarda sömürmek ve köleleştirmek için yapılan sıradan işgaller ve saldırılardan kabul etmişlerdir. Onlar, sözü edilen bu fetihleri yapan Arap milletini önceleri gelip geçen, yağmacılık yapan, yeryüzünü kana bulayan zayıf milletleri inim inim inleten barbarlar güruhuna benzetiyorlardı. Bundan dolayıdır ki, önce Bizans ve İran krallarına sığınarak Müslümanlarla savaş yapmayı göze alanlar vardı. Ancak Müslümanların tavırlarını görüp neden savaştıklarını, evrensel İslam inkılabının özelliklerini, böylece de; Arapların ırk kavgası gütmediklerini, milli çıkar ve kinleri için kılıçlarını kuşanmayacaklarını, ülkelerini bırakıp adalet ve insaf ölçülerine dayalı İslam düzenini hakim kılmak için savaşa çıktıklarını, zayıf milletlerin gelir kaynaklarını sömüren zalimlerin kurduğu insafsız sistemleri devirmek istediklerini, uluhiyet iddiasında bulunacak kadar gururlanan Kisra'ların, Kayserlerin zulüm ve baskılarını yıkmak için kılıç kuşandıklarını, evet bütün bunlar öğrenilince, fatihlerin yüce ideallerini, samimi gayelerini anlayınca hemen İslam'a yönelmişler; İran ve Bizans'a karşı saldırıya geçmişlerdir.<br />
Artık bundan sonra Bizanslıların ya da İranlıların yanında savaşmak zorunda kaldıklarında -durum bunu gerektirdiğinden- istemeye istemeye 'onların yanında bulunmuşlar; içten içe ise onlara karşı cephe almaya başlamışlardı. Bundan dolayıdır ki, ilk Müslümanlar her yerde büyük zaferler kazanmışlar ve tarihin sayfalarını büyük zaferlerle süslemişlerdi.<br />
Yabancılar, İslam ülkesinde İslam'ın ölçüsüne uygun adaletli bir düzenin kurulduğu, İslam devletinin ülkeye refah ve huzur getirdiğini gördüklerinde İslam'ın davetine uyuyor, topluca, fertçe bu evrensel düzene katılıyor; onun evreni kapsayan sancağı altına sığınıyorlardı. Öyle ki; gün geliyor onlar bu evrensel inkılab sancağını taşımaya başlıyorlardı. Dolayısıyla da ülkelerden ülkelere, kıtalardan kıtalara at koşturup insanlığa bitimsiz bir mutluluğun kaynağı olan bu ilahi düzeni sunuyorlardı.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Batının Ahlâkî Temelleri - Mevdudi]]></title>
<link>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=18</link>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2008 11:22:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>yolumuzuaydinlatanlar</dc:creator>
<guid>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=18</guid>
<description><![CDATA[Batının Ahlâkî Temelleri
Allah (c.c.)&#8217;ı ve ölümden sonraki hayatı açıkça inkârdan ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Batının Ahlâkî Temelleri<br />
Allah (c.c.)'ı ve ölümden sonraki hayatı açıkça inkârdan sonra ahlâk, materyalist değerlerden yola çıkarak kendi standartlarını çizmek zorundaydı. Kendisine bulabileceği tek kaynak da o güne kadar yaşanmış tecrübelerdi. Bu şartlarda, her ne kadar durum çok gerektirse de, din tarafından önceden ko­nulmuş değerlerin, yeni temeller üzerine yeniden in­şası mümkün değildir.</p>
<p>İnsan hayatında, kutsal Elçi­lerin öğrettiği inanca dayanan ahlâkî ilkelerin muha­fazası imkanı da yoktur. Gerçekte dinsizlik ve Ölüm­den sonraki hayatın inkârı ortamında beliren ve Batı hayat tarzının bir parçası haline gelen materyalist Epiküryenizm (zevke,sefaya düşkünlük)esintileriyle birlikte, Utiliteryenizm (Çıkarcılık) idi. <!--more--></p>
<p>Bütün batı kültürü ve hayat biçiminin temelleri bu karışımda yatıyordu. Utiliteryenizm ve Epiküryenizmin, kitaplardaki ilmî izahı ne olursa olsun Batı Uygarlığı ve Batı insanının onlardan çıkardığı sonucu: "Kendim" daha geniş bir anlamda kavramlaştırılırsa "Ulusu­mun istifade edebileceği şey" değerlidir; kuralı oldu. Ve bu istifade, dünyalık kazanç )biraz rahatlık biraz eğlence veya bir miktar maddi çıkar) olarak düşünül­dü. Bu uğurda "beni" ya da "ulusumu" faydalandıran şey yararlıdır. Bütün çabalar ona sahip olmak için sarf edilmelidir. Böyle olmayan, bana veya ulusuma, elle tutulur ve ölçülebilir bir şekilde fayda sağlama­yan şey, her ne olursa olsun dikkate değmez. Ve bu­nun tersi olarak dünyalık çıkar açısından fedakârlık etmeye sebep olan ve dünyalık zevklerden birini kay­bettiren herşey kötü ve habistir. Ondan kaçınmak zorunludur.</p>
<p><strong>Ekonomik Sistem:</strong></p>
<p>İngilizler ekonomik sistemlerini, ekonomik felse­fe ve kavramlarıyla beraber bize empoze ettiler. Bu­nu o şekilde empoze ettiler ki, ekonomik sistemleri­nin ilkelerini, kabul etmek, yaşamak ve varolmak için yegane tılsım "açıl susam açıl" oldu. Bu, önce bi­ze haram yedirdi. Sonra yavaş yavaş zihinlerimizden haram-helal ayrımım sildi ve son olarak bu işlem öy­le bir noktaya ulaştı ki; büyük çoğunluğumuz, batı tarafından kurulan ekonomik sistemin, meşru ilan ettiği pek çok geçim yolunu yasaklayan İslâm Öğreti­lerine olan inancımızı kolayca kaybettik.</p>
<p><strong>Hukuk:</strong></p>
<p>Batılılar, bize kanunlarını da empoze ettiler. O kanunlar vasıtasıyla sadece sosyal ve kültürel siste­mimizin çizgilerim pratik olarak değiştirmekle kal­madılar; sosyal kavramlarımızı ve doğru fikirlerimizi de oldukça değiştirdiler. Biraz hukuk bilgisine sahip olan biri, hukukun, ahlâk ve toplumla son derece de­rin ilişkisini bilir. Her ne zaman bir beşer, bir kanun hazırlasa; o kanunun özünde, o kişinin insan hayatı­na vermek istediği biçime göre belirli bir ahlâk, top­lum ve kültürel özeti vardır.</p>
<p>Benzer olarak, o kişi bir kanunu ilga ettiğinde, o sanki iptal ettiği kanunun dayandığı ahlâki ve sosyal felsefeyi geçersiz kılar. Onların oluşturduğu hayat biçimini değiştirir. Böyle­ce Şeriat kanunlarını ilga edip yerine kendi kanunla­rını yürürlüğe koyduklarında, sadece bir kanun diğe­riyle yer değiştirmiş olmadı. O, yerleşik ahlâk ve kül­tür sistemine bir çarpı işareti çizildiği anlamına gel­diği gibi, başka bir ahlâk ve sosyal sistemin temelle­rinin atıldığı anlamına da gelmiştir.</p>
<p>Bu değişikliği yerleştirmek için, hukuk okullarında, önceki kanu­nun geri ve ilkel olduğu, bir modern çağ toplumuna hiçbir şekilde uymadığı ve kanun koyan bu yeni sistemin ilkeleri ve ideolojisi de dahil, daha doğru ve ilerlemeye açık olduğu fikrini öğrencilerinin zihnine empoze etmeyi sürdürdüler. Sadece bununla kalma­dılar: Kanun koyma selahiyetine, sadece Allah'ın (c.c.) sahip olduğuna dair temel inancımızı da sarstı­lar. Hatta bu konunun Allah ile hiçbir alâkasının bu­lunmadığı fikrini vurgulayarak, istediği her şeyi ya­saklamak ve kısıtlamak, kanun koyucu millet mecli­sinin işidir, dediler.</p>
<p>Bu kanunlar hakkında bir fikir vermek için, gayrimeşru ilişki ve zinayı, kumar ve içkiyi ve pekçok kötü iş ve ticaret şeklini meşrulaştırdıklarını belirt­mek yeterlidir. Onların desteğiyle ve koruması altın­da sayısız günah ve ahlâksızlık alışkanlık haline gel­di. İnsanların benimsemeyişlerinden dolayı o bozul­ma çağında bile varlıklarını sürdürebilmiş olan pek çok iyi meziyetler, yok edildi. Fakat şartlar dini has­sasiyetimizi, o noktaya kadar yoketti ki, dürüst ve sa­mimi olanlar bile, bir müslümanın bu yürürlükteki sistem altında bir avukat ya da hakim olarak meslek yapmasında bir hata göremez oldular. Aslında işler öyle bir darboğaza girdi ki, "El Hükmü Lillah (Hü­küm yalnız Allah'a (c.c.) aittir" prensibini yeniden canlandırmaya çalışan muhalifler, hariciler (aşırı tu­tucular) sayıldılar.</p>
<p><strong>Sosyal ve Kültürel Etki:</strong></p>
<p>Onlar bize, bozuk ahlâklarını ve hayat biçimleri­ni de empoze ettiler. O şekilde empoze ettiler ki, sadece ahlaken kendilerine yakın olanlar ile onların kültürlerinin renginde gözükenler onlara yaklaşabil­di, veya onlar tarafından dikkate alındı. Sözü dinle­nir olmak ve refah içinde yaşamanın garantisi buy­du... Orta sınıfın özendiği zenginlerimizin, gittikçe onların rengine boyanması, benimsemesinin ve ta­nınmış kişilerin hayat şeklinin kitlelere sirayetinin yaygınlaşmasının sebebi bu idi. Sonuç olarak, yüz yıldan, fazla bir süredir, karma eğitimin yaygınlaş­masına, asil aile kadınlarının şarap ve dansa müptela olmalarına, dürüst insanların kızlarının artist ol­malarına (ki bunlar, bir zamanlar fahişelerin bile aşırı bulacağı türden hayasızlıklar şergilemişlerdir) binlerce insanın kızlarının ve kız kardeşlerinin gös­terilerini izleyip alkışlamasına müsamaha eder bir duruma, farkında olmadan yavaş yavaş kaydık. Şim­di Batıdan fazla uzak bir noktada değiliz, Buradaki halk da aynı şekilde, evli olmayan bir anne ile gayrı meşru bir çocukta ne gibi bir acaiplik olabileceği so­rusunu soracaktır. Neden onlar da evli bir kadın ve meşru çocuğu gibi aynı muameleyi görmesin? Batı bu durumuna bir gün içinde erişmedi. Bizim geçirmekte olduğumuz süreci yaşayarak geldi.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Seyyid Kutup Yolumuzu Aydınlatıyor]]></title>
<link>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=17</link>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2008 11:10:35 +0000</pubDate>
<dc:creator>yolumuzuaydinlatanlar</dc:creator>
<guid>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=17</guid>
<description><![CDATA[DAVA ÖNDERİNİN TEVHİD FİKRİ
Bir bütün olarak okunduğunda görülecektir ki, Seyyid Kutup, e]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>DAVA ÖNDERİNİN TEVHİD FİKRİ</strong><br />
Bir bütün olarak okunduğunda görülecektir ki, Seyyid Kutup, eserlerinde bir tek noktaya ağırlık vermiştir. Bu nokta Kelime-i Tevhid’in gerçek anlamına yönelmektedir.<br />
Seyyid Kutup, Kelim-i Tevhid’in özünü çoğu kimsenin bilmediğini düşünüyordu. Bunun için de, imanın gerçek vasıfları Kitap ve sünnet’e göre açıklansın istiyordu. O, insanların genelinin bu vasıfların şuuruna eremediklerini hissediyordu.<br />
Seyyid Kutup insanlara gafil oldukları hususlarda emretmek değil, onlara açıklamak, onları yönlendirmek fikrini savunuyor, Allah’ın yolunda olmayanlar için ‘kesin olarak İslam’a dönmeleri gerekir ki kurtuluşa ulaşabilsinler’ diye düşünüyordu.<br />
Burada şu iki noktayı göz önünde tutmak gerekir.</p>
<p>Bundan dolayı Kutup "Biz davetçiyiz, yargılayıcı değiliz, bizim görevimiz insanlara hüküm çıkarmak değil, onları Tevhid’in şuuruna erdirebilmektir.Bu şuura ermek Allah’ın şeriatı üzerinde yürümekle mümkündür" diyordu.<br />
Burada iki noktayı gözden uzak tutmamak gerekir.<!--more--></p>
<p>Birincisi Seyyid Kutup’ un yazdıkları Kitap ve Sünnet’e aykırılık taşımaz, çünkü Tevhid’in şuuruna duymaktadır.</p>
<p>İkincisi yazdıkları Hasan el Benna’nın fikirleriyle çelişmez. Çünkü el-Benna Müslüman Kardeşler’in imamıdır, kurucusudur.</p>
<p>Ve Seyyid Kutup’un bir Müslüman olarak tavrı Hasan el-Benna’nın şu sözüne uyar:<br />
"İmanlı insan, Kelime-i Şahadet getirip onun ruhuna uygun hareket eden insandır."</p>
<p><strong>SİYASETE BAKIŞ</strong><br />
Seyyid Kutup, her bir sosyal sistemin kendi içinde bir felsefesi olduğuna inanır. Siyasi sistem ve üzerinde biçimlendiği esaslar, ekonomik sistem ve üzerinde geliştiği fikirler, ahlaki sistem ve dayandığı ölçüler kendilerine uygun amaçları uygulamanın doğal bir sonucu olarak problemlere uğraşma çareleri ortaya koydukları gibi, kendi içlerinde de bir bütünlük gösterirler. Ancak böyle bir sistem insanı tanıyabilir. Bundan dolayı Seyyid Kutup’un siyasi görüşlerini açıklamak O’nu daha iyi tanıyıp anlamak bakımından gereklidir.<br />
Seyyid Kutup, günümüz ideoloji ve sistemlerini, inanç temelinden kaynaklanan özel bir bakış açısı içinde yorumlar.</p>
<p><strong>ÇAĞIN MİLLİYETÇİ DÜŞÜNCELERİNE BAKIŞI</strong><br />
Seyyid Kutup’a göre, milli ve ırki görüşler geçen iki yüzyılın ihtiyaçlarından ve insani ruhun zayıflamasını önlemek için ortaya çıkmıştır. Bugün ise geçmişin kalıntılarından biri olmuştur. Çünkü bugün milliyetçiliğin yerini sosyal bir adalet düşüncesi almıştır. Beşeri bölünmede dünya, milliyetçi çizgiyle üç yapıya ayrılır:<br />
Batı, doğu ve bloksuzlar.(1)<br />
Batı ve doğu, emperyalizmi sürdürürken, bağlantısızlar bir acizlik içindedir. Çünkü onların açık bir düşünceleri yoktur. Ayrıca sabit bir düşünce temeline de dayanmazlar. Emperyalist devletlerin körüklemeleri sonucunda bu grubu temsil eden Afrika ve Asyalılar kitlesi diye adlandırabileceğimiz bağlantısızlar parçalanmış bir topluluktur. Aralarında ortak bir hedef yoktur. Tersine aralarında köklü ihtilaflar vardır. Örnek olarak, Pakistan ve Hindistan arasında Keşmir meselesi yıllardan beri sürmektedir. Durum böyle olunca emperyalizmin kışkırtmalarını gidermeksizin, bu devletler grubunun da bir güç olarak varlığını dünyaya hissettirmeleri mümkün değildir.</p>
<p><strong>KAPİTALİZM ve KOMÜNİZME BAKIŞI</strong><br />
Seyyid Kutup’a göre kapitalist sistem,yada çok kullanılan adıyla demokratik sistem, Avrupa insanının feodal yapıdan kurtuluşuna zemin hazırlamıştır. Bu düzen, kişisel çalışma hürriyetiyle üreticiliğin zirvesine ulaşma fırsatı vermiştir. Ancak, feodal sistemin yıkılışı için verilen hürriyetin kötüye kullanılır olması, bütün ekonomik felaket ve bunalımların kaynağı olan faiz ve karaborsanın ve bunun sonucu olarak da ekonomik emperyalizmin doğuşunu getirmiştir. Bu da bir başka sömürüdür.<br />
Kapitalizm bütünüyle maddeye dayalı bir düzen olup, insanın fıtratına zıttır. Her şeyi menfaatlere bağlamasıyla ahlakı yok eder. Hakim ve zengin sınıfa her durumda arka çıkar. Böylece toplumda dengesizlikler ve uçurumlar meydana gelir.<br />
Komünizme gelince, o da beşeri bir sistem olarak kapitalizmin düştüğü hatalara düşmüştür. Esasen komünizm yemekten, içmekten daha ilerisini düşünmeyen bir cüce ideolojisidir. O da maddeye dayalı sistemiyle insanlığa terstir.<br />
Bu sistem, burjuva tabakasının ortadan kaldırılmasıyla insanların dıştan bir baskı ve etki olmadan toplumun menfaatlerini kendi menfaatlerinden daha üstün tuttuğunu ileri sürer. Oysa bu ileri sürdüğü durum, komünizmin insan tabiatından habersiz olduğunu açıkça gösterir. Ayrıca her şeyin özellikle kendi zıddını içerdiği mantığından yola çıkarsak, bu sistemin kurulmasının ana temeli olan sınıf çatışmalarının komünizm gelince sona ereceği büyük bir yalandır. Çünkü yukarıdaki zıtlıklar ilkesi gereğince çatışma sürecek ve sonuç komünizmin yıkılması olacaktır.</p>
<p>Gerçekten de dünyada komünist sistemlerin birer birer çöktüğünü görmekteyiz ki Seyyid Kutup yıllar önce burada belirttiğimiz konu ile ilgili düşüncelerinde ne kadar isabetli düşündüğünü bize bir kez daha göstermektedir.</p>
<p><strong>ÇAĞDAŞ TOPLUMLAR ve SEYYİD KUTUP’UN YORUMU</strong><br />
Şehid Seyyid Kutup, toplumları başlıca ikiye ayırır:<br />
1- İslamî Toplumlar, yani medeni toplumlar.<br />
2- Cahiliyye toplumları, yani gerici toplumlar.<br />
İslami toplumlar, Allah’ın şeriatini kabul eden toplumlardır. Bunlar Allah’ın mutlak birliğini, inanç ve yol olarak gerek sözle ve gerekse fiil olarak ibadetin yalnız Allah’a yapılmasını esas alan toplumlardır. Hakimiyyetin kayıtsız şartsız Allah’a ait olduğunu kabul eden toplumlardır. Her ferde irade özgürlüğü, batıl köleliklerden kurtulma hak ve hürriyetini verir. Dini esaslardan olan ibadetlere alışkanlık kazanmış olmakla yetinmez, şeriatini bütün şubeleriyle uygular. Bu toplum kendi istekleri, arzuları doğrultusunda bir sistem meydana getirmez. Yalnızca Allah’ın iradesine ve Rasulü’nün tebligatına uyar.<br />
Cahiliyye toplumları ise, İslam’ı din olarak kabul etmeyen, ilkelerine kulak asmayan, İslam şeriatine ve ahlakına göre davranmayan toplumlardır.</p>
<p>Cahiliyyenin anlamı, Allah’ın şeriatinin, ekonomik, sosyal ve ahlaki, yani her sahada tatbik edilmeme durumudur. Cahiliyye yalnızca putlara tapma ve bunun gereği olarak uydurma ilahların karşısında eğilme değildir. İlahları temsil eden putlar, başkalarına kendilerine boyun eğeme mecburiyeti koyan despotlar ve tağutlar gibi yeni yeni ilahların işareti olabilirler. Cahiliyye daima insanlığın karşısında duran ve tarih boyunca ondan ayrılmayan devamlı bir tehlikedir. Biz bugün, İslam’ın ortaya çıkışındaki dönemin cahiliyetinden daha kötü bir cahiliyye yaşıyoruz. İnançlar, taklitler, kanunlar, kültür-sanat ve etrafımızdaki her şey bunu gösteriyor.<br />
Bütün toplumlar, ister komünist, ister kapitalist, ister putperest, ister hristiyan, ister yahudi olsun, hepsi cahiliyye veya diğer bir söylemle gerici toplumların bir parçasını oluşturuyor. Çünkü insanın ruhsal özelliklerine göre değişen şekillerde önceliği maddeye vermekle bunu yapıyorlar. Yani insanlık ikiye ayrılmış:<br />
1- Emredenler, hükmedenler,, efendiler, hakimler...<br />
2- Her türlü şeref ve hürriyetten mahrum, yalnızca emredenleri yapan mahkumlar, çağdaş köleler...<br />
İnsanlık bu cahiliyyeden ancak gerçek anlamda İslam’a dönmekle ve Allah’ın ipine sımsıkı sarılmakla kurtulabilir.</p>
<p>Kaynakça:<br />
- Çağın Önderleri, İlke Yayınları<br />
- İslami Hareket Metodu ve Seyyid Kutup, Risale Yayınları</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bugünkü İnsanın Burjuvazi Cennetinde İsyanı - Ali Şeriati]]></title>
<link>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=13</link>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2008 10:40:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>yolumuzuaydinlatanlar</dc:creator>
<guid>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=13</guid>
<description><![CDATA[Tarihin bütün nesillerinden daha çok eziyet çek­memize rağmen, sevinerek söyleyeyim ki biz ç]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin bütün nesillerinden daha çok eziyet çek­memize rağmen, sevinerek söyleyeyim ki biz çok me­sut bir nesiliz. İnsanın dert ve yenilgi dönemlerini gördüğümüz için mesut bir nesiliz.<br />
 <br />
Acaba gerçek dert ve yenilgi, yalancı ümit ve se­vinçten daha iyi değil midir? Şuurdan doğan dert, akılsızlıktan doğan dertsizlikten daha iyi değil midir?<br />
 <br />
Ben yirminci asrın ikinci yarısında olduğum için çok seviniyorum, eğer on dokuzuncu asırda olsaydım burjuvazinin yirminci ve yirmi birinci asırda yeryü­zünde yapmak istediği cennet için ahmakça slogan atardım. Şimdi burjuvazi cennetinin yapılmış olduğu bir zamanda, gözlerimle üç asırdır ilmin, Samiri’nin paradan buzağısı olduğunu görüyorum. Altından ya­pılmış ve aldatıcı bir şekilde, ama ruhsuz, ruhaniyetsiz, maneviyatsız, yalancı, sahte banka parası ortaya çıktı ve ahmakları kendine secde ettiriyor.<!--more--><br />
 <br />
Şu anda kurulmuş olan, burjuvazi cenneti ne de­mektir? Bütün insanlar için değildir! Bu burjuvazi cenneti, bu tüketim hayatı, kapıdan ve duvardan Av­rupa’nın yüzüne yağan bu nimet bolluğu, havadan gelmemiştir. Bir buçuk, iki milyar insanın açlık bedeli ile meydana getirilmiştir. Ama her halükârda kendisi için, yani Avrupa burjuvazisi için, üç asır Önce ya­pılmıştır. Orada her şeyi bulmak mümkündür. Tan­zanya elmasını, Mısır kenevirini, Kamerun kahvesini, Küba şeker kamışını, Cezayir şarabını, Hind çayını, Vietnam kauçuğunu, Ortadoğu petrolünü bulmak mümkündür. O halde bütün dünya, onların yeme, iç­me, yatma ve yiyecek çiftliğidir. Onların sömürüsüne uğramış bütün milletler, Avrupa’nın bu kirli cenne­tinin karneli ve ücretli işçileri değil midir?<br />
 <br />
Bütün bunlara rağmen bu cennette, Avrupalı in­sanın nasıl yaşadığını görmek gerekir. Şaşılacak şey şudur ki, bu insan, sonunda üç asırdır söylediği slo­ganlara ulaştı. Yani faydalanma ve tüketim zirveye ulaştı. Şimdi onun iktisadi mal kalemlerinin %10'u temel ve gerçek masraflarıdır. %9O'ı ise eğlenme mas­raflarıdır.<br />
 <br />
Bu faydalanmadan çok, başka neyi istiyor?<br />
 <br />
İkinci olarak da ilim, ideal ve iddiasına ulaşmış­tır. Yeryüzünde maddi hayatı ve tabii kuvvetleri uyuş­turmak için bir teknik meydana getirmiştir. Tüketim asaletine dayanan bu hayatı kurmayı başarmıştır. Ama tahmin edemediği şey, yirminci asırdaki haya­tın ve bugünkü insanın en büyük hakikati, bu insa­nın böylesi bir burjuvazi cennetinde isyan etmesidir.<br />
 <br />
Kur’an’ın deyimiyle, tıpkı Âdem’in ilk cennet bahçesinde «isyan etmesi» gibi. Her şeye sahipti, gön­lü neyi isterse onu yiyordu, buna rağmen isyan etti. O, yasak ağacın meyvesinden yedi. Tüketim hayatı­na bağlı olan bugünkü batı insanı ve ilerlemiş bur­juvazi hayatı dünya emperyalizmi aşamasındadır. Dünyaya, uzaya, göklere egemendir; dünyanın beşerî bütün sofralarına ve nimetlerine el uzatmış, yiyor. Ama isyan etmiştir. Müreffeh hayatta, yararlanmada ve refahta isyan etmiştir. Bugünkü insanı isyana teş­vik eden yasak meyve nedir? İnsanî şuurdur, uyanış­tır. Ansızın ilmin de var olduğunu hissetti. İlim ise üç asırdır ona yalan söylüyor. Kapitalizmin uşağıdır, in­sanın zabitliğini hidayete yönelten kılavuz değil. Ona «sen insansın» demiyorlar, bu ne demektir?<br />
 <br />
Bugünkü insanın bu kudret ve tüketim slogana artık yeterli değildir. Zira her ikisine de ulaşmıştır, başka bir şey istemiyor.<br />
 <br />
Bu slogan ve isyan, özellikle dünyadaki bütün ge­çici maddi eziyetlerin ve açlıkların giderildiği bir za­manı başlatmıştır. O zaman, üç asırdır ilmin gizledi­ği, halkı vazgeçirdiği, burjuvazinin ticari görüş ve kültürünün yaydığının dışında, dünyayı anlayacağı bir dünya görüşüne ihtiyaç duyuyor. Hayatın anlamı nedir? Ne için olması gerekir? Bu kadar kudretle ve bu kadar refahla geçirdiği şimdiki hayatın yönü ne­dir? Bu hayatta, ne tarafa gidiyoruz? Bu burjuvalaş­mış ve para düşüncesinde olan ilmin reddettiği, fa­kat daha iyi ihtiyaçlar olan iman, ideal, değer, ahlâk, ruh, aşk, tapma, akide ve faziletin yerine hangi şeyi koymak gerekir? Tekrar tüketimi mi? İnsan, isyan ediyor!<br />
 <br />
Ne ilim cevap veriyor, ne teknik, hatta ne de be­şeri ilimler. Bütün bunlar el ele vermiş sadece bir sı­nıf için, yani burjuvazi sınıfı için yeni tüketimler ya­ratıyorlar. Bunlar, on altıncı ve on yedinci asırlardaki bütün o iddia, heyecan, dinamiklik, ümit ve geleceğe güçlü bir iman taşımanın aksine, tüketim hayatıyla ilgili fonksiyonlarının sonuna ulaşmışlardır. Bugün yaşlılığın ve yenilginin sonunda, yok olmayla yüz yüzedir. Hile ve büyük cinayetlere giriştiklerini gö­rüyoruz.<br />
 <br />
Dün irtica, diktatörlük ve çürümüş aristokrasiler­le mücadele eden, büyük Fransız devrimini yapan bur­juvazinin, şimdi cellat ve katil olduğunu görüyoruz. Şimdi o, faşizmi doğuruyor, milletleri yiyor, savaş, sö­mürü ve katliam yaparak ancak ayakta kalabiliyor.<br />
 <br />
On beşinci ve on altıncı asırlarda ortaçağı yok etmenin, ilmi mahkum etmenin, kilisenin büyük kudre­tini yenmenin sarhoşluğunu yaşayan, artarda ilerle­yen, icatlar yapan ilmin; bugün, aksine bir çıkmaza girdiğini görüyoruz. Bereşt şöyle diyor:<br />
 <br />
«Bugünkü insan ilimden bıkmıştır. Zira faşizmi meydana getiren ilim idi» ve bunu insanlığa zoraki yükledi. Dünyada ilk defa insanlığın üçte ikisinin aç olması düzeyinde açlığı ilim meydana getirdi.<br />
 <br />
Sınıfsal sömürü ve artık değerin yağmasını bu dereceye çıkaran ilimdir. Sömürüyü ilkel, basit ve açık şeklinden alıp bu kadar güçlü, derin, köklü ve şiddetli yapan ilimdir. Dünya milletlerinin kültürel sömürüsünü ortaya çıkaran ilimdir. Avrupa'yı vahşi bir gergedan yapan ilimdir. Üçüncü dünyayı çirkinleşmiş kurtzede kuzular yapan ilimdir...<br />
 <br />
Evet yalan söyleyen ilim, dinin sınırlamasından kurtulmuş ama, şimdi de tanrılarını değiştirmiştir. Allah'ın yerine parayı kendi ilahı olarak almış ve pa­ra için her işi yapmıştır.<br />
 <br />
İnsanı çirkinleştirip, burjuvazinin sipariş ettiği şekle sokmuştur!<br />
 <br />
Bugünkü insanın dine ihtiyacı, iki sorusuna cevap vermesi içindir.<br />
 <br />
Birisi, büyük bir manevi dünya görüşü vermesi­dir. Allame İkbal'in sözüyle; «varlık aleminde, ruhanî bir tefsirin» anlatılmasıdır. Hür insanın yaptığı şekil­de, egzistansiyalizmin dediği şekilde, —şu anda doğ­ru söylüyor— kendisini onda yabancı ve meçhul his­setmesidir.<br />
 <br />
İkincisi, yaşamak için insanın hedefine bir yön gösterilmesi veya icad edilmesi. Zira diğer bütün hay­vanların aksine insanın en seçkin özelliklerinden bi­risi budur. Diğer hayvanlar niçin yaşadıklarını anla­mıyorlar. Ama, insana; yaşa dedikleri zaman, hangi şekilde diye sormadan önce, niçin? diye soruyor.<br />
 <br />
Bu yüzdendir ki insana, sadece hangi şekilde yaşaması gerektiğini öğretmek yetmiyor. Aç olduğu sü­rece alışılmış hayat nimetlerinin ve bağışlarının pe­şinden gider. Aç olduğu zaman bu sorudan az veya çok uzaklaşır. Ama bu ihtiyacı giderildiği zaman, in­san olmanın temel ihtiyaçları, nerede olması gerek­tiği söz konusu olur. Bu yüzden gerçek dine, mutlak dinî duyguya bugün daha çok, daha ciddi, daha ha­yati bir .şekilde ihtiyaç vardır.<br />
 <br />
Dini [dinleri] dikkatli ve alimce tanımayı gerek­tiren meselelerden birisi de şudur: Dinler tarihinin dikkatli bir şekilde incelenmesi bize şu büyük haki­kati gösteriyor; tarihin gidiş yolunda din iki akıma sahiptir. Biri insanî akım, diğeri ise tarihî akımdır.<br />
 <br />
İnsanî akım ve insani gidiş daima canlıdır. Bu­günkü insan, belki geçmişteki insandan daha çok di­ne ve dinin insani gidişine muhtaçtır.<br />
 <br />
Niçin muhtaçtır?<br />
 <br />
Çünkü, geçmişteki insanı gelenek ve geçmişe say­gı, milliyet, toprak ve kan övünmeleri tatmin ediyor­du. Maddi hayat için gösterdiği telaş onu meşgul edi­yordu. Yeniçağın insanını, ilmî ve teknik keşifler bile ikna ediyordu. Ama bugün artık bunların hiçbiri bir şeye yaramıyor. Bütün bunlara sahip olmasına rağ­men insan yine isyan ediyor, ölüm ve cinnet dere­cesine ulaşan bir isyan. Medeniyetin yıkılması ve bu­günkü insan toplumunun yok olması korkusuna doğ­ru giden bir isyan. Bu, geçmişin aksinedir. Geçmişte insanın cehaleti, zaafı, korkusu ve maddi ihtiyaçları din ile karışmıştı, her şeyi dinden almak istiyordu. Şimdi, ilim çoğu ihtiyaçları kaldırıyor, ama kaldırmadığı şey, yüce dindir. İnsana ve hayata anlam ba­ğışlayacak bir din. Bugünkü insan, her zamandan da­ha fazla bu dine muhtaçtır.<br />
 <br />
İkinci akım, olumsuz akımdır, tarihe hakim olan akımdır. Bu, insanî ve dinî yönün zıddıdır. Egemen güçler tarafından, halkın zararına ve aleyhine, mev­cut durumu açıklamak için kullanılıyor.<br />
 <br />
Bu iki din, tarih boyunca birbirlerine karşı daima mücadele ve savaş halindedir. Bu tarihin sonunda, biz şimdi dini iki görüş açısından inceliyoruz:<br />
 <br />
Biri bizim zamana ve asra bağlılığımız açısından. Bu asır ilim ötesi bir yorum arıyor, insanın yaşaması için bir anlam, bir ruh, bir iman ve yüce bir aşk arı­yor.<br />
 <br />
İkincisi ise, bizim bir dinî kültür ve topluma bağ­lı olmamız açısından. Dinin o olumsuz akımı bütün tarihimiz boyunca hareket ve hakimiyet sahibi olmuş­tur. Halka, dinin kendisine, tarihimize, halkımızın hareketine ve toplumumuza karşı bir fonksiyona sa­hip olmuştur. Bu fonksiyonu göstermek gerekir.<br />
 <br />
Bu unsur, dinler tarihini ve dinleri tanıma konu­sunu, yeniden ilmî bir şekilde baştan başlayarak göz­den geçirmemizi gerektiriyor.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kapitalizmin Rasyonelleştirilmesi - Dr.Ali ŞERİATİ ]]></title>
<link>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=11</link>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2008 10:38:07 +0000</pubDate>
<dc:creator>yolumuzuaydinlatanlar</dc:creator>
<guid>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=11</guid>
<description><![CDATA[Kapitalizmin Rasyonelleştirilmesi / Dr.Ali ŞERİATİ
Şimdi temel bir sorunu inceleyeceğim. Bu so]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kapitalizmin Rasyonelleştirilmesi / Dr.Ali ŞERİATİ</p>
<p>Şimdi temel bir sorunu inceleyeceğim. Bu soruna sürekli ilgi duydum. Fakat onu hiç tartışma olanağı bulamadım.[1] Söz konusu problem kapitalizmin kendisini rasyonelleştirmede kullandığı taktiklerdir. Başka bir deyişle, problem; Kapitalizmin kendisini akla uygun, hesaplı, ölçülü ve verimli hale getirmede kullandığı taktiklerdir.[2]<br />
 <br />
Bir tarihçi, tarihin değişim yasalarını, sosyal devrimlere neden olan faktörleri ve tarihin diyalektik prensiplerini keşfeder. Tarih felsefesi ise, sosyal bir sınıfın oluşmasına neden olan faktörlerin, nasıl ve hangi koşullarda oluştuğunu inceler. Ayrıca başlangıcından yıkılışına kadar bu sosyal sınıfın nasıl geliştiğini; tarihin diyalektik tespitlerine göre sosyal bir sınıfın kendisine karşı olan bir diğer sosyal sınıfı nasıl yıktığını; bir iç devrimle yönetici sınıfın nasıl yok edildiğini, tarihi diyalektiğin nasıl güç kazandığını ve yönetici sınıfın tarihin diyalektik prensiplerinin kurbanı olma tehlikesini nasıl ciddi bir şekilde hissettiğini açıklar.<br />
 <br />
İzah edilen bakış açısı gereği denilebilir ki, tarih felsefesi ve diyalektik kurallar, bir proleter devrimin oluşmasına neden olan faktörler hakkında proleter sınıfta bir bilincin gelişmesine yardım ederler. Bu sınıfsal bilinç, kapitalizmi kendi içinde yok edecek bir bilinçtir. Aynı nedenlerle yani tarihin ve tarih felsefesinin vardığı sonuçlar gereği kapitalizm eninde sonunda kendisini yıkacak; varlığını tehlikeye sokacak her türlü davranış, eğilim, sınıfsal, sosyal ve tarihsel faktörleri tanıyıp kavrayacaktır.<!--more--><br />
 <br />
Marxizme göre, kişinin ferdi, sosyal sınıf ve proleter sınıfın bir üyesi olma bilinci harekete geçirici bir rol üstlenerek politik öncü bir güç olan proleterya sınıfıyla siyasal bir parti oluşturur. Bu parti yönetici sınıfa karşı proleterya için mücadelenin merkezi görevini yüklenir. Bu politik güç tarihi diyalektiği proleter sınıf yararına hızlandıran, proleter sınıf yararına yönlendiren zorunlu ve temel nedenlerden biri olabilir.<br />
 <br />
Tarih felsefesinin vardığı sonuçlar gereği hakim veya sömürücü sınıf ideolojisi yani kapitalizm bireysel bilinç ve bilimsel bilinç üzerinde kontrol gücüne sahip olabilmektedir. Ayrıca Kapitalizm tarihteki devrimlerin oluşum yasalarını da tanır. Bu nedenle tarihi diyalektiğin kapitalist yöntemi himaye edecek bir çerçevede yön değiştirmesine neden olabilmektedir.<br />
 <br />
Netice olarak insan, olayların karşı güçler yararına uygun biçimde cereyan ettiğinin farkına varır varmaz; olayların akışını kendi yararına nasıl yönlendirebileceğinin hesabını yapmaya başlar. Benzer bir tavırla, Kapitalizm de; rekabetin proleter devrimin oluşum sebeplerinden biri olduğunu kavradığı an, bu nedeni yani rekabeti yok edecek güce sahip olabilmektedir. Çünkü rekabet enflasyonun ve işsizliğin başlıca sebebidir. Başka bir deyişle Kapitalizm; Marx’ın da kabul ettiği gibi, enflasyonun ve işsizliğin işçi sınıfı devrimine ortam hazırladığını itiraf etmektedir.<br />
 <br />
Rekabetin yüzeysel yok edilişi için Kapitalizm tröstler, karteller ve ortak pazarlar oluşturmaktadır. Ekonomik kurumlar aracılığıyla enflasyonu ve işsizliği durdurabileceğine veya bu faktörlerde bir değişim oluşturabileceğini sanmaktadır.<br />
 <br />
Rekabetin yüzeysel yok edilebilmesi, söylemek gerekir ki, Kapitalizmin gerçekleştirebildiği bir olgudur. Bunun doğal sonucu: Kapitalistlerin, büyük fabrikatörlerin artık malları denize dökemeyecekleri, milyarlarca dolar değerindeki eşyaları 1820-1925 yıllarında olduğu gibi yakmayacaklardır.<br />
 <br />
Bu olaya atfedilen bazı sebepler aşağıda sıralandığı gibidir:<br />
 <br />
Üretim yapılamaması halinde, Pazar kaybının söz konusu olması.<br />
İşçi ücretlerinin ödenmesi zorunluluğu.<br />
Tüketimdeki azalmaya karşılık üretimdeki azalmayı sağlayamama sorunu.<br />
Üretimdeki artışın daima tüketimdeki artışa öncülük etmiş olması<br />
Fiyat artışının sağlanabilmesi için üretim seviyesinin tüketim seviyesinin altında tutulması zorunluluğu.<br />
 <br />
Sıralanan bu faktörler, Kapitalizme kriz ortamı sağlayacak nedenler ve kritik bir işsizliğin doğmasına neden olacak unsurlardır. Netice itibariyle bu unsurlar proleterya devriminin oluşumunu hızlandıracaklardır.<br />
 <br />
Proleter devriminin oluşmasına neden olan faktörlerin vurgulanmaya değer bir diğeri de diyalektik prensiptir. Söz konusu prensip: kemiyeti keyfiyete transfer prensibi veya niceliği niteliğe dönüştürme prensibidir. Bu ilke doğruluğunu yaşamımızda gördüğümüz ve kanıtladığımız sosyolojik bir kanundur.<br />
 <br />
Örneğin bir şiiri, bir metni ezbere okursanız bu sizi duygulandıracaktır ve bir heyecan atmosferine itecektir. Aynı şiirin, aynı metnin bir grup insan tarafından okunması halinde daha çok duygulanır, daha çok heyecanlanırsınız; bu duygu ve heyecan atmosferini daha kolay paylaşır, daha etkili yaşarsınız. Birinci konumda az fakat ikinci konumda daha fazla etkilenmenizin sebebi nedir? Kemiyet yada niceliktir. Başka bir deyişle, şayet şiiri veya metni 500, 2000, 5000 kişi okumuş olsalardı muhakkak ki daha fazla heyecanlanma söz konusu olacaktı.<br />
 <br />
Bu duygu ve heyecan atmosferi, şiir metninin 5-6 kişi tarafından okunması halinde oluşması beklenen duygu ve heyecan atmosferinden şüphesiz daha büyük olacaktır.<br />
 <br />
Görülebileceği gibi kemiyetteki artış, keyfiyeti sonuç vermektedir. Yani kemiyetin keyfiyete dönüşüm prensibi söz konusu olmaktadır. Başka bir deyişle, bir duygu; bir düşünce; bir heyecan hali hatta bir karar proleteryanın düşünce tarzında rezonansa neden olmakta; kemiyetin keyfiyete dönüşümünü sağlamaktadır.<br />
 <br />
Aynı metot, aynı yaklaşım tarzı sosyal sınıflı yapıya sahip bir sistemde de işlemektedir. Marxizm 19.y.y. da çiftçi devriminin niçin geciktiğinin veya niçin asla gerçekleşemeyeceğinin nedenlerinden biri olarak işçilerin sınıfsal bilinçlerinin yetersiz; çiftçilerin de kendilerini yeterli düzeyde tanımamış olmalarına bağlamaktadır. Bu nedenle, işçiler çiftçileri yönlendirmek, onlara gerekli sınıfsal bilinci vermek, gerekli sınıfsal bilinci kazandırmak zorundadırlar. Bu sorun kemiyet sorunudur. Yani iş yerlerinde çiftçi konsantrasyonunun yetersiz, düşük ve zayıf olması sorunudur.<br />
 <br />
Çiftçiler geniş bir arazide dağınık bir tarzda çalışırlar. İşyerleri birbirlerinden 100-200 metre hatta 1-2 kilometre uzakta bulunabilmektedir. Halbuki, sanayide işçiler daha yüksek bir yoğunluktadırlar. Örneğin, 100-200 işçi 5000-6000 m²lik alanda çalışırlar. Bir diğer sebep ise, işçilerin birbirlerine yakın ikamet ettikleri gerçeğidir. Bu nedenle endüstriyel Kapitalizmde çalışan veya sömürülen sınıf oldukça yüksek bir yoğunluğa sahiptir.<br />
 <br />
Feodal sistemde ise bir çiftçi olarak da vasıflandırılan işçiler oldukça geniş bir araziye serpiştirilmiş ve dağıtılmışlardır. Endüstriyel Kapitalizmde işçi konsantrasyonunun artması, işçi konsantrasyonunun büyümesi feodal sistemin gerilemesine ve zayıflamasına sebep olacaktır.<br />
 <br />
Bu hal, işçinin sınıfsal gücünün daha yoğun bir konsantrasyona varmasını sağlayacaktır. 100 işadamı için 10, 20, 30’lu gruplar halinde çalışan bu insanlar Kapitalizm gelişip büyüdükçe 5 Kapitalist için çalışmak zorunda kalacaktır. Böylece iş gücü, kapital ve üretim konsantrasyonu; işçi sınıfı ve işgücü konsantrasyonunu doğuracaktır. Bu hal yeniden işçi sayısı artışına neden olacak, bunun sonucu olarak da işçinin direnme azminin gelişmesinde, büyümesinde etkili ve belirleyici unsur olacaktır.<br />
 <br />
Proleter sınıfta ve onun daimi büyüyen konsantrasyonundaki artışına ben “kemiyete yönelik artış” adını veriyorum. Tıpkı suyun ısı derecesinin artışı gibi. Bu kemiyet uygun koşullarda daha sonraları keyfiyete dönüştürülecektir. Oluşan bu keyfiyet proleter sınıfın sınıfsal bilincine varılması ve uyanmasını sağlayacak, kurtuluşunu yani yapacağı devrimi sonuca bağlayacaktır. Gün boyunca gruplar halinde çalışan, iş üreten; akşamları da kayıplara karışan insanların sorunlara karşı daha hassas, daha duyarlı olduklarını görebilir, fark edebilirsiniz. Sorunlara karşı bu denli duyarlılığın, bu denli hassasiyetin, nedeni çalışanların iş konsantrasyonları ve iş yeri yaşamlarıdır. Bu hal işçilerin dağınık değil toplu bir yaşama sahip olmalarından kaynaklanır. Dağınık, bölük pörçük ve parçalanmış bir güç benzer sonuç doğuramaz. Çalışanların konsantrasyonu arttıkça bu artış onların bir araya gelerek konuşmalarını, daha çok görüşüp tartışmalarını ve aralarında düşünce değiş tokuşunu sağlayacaktır. Netice itibariyle bu yapı, tavır ve ilişkiler çalışnaların ,lgisini fazlasıyla çekecek, onları sarıp kuşatacaktır.<br />
 <br />
Tüm bu faktörler bir uyarı fonksiyonu göstermekte, bir uyanışa neden olmaktadır. Sınıfsal his ve duygunun, sınıfsal ihtiyaçların ifade edilmesine, ifşa edilmesine olanak sağlamaktadır. Yeni kararların verilmesine, bireysel ve sınıfsal güce inanmaya zorlamakta, organizasyona neden teşkil etmekte, yönetici sınıfa karşı koymak için yaşam şartlarının, çevre koşullarının hesap ve analiz edilmesine itmektedir. Tüm bu faktörler, sınıfsal bir devrime yol açacak ve sınıfsal bir devrim hareketinin oluşumunu kolaylaştıracak unsurlardır.<br />
 <br />
Diğer tarafta, Kapitalistler bile söz konusu tüm sorunlardan haberdardır. Artık kapitalist eskiden olduğu gibi aptalca para istifleyen biri değildir. Kapitalistler artık sosyolog, felsefeci, bilim adamı ve hatta çok iyi tanınan Marxist/Sosyalist uzmanları da çalıştırabilmektedirler. Kapitalistler varlıklarına yönelmiş tehlikelerden tümüyle haberdar edildiklerinde tüm güçlerini zorunlu tarihi seyri değiştimek için harekete geçireceklerdir.<br />
 <br />
Görüldüğü gibi kapitalizm Batı’da misyonunu gerçekleştirmede çok başarılı olmuştur. Daha önce bahsettiğim gibi, proleter bir devrim hareketi 19.y.y.da bile başlatılmışken, 20.y.y.da sınıfsal devrim hareketi hakkında hiç bir şey işitmememiz gayet ilginçtir. Hatta bazı Fransız köylerindeproleter sınıf seçimlerde sağ eğilimi desteklemektedir. Fransa ve İtalya’da seçim sonuçları net bir şekilde sağcı ve solcu eğilimleri gösterebilmektedir. Ayrıca seçimler boyunca proleter eğilim politik panolarda ayrı bir eğri üzerinde gösterilmekte, ayrı bir eğri üzerinde ifade edilmektedir.<br />
 <br />
Yaşam standartları yükseldiğinde ve bu standartlar gelişmenin ifadesi olduklarında, politik panolarda eğilimin veya tercihin sağa yönelik olduğu görülmektedir. Bu durumda söyleyebiliriz ki, Avrupa’nın Marx’ın bahsettiği proleter sınıf bile sağ eğilimlere sahip olabilmektedir. Fakat yaşam standartları gerilediğinde, savaş nedeniyle Fransız ekonomisi kötü bir yara aldığında, politik panolarda eğilimin sola veya tercihin sol olduğunu görebiliyoruz. Fakat günümüz politik panoları 19.y.y. politik panolarıyla karşılaştırıldıklarında tercihlerin genel karakterlerinin sağcı olduğu kolayca anlaşılır.<br />
 <br />
Görüleceği gibi, proleter sınıf tarihi diyalektiğe göre bir devrim oluşturmuş, devrimci bir değişim meydana getirmiş olması gerekirken, şimdi zorunlu tarihi syre, zorunlu tarihi metoda zıt bir tarzda hareket etmekte ve ondan uzaklaşmaktadır. Bunun nedeni ise, kapitalizmin tüm dinamiklerden, tüm faktörlerden haberdar olması ve şu anda çalışanların konsantrasyon artışını durdurmak, zayıflatmak için sıkı bir çalışmanın içinde bulunmasıdır.<br />
 <br />
Eskiden, örneğin İngiltere ve Lancashire’de tüm fabrikalar sanayi bölgesinde inşa edilmekteydi. Bu nedenle, birbirine ve fabrikalara yakın yaşayan işçilerden kurulu bir sanayi şehri, bir sanayi kasabası oluşurdu. Bundan dolayı da; onlara ortak kulüpler, yüzme havuzları, ortak yaşam olanakları, ortak köy, sinema, deniz ve sahil, plaj imkanları verilmekteydi.<br />
 <br />
Halbuki durum bugün hiç de öyle değildir. Tüm çabalar bugün işçilerin işyerlerine oldukça uzak bölgelerde yaşamalarını sağlamaktır. Tüm çalışanların kümelenebileceği bir yer inşa etmek yerine, birkaç bölgeye dağınık bir tarzda birkaç inşa esas alınmış ve pratiğe konulmuştur.<br />
 <br />
Pek çok endüstri kasabalarında, birbirine 2-3 km uzaklıkta bulunan işçilerle, 2-3 km uzaklıktaki köyler mevcuttur. Bu köyler ve yerleşim merkezleri boş arazi, gereksiz park ve pazarlarla birbirlerinden soyutlanmıştır. Söylemek gerekirse, geniş bir alanda 3-4-5 veya 6 yerleşim alanı mevcuttur, fakat bunların birbiriyle hiç alakaları bulunmamaktadır. Her köy ancak kendi yerleşim merkezindeki sinema, kulüp ve alışveriş merkezini kullanabilmektedir. Yerleşim merkezleri arasındaki uzaklık oldukça büyük ve diğer yerleşim merkezleriyle hiçbir alakaları yoktur. Ancak yakın akrabalıklar ziyarete neden olabilmektedir. Bu durum, Kapitalizm çalışanların konsantrasyonunu ve beraberliğini nasıl yok ettiğini göstermektedir.<br />
 <br />
Tarihi diyalektiğin sonucu olan proleter devrimin oluşumunu hızlandıracak temel faktörlerden biri de, proleter sınıfın sınıfsal bilinci kazanması ve sınıfsal gücünü tanımasıdır. Önceden de bahsettiğim gibi, yoksulluk duygusu bir hareketi oluşturan, bir eylemi başlatan esas unsurdur. Bir sosyal sınıfı kıyama, başkaldırışa, isyana ikna edecek, onu razı kılacak faktör sömürülmüş olmanın bilincine vardırmak ve bu bilinci onda oluşturmaktır; yoksa sadece sömürülmüş olmak kıyam için yetersizdir.<br />
 <br />
Diyalektik, harekete geçirici bir unsurdur. Biz şu gerçeğe tanık olduk ki, zıt donuk diyalektikler, tezler, antitezler 1000-2000 yıl boyunca mutluluk, ahenk ve barış içinde beraber bir arada yaşamışlardır. Bu ortak yaşamın nedenleri oldukça açık ve kesindir. Bu ortak yaşamın nedenleri büyük bir oranda ırki, kabilevi olmakta; ayrıca zıtlıkları teskin edici faktörlerle farklı dinler de etkili olabilmektedirler.<br />
 <br />
Devrimi hızlandıran faktörlerden biri de sınıfsal bilinç ve sınıfsal tanışmışlık olgusudur. Bu diyalektik hareketin de bir prensibi, bir faktörüdür. Kör sınıfsal bilince nasıl varabilir? Gerçeklere karşı, hayatın pratiğine karşı kör bir sınıf, sınıfsal bilincini nasıl kazanabilir? Sınıfsal bilinç oluşurken söz konusu bu bilinci tanımadan, gayesini bilmeden, hedefi nasıl saptayabilir? Bu bilincin hangi sınıfın ekonomik ve toplumsal yararlarını zedeleyeceğini kavramadan, bu şuurun oluşturabileceği devrim hareketi nasıl ertelenebilir, nasıl sonraya bırakılabilir? Kısacası sınıfsal bilinci ancak onu tanıyan ve kavrayabilenler durdurabilir veya saptırabilirler. Sınıfsal ilişkilerde alakaların ve tavırların bu tarzda cereyan etmesi çok doğaldır. Bu hal tıpkı hastalığın tüm belirtilerini bilen bir doktorun tavrını simgelemektedir. Ancak o zaman hastalıkla gerektiği gibi rahatlıkla savaşabilmektedir. Sömüren sınıfların[3], sınıfsal bilince kavuşmalarını sağlayan esas faktörlerden biri de bu sınıfları sahip oldukları ve sahip olmadıkları ile yakından alakalıdır. Başka bir deyişle, sınıfsal bilince erme; mahrumiyet, yoksulluk ve ihtiyaçlarla sıkıca bağlantılıdır.<br />
 <br />
Dolayısıyla, ne zaman ki yoksulluğumuzu en derin bir tarzda hissedersek, o zaman sınıfımızı ve sınıfsal bilincimizi de daha çok tanımış olacağız. Ancak hangi faktörler bize daha çok yoksullaştığımızı hissettirecektir?<br />
 <br />
Toplumdaki tecrübelerden, acıktığınızı hissedebilmeniz için sadece fiziksel acıkmış olmanın yeterli olmadığını fark edebilirsiniz. Bir kısım aç insanların açlıklarını hissedemediklerini, hatta Allah’a, iyi bir yaşam sürdürdükleri için şükrettikleri gözlemlenmiştir. Çünkü mideleri açlıktan kavrulan bu insanların bilinçleri olaydan habersizdir. Onlar fiziksel açlıklarının farkındalar fakat doğal olmayan bir yoksulluğun kurbanı olduklarını hissetmemekte, hissedememektedirler. Onlar bu yoksulluğun doğallığına inandırılmışlardır.[4]<br />
 <br />
Aldatmaya aldatılmaya sebep olabilecek pek çok faktör mevcuttur. Ancak yoksul, ezilmiş ve sömürülmüş bir kişinin yoksulluğunun, ezilmişliğinin ve sömürülmüşlüğünün bilincine varabilmesi için zorunlu faktörler nelerdir?<br />
 <br />
Kişinin sağlıklı bir yaşam için sahip olmak zorunda olduğu unsurları kavraması ve onlara sahip olabilmesi oldukça büyük bir problemdir. Fakat bir insan söz konusu tüm faktörlerden habersizken, bir diğerinin bunlara sahip olması zorunluluğu vardır.</p>
<p>[1] Bu ne teorik bir problem ne de bilimsel bir teori veya ideoloji hüviyetindedir. Ancak, özellikle içinde yaşadığımız üçüncü dünyanın kaderiyle ilgili bir gerçek ve çağdaş bir problem olduğu için etraflı ve bağımsız bir şekilde tartışılmalıdır.<br />
[2] Mr. Schwartz “Le Capitalisme se Rasionalise” terimini kapitalizmin kendisini rasyonelleştirmesi anlamında kullanır. Bir başka ifadeyle kapitalizm tecrübe kazanıyor. Neden? Bu soruyu bir yazar; “çünkü Marxizm, proleteryanın uyanması ve bilinçlenmesine yardım ettiği kadar, dolaylı olarak, kapitalizmin uyanmasına ve bilinçlenmesine de yardım etmiştir”, şeklinde cevaplamaktadır.<br />
[3] Sömürülme ve mahrum edilemeye karşı bilinçlenme probleminin dış faktörü objektif olmasına rağmen, bilinçlenme problemi subjektif bir sorundur.</p>
<p>[4] Bir arkadaşım fakirlik, hayattaki zorluklar ve mahrumiyetler hakkında şikayetlerde bulunduğunu anlatırdı. O kişi hayatının her geçen gün kötüleşmekte olduğuna inanıyordu. Sonra bir ara düşünmüş ve “biz hala Tanrı’ya teşekkür etmeliyiz ki, bu yaz sıcağında hasta değilim. Çünkü hasta olsaydım o zaman doktor daha sıcağa yakın bir yere gitmemi ve dinlenmemi söylerdi. O zaman ne yapardım! Tanrıya şükür ki hasta değilim ve iyi bir hayat sürüyorum” demiş.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kim Olduğumuzu Bilelim - Seyyid Kutup]]></title>
<link>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=10</link>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2008 08:21:38 +0000</pubDate>
<dc:creator>yolumuzuaydinlatanlar</dc:creator>
<guid>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=10</guid>
<description><![CDATA[Kim Olduğumuzu Bilelim
Bugün ülkemizde, gelecekte yapılacak bazı işler için çeşitli konular]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kim Olduğumuzu Bilelim<br />
Bugün ülkemizde, gelecekte yapılacak bazı işler için çeşitli konularda kurulan bir çok komite vardır. Meselâ: Anayasa komitesi, millî eğitim komitesi, millî ekonomiyi geliştirme komitesi ve benzeri komiteler çalışmalarını yürütmektedirler. Acaba, kim olduğumuzu araştıran bir komite var mıdır?<br />
Kanaatımca; politik, ekonomik, sosyal ve eğitim alanlarında yapılacak araştırmalara başlamadan önce, kim olduğumuz sorusuna cevap bulmak gerekir. Bu konularda yapılacak işler ve geleceğe dönük atılacak adımlar, böyle bir soruya verilen cevabın ışığında yapılmalıdır.<br />
Acaba Biz Kimiz?</p>
<p>Biz, dünyanın yirmi üçüncü meridyen dairesinde bulunan bir topluluk muyuz? Yahut biz, Mısır topraklan üzerinde yaşayan ve Arap dünyası ile bağlantısı bulunan Mısırlı bir topluluk muyuz? Eğer böyle bir bağlantımız var ise, acaba bu bağlantı nedir?<!--more--><br />
Yoksa biz, Müslüman bir topluluk olup bütün İslâm dünyası ile bağlantısı bulunan bir millet miyiz? Şayet, böyle bir bağlantı var ise, acaba bu bağlantı nedir?<br />
Bu sorularla birlikte devlet olarak coğrafi sınırlar yönünden de sorabileceğimiz sorular vardır. Bu konuda, şu sorulan sorabiliriz: Acaba biz, Kapitalist miyiz? Yahut biz, komünist miyiz? Yoksa biz, İslâm’ı düzen olarak seçen müslüman mıyız?<br />
Gerek politik ve gerekse sosyal olan bütün bu düzenlerin, kendilerine has temelleri, insana ve ahlâka bakış tarzları, mal ve servetin dağılımından dolayı şekilleri, eğitim ve kanun yolları vardır. Felsefî kaynaklan da ayrı ayrıdır.<br />
Bu genel harita ve plânlar çizilip bilinmeden, bir ülkenin kalkınması için atılacak adımlar atılamaz. Böyle bir ülkeyi, orada oturanların, kendilerine sonsuza dek vatan olarak seçmeleri de mümkün olmayacaktır. Bu ülkede yasayanların, toplum olarak birbirlerini tanımaları da zorlaşacaktır. Bu sebeplerden dolayı önce, kim olduğumuzu bilmemiz zorunludur. Kim olduğumuzu bilmeden, hiç bir şey yapmamıza imkan yoktur…<br />
Kendisine bir ev yapmak isteyen kişi, önce yapmak istediği evin plânını çizer ve daha sonra bu plâna göre evini yapar. Bir vatan, bir toplum ve bir gelecek isteyenler acaba, neden böyle bir plâna ihtiyaç duymazlar?<br />
Eğer biz, geleceğe bağlı olarak yapacağımız bütün işleri böylece plânlamaz isek, hiç şüphesiz doğru ve düzgün bir sonucu elde edemeyiz. Geçmişimizi düşünüp,<br />
gelecekte yapacağımız işlerin bir plânını çizersek, bütün işlerimizde mutlaka başarıya ulaşırız. Yeni temeli atılacak her işin ve binanın plân ve programı bu şekilde önceden çizilir ve ondan sonra da her şey bu plân ve programa uygun olarak yapılır.<br />
Bu bir gerçektir. Burada, bundan başka bir gerçek daha vardır. Yakandaki sorulara cevap arayanların, göz önünde bulundurması gereken bu gerçek şudur: Bu ülkenin belli bir geçmişi, tarihi, inancı, felsefesi, hayat görüşü, düşünce yapısı, iklimi ve şahsiyeti vardır. Bu gerçekleri görmezlikten gelmek, tehlikenin en büyüğüdür. Bunların doğrultusunda hazırlanmayan bütün plân ve projeler ise, bu milletin geleceği için onarılması pek güç olan zararlar doğuracaktır. Yabancı felsefelerden doğan görüş, düşünce ve sosyal düzenler bu ülkenin tabii iklimine ve bu milletin ruhî yapısına aykırıdır. Bu gerçeklerin ışığında hazırlanmayan anayasalar, eğitim ve öğretim programları, ekonomik ve sosyal plânlar eksik olur ve arzulanan sonucu vermez. Bunlar denenmiş ve ispat edilmiş gerçeklerdir. Bu gerçeklerden yüz çevirenler ve sadece yabancıya duyulan hayranlık noktasına bakıp plân ve programlar hazırlamaya kalkışanlar, mutlaka zararlı çıkacaklardır. Bu milletin geçmişini, din ve inanç esaslarını, ruh ve şahsiyet yapısını göz önünde bulundurmayanlar, bu millete, gelecekte en büyük kötülüğü yaptıklarını kendileri de anlayacaklardır.<br />
Eğer söylediğimiz bu gerçekler dinlenmez ve bunlar kulak arkası yapılırsa, gelecekte önüne geçilmeyen büyük sosyal yaralann, çöküntü ve çatlakların meydana geldiğini, herkesçe açık olarak görünecektir. Çünkü, iki gücün arasında kalan bir millet, sosyal bunalımlar içinde ruhî ve kalbi sıkıntılar çekecektir. Kendi tabii yapısına aykırı olan Batının bütün adet ve gelenekleri, huzursuzluk kaynağı haline gelecektir…<br />
Bunun sonunda, milletin bütünlüğü bozulacak, fertler arasında huzursuzluk baş gösterecek, yönetenler ile yönetilenler arasında nefret ve düşmanlık duyulacak ve böylece millet bölünüp parçalanacaktır.<br />
Gerek anayasa, gerek eğitim ve öğretim ve gerekse millî ekonomiyi geliştirme komiteleri çalışmalarını sürdürürken, önce bu milletin fertlerini geçmişinden koparmayacak, inancına aykırı düşmeyecek bir biçimde plân hazırlamaları gerekir. Bu vatanın evlâtlarını birleştirecek, dimağlarına kin ve düşmanlık tohumlarını ekmeyecek, yüreklerinde Allah ve millet sevgisinden başka hiç bir yalancı sevgiye yer vermeyecek programlar hazırlamak zorundadırlar…<br />
Çünkü, geleceğe dönük hazırlanan bu plân ve programlar, pek yakın bir zamanda devlet ve sosyal ilişkilerde etkisini gösterecektir. Bu komiteler, işaret ettiğimiz gerçekleri göz önünde bulundurmaz veya bunlara pek fazla önem vermez ise, yarının devlet yöneticilerinin kimin yararına çalışacağı kesin olarak bilinmektedir. Bu vatana ve millete hizmet etmek isteyenler, mutlaka onun ruhî yapısına ve inancına saygı duymak zorundadırlar.<br />
Rengi bizim rengimize uymayan, tadı dimağımızı bozan her türlü yabancı maddelerden sakınmalıyız. Toplumumuzu, bu türlü tehlikeler karşısında korumalıyız. Milletimizin ruhî yapısına ve inancına uygun olanı seçmeliyiz. Bu, bizim hem dinî ve hem de millî bir<br />
görevimizdir. Şahsiyet, inanç, millî duygularımızı inkâr etmek ise, kendi varlığımızı inkâr etmek demektir.<br />
Söylediğimiz bu gerçekler, açık ve kesindir. Başka hiç bir açıklamaya gerek yoktur. Boş ve yersiz tartışmalar, bu millete zarardan başka hiç bir yarar getirmemiştir.<br />
(Bu makale, merhum büyük şehid Seyyid Kutup tarafından 24.3.1953 tarihinde “Ed-Dava” adlı dergide yayınlanmıştır.)</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ne Sömürge, Ne Kölelik - Seyyid Kutup]]></title>
<link>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=9</link>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2008 08:20:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>yolumuzuaydinlatanlar</dc:creator>
<guid>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=9</guid>
<description><![CDATA[Ne Sömürge, Ne Kölelik
Bir kez daha tekrar ediyor ve diyoruz ki İslam’da cihad ancak Allah yol]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ne Sömürge, Ne Kölelik<br />
Bir kez daha tekrar ediyor ve diyoruz ki İslam’da cihad ancak Allah yolunda olur ve ancak O’nun rızasını kazanmak için savaşılır. Allah yolunda savaşıp meydanlarda zaferler kazanan Müslümanların, büyüklük taslayan pulcuların veya diktatörlerin yaptıkları gibi yapıp onların düştüğü seviyeye düşmeleri elbette doğru değildir. Çünkü müslüman, Kisra’lar gibi saraylar yapmak, milletleri, ülkeleri köleleştirmek, kişisel çıkarını ve düşük şehvetini dindirmek için savaşmaz. O, milletlerin gelir kaynaklarına zeballa gibi çöken ve bu kaynakları kişisel çıkarları uğrunda peşkeş çeken, Allah’ın zavallı kullarını gayesi uğrunda berheva eden imansız putçular gibi savaşmaz. Kesinlikle hayır!.. Onlar gibi savaşmak Allah’a yemin ederim ki kesinlikle cihad değildir. Bu şekilde savaş ancak ve ancak tağut yolunda savaştan başka bir şey değildir. İslam; bu çeşit savaşlardan, bu çeşit yönetimlerden uzak, çok çok uzaktır.<!--more--><br />
İslam’ın anladığı anlamda cihad, zorluklara göğüs gerip dünyanın geçici lezzet ve arzularını umursamadan bütün güçlüklere katlanıp Allah yolunda nefsi arzuları yok eden bir eğitimdir .Allah Müslümanlara zaferler bahşedip, yönetimi ellerine aldıklarında devleti yönetenlerin katlanacağı zahmetler elbette ki pek çoktur. Bazen bu öyle bir durum alır ki; haftalarca, aylarca gündüzleri rahat yüzü görmez, geceleri uyku nedir bilmez bu idareciler. Ara vermeden halkın ve ülkenin yararını zayıf ve fakirlerin hakkını hukukunu gözetmek zorunda kalırlar. Bununla beraber mü’minlerin emiri; ülkenin ve milletin durumunu düzeltip ayrılıkları yok edip yönetimde başarılı olduğundan dolayı, bütün bunların karşılığını görmesi için hayatın zevklerini tadıp krallara özgü saltanat sürmesi söz konusu değildir. Oysa, bugünkü devlet adamlarının birçoğu o görkemli ve zevkli hayata özenerek hükümet koltuğuna göz dikmektedirler.<br />
“Üstünlük ancak takva ile olduğundan” dolayı İslam’da yönetenler ile yönetilenler arasında bir ayrıcalık yoktur. Yönetenin Allah ve Resulünün emirlerini uygulamaktan başka hiçbir yetkisi yoktur. Müslüman yöneticinin, kocaman köşklerde, süslü saraylarda oturarak halkına büyüklüğünü göstermesi doğru değildir; halkı kölesi gibi kullanıp diktatörce yaşamaya hakkı yoktur. Çünkü İslam’ın emirlerine aykırı bir hareket alanı yoktur. Allah’ın kitabına ve Resulünün sünnetine dayanmadan kendiliğinden, hareket etme özgürlüğü yoktur. Kendisine ne kadar yakın olursa olsun, eğer bu yakını haksız ise hakkın küçüklüğüne büyüklüğüne bakmadan haklının hakkını almak zorunluluğundadır. Kimseyi cezalandırmaya ya da ödüllendirmeye yetkisi İslam’a uymadığı sürece yoktur. Kısacası bütün eylemlerinde kitap ve sünnete uymak zorundadır. Öyle ki; haksız olarak kimsenin bir karış yerini, hardal tanesi kadar olsa bile; eşyasını alamaz. Normal koşullar altında orta halli bir ailenin geçineceğinden fazla bey tül-mal’dan (devlet hazinesi) para alması haramdır.<br />
Devlet adamlarına miskin demek ne kadar da doğru! Müslümanları yöneten, bu kadar ağır ölçülerle çevrili olan kimseden daha miskin, şefkate daha layık kim olabilir ki? Öyle ki böyle bir kimse yüksek binalar yapamaz. Yaşaması için şart olmayan lüks nimetlerden yararlanamadığı gibi bir an dahi olsa görevini geciktiremez. Çünkü o, her an Allah’ın huzurunda çetin bir sorgulamaya tutulacağını düşünür.<br />
İşte yönetici bu sorumluluk bilinci, bu Allah korkusu ile nefsi arzularına gem vurur, gece ve gündüz kendisini oto-kontrolden geçirir. Müslüman yönetici; küçük büyük, iyi-kötü eylemlerinden ötürü yüce Allah’ın huzurunda hesaba çekileceğini bilir ve buna inanır. O hep şu düşünce içindedir: “Bana verilen emanete ihanet edip başkalarının bir karış toprağını gasp edersem, haksız yere Allah’ın arzında büyüklenerek zulüm ve haksızlık yaparsam, devletin işlerine kişisel çıkarlarımı karıştırıp nefsani arzularımın biçare bir esiri olursam kıyamet gününde ilahi huzurda ben ne yaparım?.. O’nun huzuruna hangi yüzle varırım?..” Evet o bütün bunları düşünür ve yapacağı kötülüklerden sakınır; Allah’ın gazabından korkar.<br />
Alemleri yaratan Allah’a yemin ederim ki, dünyayı seven, bu geçici hayatın zahirine aldanıp tadını ve zevkini çıkarmak isteyen kimse, Müslümanların başına geçemez. Eğer bütün bu saydığımız kötü özellikler kendisinde olduğu halde böyle bir sorumluluğu yüklenmeye soyunan kimselere rastlarsanız, biliniz ki böyleleri ya aptal ya da delidir. Böyleleri ne yaptığını, ne durumda olduğunu bilmiyor demektir. Çünkü ticaret ve sanatla uğraşan birisi her ne kadar fakir de olsa İslamî devletin yöneticisinden daha rahat ve mutlu bir hayat sürebilir. Sanatkar ve tüccar en küçük bir sıkıntı duymadan gündüz çalışır, gece de tatlı tatlı rahat uykusunu uyur. Ama ya halife?.. Acaba o işçi veya sanatkarlar kadar hayattan zevk alabilir mi? Sıradan insanlar gibi yaşamanın zevkini çıkaramaz.<br />
İşte İslamî yönetim ile diğer yönetim şekilleri arasındaki çok önemli bir fark… İslamî olmayan yönetimlerde hakim olan sınıf, kendi çıkarı için halkın gelir kaynaklarını sömürüp kendi rahatı için kullanır ve halkı köleleştirir. Allah’ın arzında küfür tahtına oturup kendi kendilerini putlaştırmak için uğraşırlar. Ancak, İslamî idarede yöneten sınıf, halkın rahatını göz önüne alıp hiç bir ayrıcalık gözetmeksizin, herkese iyiliği emrederler. Devletin hazinesinden orta halli bir vatandaş gibi yararlanabilirler. İslam’ın tamamı tamıyla uygulanıp otorite sahibi olduğu dönemlerde valilerin, hakimlerin ve devlet memurlarının aylık ücretleriyle bu günkü çağdaş sömürgeci devletlerin vali, hakim ve memurlarına verilen yüksek miktardaki ücretler arasında bir karşılaştırma yapıldığında İslam’ın, savaş ve zaferleri ile, milletlerin başına bela olan sömürgeciler arasındaki büyük fark ortaya çıkar.<br />
Horasan, İran, Irak, Mısır gibi ülkelerin o dönemlerdeki valilerine verilen aylık, bugünkü sömürgeci devletlerin en küçük memuruna verilen aylık kadar dahi yoktu. Allah Resulünün büyük halifesi büyük Sıddık Ebu Bekir (r.a.) hazretleri koca bir devletin başkanı olduğu halde aldığı aylık yüz rupiyi geçmezdi. Onun yerine geçen koca halife büyük adalet örneği Ömer (r.a.) hazretleri bile devlet hazinesinden bugünkü para ile yüz elli rupiye alıyordu. Oysa devlet hazinesi yapılan fetihlerle oldukça zenginleşmişti. İran ve Bizans hazineleri Medine’ye akıyordu. Devletin hazinesi de Hz. Ömer’in (r.a,) elindeydi. Dilediği kişiyi altın ve gümüş içerisinde isterse yüzdürebilirdi. Ancak adalet örneği halife Ömer (r.a.), ayda yüz elli rupi ile orta halli bir vatandaşın yaşadığı gibi yaşıyordu. Bazıları Müslümanların yaptıkları geniş zaferleri sömürgecilikle karıştırırlar. Ancak İslam zaferleri ile sömürge imparatorlukları çok çok farklı şeylerdir. Müslümanlar büyük ülkeler fethettiler, ancak kesinlikle sömürgecilik yapmadılar.<br />
İşte kılıktan kılığa sokmak, gerçek yönünü inkar etmek için imansızların sürekli saptırmaya çalıştırdıkları “Allah yolunda cihad” ülküsünün gerçek yönü.<br />
Şimdi şöyle düşünebilirsiniz; “Nerede o güzel güzel sözünü ettiğiniz, yükümlülük ve hedeflerim anlattığınız müslüman topluluk?.. Peki nereye gömüldü asıl içeriğini açıklamaya çalıştığınız cihad ülküsü? Altı yüz milyon müslüman topluluğundan hangi birisi o ilahi sisteme sarılıyor? Neden bütün bu topluluklar ve ezeli ve ebedi hakikatlere sırtını dönmüş?..” Evet bütün bu soruların cevabı çok çok acı ve derindir. Her şeyden önce suç bizim değil, bizim neslimizden önceki nesillerin… Evet suç, İs-lamı doğru yolundan çıkarıp hedefini saptırıp kalbinden vuran, onu yalnız teşbih tıkırtılarından, tevhid sohbetlerinden, riyazet hallerinden ibaretmiş gibi gören ve gösterenlerindir. Suç, Müslümanları, batıl ve hurafelere bulandırıp cihadın zorluklarından (!) kurtarıp kendilerine göre kolay kurtuluş yolunu (!) gösteren, onları kabirlere, zaviyelere, tekkelere dolduran ve güya ebedi huzuru oralardan bekleyenlerindir, sorumluluk ve suç, İslam’ın evrensel ve ebedi kurallarından uzaklaşıp ince ve derin fıkhı meseleler üzerinde uğraşan, fıkıh havzalarında yüzüp neden yaratıldıklarını, bu dünyaya geliş gayelerini unutanlarındır. Suç, İslam’ı gerçek gayesinden saptırıp ulvi kurallarını unutulmaya mahkum müzelere gömenlerindir.<br />
Bugün İslam’ın hakimiyetinin neden azaldığını, Müslümanların etkinliğinin neden silindiğini öğrenmek isteyenler; Allah’a ve Resulüne inandığını (!) iddia eden hükümdarlara, krallara ve başkanlara bir göz atsınlar. Üzülerek ve utanarak söylüyorum ki, böylelerinin bir kısmı İslam’ı öcü gibi görüp yanlarına yaklaştırmak istemediği gibi, bir kısmı da İslam’ın mübarek kitabına, peygamberin getirdiği ilahi düzene mevlüt törenleri tertiplemekten, akrabalarının ruhlarını şad etmek (!) için hatim törenleri düzenlemekten fazla bir hak tanımamaktadır.<br />
Eğer biraz daha dindar bölgelerde yetişmişlerse, şairlerin kendilerine yağ çekmek cin yazdıkları yalanla dolu övgüler gibi İslam’ı güya övücü içerikte hitabeler ortaya koymaktan geri durmazlar. Ancak “Alın işte Kur’an, ne duruyorsunuz uygulayalım derseniz her birisi kaçacak bir köşe arar.” Öyle ki Allah Kur’an’ın uygulamalarını onlara sanki hiç emretmemiş. Onlar Allah’ın mümin kullarına yüklediği yükümlülüğü yerine getirecek keyfiyette değildirler. Onlar İslam’ın emrettiği görevleri uygulayacak güçte değildirler. Onlar rahat konumlarına ve tatlı hayatlarına (!) devam etmekte, kolay kurtuluş yollarını seçmektedirler.<br />
Davamızın sonu Alemlerin Rabbine hamd etmektir.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Bencillik ve Nefse Tapıcılık - Mevdudi]]></title>
<link>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=8</link>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2008 08:17:30 +0000</pubDate>
<dc:creator>yolumuzuaydinlatanlar</dc:creator>
<guid>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=8</guid>
<description><![CDATA[Bencillik ve Nefse Tapıcılık
Yine bu dönemde doğmuş bir başka hastalık daha vardır. zamanla]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bencillik ve Nefse Tapıcılık<br />
Yine bu dönemde doğmuş bir başka hastalık daha vardır. zamanla gelişip önü alınamaz bir hal oldu. Bu hastalık, müslümanlar arasından tüm bağlılık (vela) şekillerini kaldırmış, geriye yalnızca kişinin kendisine ya da kabilesine bağlılığı kalmıştı. Oysa İslam, ırk, ister cins, ister renk, ister toprak ve isterse dil bağları dolayısıyla ortaya sürülen her türlü bağlılık (vela) çeşidini red etmiş ve bunu ayaklar altına almış bulunuyordu. Geriye yalnızca Allah’a, Rasulü’ne ve Dini’ne bağlılığını bırakmıştı. Bireysel ya da toplumsal olsun müslümanın yaşayışının döküldüğü kalıp ise yalnız bu bağlılıklar esasına dayalı idi. Meliklik Dönemi’nden sonra ise bu bağlılıklar gittikçe zayıflamaya başladı. Müslümanların maneviyatlarının temeli ve ahlaki üstünlüklerinin direği olan bu bağlılık (vela), zayıflayıp çözülmeye başlayınca bunun yerini -doğal olarak - bencillik ve nefsin hevasına uymak aldı. Eğer en yüce bağlılığın varlığı söz konusu değilse, ne derece büyük olursa olsun, insanoğlu’nun herhangi bir prensip uğruna canını ve değerli şeylerini feda etmesi, tabiatının bir gereğidir. (Fedakarlık şöyle dursun) bundan sonraki dovranışlarının nedeni, ya kişisel çıkarları ya da ailesinin ve kabilesinin çıkarlarıdır. Bunun bir sonucu, olarak İslam Toplumu’nda paralı asker, subaylar ve yöneticiler kesimi ortaya çıktı.<!--more--> Bunlar da ahlaki bakımdan o derece aşağılaşmışlardı ki, basit değerler karşılığında vicdanlarını satın alabilenler, istediklerini elde edebiliyorlardı. Onlar, eğitilmiş vahşi hayvanlara benziyorlardı. Onu doyurduğun sürece arkandan gelir, birisini gösterdiğin zaman gider onu yakalar ve parçalar. Bu konuda ülkemizde meydana gelen olayları örnek olarak gösterebiliriz. Müslüman halk, peşpeşe gelen yönetimlere paralı askerler sağlıyordu. Müslümanların en azılı düşmanlarından olan Murihta Yönetimi’nin elinden Müslümanların malları, canları ve ızlarının büyük zararlar görmüş olduğunu, hepiniz biliyorsunuz. Evet bu yönetimin askerleri arasında bile müslüman kimselerden yer alanlar vardı. Bunların ise, topların kullanılmasında ve bombaların atılmasında büyük-bilgi ve becerileri vardı. Bu topraklara İngilizler ayak basınca, bu sefer onların da bizzat müslümanlar arasından paralı askerleri oldu ve onlar sayesinde tüm bölgeyi ellerine geçirdiler ve dışarıdan başka askeri güç getirmeye hiçbir gerek duymadılar. Çünkü bizzat bu bölge halkı arasından askeri bölgeyi ellerinde tümüyle tutmalarını sağlayacak kimseler bulabildiler ve bunların, güvenliğin sağlanmasında ve düzenin korunmasında büyük yardımlarını gördüler. Bu pahalı askerlerden hiçbir kimse oynadığı rolün çirkinliğini farketmiyor, gücünü ve bilgisini kimin yararına kullandığını düşünmüyor, hangi ülkeyi zaptettiğini hatırına getirmiyor, yönetimi ve düzeni kimin yararına koruduğunu anlamak için aklını kullanmıyordu. Hiç düşündünüz mu tüm bunlar neden oldu diye? Çünkü tüm yüce bağlılık duygularından yoksun kalmışlardı. Onları her türlü alçakça davranşıtan koruyabilecek bağlılık (olan Allah’a, peygamberine ve dinine olan vela bağı) ortadan kalkmış, onu da yok etmişlerdi. Geriye yalnızca kötülüğü emredip duran nefs-i emmarelerine bağlılıktan başka birşeyleri kalmamıştı. Aklın kabul etmediği, duygunların red ettiği bu tür alçak işlere kişiyi nefsi bağlılıktan başka ne itebilirdi ki?<br />
Doğu’da Filipin Adaları’ndan batı’da Fas’a kadar tüm İslam Ülkeleri peşpeşe elden çıktı. Batı Emperyalizmi onları ellerine geçirdi. Batı Emperyalizmi’nin müslüman halklara egemen olması, tesadüfen ortaya çıkmış birşey değildir. Bilakis bunun tarihi derin kökleri vardır. Burada bunları enine boyuna inceleyebilmek imkanına sahip değilim. Ancak oldukça özlü bir ifade ile sizlere tarihimizin üçüncü aşamasını hazırlayan etkenlerden söz edeceğim. Yani İslam Toplumları’nın istisnasız olarak emperyalizmin kurbanı olduğu üçüncü aşamanın etkenlerinden söz edeceğim. EğerEmperyalizm’in kucağına düşmemiş bir iki devlet kalmış idiyse bile bunların da sonucu, diğer ülkelerden farklı olmamıştır. Türkiye’nin, İran’ın ve Afganistan’ın Emperyalizm’in fiili istilalarından uzak kalmış olması, onlara kıskanılacak bir nitelik kazandıramamıştır. Aksine buraları da, emperyalizmin saldırılarına uğrayan bölgelerden daha kötü durumlara düştü.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Özgürlük, Kutlu Özgürlük - Ali Şeriati]]></title>
<link>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=7</link>
<pubDate>Sat, 12 Apr 2008 08:15:52 +0000</pubDate>
<dc:creator>yolumuzuaydinlatanlar</dc:creator>
<guid>http://yolumuzuaydinlatanlar.wordpress.com/?p=7</guid>
<description><![CDATA[Özgürlük, Kutlu Özgürlük
Ne güçlü bir dildir kıssa dili! Ne kadar, güç, genişlik ve zer]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özgürlük, Kutlu Özgürlük</strong><br />
Ne güçlü bir dildir kıssa dili! Ne kadar, güç, genişlik ve zerafet var sembolizmde! Onun hakkında ve ona göre söylenemeyecek hiçbir şey yoktur. Sembolizm Avrupa’da siyasi tıkanma ve boğulmanın ortaya çıktığı bir dönemde gelişti. Güçlü bir yazar, en buhranlı ve en şiddetli siyasal ve diktatörlük şartlarında, en tehlikeli sözleri söyleyebilir. Yazarı okuyucusundan başka hiçbir güç susturamaz. Fakat her halükarda, yazarın, sinirlerin susuzluğunu, kalp hücrelerini ihtiyacını, insan ruhunun ve insan beyninin ihtiyacını gidermemesi doğal değildir. Düşünce ve ruhu ikna eder, başarı kazandırır; ama insan ruhunun kalbi ve insan kalbinin ruhu öylece susuz kalır. İnsana başarı duygusu verir; fakat bunu yapmakla insani duyguyu razı etmez. O susuzluk, o eğilim öyle susuz ve aç kalır.<!--more--><br />
 <br />
Terör, korku, yalnızlık ve vahşet şartlarında yazan sözlerini söyleyen, bütün özgürlükçü istek ve düşüncelerini, küfür ve nefretlerini açıklayan siyasi bir yazar, sembollerin kıssaların ve sanatkârlıkların perdesi altında, yinede caddeye çıkıp çalışma masasının gerisine oturarak yüz yüze ve açıkça diktatörlüğe sövebileceği ve apaçık bir şekilde şöyle feryat edebileceği günün arzusu içerisindedir:<br />
 <br />
“Ey özgürlük! Seni seviyorum. Sana muhtacım. Sana aşığım. Sensiz yaşam zordur. Sensiz bende yokum. Varım, ama ben yokum. Yani o var olan ben değilim. Ben, sensiz boş, anlamsız, şaşkın, avare, ümitsiz, kalpsiz, ışıksız, tatsız, beklentisiz, intizarsız, beyhude yani bir hiç olacağım. Ey özgürlük! Senin sevgi, dostluk ve şefkatinle beslenmişim. Ey özgürlük! Senin yüksek ve özgür endamın, benim mabedimin güzellik minaresidir. Ey özgürlük! Senin masum ve renkli güvercinlerin benim sırdaş ve aşina dostlarımdır. Barış güvercinidir onlar. O güvercinler, benim tüm ümit ve iyi haber mesajlarımın ve bütün müjdelerimin habercisidirler. Ey özgürlük! Keşke seninle yaşasaydım. Seninle can verseydim. Keşke sende görseydim. Sende nefes alıp verseydim. Sende uyusaydım. Sende uyansaydım. Yazsaydım, söyleseydim. Sende hissetseydim ve seninle olsaydım!<br />
 <br />
Ey özgürlük! Ben zulümden bıkkınım, esaretten bıkkınım. Zincirden bıkmışım, Zindandan bıkmışım. Hükümetten bıkmışım. Zorunluluktan nefret ediyorum. Seni tutsak yapmak ve bağlamak isteyen her şey ve herkesten bıkkınım, nefret ediyorum.<br />
 <br />
Benim yaşamın senin hatırınadır. Gençliğim senin hatırınadır var olmam.<br />
 <br />
Ey özgürlük! Kutlu özgülük! Seni tahta oturtmak istiyorum.<br />
 <br />
Ya sen beni yanına çağır, yada ben seni kendi yanıma çağırayım!<br />
 <br />
Ey özgürlük! Kanadı kırık güzel kuşçuğum! Keşke seni vahşet bekçilerinden gece, karanlık ve soğuk meydana getirenlerden, duvarları, sınırları, kaleleri, zindanları yapanlardan kurtarabilseydim. Keşke kafesini kırıp seni sabahın temiz bulutsuz ve tossuz havasında uçurabilseydim. Fakat… Benim de ellerimi kırmışlardır. Dilimi kesmişlerdir. Ayaklarıma zincir vurmuşlar ve gözlerimi bağlamışlardır… Yoksa seni benimle mi karıştırıp birleştirmişler?  Seni benimle aynı kalıba mı dökmüşler? Seni derinliğimde en samimi ve en gerçek benliğimde buluyorum, hissediyorum. Senin tadını her an kendimde tadıyorum. Kokunu daima kendi yalnızlık fezamda kokluyorum. Çölün yaz gecelerinde göğün küçük yıldızının gönlünde, melaküti kanatların sürtüşmesiyle meydana gelen kalp oynatıcı çan sesi gibi gürültü çıkaran sesini her zaman işitiyorum. Her sabah hayalimin şefkatli ve sevgili parmaklarıyla elimde huzursuz olan canlı ve dilli saçlarını yumuşak bir şekilde ve sevgiyle tarıyorum. Günün tamamını seninle geçiriyorum. Adım adım gölge gibi seninle birlikteyim. Seni hiçbir zaman yalnız bırakmıyorum. Her zaman ve her yerde seni benim yanımda beni de senin yanında görüyorlar. Sofra başında, yanındaki boş sandalyede oturan benim, görüyormusun? Ben varım, gözlerini doğru aç. Sultan ve mütevelliyi gördüğün güzlerle değil sadece beni görmek için var olan gözlerle, yalnız benim sende gördüğüm gözlerle bak. Ağzına gizli bir lokma koyan benim. Ansızın dudağına bir bardak koyan benim. Senin için elma soyup kesen ve dilimleyen benim. Hemen başını çevir ki, kaçıp kaybolma zamanımdan önce beni görebilesin…<br />
 <br />
Her ikindi, yaz aylarının sakin, sevgili ve şefkatli ikindileri, kışın sıkıntılı ve suratsız ikindileri, zindanında kederli ve yalnız şekilde somyaya düştüğün ve kendini bıkkınlık, yorgunluk, soğuk ve ümitsizliğe terk ettiğin zaman, yanı başında birçok gece notları, makaleleri, kitapları, risaleleri, şiirleri, öyküleri, nağmeleri ve tasnifleri (katil ve cellâtların bakışları altında, senin ve benim zorba hükümetimizin vahşet ve korku dolu günlerinde) yazan, terennüm eden, yazdıklarından sonra zindan, takip ve işkence gören ve onları senin için okuyan benim. Sen ise sakin ve sessizce kulak veriyorsun. Her an bir şaşkınlık, her an bir tebessüm, her an yüksek bir kahkaha, her an yeniden fırlayıp kendi çevrende dönüp dolaşmak… Kendini aynanın karşısına geçirmek, bu durumda kendini aynada görmek ve görmemek… Her an hayrette kalmak… İnanmak, inanmamak… Bazen itiraz…Yüz buruşturmak, kaş çatmak, yarı kahrolmak, hemen özür dilemek, alametiyle gönül okşamak, utangaçlık alametiyle sevimli bir tebessüm… Sonra bir soru, ve sonra bir cevap, arkasından bir şüphe, bir tereddüt, sonra da karar vermek. Ardından söz söylemek ve hemen kızarmak. Ondan sonra bir sessizlik, suskunluk. Ne suskunluk! Sonra ayağa kalkmak ve baş aşağı düşmek. Düşünceye dalmak, elbise giymek ve evden dışarı çıkmak… İşte bütün bu saatlerde, bu zamanlarda seninle birlikte olan benim. Sen yalnız değilsin.seni hiçbir zaman yalnız bırakmıyorum. Sen beni az tanıyorsun. Benim bütün yaşamım senden oluşmuştur. Senin uğruna hiçbir zaman baskı, gazap, gasp ve engellere teslim olmadım. Beni ipe bile götürseler, yine de asla kalbim senden ayrılmayacak. Sen benim kalbimsin, benim su ve toprağımda yoğrulmuşsun. İşkenceler, ancak benim sana olan sevgimi arttırmışlardır. Zindanlar, bana senin sevgi ve aşkından başka bir şey getirmemiştir. Düşmanlıklar, vahşilikler, korkutma hareketleri ve takipler, sana olan vefamı daha da artırmaya yaramışlardır sadece.<br />
 <br />
Ve… Geceler… Vah! Gecelerden bahsetmek ne kadar zordur! İnsanların olmadığı, duvarların karanlıkta kaybolduğu, kralın gözünün kapandığı ve kalelerin muhafızlarının uykuya daldığı geceler! Ve… Ben o gecelerde ayaktayım, sen ise uyanık. Dünyalıların gözü uykuda, ve kafeslerini kırarak birbirlerine karışmak ve gökyüzünün o güzel yalnızlığının sevimli sinesinde uçmak isteyen dört güvercinin ümit ve bekleyiş gözünün hilali… Ve… Geceler… Beni üzüntü, hastalık solgunluğa terkedip eve dönüyorsun. Yalnızca evin kapısını açıyorsun. Öyle bir evin kapısını ki, içerisinde bir ses, heyecan ve şevk varsa, bunlar da komşu  duvarlardan geliyor ayaklarının sesi, evin sessiz ve suskun kalbine heyecan düşürüyor ve ansızın kesiliyor. Odanın kapısını açıyorsun ve içeriye ayağını koyuyorsun. Senin bekleyiş ve ümit gözünle o köşede çehrene gülümseyen benim. O an kalpten gülümsüyor ve geri dönüp kapıyı kilitliyorsun. Tekrar dönüyor, beni yanına oturtuyorsun; ve soruyor, soruyor, soruyorsun. Ben ise öylece suskun duruyorum. Başımı önüme eğmiş ve gözlerimi halıya dikmişim. Öyleki konuşacak akıl ve kalbim yok. Solmuşum, sıkılmışım ve bıkkınım. Çünkü hayat zorlaşmıştır. Boğulma, acımasız baskı, sağlam kaleler, uyanık zindancı… Bütün bunlar bana eziyet ediyorlar. Bunlara alışmamış, baskının elinden bir şarap içmemişim. Boğulma ve tıkanma dünyasıyla dostluk kurmamışım. Öfke, vahşet ve duvarla arkadaş olmamışım. Kalbimi senden ayırmamışım. Her adımı güçlükle atan ayağım senin aşkına koşuyor. Bir zincire, bir ipe eğilmeyen baş, senin eteğine eğiliyor. Ümit göze eğilmeyen endam, senin mabedinde namaz kılıyor. Ölüm tufanlarından titremeyen yürek, seni hatırlamakla perişan oluyor. Ve… Bana şiddetle ve çok eziyet etmişlerdir. Bana işkence ediyorlar. Kalbim parçalanmış, ruhum karma karışık ve parça parça olmuştur. Gücüm kaybolmuş ve ümidim yok olmuştur… Ve yorgunum!<br />
 <br />
Sen ise yalnızlık halvetinde onun gönlünü alıyorsun. Onun kucağına baş koyuyor, aşikane bir gezele konu olan yumuşak ve sıcak ellerini, onun titrek ve soğuk ellerine koyuyorsun. Onu sakinleştiriyor, ısıtıyorsun. Senin gazelinin on şah beytinden haberini benim parmaklarımın beyitleri birer birer bir kenara alıyor; her beyiti nağmeliyor ve bir rubai yapıyor. O zaman tamamı güzel, sıcak, iyi, gizli, dertli ve yakıcı gazelleri, nağmeleri, makamları, şiirleri, sesleri, şarkıları kapsayan bir divan meydana geliyor. O zaman sen ondansın, hayır bendensin. Her ikisi de birdir. O benim. Benim niçin kederli olduğumu, niçin solduğumu, niçin o yıl gelmediğimi soruyorsun. “Niçin önceki yıl yoktun? İki yıl önce niçin o makaleyi yazmadın. Niçin iki yıl önce, beni öven şiirini basmadın? Niçin?” diyorsun. Unuttun mu ?! Takip mi ettiler?<br />
 <br />
Ve ben, yazgımdan, yorgun maceramdan ve senin yolunda çektiğim dert, eziyet, ıstırap, acı, üzüntü ve işkenceden bahsetmekten bıkmışım. Aslında ne dostun yanında dost yolunda çekilenlerden bahsetmek insanlık alametidir; nede dostun kalbini incitmek insanca bir davranıştır. Bu öykü ve açıklamalarla sona eren anlardan dolayı yazıklar olsun bana. Bu anlara üzülüyorum. Bazen özgürlüğü sevme yolunda uygunsuz bir adım ve özgürlüğü övmede korkusuz bir kalem özgürlüğü daha çok sınırlıyor ve özgürlük aşıklarını en az özgürlük işaretlerinden bile mahrum ediyor. Benim bu işte sahip olmadığım nice deneyimler ve bilmediğim nice çok bilinen ve bilinmesi gerekenler vardır. Özgürlük ve özgürlüğe aşık olma hatırına, özgürlük ve cihadı övmek, benim mesleğim, meşgalem, işim, hayatım, aşkım,imanım ve şahsiyetimin çerçevesi olmuştur! Çaresiz kaçıyor ve soruyorum: Sen ne yapıyorsun? Zamanını nasıl geçiriyorsun? Ne düşünüyorsun?… Sen kendi kendine İsa gibi Yahudilerin pençesinde olduğunu, Kayser’in seni çarmıha gerdiğini, darağacına çektiğini ve başına bir taç koyduğunu söylüyorsun. Ben ise Mesih’in yorgun havarisi Saint Paul gibi kendime kıvrılıyor, boşlukta kendisinin bile duyamayacağı bir feryat çeken dertli gibi, başını büküyor ve yürekten inleyerek ağlıyorum. O zaman başımı kaldırıyor ve hissediyorum ki, göklerin bütün bulutları gönlüme yağmaya başlamışlar. O an gözlerimi, kucağımda parçalayan yüzüne dikiyor ve gülün üzerine konan ve çevresinde uçan iki kelebek gibi, bakışlarımla yanaklarına, yarı uyumuş ağır göz kapaklarına, ıslak kirpiklerine, kulak tozuna, asil olmayan burnuna ve su çeken asil dudaklarına naz yapıyorum. Çaresizliğimden, yani esir oluşumdan dolayı kalpte eriyorum. O vakit senin yüzüne sıcak bir damla düşüyor. Sen bunu anlıyorsun, ama izhar etmiyorsun. Onu kalbinde tutuyorsun. Bir an öylece sessiz kalıyorsun. Ama kalbinde şiddetli bir kavga yapıyor ve ayağa kalkıyorsun. Fakat bana bakmıyor ve ayağa kalkıyorsun. Bana bakmıyorsun. Başını öyle bir işle meşgul ediyorsun ki, bende görmüyorsun. Bir an geçiyor, ondan sonra bana yüzünü çevirmeksizin, benden daha uzak bir soru soruyorsun. Fakat bir cevap duyamıyorsun. Tekrar ediyorsun soruyu, yine bir cevap işitmiyorsun. Başını çevirip bakıyorsun, ama kimseyi göremiyorsun.<br />
 <br />
O zaman benim yerimde yalnızlığın oturduğunu görüyorsun. Yalnızlık gölge gibi senin peşine düşüyor. Seni takip ediyor. Evet, yalnızlık kendi bedduasını senin üstüne atmıştır. Pençesi ile gırtlağını sıkıyor; sıktıkça sıkıyor; he an daha bir şiddetli ve düşmanca sıkıyor. Seni bir an bırakmıyor. Her zaman daha da ağır, vahşi ve güçlü oluyor. Sen ise zavallısın. Kalmaya gönlün yok. Kitaba sığınıyorsun. Açmaya gönlün yok. Yemekle meşgul oluyorsun. Ama canın yemek istemiyor ve geri dönüyorsun. Yorgun, halsiz ve solgun olarak, kendi tortun ve artığın gibi çarpıntı ve ızdıraptan dolayı yatağının boş sedefinde sürünüyorsun. Battaniyeyi yalnızlık korkusu ile başına çekiyorsun. Ansızın bir nefes sesi! Çektiğin nefesin sıcaklığı vuruyor. Battaniyeyi kaldırıyorsun ki, ışıkta göresin, fakat göremiyorsun. Tasavvurunda, acı bir gülümsemede bulunuyorsun. Kalkıp lambayı söndürüyor ve yatağına geri dönüyorsun. Yine nefesinin sıcak ve yumuşak şulesini yüzünde ve boğazının altında hissediyorsun. Ve o zaman karanlıkta bakıyor ve tekrar beni görüyorsun.<br />
 <br />
Ve artık suskunsun. Muhatapsın sadece. İstediğim ve istediğin her şeyden bir parça konuşan ise benim. Sen sadece kulak veriyor, gülüyor, taaccüp ediyor, tasdik ediyor, inkar ediyor, kabul ediyor, düşünüyor, tahayyül ediyor ve anlıyorsun! Konuşmam, sözüm, terennümüm, kıssam, efsanem, şiirim, şarkım, nağmem, gazelim, yazım, telifim, masalım, destanım, kinayem, teşbihim, istiarem, şakam, köşem, sövgüm, nefretim, alayım, büyüm, sihrim, okşayışım, duam, nümayişim, felsefem, dinim, tarihim, irfanım, tasvirim, tecessüsüm ve rivayetim… Evet ben bütün bunları yapıyorum. Böylece senin göz kapakların yavaş yavaş ağırlaşsın, gözlerinin üzerini kapatsın ve benim o iki aziz ve güzel dostumu benden gizleyip saklasınlar. Beni, gözlerinle görüşmekten ümitsiz etsinler, ben yalnız kalayım, kalayım ve yavaşça ayak parmaklarımın üzerine basa basa pencerenin boşluğundan aşağı geleyim, ve ağaçların tortusundan kendimi sokağa atayım. Karanlık gecede uyumuş duvarların gölgesinden, polislerin gözlerinden uzak bir şekilde hücreme gireyim; tıpkı gece yarıları gökyüzü sözleşme yeri seferinden döndüğümüz o geçmiş geceler gibi. Tıpkı posttan hırkasına bürünmüş, ışıksız hücresinde imamzadenin (imam evladı/peygamber soyundan) yanıbaşında, uykuya dalıp horlayan, namaz bilmez, imam tanımaz cahil mütevellisi ile, o isimsiz, tanınmamış imamzadenin ziyaretinden döndüğüm o mehtapsız geceler gibi…<br />
 <br />
Sen uyuduğun, beni o iki can dostumdan ayırdığın, yalnız bıraktığın zaman, ben dönüp oturuyorum. Seni görmek için çırpınıp didinmekten yorgunum. Seni görememekten daralıp sıkıntı içindeki gönlüm ise, heyecanlanıyor, çarpıyor, beni kendisi üzerinde dolaştırıyor. Bense ruhumu parça parça ediyor ve her katresini Allah gibi üzerine yemin ettiğim altın kalemime koyuyorum. Benim “ruhu’l-kudüs”üm olan ve rabbi (sahibi-çeviren) olduğum kalem, o karakterlerin her birini kelime yapıyor, cümle yapıyor; yarın okuyasın ve bu boş saatlerde benim seninle ne kadar birlikte ve sana ne kadar muhtaç olduğumu, senin yorgunun, intizar gözün ve bütün her şeyin olduğumu bilesin diye sana mektup yazıyor!<br />
 <br />
Ve yarın, gönlü senin yuvasız yaralı küçük kuşun olan ben, doğudaki dağların tepesine koşacak, bir sabah vakti dağın arkasına varacak ve kendimi güneşin kaynayan eritici pınarına atacağım. Ki, onda yanayım, eriyeyim; güneşin kanıyla yoğrulayım. Güneş doğup gecenin yüzüne gülümsediği, her ev ve zindana girdiği zaman, ben onun şuasının güzel, yumuşak ve sıcak pencereleri olayım. Elimi senin odanın kapalı pencerelerinin arkasına sokayım. Güneşin yüksek boyunda gizlediğim varlığımı içeri atıp yanına oturayım. Sabah güneşinin ışınları olarak tasavvur ettiğin sıcak, şefkatli, merhametli, latif ve altın parmaklarla özgürlük şeklinde kalıba döktükleri benim ruhum olan çehreni okşayayım, okşayayım, serbestçe ve özgürce… Öyle ki, sanki sen hep bensin, ben de sen. Öyle ki sanki artık baskı yok, gece yok, eziyet ve ıztırap yok, aykırılık ve zıtlık yok. Gasp yok, işkence yok, özgürlüğün işkence ve esareti yok. Güneşin aldatması olmaksızın sen benim parmak uçlarıma ramsın. Hayalin hilesi olmaksızın benim yanımdasın. Sanatın hilesi olmaksızın hemen benim yanı başımdasın. Efsane vasıta olmaksızın biz beraberiz. Beton ev olmaksızın, sarmaşık, ot, ve gül birbirine karışmış vahşi dikenlerle dolu, fakat bir bıçak zulmüne maruz kalmayan, süsleme sanatına, süs için kırpmaya düçar olmayan ve çiçeklerin dallarını kıran, koparan, “terbiye ediyorum, düzenliyorum, yani bahçe düzenli olmalıdır, hesaplı ve bakımlı olmalıdır” deyip, dalları hep çırpıp götüren, çiçek ve otların başlarını vuran ve ortadan yaran bahçıvanın çirkin, anlamsız, tatsız, aptalca, utanmazca ve ahmakça yaptığı fuzuli işlere maruz kalmayan bir bahçede birlikte yaşıyoruz. Bahçıvan bilinçsiz! Çünkü böyle bir bahçeye, Allah’ın bahçıvan olduğunu bilmiyor. Halbuki Allah, bahçıvan veya gül yetiştiriciden daha iyisini bilir.<br />
 <br />
Evet, iki betonarme odada değil, bir bahçede birlikteyiz. Bu bahçe öyle bir bahçedir ki sessiz, yalnız; otlar, güller ve çeşitli bitkiler birbirine karışmış, ağaçların dalları ve kolları, güller, ahududular, asmalar ve yosunlar halka yapmışlar, düğüm oluşturmuşlardır. Yani birbirlerine adeta yapışık haldedirler. O uzaklarda bir çiftçi/köylü evi; evin iki odası ve tavanlı büyük bir eyvanı, bir süt veren ineği, birkaç tavuğu, civcivi, havuzu, tandırı, buğday anbarı, yağı, sütü, yoğurdu, peyniri var… Önündeki dut ağacının dallarıyla ses çıkaran bir rüzgâr… Sessiz, sakin, elektriksiz, asfaltsız ve toprağında iki çift ayakkabıdan başka git-gellerin olmadığı, yani insansız bir ev. Yanında genç, güzel ve doru bir at. Tabii bu at, bir süvarinin küçük tayı değildir! Ceylan gibi hızlı koşan altın gemli ve heybetli bir at…<br />
 <br />
Yavaş yavaş uyanıyorsun. Tabi ben uyandırıyorum. Gözünü benim gözümde açıyorsun. Uyanır uyanmaz beni görüyorsun. Ardından sabahı ve sabah güneşi görüyorsun. Gözünü güneş ve sabahın gözünde açıyor ve beni görüyorsun. Beni bütün vücudunda hissediyorsun. Islanmış ellerimi, yanmış-aydınlanmış yüzümü baştan başa bütün varlığında hissediyor, ısınıyor ve aydınlanıyorsun. Öyle ki, her zaman derinliklerine dalmak istediğin, derinliklerinde kalmak, uyumak, yaşamak ve artık dönmemek istediğin gözlerinin içine giriyorum. Senin değerinin altında güneşin sıcaklığıyla sürünüp dolaşıyorum. Böylece kendimi sana kavuşturayım. Senden anlatmanı istiyorum, ey özgürlük! Ey benim özgürlüğüm! İstibtadın pençesine esir düşmüşsün. Keşke kafesini kırabilseydin ve seni uçsuz bucaksız, duvarsız, engelsiz temiz fezada uçurabilseydim. Fakat beni de ipe vurdular. Ayaklarımı, gözlerimi, kalemimi, ellerimi ve parmaklarımı kırdılar; dilimi kestiler, dudaklarımı diktiler. Sen ne yaptıklarını bilmiyor musun? Şu anda ne yapıyorlar bilmiyor musun? Fakat Allah seni benimle yoğurmuştur. Allah benim bedenimi yarattığı zaman, ruhun yerine seni bana üfledi ey özgürlük! Böylece seninle dirilip canlandım, seninle nefes aldım, seninle harekete geçtim, seninle gördüm, seninle söyledim, konuştum. Seninle işittim, hissettim, anladım, düşündüm… Ve sen, ey benim tutkun, ruhum! İnsan ruhuna hangi ihtiyacın, bedensel gereksinimde daha güç ve deli olduğunu biliyorsun.<br />
 <br />
Fakat… İstibtadın cellatları ve hilafetin uşakları seni benden ayırdılar ve “yalnızlıktan dertli” olan beni, sürüp uzaklaştırdılar; zincire vurup bağladılar. Bizi nasıl birbirimizden ayırabilirler ki! Bakışı gözden, gözü de bakışından ayıramazlar. Bense ey özgürlük, seninle bakıyor, seninle görüyorum!<br />
 <br />
Söyle! Bana ne yaptığını anlat. Nasıl uyanırsın? Nasılsın? Nasıl dışarı çıkıyorsun? Yuvanı terk etmen durumunda ne yapıyorsun? Ne diyorsun? Halin nasıl senin? Ne gibi bir sözün var? Kiminlesin? Onlarla nasılsın? Nereye gidiyorsun? Seni nereye götürüyorlar? Orada ne yapıyorsun? O anları ve saatleri nasıl geçiriyor, nasıl öldürüyorsun? Bu yaptıkların görünmez mi zannediyorsun? Nasıl dönüyorsun? Nasıl giriyorsun? Nasıl gülüyorsun? Sonra ne yapıyorsun? Ve daha sonra ne yapıyorsun? Ondan sonra ne yapıyor ve nasıl dışarı çıkıyorsun? Kiminle çıkıyorsun ve kimlerlesin? Yalnız mısın? Nereye gidiyorsun? Seni nereye götürüyorlar? Onlarda ne yapıyorsun? Ve sonra… Sonra gece nereye gidiyorsun? Ne yapıyorsun? Daha çok ne iş yapıyorsun? Daha çok ne düşünüyorsun? Daha çok nereye gidiyorsun? Ne zamanlar nerelere gidiyorsun? Sonra ne zaman dönüyorsun? Nasıl dönüyorsun? Ve ne yapıyorsun? Ne düşünüyorsun? Nasıl vakit geçiriyorsun? Geceyi nasıl yarılıyorsun? Söyle, adım adım, zerre zerre, an be an söyle… Ah! Benim bilmem gerekmektedir… Benim her bilmem, bir tür seninle birlikte olmamdır. Benim her bilmeyişim, bir tür iki kat seninle birlikte olmamamdır! Eğer şimdi ne yaptığını, nerede ve kiminle olduğunu bilsem, bende ne yapmam, nerede ve kiminle olmam gerektiğini bilirim!<br />
 <br />
Ey özgürlük! Senin için nice zindanlar çekmişim nice zindanlara da katlanacağım. Yine senin için nice işkencelere tahammül etmişim ve nice işkencelere de tahammül edeceğim. Fakat kendimi asla istibdada satmayacağım. Ben özgürlükle terbiye olmuş ve beslenmişim. Üstadım Ali’dir. Ali, korkusuz, zaafsız ve sabır dolu bir insandır. Rehberim özgür insan ve özgürlük için yetmiş yıl inleyen Musaddık’tır. Her ne yaparlarsa yapsınlar kesinlikle senin havandan başkasını soluyamayacağım. Ama benim seni tanımaya ihtiyacım var. Bunu benden esirgeme. Hadi, her an neredesin, ne yapıyorsun söyle. Söyle ki, bende nerede olmam ve ne yapmam gerektiğini bileyim!…</p>
]]></content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>
